Yazılarımız Özel Mavi Aile Danışma Merkezi
Başlıklar :

Ebeveynlerin Sıklıkla Yaptığı 10 Hata
1. Çocuğum Hiç Üzülmesin…

Ebeveynlerin çoğu çocuklarının üzülmesinden, ağlamasından ve hüzünlenmesinden rahatsızlık duyarlar. Bu nedenle de çocuklarını daha fazla üzmemek adına üzüntü yaratacak durumları yaşatmamaya gayret gösterirler. Üzüleceği bir şey olduysa bu üzüntüyü giderebilmek ve çocuğu mutlu etmek adına onun çok seveceği şeyler yapıp çok memnun olacağı şeyler almaya çalışırlar. Böylece çocuk hep mutlu olacak, üzüntü gibi rahatsızlık veren bir duyguyu hiç yaşamayacaktır. Peki aslında bu tavır çocukta nasıl bir etki yapar? Çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi yaşamda karşılaştıkları sorunlarla baş etmeyi ancak deneyimle öğrenebilirler. Örneğin hiç engellenmeyen bir çocuk, sosyal bir ortama girdiğinde ve kendi istediği olmadığında çok büyük bir sıkıntı yaşar; kendi istediğinin olması için büyük bir çaba içine girer; agresifleşebilir, huzursuzlaşabilir, uyumsuzlaşabilir ya da kendi içine dönebilir. Oysa evde annne babadan her zaman her istediğinin olamayacağını öğrenen ve ihtiyaçlarını erteleme deneyimi yaşayan bir çocuk sosyal bir ortama girdiğinde engellenmekten hoşlanmasa da bu duygusuyla baş edebilecek deneyimlere sahip olur. Böylece yaşıtlarıyla ilişkisinde çok daha mutlu, huzurlu ve uyumlu olur. Çocuklar sanıldığının aksine olumsuz duygularla daha kolay baş edebilirler. Bu nedenle aile içinde yaşanan üzüntü verici durumların çocuklarla paylaşılması gerekir. Böylece çocuklar üzüntü yaratan durumları değerlendirme ve sonrasında ortaya çıkan karmaşık duygularla baş etme deneyimi yaşarlar.

2. Çocuk Babadan Korkmalı (mı?)

Bir çok ailede anne çocuğuyla çok yakın ilişkide olduğu için disiplini sağlamakta ve çocuğa söz geçirebilmekte zorlanır. Bu nedenle de disiplin işi çocukla çok daha az ve kısıtlı zamanlarda ilişkide olan babaya devredilir. Anne baş edemediği noktada çocuğu babaya havale eder. Bunun çocuk için de daha sağlıklı olduğu düşünülür. Çünkü aksi halde, babanın çocukla yakın bir ilişkisi olması durumunda disiplinin elden gideceği ve çocuğun kontrolünün hiçbir şekilde mümkün olmayacağına inanılır. Oysa babanın da annenin de disiplin konusunda eşit söz sahibi olduğu ailelerde çocuklar çok daha sağlıklı büyüyorlar ve aile içi iletişim sorunları en aza iniyor. Çocuğun babadan korkması baba ile ilişkisinde rahat olamamasına yol açıyor. Diğer yandan anneye de her konuda nazının geçtiğini düşünmesi yine anne ile ilişkisinde güven duymamasına ve yeterli özgüveni geliştirememesine neden oluyor.

3. Çocukla Birlikte Uyumak

Özellikle çalışan anneler çocuklarıyla az zaman geçirdikleri ve çocuğa daha uzun süreli şefkat hissi verebilmek adına çocukla birlikte uyumayı tercih edebiliyorlar. Üstelik çocuk da anne de bu durumdan memnun oluyor. Böylece başka bir uyku seçeneğine gerek duyulmuyor. Oysa anne baba ile uyumak çocuk için bir çok sakınca içeriyor. Öncelikle kendi başlarına kendi yataklarında uyuyamayan çocuklarda özgüven sorunlarına daha sık rastlanıyor. Yaşa bağlı gelişimsel korkularla baş etme becerisi kazanamıyorlar ve bu korkular daha uzun süre devam ediyor. Uzun süren korkular ise başka ciddi kaygı sorunlarına yol açabiliyor. Oysa bir çocuğun kendi odasında, kendi yatağında güvenle uykuya dalmasının ve huzurla sabaha dek uyuyabilmesinin ruhsal sağlığın en önemli göstergelerinden biri olduğu unutulmamalıdır.

4. Sen Her Şeyi Başarırsın!

Çocukların becerilerinin gelişmesi ve başarıya yönlendirmek adına yüksek beklentiler oluşturmak zannedildiğinin aksine çocuklarda yetersizlik duygularına yol açabiliyor. Çocuklar doğaları gereği becerilerini geliştirirken zamana ihtiyaç duyarlar ve yeterince iyi yapamadıkları evrelerde kendi yetersizliklerini hızlıca hissederler. Bu aşamada çocukları teşvik etmek adına fazla zorlamak ve “sen her şeyi başarırsın” dayatması aslında çocukların yaptıkları her hatada telaşlanmalarına ve sonrasında da hata yapmaktan korkmalarına sebep olabilir. Sonrasında ise yeni bir şey denemekten kaçınma, yeni ortamlara girmekten endişe duyma gibi daha ciddi sıkıntılar ortaya çıkabilir. Bu nedenle çocukları överken onlara farkında olmadan fazladan yük yüklüyor olabileceğimizi ve yetersizlik duyguları yaratıyor olabileceğimizi unutmamalıyız.

5. Dünya Çok Tehlikeli

Çocukların tehlikelerden korunması özellikle günümüzde gerçekten anne babaların çok hassas oldukları bir husus. Ancak çocukları tehlikelerden korumak adına dış dünyayı ve yabancıları çok tehlikeli göstermek, anne-babanın yanından asla ayrılmaması gerektiği konusunda fazla vurgu yapmak, insanların güvenilmeyecek varlıklar olduğunun altını çizmek çocuklarda ciddi kaygı sorunlarına sebep olabiliyor. Özellikle okul öncesi dönemde anneden ayrılma güçlükleri, dolayısıyla okula uyumda zorlanma ve her tür yenilik karşısında aşırı kaygı tepkisi verme gibi sonuçlara yol açabiliyor. Bu nedenle çocuklara dış dünyanın tehlikelerini anlatırken, insanlarla nasıl güvenli ilişki kurması gerektiğine dair de bilgi verilmesi ve hep anne babaya yapışık yaşamak yerine, tek başına kaldığında kendini nasıl koruyabileceği ve güvenebileceği kişileri nasıl ayırd edebileceği konusunda eğitim verilmesi daha yararlı olacaktır.

6. Senden Güzeli, Senden İyisi Yok!

Bebeklik döneminde bebeğin biriciklik hissini yaşaması temel güven duygusunun gelişiminde çok önemlidir. Ancak çocuk büyümeye ve gelişmeye başladıkça dünyada tek olmadığının kendisi gibi başka çocuklar da olduğunun, bu çocukların da kendisi gibi sevilen, özel çocuklar olduğunun ayırdına varmaya başlar. İşte bu aşamada anne babanın çocuğu tüm diğer çocuklardan üstün görerek, ona da bu duyguyu aşılaması, “sen prenssin/prensessin” tavrı çocukların, her girdikleri ortamda bu “özel” olma hissini aramalarına sebep oluyor. Böyle çocuklar rekabet ve kısançlık gibi duygularla baş etmeyi öğrenemiyorlar. Oysa bu duyguların öğrenilmesi yaşam boyu psikolojik sağlık için önemli. Her zaman birinci ve önce olmak, hep ayrıcalıklı olma arzusu sosyal ilişkiler içinde ciddi zorluklara sebep olabiliyor. Bu nedenle çocuğunuzu severken elbette sizin için biricik ve değerli olduğunu hissettirmeniz ama ona gereğinden fazla “üstünlük” duygusu da yüklememeniz gerekiyor.

7. Abi/Abla Oldun Sen!

Bir kardeşin doğumu birçok çocuk için yaşamın en önemli travmalarından biri olabilir. Özellikle de bu dönemde anne baba uygun tutumlar içinde değilse.. Büyük çocuğu onurlandırmak adına kardeşin doğumuyla birlikte onun abi/abla olduğunun altını çizmek ve ona birden bire evin büyük çocuğu muamelesi yapmak çocuklar için çok zorlayıcı olabiliyor. Bu yaklaşım kardeşlerine olan karmaşık duyguların daha da sertleşmesine ve anne babaya olan kızgınlığın artmasına sebep oluyor. Bunun yerine çocuğa zaman verip onun da bu yeni duruma uyum sağlaması için tüm olumlu/olumsuz duyguları ifade etmesi için yüreklendirilmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Çünkü çocuklar bu dönemde özellikle anne babanın gözünde değer kaybetme korkusu yaşadıkları için bu süreçte anne babanın sevgisini ilgisini test etme ihtiyacında olurlar ve sıklıkla anne babanın kendisini mi kardeşini mi kayırdığını takip ederler. Sen abi/abla oldun yaklaşımı büyük çocuğu onore etmekten çok, küçük çocuğu korumaya yönelik bir yaklaşımdır. Bu da çocuğun var olan olumsuz duygularının şiddetlenmesinden başka işe yaramaz.

8. Annen Olmam Ama!

Çocuklar anne babanın istediğini yapmadığında ya da tam tersi olarak istemediklerini yapınca sıklıkla şöyle bir tavır sergilenir: “böyle yaparsan gideceğim bu evden” veya “beni hasta ediyorsun; annen olmak istemiyorum” Bazen kızgınlıkla bazen de çocuğu uygun davranışa teşvik etmek amacıyla söylenen bu gibi şeyler aslında çocuklar için çok ciddi bir terk edilme tehdidi niteliğinde oluyor. Çünkü çocuk ruh sağlığının en önemli temel taşlarından biri olan temel güven duygusu, “her nasıl davranırsam davranayım, sevilirim, değer görürüm” duygusu bu tür yaklaşımlarla yerini koşullu sevilmeye bırakıyor. Çocuk anne babanın istediği gibi olmadığında terk edileceğini, fiziksel olarak anne baba yanında olsa da duygusal olarak ondan vazgeçtikleri duygusunu yaşayabiliyor. Bu nedenle belki de en tehlikeli tehditlerden birinin de bu yaklaşımla oluştuğu söylenebilir.

9. Her Şeyin Var; Kıymetini Bilmelisin !

Günümüz çocukları elbette bir önceki jenerasyona göre daha fazla şeye sahip olabiliyor. Özellikle de maddi değeri olan bir çok şeye sahip olabiliyorlar. Bir çok anne baba kendi çocukluğunda sahip olamadığı bir çok şeyi çocuğuna verebiliyor ve hatta bunun için çalışıyor. Diğer yandan yine günümüz anne babaları sıklıkla çocukları için oluşturdukları bu özel koşulları sıklıkla dile getiriyorlar. Çocuklarına bu koşulları sağladıkları için çocuklarının daha fazla başarılı olmalarını, daha minnettar olmalarını, daha mutlu olmalarına ve hayatlarından daha memnun olmalarını bekliyorlar. Çocuk anne babanın istediği gibi bir çocuk olmadığında da çocuğun sahip olduğu şeylerin birer birer elinden alınacağı tehdidi gündeme geliyor. Oysa çocuklar sahip olmamayı yaşamadıkları için sahip olmanın da mutluluk veren bir şey olacağı sonucuna da ulaşamıyorlar. Çoğu gerçekten anne babasını memnun edememenin verdiği suçluluk duygusunu yaşıyor. Belki bir çoğu bunu ifade etmiyor, edemiyor. Bunun yerine çatışıyorlar; talep ediyorlar; bazen de anne babanın sağladığı bu koşulları istemediklerini dile getirip onların istedikleri bir çocuk olmayı da reddediyorlar. Anne babaların bu tuzağa düşmeden çocuklarıyla ilişkilerinde bu tarz maddesel şeyleri referans göstermemeleri, başarının ve mutluluğun sahip olunan şeylerin karşılığı olamayacağını fark etmeleri önemli. Ayrıca çocuklar genellikle karşılanamayan duygusal ihtiyaçların yerine bu tarz maddesel taleplerde bulunuyorlar. Bu sebeple de anne babaların çocukların önce duygusal ihtiyaçlarını ne kadar karşılayabildiklerini fark etmeleri önem taşıyor.

10. Başka Çocukları Örnek Göstermek!

Çocukların anne babaları ile ilişkilerinde en çok şikayetçi oldukları konulardan biri de başka çocuklarla karşılaştırılmaları oluyor. Aslında bir çok ebeveyn çocuğu motive etmek ve ona iyi bir örnek oluşturmak için başka çocukları örnek gösterdiğini dile getiriyor. Ancak çocuklar bu karşılaştırmayı her zaman bir tehdit olarak yaşıyorlar ve “ben yeterince iyi değilim, annem babam beni yeterli bulmuyor, onlara layık bir çocuk değilim” duyguları yaşıyorlar. Bu duygu ile büyüyen çocuklar hem rakip olarak gösterilen çocuklara hem anne babalarına öfke duyuyorlar. Diğer yandan bu duygu, genellikle çocuğun kendini daha da geri çekmesine ve çabadan kaçınmasına sebep oluyor.
Bırakın Kirlenerek Öğrensin
İşte size ufak bir sır: Okul çağına gelmemiş çocuklar, tertemiz olmadıkları zaman, çok daha iyi öğreniyorlar. Bu dönemde üstleri başları çamur ya da boya içinde olabilir, ama bırakın böyle eğlensin. Bu, gelişiminin önemli bir parçası.
Oyunlar oynarken sürekli ortalığı birbirine katan ve kirleten bir çocuğunuz mu var? Bu konuda endişelenmenize hiç gerek yok. Çünkü bu durum, onun gelişim özelliklerinden biri. Okul çağına gelmemiş çocukların bu tür karışıklıklar yaratmaları normal hatta sağlıklı denebilir. İşin gerçeği, ortalığı dağıtmak, o yaştaki çocuklar için sadece eğlenmelerini sağlayan bir olay değil aynı zamanda kendilerini geliştirmeleri için de bir fırsat. Siz de çocuğunuzu bırakın biraz kirli dolaşsın, çünkü önünde zaten düzgün elbiselerle ve temiz bir suratla geçireceği uzun bir hayat var. Şimdi sizin göreviniz onun çocuk olmasına izin vermek. İşte neden bu konuda biraz daha hoşgörülü davranmanızın, çocuğunuz için büyük faydalar sağlayabileceği hakkında bazı görüşler...
Dünyayla bağlantıda olmak
2-3 yaşlarındaki çocuklar çevreleri hakkında görerek, tadarak ve dokunarak bilgi sahibi olurlar. Çocuk gelişimi uzmanları, “Eğer bir nesneyi çocuğunuza kelimelerle tarif ederseniz, çabucak bütün ayrıntıları unutabilir. Ama eğer elinde parçalamasına ya da sıkmasına izin verirseniz çok rahat bir şekilde hatırlayacaktır.” diyorlar. Eğer bir şey, çocuğun elinden geçmemişse, aklında da yer etmiyor. Yani bazı yaramazlıklar, oluşmakta olan bilinçten başka bir şey değil aslında.
Eğer çocuğunuzu her ortalığı dağıttığında azarlar veya temizlenmesi için acele ettirirseniz, bunu ona oynamaması için ya da öğrenmemesini söylüyormuşsunuz gibi algılayabilir. Çocuğunuza, etrafını kendi bildiği şekilde keşfetmesi için bir şans vermek (burnu çamurun içinde olsa da), sizin onun merakını desteklediğinizi gösterecektir.
Kaosu dizginlemek
Tabii ki çocuğunuzun istediği zaman istediği yerde ortalığı dağıtmasına izin vermemelisiniz. Anne-babaların sınırları belirlemesi gerek. Çocuğunuza etrafı kirleten bir oyunu, belirli bir alanda oynayabileceğini anlatabilirsiniz. Mesela şöyle diyebilirsiniz: “Bugün kille oynayacağız, ama bunu sadece mutfak masasında yapacağız, yerde değil.”.
Evde, çocuğunuzun istediğini yapabilmesi için bir yer hazırlamak, son derece doğru bir hareket olacaktır. Rahatça boyalarıyla uğraşabileceği bir masa ya da ortalığı ıslatıp tebeşirleriyle karalayabileceği geniş bir köşe hazırlamayı düşünebilirsiniz.
Oyunbozanlık yapmak
Bazı anne-babalarsa tam tersi bir problemle karşılaşacaktırlar. Bir düzen oluşturmak için çaba harcamak yerine, çocuklarını ortalığı dağıtmak için ikna etmek zorunda kalabilirler. Bu durumu çocuğunuzun hassasiyetine bağlayabilirsiniz. Örneğin parmak boyasının ıslak ve yumuşak hissi veya çakıllı toprağın kumlu hissi ilk başlarda çocuğunuza itici gelebilir.
Eğer çocuğunuz ellerini kirletmekten hoşlanmıyorsa onu bu eğlenceyle yavaş yavaş tanıştırmalısınız. Eşit miktarlarda mısır nişastası ve suyu karıştırıp elde edebileceğiniz yumuşak bir karışımla eline bir kaşık verip oynamasını sağlamayı deneyebilirsiniz. Bir süre sonra büyük ihtimalle kaşığı bir kenara bırakacaktır. Sadece kendini bu fikre alıştırması gerekiyor olabilir.
Ortalığı toparlamak
Çocuğunuza ortalığı dağıtmanın normal bir şey olduğunu öğrettikten sonra, şimdi sırada kaçınılmaz olarak temizliği öğretmek var. Çocuk, toparlanmanın, oyun oynamanın bir parçası olduğunu ve eğlenceli olabileceğini öğrenmeli. Ona, nasıl düzgün davranılacağını göstermeniz gerekiyor.
Hoş olmayan işleri ufak görevlere bölün. Çocuğunuz oyun hamurlarının kutularını kapatıp raflara yerleştiremeyebilir, ama toplayıp kutulara yerleştirmenize yardım edebilir. Bütün işi, hatta çoğunluğunu kendi başına halledebilmesini beklemeyin. Çamurların içinde zıpladıktan sonra ayakkabıları siz temizleyebilirsiniz, o da kuruması için kapının önüne koyabilir. Kendine güveninin gelişmesine ve oyunlarını düzgün bir şekilde bitirmeyi öğrenmesine siz yardımcı olacaksınız.
 “ÇOCUĞA ENGEL OLMAYIN”
Bu dönem zihinsel gelişim, motor gelişim, özbakım gelişimi ve sosyal gelişim açısından çok önemlidir. Çocuk, gelişen birçok becerisini, ihtiyaçlarını karşılamak ve dış dünyayı tanımak için kullanmak ister. Ancak beceriler yeni yeni geliştiği için çocuk; dökme, devirme, düşürme, kırma gibi sakarlıklar gösterebilir. Çünkü her işin acemisidir. Şu bir gerçek ki, acemilik evresinde yeterli deneyim kazanamayan hiçbir kimse, ustalık evresine geçemez. Bu nedenle çocuklara bu evrede bol bol fırsat vermek, yeterince iyi yapamadığı ve hem etrafı hem üstünü kirlettiği gerekçesiyle engel olunmamalıdır. Bu arada çocuğa giydirilecek giysilerin ve çevrenin, çocuğun kullanımına da uygun olması gerekir.”
Baba Olmanın 14 Harikası
Baba olmak bir erkek için yaşamda çok farklı ve yeni bir sorumluluk anlamına gelir. Bu sorumluluğa hazır olmak yaşamda bazı hedeflere ulaşmış olmakla da bağlantılıdır. Bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilecek ve ona uygun bir model olabilecek olgunluğa erişmek için kişinin öncelikle kendi hayatının sorumluluğunu alacak olgunluğa eriştiğinden emin olması gerekir. Değişken ve düzenli olmayan bir yaşantının çocuk sahibi olmaya pek uygun olmadığı bu karar verildiğinde yaşantının daha stabil hale dönüştürülmesi gerekliliği ortadadır. Uzun süreli sorumluluklara imza atmak, atılan her adımda bir sonraki adımı planlamak kararlılığı ve azmi gerektirir. Evlilik belki de baba olma sorumluluğundan önce alınan en önemli ilk büyük sorumluluktur. Buna rağmen kişilerin evlilik de dahil tüm sorumluluklarında deneme ve vazgeçme şansları vardır. Oysa baba olmak diğer tüm sorumluluklardan farklı olarak geriye dönüşü olmayan, vazgeçilemeyecek bir sorumluluktur. Böyle bakmak birçok erkeğin baba olmaya karar vermek konusunda kaygılanmasına neden olmaktadır. Özellikle de kendi babalarıyla ilişkilerinde sorunlar olduğuna inanan ve daha mükemmeliyetçi yaklaşan, çocuğuna “çok iyi baba olmak” gibi bir misyon yüklenen kişilerin bu kararı vermek konusunda daha kaygılı oldukları bilinmektedir. Yine evlilik ilişkisi içinde problemler yaşandığı durumlarda da baba olma fikri erkekler için daha da geciktirilmesi gereken bir karar olarak değerlendirilmektedir. 

Yeterince hazır hissetmek çocukla kurulacak ilişkinin kalitesini de belirleyici olmaktadır. Bu fikre kendini alıştıran, bu yeni rol ile yaşayacağı keyfin farkına varan babaların bebek dünyaya geldikten sonra da daha rahat ilişki kurabildikleri bilinmektedir. Anneler hamileliğin başından itibaren hem hormonal olarak hem de fiziksel olarak bir bebeğe sahip olmayı ve onun içlerinde büyümesini fark edebilme ayrıcalığına sahiptirler. Üstelik annelerinden ve toplumdan öğrendikleri anne rolü çok vurgulanmıştır. Oysa babalar için kendilerine ait ve her gün büyümekte olan bir şeyi hissetmek anneler kadar kolay olmamakta ve bu nedenle bu rolü kabullenmekte, bebeği sahiplenmekte, ona ısınmakta zorluklar yaşayabilmektedirler ve bunun için zamana ihtiyaç duyabilirler. Doğum öncesinden itibaren bebekle ilgili doktor kontrollerinde bulunmak, doğumla ve sonrası ile ilgili hazırlıklara katılmak babanın psikolojik hazırlığında önemli olmaktadır. Ama bazen bu hazırlıklara katılmanın bile çocuğa hazır hissetmek için yeterli olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle doğum anından itibaren babanın aktif katılımını sağlamak, tüm gelişmelerden babayı haberdar etmek, onun yardımına ve desteğine başvurmak ilk etkileşim açısından önemlidir. Bebeklerin doğdukları andan itibaren görüntüleri ve kokularıyla çevrelerindeki yetişkinleri etkileme güçleri vardır. Babanın ilk andan itibaren bebekle yakın ilişki kurması, tutması, onu koklaması, beslenmesinde ve bakımında yardımcı olması desteklenirse bu etkileşim kendiliğinden gerçekleşecek ve baba için haz veren bir ilişkiye rahatlıkla dönüşebilecektir. Özellikle ilk bir iki ay içinde bebek büyüyüp sosyal gülümsemelere ve tepki vermeye başladıkça bu durum baba için çok daha keyif veren bir hal alacak, bebekle kurduğu ilişki günden güne gelişecektir. Buradaki temel prensip babanın da en az anne kadar bebekle ilişkide olmasını ve onunla zaman geçirmesini sağlamaya çalışmaktır. Bu temas yoğunluğu içinde ister istemez bu bağlantı gerçekleşecektir. Baba olmanın en önemli keyiflerinden biri de bebeğin “baba” demeye başladığı zamanlardır. “baba” kelimesi Türkçe’nin de doğası gereği bebeklerin ilk söyledikleri sözcüklerdendir. Bebeğinin ağzından çıkan ilk kelimenin “baba” olduğunu duyan bir babanın bu duruma kayıtsız kalması genelde mümkün değildir. Bir çok baba çocuklarına en çok aşık oldukları zamanın kendilerine “baba” diye hitap ettikleri zaman olduğunu söylemektedirler. Bebeklik döneminde iyi bir etkileşim içine girildiğinde genellikle ilk çocukluk ve ergenlik döneminde de baba-çocuk ilişkisinin sağlıklı devam ettiği, olası sorunların karşılıklı iletişimle daha kolay çözülebildiği bilinmektedir. Bu etkileşim çeşitli nedenlerden ötürü geciken, bebeğin bakımıyla, fiziksel ihtiyaçlarıyla ilgilenemeyen, bu işi tamamen anneye bırakan, bebeğiyle fiziksel olarak bir arada fazla zaman geçiremeyen babaların da çocuklarıyla iletişimlerinde zorluklar yaşama olasılığının arttığı bilinmektedir. 

Baba Olmanın Keyfi

¨     Baba olduğunuzda yaşamda yeni ve önemli bir rol kazanırsınız. Babalık rolü, size toplumda yeni bir statü sağlar. Çocuk sahibi olma sorumluluğu alan bir erkek olarak artık sorumluluk almak konusunda daha güvenilir bir izlenim vermeye başlarsınız. 

¨     Bebeğinizle birlikte artık gerçek bir aile olmuşsunuzdur. Aile olmanın ayrıcalıklarını yaşarsınız. Girdiğiniz ortamlarda size özen gösterilir, saygıyla karşılanırsınız. 

¨     Kendi ailenizi ve özellikle de babanızla ilişkinizi daha iyi analiz etmeye başlarsınız. Hem onları daha iyi anlar hem de çocuğunuzla ilişkiniz geliştikçe ailenize daha fazla yakınlaşmaya başlarsınız. Çünkü çocuğunuza büyükanne ve büyükbabaların da bulunduğu geniş, sıcak ve sevecen bir aile ortamı yaratmak önem kazanmaya başlar. Bu sayede siz de ailenizle ilişkilerinizi geliştirebilirsiniz. Ayrıca onlara torun sahibi olma olanağı sağladığınız için onların gözünde de değer kazanırsınız. Var olan kızgınlık ve kırgınlıklar bu yolla ortadan kalkar.

¨     Çocuğunuzun sağlıklı gelişmesi sizin için önemlidir. Bu nedenle ona örnek olmanın önemini kavrarsınız. Alışkanlıklarınızı gözden geçirirsiniz. Yedikleriniz sağlıklı olmaya başlar. Yaşam kalitenizi arttırmaya çabalarsınız. Spor yapar, sağlıklı beslenir ve diğer kötü alışkanlıklarınızdan uzak durmaya başlarsınız. 

¨     Kendi sağlığınıza dikkat etmenizin örnek olmanın dışında da önemli bir nedeni olmaya başlar. Çocuğunuzun size uzun yıllar ihtiyacı vardır. Sağlıklı ve güçlü olmanız gerekmektedir. Riskli durumlara girmekten kaçınmaya başlarsınız. Yaşamınız daha güvenli olmaya başlar.

¨     Hayatınız düzene girer. Gelecek planlarınıza sıkı sıkıya bağlanırsınız. Geleceğe ait belirsizlikler yerini belirlenmiş hedeflere bırakır. Artık bir karar vermiş olmanın rahatlığını yaşarsınız.

¨     Yaşam yeniden keyifli ve umutlu bir hal alır. Bebeğinizle ilgili hedefler ve umutlar geliştirirsiniz. Bebeğinizin yavaş yavaş dünyayı, çevreyi tanımasına, her gün yavaş yavaş gelişmesine keyifle tanıklık edersiniz. Siz de yeniden dünyanın güzelliklerini doğanın mucizesini keşfetmeye başlarsınız. 

¨     Eşinizle ortak bir varlığa ve ortak bir sorumluluğa sahip olmanın güzelliğini yaşarsınız. Artık önemli bir ortak paydanız olmuştur. Bu ortak hedef sizi birbirinize yeniden yakınlaştırır. 

¨     Sağlık ve tıp konularına ilginiz artar. Çocuğunuzun sağlığı için her gün kendinizi geliştirmeye başlarsınız. Gazete, dergi ve kitaplardaki sağlıkla ilgili konular artık dikkatinizi daha fazla çekmeye başlar.

¨     Bebeğinizin ilk kelimesi genellikle “baba”dır. Bu kelimeyi ilk kez bebeğinizin ağzından kocaman bir gülücük eşliğinde duymak yaşamınızın en güzel, en unutulmaz deneyimidir.

¨     Çocuğunuz sizin yansımanızdır. Onun tepkileri sayesinde kendinizi tanıma ve keşfetme fırsatı bulursunuz.

¨     Çocukluğunuza yeniden dönersiniz. Kendinizi birden bire çocuğunuzun treniyle oynarken bulabilirsiniz. Bahaneniz de hazırdır; çocuğunuzu eğlendiriyorsunuz. 

¨     İşiniz çok önemlidir. Ama artık özel hayatınıza daha fazla zaman ayırmaya başlarsınız. Hem çocuğunuzun sizinle özel zaman geçirmeye ihtiyacı vardır, hem de siz onunla böyle bir zamanı geçirmeye ihtiyaç duymaya başlarsınız. 

¨     Değerleriniz yeniden harekete geçer. Tüm çocuklar ilgi alanınıza girer. Çocuklar için güzel bir dünya yaratmanın ve onlara gelecekte güzel bir dünya bırakmanın önemi artar. Kendinizi bu konudaki sosyal çalışmaların içinde bulabilirsiniz. 
Çook Çalışmam Lazım Anneciğim Çook
Bir reklamda böyle söyleyen sevimli ama bıkkın çocuğu hatırlıyor musunuz? Küçücük boyuyla omuzlarındaki yükten o kadar bunalmış ki... Kendini çok çaresiz hissettiği her halinden belli. Tabii bu bir mizansen ama çocuklarımıza, özellikle ilkokula başlama döneminden itibaren “çok” değil, doğru ve sistematik çalışma alışkanlığı kazandırılması çok önemli. Bu alışkanlığın, ileride çocuğun iş yaşamına kadar yansıyacağı unutulmamalı. Pedagog Belgin Temur, çocuğu hayata hazırlama yolunda, ona çalışma alışkanlığı kazandırılmasının önemi üzerinde duruyor...


Çocuk sahibi olduğumuzda ortak amacımız onu başarıya ulaştırmak; bunun için çocuğu tanıyıp onunla sağlıklı iletişim kurmak, yeteneklerini geliştirmek, huzurlu, mutlu bir ortam yaratarak onu hayata hazırlamak için en uygun koşulları sağlamaktır. Onu hayata hazırlamanın en iyi yolu ise iyi bir eğitim vermektir. Çocuğa etkin bir çalışma alışkanlığı kazandırmak ve programlı çalışmayı öğretmek, eğitimdeki başarının temelini oluşturur. 
Ders çalışmak ve sınavda başarılı olmak, çocuğun doğuştan getirdiği bir beceri değildir. Bu becerilerin egzersizlerle öğretilip pekiştirilmesi gerekir. Çalışma alışkanlığı kazandırmak sadece okul başarısı için gerekli değil, aynı zamanda yetişkin yaşantısında da organize olmak, planlama yeteneği geliştirmek ve iş hayatındaki başarı için gerekli temel beceriyi kazanmak anlamına da gelmektedir. 

ÇALIŞMA PLANI HAZIRLANMASI

Çalışmaya oturmadan önce, çocuğun da katılımını sağlayarak bir plan yapmak gerekir. Yemek, televizyon izleme, uyku, oyun ve okuldan geliş saati de göz önünde bulundurularak çalışmaya en elverişli saatin belirlenmesi önemlidir. Çalışma zamanını belirlerken anne babanın yardımcı olması kadar çocuğun da karara katılması gerekir. 
Bazen çalışmaya başlamak; televizyona dalmak, arkadaşlarla oynamak ve eğlenceyi sonlandıramamak gibi nedenlerle zor olabilir. Bu nedenle zamanın önceden belirlenmesi, çocuğun oyun ve ders saatinin ne zaman olduğunu bilmesi gerekir. Gerektiğinde çalışmaya başlama saati, çocuğa çeşitli uyaranlar kullanılarak (saat, belli bir şarkı vb.) hatırlatılabilir. 
Ödev yapmak için gerekli becerilerin henüz gelişmediği ilkokul birinci sınıfta, çocuğu yönlendirmek ve destek olmak gerekebilir. Ama bu yardımın çocuk geliştikçe gündengüne sistematik olarak azaltılması ve çocuğun kendi başına yaptığı ödev miktarının artırılması hedeflenmelidir. Anne babanın, çocuğun ödevi ile ilgili en önemli sorumluluğu, çocuğun kendi başına ödevini yapma çabasına yardımcı olmak ve ödev bittiğinde tam anlamıyla çocuğun ürünü olmasını sağlamaktır. 
Bazı durumlarda çocuk istemese de anne baba ödeve müdahale etmek ister. Bu durumda karışmamak, denetlememek ve öğretmenden gerekli bilgileri almak daha uygun olur. Ev ödevlerinde çocuk yerine yetişkin sorumluluk aldığında, çocukların kendi başlarına çalışma alışkanlığı geliştirmeleri ve ödev sorumluluğu kazanmaları da zorlaşmaktadır. Çocuk sürekli desteğe bağımlı kalmakta, üstelik ders yapmayı, istediği şeyleri elde etmek için anne babaya bir koz olarak kullanabilmektedir. ("Beni gezmeye götürmezseniz dersimi yapmam!" gibi...)

Küçük sınıflarda ev ödevi, çocuğun kendi başına çalışma deneyimi kazanmasına fırsat verir. Yine ödevler sayesinde, okulda başarma duygusunu ilk kez tatma fırsatını bulur. 
Çocuk ev ödevleri konusunda eleştirilirken dikkatli olunmalıdır. Yapamadığını, beceremediğini vurgulayan, onu arkadaşlarıyla kıyaslayan kırıcı ve aşağılayıcı tutumlar hem özgüveni hem de ödev yapma isteğini baltalar. Zaman zaman ortaya çıkan başarısızlıklar, destekleyici tavırlarla başarıya dönüştürülebilir. Ama olumsuz eleştiri sonucu oluşan ödev yapmaya ve çalışmaya isteksizlik çocuğun belki de ömür boyu taşıyacağı bir tutum olarak kalacaktır. Ayrıca anne babanın "çok bilen" tavrının çocuklarda yetersizlik duygusunun oluşumuna da katkısı olduğu bilinmektedir. 
Ev ödevine, dikte edici tarzda ve doğrudan yardım, çocuklarda "tek başına bir iş yapamam" inancını ve bağımlılığı geliştirebilir. Tam tersi olarak yol gösterici, dolaylı yardım ise özgüveni ve yeterlilik duygusunu geliştirir. Ayrıca böyle bir yardımda çocuk geri planda kalmaz. Gerektikçe konu ve kural açıklaması yapılır; gereğinden fazlası yapılmaz.

ÇALIŞMA MEKANININ ÖNEMİ

Çalışma için, çocuğun kendisine ait bir odası olması tercih edilir. Bu odanın bir bölümünün çalışmaya ayrılması ve etkili çalışma için hazırlanması gereklidir. (Eğer ayrı bir odanız yoksa, başka uygun bir odanın bir köşesi de çalışma için hazırlanabilir.) Bu köşenin, çocuğun dikkatini toplayabilmesine fırsat veren, ilgiyi dağıtacak obje ve görüntülerden arınmış olması önemlidir. Örneğin çocuğun görüş alanında fazla sayıda oyuncak, bilgisayar, televizyon bulunan, karmakarışık bir oda, çalışmanın verimini düşürecek ve motivasyonu olumsuz etkileyecektir.
Işığın, sandalyenin ve çalışma masasının rahat ve tamamen çalışmaya elverişli hazırlanması, masada sadece çalışmayı çağrıştıran (kitap, okul malzemeleri vs.) nesnelerin bulundurulmasına özen gösterilmelidir. 
Çocuk, çalışma sırasında ihtiyaç duyabileceği kalem, cetvel, sözlük vs. gibi malzemeleri nerede bulacağını bilmeli ve onlara kolay ulaşabilmelidir. Her masadan kalkma zorunluluğunun derse yeniden konsantre olmayı güçleştirici bir etkisi olduğu unutulmamalıdır. 

ÇALIŞMA PLANI

Okula yeni başlayan çocuklarda çalışma planı, anne baba tarafından hazırlanabilir. Çünkü bu dönemdeki çocuklar programı kendi başlarına yapabilecek beceriden yoksundur. Çalışma planı yapılırken sadece çalışma sürecinin değil, tüm günün iyi planlanması önemlidir. Yemek, uyku, oyun ve çalışmanın herbiri için ne kadar süre gerektiğine karar verip bunu gün içine en uygun şekilde bölmek gerekir. 
Özellikle ilkokul çağı çocuklarının henüz oyun çocuğu oldukları, oyuna ve oyuncağa da uyku ve yemek kadar ihtiyaç duydukları unutulmamalıdır. 
Çocuğun, okuldan gelir gelmez derse oturtulması uygun değildir. Biraz dinlenme, biraz atıştırma ve belki biraz oyundan sonra derse oturtulması sağlanmalıdır. 
Plan yapıldıktan sonra uygulamada zaman zaman aksamaların olması doğaldır. Aksayan yönler değerlendirilip, çocuğa nelerin engel olduğu belirlenmeli ve uygulamanın oturması, çocuğun buna alışması için ona zaman verilmelidir. Gerekirse aksayan yönler değiştirilerek duruma uygun yeni bir düzenleme yapılmalıdır. 

OKULA GİTMEYE HAZIRLIKLI OLMAK

Çocuğun okula hazırlıklı gitmesi de önemlidir. Başlangıçta çocuklar okula giderken ne zaman ne gerekeceğini kestiremeyebilirler. Kağıt, kalem, silgi, ansiklopedi, boya, kitap vs. gibi ödev araç ve gereçlerini okul ders programının takibiyle uygun zamanlarda götürmesi için çocuğa destek verilmesi gerekebilir. 
Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, çocuğa okul bilgisi verilirken, hayat için anlam taşımasına da özen göstermektir. Öğreneceği konu ile ilgili kitap karıştırmak, konuyu ansiklopediden araştırmak, kültür gezileri, internet, ev deneyleri vs. ile bilgi pekiştirilmeli ve yararlı hale getirilmelidir. 

SİZİN ÖĞRETMENİZ GEREKİRSE

Çocuğunuzun anlamadığı ya da yeni öğrenmesi gereken bir konuyu sizin öğretmeniz gerekirse, çocuğu derse oturtmadan önce, onda öğrenme isteği uyandırmanız gerektiğini unutmayın. Ve sadece dinleyerek değil, deneyerek daha iyi öğreneceğini hatırlayın. Eğer sizin öğretmenize direnç gösterirse hemen vazgeçin çünkü bu durumda öğretmeyi başaramayacağınız gibi, ilişkinizin de zedelenmesi riski oluşabilir. Öğretmek için güce başvuruyorsanız, öğretme konusundaki etkinliğinizi de iletişim konusundaki etkinliğinizi de yitirebilirsiniz. 

Asla riske edemeyeceğiniz şey, çocuğunuzla iletişiminizin kalitesidir. Çünkü ancak iyi bir iletişimle, çocuğunuzla yaşanması olası problemlerin üstesinden gelebilirsiniz.

BIKKINLIK OLURSA

Bazen uzun süre yoğun sorumluluk taşımak ve üstüste gelen ödev yükü çocuklarda bıkkınlık yaratabilir ve isyan duygusu geliştirebilir. Bunun da doğal olabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Böyle bir durumda sorunların ve bu sorunlar nedeniyle oluşan duyguların paylaşılması önemlidir. Çocuğun bu olumsuz duyguları paylaşmasına fırsat vermek, ona saygı göstermek, anlaşıldığı hissini yaratıp rahatlamasına yardımcı olacaktır. Başkalarının duygu ve düşüncelerine değer vererek kendini rahatça ifade edebilmeyi, yaratıcılığını geliştirmeyi öğrenecektir. Örneğin çocuğunuz matematik çalışmaktan bıkıp "matematik benim ne işime yarayacak!" diye isyan ettiğinde ona matematiğin hayatta ne gibi faydaları olduğunu anlatmak yerine, ne hissettiğini anlamaya çalışmak "anlıyorum ki matematik çalışmak seni çok yordu" gibi kendisine, anlaşıldığını hissettirecek şekilde yaklaşmak tercih edilmelidir.
Çocuğunuza Empatiyi Öğretin
Çocuğunuzun empatiyi örenmesi aile yaşamınızdaki pek çok sorunu da ortadan kaldıracaktır.....
Çocuklarda empatik özelikler ne zaman gelişmeye başlar?

Duyguları anlamak insan doğasına ait en önemli özelliklerden biridir. Duyguların anlaşılması, duyguların referans alınarak iletişim kurulması psikolojik olgunlaşmasının da en önemli kriterlerindendir. Çocuklar bebeklikten çıkıp bireyleşmeye başladıklarında “ben”in ve başkaların”nın ayırtına vardıklarında; başkalarının ne hissettiğini daha net olarak anlamaya ve buna göre hareket edebilmeye başlarlar. Bu da yaklaşık 2.5 yaş civarında olur. Çok daha küçük bebekler bile annesinin sesinin tonundan, ona dokunuşunun niteliğinden bile annesinin kızgın veya mutlu olduğunu ayırt edebilirler. Ancak iletişim inde etkin olarak kullanabilmek anlamında empatinin yerleşmesi 3 yaş civarında gerçekleşmektedir.

Empati öğrenilen-öğretilen bir şeydir. Bu anlamda anne babaları ve çevrelerindeki yetişkinler tarafından duyguları anlaşılan, ifade edilen çocuklar empatiyi daha kolay öğrenirler. Çünkü empati becerisinin gelişimi için öncelikle kişinin kendi duygularının farkında olması, bu duygular arasındaki farkları hissedebilmesi önemlidir. Örneğin; yeni doğan kardeşi nedeniyle yuvaya gitmek istemeyen bir çocuğa annesinin bu bir okula uyum problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi algılaması çocuğun da kendi duygusunu ayırt edememesine neden olacaktır. Böyle bir durum yaşadığında annenin “biliyorum, sen de bizimle evde kalmak istiyorsun, hep kardeşinle vakit geçirdiğim için bana kızgınsın” gibi empatik bir yaklaşımda bulunması çocuğun da hem duygusunu fark etmesine yardımcı olacak hem de olumsuz duyguların da kabul edilir olduğunu anlamasını sağlayacaktır.

Anne babalar empatik özelliklerin gelişmesine nasıl yardımcı olabilir?
Duygularına odaklanın

Anne babaların doğduğu andan itibaren bebeğin duygularına odaklanmaları önemlidir. Bebekler dikkatle gözlemlendiklerinde ağlamalarının bile farklı anlamlar içerdiğini fark etmek mümkündür. Bebekle fazla vakit geçiren bir kişi bu farkı kolayca anlayabilir. 2-3 aydan itibaren bebekler sosyal gülümsemeye başlarlar. Yüzüne gülerek baktığınızda bebek size gülerek tepki vermeye başlar. Bu dönem kendi duygularınızı ona aktarmanın, karşılıklı sıcak ve şefkatli bir iletişim kurabilmenin mümkün olabildiği bir dönemdir. Güldüğünde gülmek, ağlayarak bir ihtiyacının dile getirdiğinde yumuşak bir ses tonu eşliğinde ihtiyacının gidermek, aslında bebeğin de kendi duygularını iletişim içinde kullanmayı öğrenmesine yardımcı olur. Ağlamasına bir yanıt alamayan ya da her türlü ağlamasına aynı tepkiyi alan bir bebek bir süre sonra her türlü ihtiyacını aynı şekilde ifade etmeye başlayacaktır. 

Geri bildirim yapın

Çocuklar biraz daha büyüyüp yuva çağına geldiğinde birçok değişik tepkiler vermeye başlarlar. Bunlar arasındaki farkı görmek ve çocuğa fark ettirmek de çok önemlidir. Davranışlar ve bu davranışlar sırasında ortaya çıkan duygular arasındaki ton farkını anne babanın fark edip, çocuğa geri bildirim vermesi empatinin gelişmesinde çok gereklidir. Üstelik duyguları anlayan ve geri bildiren bir yaklaşım; birçok davranış probleminin azalmasına, çocukların kendi davranışlarının sorumluğunu alabilmelerin yardımcı olmaktadır. Çünkü anne baba çocuğun bu davranışla aslında neyi ifade etmek istediğinin şifresini çözmektedir. Oyuncağını tekmeleyen bir çocuğa “bugün yuvada canını sıkan bir şey olmuş” demek ile “her zaman oyuncaklarını böyle hırpalıyorsun” demek arasında çocuğun içgörü kazanması açısından da büyük farklar vardır.

Örnek olun

Önemli bir konu da anne babaların kendi duygularını ifade etmek konusunda örnek olmalarıdır. Duygularını açık ifade eden, kendi aralarındaki ilişkide de hem olumlu hem olumsuz duyguları uygun bir şekilde dile getiren anne babalar, çocuklarına bu konuda model olmaktadırlar. Kızgınlık ve öfke genelde daha kolay ifade edilen duygulardır. Ancak doğru bir şekilde ifade edilmezler. Çocuklara kızgınlığın ifade edilmesi agresyon ve yargılama içerdiğinde çocuklar da kızgınlıklarını bu şekilde ifade etmeyi öğrenirler. Oysa bizi kızdıran durumu ve davranışı anlamaya çalışmak ve kızgınlığımızın altında yatan temel duyguyu fark etmek önemlidir. Örneğin engellenmek bizi rahatsız ediyorsa ve engellenme karşısında uzun süre sabretmişsek bu ciddi bir kızgınlığa dönüşebilir. Bu durumda çocuğunuzun bir davranışının sizi engellemiş olduğunu ve bundan rahatsızlık duyduğunuzu söyleyin.

Olumlu duygularınızı ifade edin!

Olumlu duyguların da ifade edilmesi önemlidir. Toplumumuzda genellikle iyi ve memnun edici şeyler pek dile getirilmez. Çocukların bu tip şeyleri doğal olarak “zaten” yapmaları beklenir. Çocuğunuzun bir davranışı sizi mutlu ettiğinde bundan duyduğunuz sevinci de dile getirmelisiniz. Bu durumda çocuk hem kendi olumlu yönlerini fark edecek hem de başkalarının hangi durumlarda sevinç ve mutluluk hissedeceğini anlama fırsatı bulacaktır. Ayrıca kendi olumlu duygularını gerekli durumlarda kolayca ifade etmeyi öğrenecektir.

Aile yaşamında empati neden gereklidir?

Aile içinde zaman zaman sorunlar ve iletişim problemleri yaşanabilir. Aile bireylerinin özellikle olumsuz duygular yaşanırken birbirlerini anlamaları çok önemlidir. Kişiler yaşadıkları sıkıntılar ve bu sıkıntıların doğurduğu duygularla baş edebilmekte zaman zaman zorlanabilirler. Bu durumda ailenin diğer bireylerinin, sıkıntı yaşayan kişinin duyguları referans alarak hareket etmesi hem kişinin sıkıntısını hafifletecek hem de olası bir iletişim çatışmasını ortadan kaldıracaktır. Çünkü empatinin var olmadığı  ortamlarda bireyin tek tek yaşadıkları problemler, diğer bireylerin yanlış yorumlamalarına neden olabilmektedir. Özellikle disiplin uygulamalarında çocuktan ne istediğinizi ve ne istemediğinizi dile getirirken kendi duygularınızı ifade edebilmek çok önemlidir. Hangi davranışın bizi rahatsız ettiğini, bizde hangi duygusu yarattığını uygun bir diller ifade ettiğimizde çocuğumuzda istediğimiz davranışları görme olasılığımız artar. Aynı şekilde hoşumuza giden, bizi memnun eden davranışları ifade ettiğimizde bu davranışlar pekişecektir.

Çocuklar sıkıntı yaşıyorken onların sıkıntılarını anlayabilmek, duygularını fark etmek-yansıtmak ve bu durumu sıradan bir disiplin ve davranış problemi gibi ele almamak önemlidir. Anne babaları tarafından duyguları anlaşılan çocukların ister istemez davranış problemleri de azalacaktır. Anlaşılmış olma duygusu güven gelişimi için de önemlidir. Çocuklukta yaşanan birçok problem, empatik yaklaşım sayesinde erkenden tanınabilir. Çocuklar yaşadıkları sıkıntıları genellikle dolaylı yoldan, davranışları ve tutumları ile ifade edebilirler. Eğer anne babalar duyarlı olurlarsa onlardaki değişimlerin kaynağını ve temel duyguları fark edebilirse hem birçok problem hafif düzeydeyken çözülebilir hem de ağırlaşma olasılığı olan problemler fark edilebilir.

Çocuğun yaşamında empatik düşünce neden önemlidir?

*Çocuklar sosyal yaşam içinde yer alırken uyum sağlamayı, nerede nasıl davranmaları gerektiğini öğrenirler. Bu aşamaların ardından kabul görmeye de başlarlar.

*Çocuk ancak sosyal olarak kabul gördüğünde sosyal iletişim içinde yer alabilir. Kabul görmenin en önemli koşullarından biri de empatidir. Kendi ihtiyaçları ve duyguları kadar grup içinde diğer bireylerin de duygularını ve ihtiyaçlarını fark etmek önemlidir.

*Başkalarının davranışlarının altında yatan duyguları fark etmek, bu duyguların hangi tepkilere neden olduğunu anlayabilmek uyum için çok önemlidir.

*Empatik düşünebiline çocuklar çevrelerinde olup bitenleri daha iyi yorumlayabilirler ve ilişkileri içindeki problemleri daha kolay çözebilirler. Bu özellikleri de diğer çocuklar tarafından kolayca kabul görmelerini sağlar.

*Empatik düşünebilen çocuklar duygularının farkında oldukları ve duygularını da ifade edebilmeyi becerdikleri için ilişkilerinde daha az sorun yaşarlar.
Tuvalet Eğitiminde Doğru Zamanlama ve Yaklaşım
Çocuğa tuvalet eğitimi verirken zamanlama ve yaklaşım çok önemli. Çünkü yanlış zamanlama ve gösterdiğiniz olumsuz tepkiler çocuğunuzun ilerideki psikolojisini olumsuz yönde etkileyebiliyor. İşte, size yardımcı olacak çok önemli bilgiler...

Yaz ayları çocuklara tuvalet eğitimi vermek için en ideal mevsimlerden biridir. Hem çocuk daha ince giyinir hem de temizlik daha kolay olur. Havalar sıcak olduğu için de çocuğun üşütmesi söz konusu olmaz. Çocuğunuzun her türlü eğitiminde olduğu gibi tuvalet eğitiminde de dikkat etmeniz gereken önemli noktalar var. Bunların en başında da zamanlama geliyor. Zamanlamayla beraber dikkat etmeniz gereken bir diğer önemli nokta da gösterdiğiniz yaklaşım. Tuvalet eğitimi verirken gerek sözlerinize gerekse davranışlarınıza özen göstermelisiniz. Aksi takdirde çocuğunuzda bazı psikolojik problemler oluşmasına neden olabilirsiniz. Göstereceğiniz sabır ve hoşgörü çocuğunuzun ruhsal sağlığını etkilemeden sağlam bir tuvalet eğitimi vermenizi sağlayacak. Tuvalet eğitiminin nasıl olması gerektiği hakkında Pedagog Belgin Temur’dan bilgi aldık. Artık bebeğinizin tuvalet eğitimi zamanı geldiyse, Temur’un sistematik önerilerini dikkatle okuyun. 

Tuvalet eğitiminin yaşı

Tuvalet eğitiminin belirli bir fiziksel ve ruhsal olgunluk gerektirdiğini belirten Belgin Temur sözlerine şöyle başlıyor: “Çocuğun bezden kurtulabilmesi için öncelikle tuvaletini tutabilecek kas kontrolüne sahip olması, daha sonra da tuvaletinin altına yapma yerine tuvalete yapmanın anlamını fark edebilecek psikolojik olgunluğa erişmesi gerekiyor.

Fiziksel olgunluk, hem iç kasların kontrol edilmesi yeteneğini hem de merkezi sinir sisteminin olgunlaşmasının gerektiriyor. Bu da genellikle 2 yaşından önce gerçekleşemiyor.

Psikolojik olgunlaşma tuvalet eğitiminde en az fiziksel olgunluk kadar önemli. Çocuğun bedenini tam olarak tanıması, benlik algısını geliştirmesi, çevre ile etkileşimini tam olarak fark etmesi 2-3 yaş civarında olur. Büyüme, anneden bağımsızlaşma, gelişme ve bir yetenek kazanmış olma arzusu bu dönemde belirginleşir. Bu nedenle bu dönemde verilecek tuvalet eğitimine çocuk daha istekli olacaktır.”

Anne-babalar ne yapmalı?

Temur, anne-babaların tuvalet eğitimi verirken dikkat etmeleri gerekenleri şöyle sıralıyor: 

- Öncelikle çocuğun bu eğitime hazır olduğundan emin olmalısınız. Çocuğunuz, sözel olarak ya da davranışlarıyla tuvaletinin geldiğini belli edebiliyorsa, altının ıslak olmasından rahatsız olduğunu ifade ediyorsa, 2-3 saat gibi bir süre altını ıslatmamayı, 2-3 saatlik uykusundan kuru uyanabilmeyi başarıyorsa, altı ıslandığında ya da kirlendiğinde utanıyor ve bunu belli ediyorsa büyük bir olasılıkla tuvalet eğitimi almaya hazır demektir. 

- Tuvalet eğitiminde temel prensip ödüllendirmedir. Bu ödüllendirme sözel ya da davranışsal ödüllerdir. Çocuğunuz, çişini ya da kakasını altına yapmak yerine tuvalete yaptığında bunun ne kadar gerekli, hoş, önemli ve başarılı bir davranış olduğunu fark etmeli. Başlangıçta tuvalete her gittiğinde onu sözel olarak ödüllendirin. Bu başarısını çocuğunuzun hayatında önemli olan kişilere (baba, büyükanne, dede vs.) çocuğunuz yanınızdayken anlatın. Fakat asla ceza uygulamayın. Arada çiş kaçırmaların olması derece normaldir. Çocuğunuza da bunun normal olduğunu ve bu eğitimde çabasını ödüllendireceğinizi fark ettirin. Çişini tuvalete yapmak yerine altına ya da yatağına yapan çocuğunuzu asla azarlamayın, utandırmayın ve özellikle diğer aile fertlerinin ve başka insanların yanında aşağılamayın. “Bir dahaki sefere başaracağına inanıyoruz” deyin.

- Çocuğunuzun sizi tuvalette izlemesine izin verin. Çocuklar kendi cinsiyetindeki ebeveyninin tuvaleti kullanma biçimini model alırlar. Çocuğun anne-babasını izlemesi, bu merakını başka kaynaklardan gidermeye çalışmasından daha sağlıklıdır.

- Çocuğunuza artık bir daha bez bağlamayı düşünmüyorsanız, bezini tuvalette değiştirmeye başlamanız, onun bu mekanla bu eylemi eşleştirmesi açısından da etkili olur.

- Çocuğunuzun altını temizlerken ona yumuşak davranın. Uzamış bir tuvalet eğitimi kızgınlığını, çocuğunuzun altını değiştirmeye eylemine yansıtmamanız çok önemli. Çünkü bu tavır, çocukların kaygılarını artırabiliyor ve temel güven duygusu gelişimi bu evreden başlayarak olumsuz etkileyebiliyor.

- Çiş ve kaka yapmaktan bahsederken, pis, iğrenç gibi kelimeler kullanmayın. Bu yaklaşım çocuklarda tuvalet ve tuvaletle ilgili konulardan iğrenmeyi ve hatta korku duygusunu geliştirebiliyor. Bu da kendi başına tuvalete gitmelerini ve kendi temizliklerini becermelerini zorlaştırıcı bir etken olabilir. Hatta birçok çocuğun bu nedenle tuvaletten korktukları, çiş ve kaklarını tutmaya eğilimli oldukları biliniyor. “Çişli ve kakalı kalmak pistir” demek yerine “altının kuru ve temiz olması çok hoş ve rahat bir duygudur” demeniz gerekiyor. Çünkü yaklaşım açısından bu iki cümle arasındaki fark çok önemli.

- Kendi başına külodunu indirmesini ve tekrar giymesini öğretin. Tuvalet temizliğini kendi başına nasıl yapabileceğini gösterin. Bu eylemleri mümkün olduğunca kendi başına yapabilmesini destekleyin. Sifonu çekmek, ellerini yıkamak, havlu kullanmak gibi tuvaletle ilgili diğer becerilerini de geliştirin ve her seferinde bu işleri yapmasına izin verin.

- İsterse lazımlık kullanmasına izin verin. ilk kez tuvalete oturacak çocuğunuzun ürkmemesi (Özellikle de içine düşme tehlikesi varsa) ve çişini-kakasını yapmak istememesini doğal karşılayın. Unutmayın ki bu gerçekten çocuklar için zor bir “ilk” deneyimdir. Onun klozetten korkmasını engellemek için, klozetin üstüne çocuklar için yapılmış klozet kapaklarından takabilirsiniz. Başlangıçta belirli aralıklarla lazımlığa ve sonra da klozete oturmasını (tuvaletini yapmadan) ödüllendirin. Çocuğunuz kendini tuvaletin üstünde güvende hissetmeli.

- Tuvalet kağıdı kullanımını öğretin. Temizliğini yetirince yapamadığında sert bir şekilde müdahale etmeyin; bunun yerine temizliği kolaylaştıracak yollar öğretip başarmasına yardımcı olun.

- Sabırlı olun. Çocuğunuz bu sürecin başaramayacağı ve sürekli stres yaratan bir durum olduğunu düşünmemeli. Bu, onun için doğal ve keyifli bir süreç olmalı. Eğitimin temel kuralı kararlılık ve düzendir. Eğer tuvalet eğitim programını belirli bir düzen içinde kararlılıkla uygulayabilir ve çocuğunuzun da bunu başarmaktan keyif almasını sağlayabilirseniz bu kontrolü kolayca kazandırabilirsiniz. 

- Tüm yeterli ve olumlu çabanıza rağmen 5 yaşından sonra da çocuğunuzun alt ıslatma problemi devam ediyorsa, önce durumun fizyolojik kökenli olabileceğini düşünerek onu tıbbi bir muayeneye götürün. Muayene sonucunda tıbbi bir sorun saptanmadıysa sorunun psikolojik kaynaklı olma olasılığı düşünülebilir. Bu durumda profesyonel bir yardıma başvurulmalı, durumun ruhsal kökenli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Bir uzman yardımıyla tuvalet eğitimi programı yeniden gözden geçirilmeli, çocuğunuzun bireysel faklılığı göz önünde bulundurularak gerekirse ona ve ailenize özel yeni bir yaklaşım belirlenmelidir.

- Bazen tuvalet eğitimi kazanmış çocuğunuz yeniden alt ıslatmaya başlayabilir. Bu durumda da yaklaşım öncelikle, tıbbi bir sorun olup olmadığından emin olmak olmalıdır. Çocuklar sorun ve sıkıntı yaşadıklarında bunu değişik yollarla belli edebilirler. Alt ıslatma sorunu da bu yollardan biri olabilir. Bazen çocuğunuz, yeni doğan bir kardeşi varsa, sizin bebeğe gösterdiğiniz ilgiyi kıskanır.  Bunun sonucunda da altını yeniden ıslatmaya başlayabilir. Bu, annenin ilgisini yeniden kendi üzerine çekme çabası olarak nitelendirilebilir. Ya da aile içi iletişim problemleri, anne-baba arasındaki tartışmalar, çocuğun yeterli sevgi ve ilgiden yoksun olması ve okul sorunları vb gibi sorunlar da alt ıslatma sorununun oluşmasına neden olabiliyor.

Tuvalet eğitimi erken verilirse...

Özellikle 2 yaşından önce verilmeye çalışılan tuvalet eğitiminin bazı sakıncalar doğurabileceğini söyleyen Pedagog Belgin Temur, bunları şöyle sıralıyor:

- Yeterince hazır olmayan bir çocuğa bu eğitimin verilmeye çalışılması, anne-baba  için zaman ve enerji kaybına, çocuğun da başarısızlık ve yetersizlik duygusu yaşamasına neden oluyor. 

- Erken verilmeye çalışılan tuvalet eğitimi, çocuğun kendi bağırsak hareketlerini gizlemeyi öğrenmesine ve bu nedenle de kabızlık problemine neden olabiliyor.

- Anne-baba, henüz hazır olmayan çocuğuna bu eğitimi vermeye çalışıp başarısızlık yaşadığında, çocuğa kızgınlık duyabiliyor. Bu da çocukla iletişimlerinin bozulmasıyla da şiddete yönelme gibi sonuçlar ortaya çıkarabiliyor.

- Çok erken dönemde tuvalet kontrolüne zorlanan çocukların, ileriki dönemlerinde yaşadıkları tuvalet kaygılarının alt ıslatma şeklinde görülebileceği biliniyor. Zorlayıcı yaklaşım her tür eğitimde olduğu gibi tuvalet eğitiminde de istenmeyen ve çözümü zor psikolojik problemlerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
Çocuklarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu
Son yıllarda tüm dünyada ve tabii ülkemizde de deprem, trafik kazası ve terör gibi travmatik olaylarda eskiye nazaran bir artış söz konusu. Ve uzmanlar, tüm bu ve bunun gibi sarsıcı olaylar sonrasında, çocuklarda "Travma sonrası stres bozukluğu"nun ortaya çıktığını belirtiyorlar ve anne-babaları bu konuda dikkatli davranmaları için uyarıyorlar.    

Minik, masum çocuğunuzun saçının tek bir teline zarar gelmesini istemiyor olmalısınız. Ancak şu da bir gerçek ki, tüm kötülüklerden korumaya çalıştığınız çocuğunuz ve tabii siz, elinizde olmayan nedenlerle birtakım sarsıcı olaylar yaşayabilirsiniz. Sarsıcı olaylar sonrasında çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi çeşitli ruhsal tepkiler verebiliyorlar, yani "travma" yaşayabiliyorlar. Deprem, sel, yangın benzeri doğal felaketler, trafik kazası ya da kazaya şahit olmak, şiddete-vahşete, cinsel istismara maruz kalmak, boşanma veya bir yakınını kaybetmek travma olarak adlandırılabilecek bu yaşantılara örnek olarak verilebilir. Güney Asya da yaşanan deprem her ne kadar ülkemizi sarsmasa da, bir benzerini yakın geçmişte biz de yaşadık. Ve pek çok çocuk bunu bizzat yaşadı ya da görüntülerini medyada aylarca izledi. Bunun yanı sıra trafik kazaları çok fazla yaşanıyor ve büyük kentlerde boşanma oranları fazlalaşıyor. Uzmanlar, tüm bu etkenlerin çocuklarda "travma sonrası stres bozukluğu"na neden olduğunu söylüyorlar. Mavi Psikolojik ve Pedagojik Danışmanlık Merkezi nden Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur, “Travma sonrası stres bozukluğu"nu, çocuk üzerindeki etkilerini ve bu durumda anne-babaların nasıl davranmaları gerektiğini anlattı. 

Belirtileri nelerdir?

Her çocuk kendi psikolojik yapısına göre yaşananlara değişik biçimlerde ve düzeylerde tepki verebilir. Bu tepkiler, sarsıcı yaşam olayını hemen takip eden günler ve aylar içinde görülebileceği gibi, olayın üzerinden aylar hatta yıllar geçtiğinde bile çeşitli izler bırakabilir. Çocuklar, yaşadığı ya da karşılaştığı olaylardan sonra “travma sonrası stres bozukluğu” sürecine girebilir. Bu, olumsuz koşullara, ruhsal olarak verilen tepkiler aslında normal tepkilerdir. Peki anne-babalar, çocuğun travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını nasıl anlayacak? İşte belirtiler:
- Çocuklar, yaşadığı travmatik bir olayın ardından, bu örseleyici olayı tekrar tekrar yaşadıklarını hissedebilir. Aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşme hissi oluşabilir ve bu duyguların dışa vurumu hırçınlık, sinirlilik şeklinde kendini gösterebilir.
- Oyunlarının içeriğini değiştirebilir, sürekli bu travmatik olayı veya bu olayın değişik yönlerini içeren oyunlar oynayabilirler. 
- Uykularını etkileyecek korkunç rüyalar, kabuslar görebilirler. 
- Günlük aktivitelerinde sık sık olay sanki yeniden oluyormuş gibi davranabilirler. 
- Bu olayı çağrıştıracak, hatırlatacak durumlar, görüntüler karşısında yoğun bir şekilde “sıkıntı” hissedebilirler. 
- Olay o an oluyormuş gibi fiziksel tepkiler verebilirler (Örneğin kalp atışının hızlanması, terleme...). 
- Çocuklar bu olayı hatırlatacak etkinliklerden, yerlerden, kişilerden uzak durmaya çabalayabilir. Yaşadıkları bu olayın kendileri için en önemli yönünü hiç hatırlamayabilirler. 
- Çevreye, oyun ve etkinliklere ilgi ve katılımları belirgin şekilde azalabilir. 
- İnsanlardan uzaklaşmaya başlayabilirler. 
- Gelecekle ilgili karamsarlık ve umutsuzluk içinde olabilirler. 
- Uyku problemleri yaşayabilir; sık uyanabilir, uykuya dalmakta, uykuyu sürdürmekte güçlük çekebilirler. 
- Daha kolay öfkelenip, öfke patlamaları yaşayabilirler. 
- Dikkatlerini yoğunlaştırmakta ve sürdürmekte güçlük çekebilirler. 
- Dışarıdan gelen uyaranlara (ses, ışık vb) irkilerek aşırı tepki verebilirler. 
- Bazen çocukların bu yaşam olayının öncesinde kazandığı kimi becerileri yitirdiği de gözlenebilir. Örneğin altlarını ıslatabilir, dışkılarını kaçırabilirler. 
- Parmak emme gibi bebeksi davranışlar gösterebilirler. 

Travmanın etkileri nelerdir?

Sarsıcı yaşam olayları çocukların "geçmiş yaşam" algılarında ve "gelecek" algılarında derin izler bırakabilir. Bazen çocuğun olay hiç olmamış gibi bir “psikolojik uyuşma” haline girdiği gözlenir. Çocuklar genelde sarsıcı yaşam olayı hiç olmamış gibi davranmaya çalışabilir, hatta bu olayı tamamen inkar edebilirler. Örneğin; “Depremden hiç etkilenmedim” veya “Hiçbir şey olmadı” tarzı cevaplar bu inkarın birer parçasıdır. 
Uzun süren “travma sonrası stres bozukluğu” belirtileri, çocukların aşırı dalgınlaşmalarına, kimlikleriyle ilgili sorunlara, “trans” haline benzer dalmalara neden olur. Uzun süren tablolarda çocuklarda yaşam ve gelecek algısı derinden sarsılır; ümit yitirilir; yaşama karşı genel bir isteksizlik hali oluşabilir. Bu durumda mutlaka bir uzman yardımına başvurulmalıdır. Geçmişte yaşanmış bu sarsıcı olay ya da olaylarla ilgili yeniden değerlendirmelerin yapılması, umudun kazandırılması gerekir. Tüm bunları göz önünde bulunduran psikolojik müdahalenin yanı sıra sizin desteğiniz, sevginiz ve ilginiz de tahmin edemeyeceğiniz kadar önemlidir. 

Okulda Nasıl Fark Edilir?

Öğretmenler sınıf içinde, çocuğun daha önceye göre çok daha zor konsantre olduğunu, tedirginlik yaşadığını, kolay ağlama gibi belirtiler sergilediğini fark ederse, çocuğun sarsıcı bir yaşam olayı geçirdiğinden şüphelenmelidir. Bu durumda olay hakkında konuşmak ve çocuğun duygularını serbestçe ifade etmesine izin vermek en doğru davranış olacaktır. 

Anne-babalar ne yapmalı?

Travma sonrası stres bozukluğu belirtilerinin bir kısmını dahi çocuğunuzda gözlüyorsanız mutlaka bir uzmana başvurmalısınız. Ancak tüm bu belirtiler, her çocukta değişik yoğunlukta ortaya çıkabilir, tümü veya bir kısmı görülebilir. Önemli olan sizin çocuğunuza yaklaşımınız ve doğru müdahalede bulunulmasını sağlamaya çalışmanızdır. Unutmayın; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri, yaşanan olaydan uzun zaman sonra bile ortaya çıkabilir. Bu yüzden, eğer olumsuz bir olay yaşanmasına rağmen çocuğunuz iyi görünüyorsa, onun bu durumu atlattığını varsaymayın ve davranışlarındaki değişikliklere önem verin. 

UZMAN GÖRÜŞÜ
“ONA GÜVENDE OLDUĞUNU HİSSETTİRİN”

Felaket durumlarında yetişkinlerin tutum ve davranışlarının çok önemli olduğunu söyleyen Mavi Danışmanlık Merkezi nden Uzman Pedagog Belgin Temur, bu durumda anne-babaların nasıl bir tutum içine girmeleri gerektiğini şöyle anlatıyor: “Kriz döneminde çocuklar, yaşama uyum sağlamak için anne-baba yardımına ihtiyaç duyar. Anne-babaların da hazırlıksız yakalandıkları bu olaylar, onların da çaresizlik yaşamalarına ve çocuklara gerekli güveni hissettirmemelerine neden olabilir. Bu nedenle anne-babaların bu tarz durumlarla başa çıkabilecek önlemleri öğrenmeleri önemlidir. Çocuk, anne-babanın paniğini ve çaresizliğini izlediğinde, olayın izleri daha derin olabilir. Çünkü çocukların temel güven duygularının gelişmesinde, zorluklar karşısında anne-babanın güvenli davranışlarının olumlu etkisi büyüktür. Bu durumda anne-babalar, çocuğun duygularını anlamalı, dinlemeli, bir yandan da gelecek umudunu yeniden kazandırmak için ona güven vermelidir.” 

Çocuğunuz yaşadığı ya da karşılaştığı travmatik olaylardan sonra “travma sonrası stres bozukluğu” sürecine girebilir. Bu olumsuz koşullara, ruhsal olarak verilen tepkiler aslında normal tepkilerdir.

Travma sonrasında çocuklarda yaşama karşı genel bir isteksizlik hali oluşabilir. Bu durumda mutlaka bir uzman yardımına başvurulmalıdır.

Çocuğun sarsıcı bir yaşam olayı geçirdiğinden şüphelenildiği takdirde olay hakkında konuşmak ve çocuğun duygularını serbestçe ifade etmesine izin vermek gerekir.
Tikler
Tik Nedir?  

Tikler istemli olarak çalışan çizgili kasların istem dışı olarak kasılmalarıdır. Sıklıkla yüzde, boyunda, omuzda görülür. Ani, aralıklı, tekrarlayıcı, ritmik olmayan hareketlerdir. Motor tikler; göz kırpma, baş sallama, dudak kenarlarının çekilmesi, alın kırıştırma, omuz silkme, kaş, göz ve boyun oynatma elleri ovuşturma, yürüme bozukluğu biçiminde görülebilir. Bazen birden çok istemsiz hareketin aynı anda ortaya çıktığı kompleks tikler de görülebilir. Vokal tikler ise çeşitli karmaşık sesler çıkarma, iç çekme, esneme, küfürlü konuşma veya boğazdan çıkarılan sesler şeklinde görülebilir. Tik, normal davranışa bir yönüyle benzer; sıklığı ve şiddeti değişiktir. Tiklerin başlama yaşı değişkenlik göstermekle birlikte genellikle ilkokul çağlarında başlar.

Görülme sıklığı

Toplum içinde görülme sıklığı % 1 –2 olarak bildirilmektedir ve erkek çocuklarda kızlara oranla daha sık rastlanmaktadır. 

Tik oluşumuna neler etki eder?

Tikler genellikle iç çatışmaların, gerilimlerin belirtileri olarak değerlendirilir ve çeşitli stres yaratan durumlardan ve ruhsal sıkıntılardan sonra ortaya çıkabilir. 

Bazen bir bölgede veya organda oluşan fiziksel bir tahriş veya rahatsızlık sonucunda da o bölgede ya da organda tik oluşabilir. Örneğin; boyunda veya kulakta oluşan kaşıntı veya ağrı sonrası tik ortaya çıkabilir. Ya da gözdeki görme problemi nedeniyle oluşan göz kırpma veya göz kısma, önceleri sadece hareket tekrarından ibaretken bir süre sonra alışkanlığa dönüşüp otomatik olarak yinelenebilir.

Tikler geçici olarak bastırılabilir. Tikten önce o bölgede kaşınma veya gıdıklanma şeklinde bir uyarı hissedilir. Bu duyum, hareketin yapılması isteğini uyandırır. Rahatlama da ancak hareketin yapılmasıyla oluşur. Kişi kendi kendini kontrol ederek bu isteği geçici olarak bastırabilir ama bir süre sonra istemsiz olarak tekrar ortaya çıkar ve bu durum da kişide sıkıntı yaratır.   

Tikler kural olmamakla birlikte, genellikle önce yüz ve boyun civarında başlar ve zamanla aşağı bölgelere doğru iner.

Tiklerin en önemli nedenlerinden biri de taklittir. Bazen çocuklar çevrelerindeki kişilerin (anne-baba, kardeş, arkadaş vs) bazı hareketlerini taklit ederler; bu sırada davranış kusurları da taklit edilebilir. Ve yukarıda anlatıldığı gibi bu hareketler istemsiz otomatik davranışlara dönüşebilirler. 

Tiklerin oluşumunda genel olarak küçük yaşlarda ortaya çıkan ruhsal etkenlerin etkili olduğu bilinmektedir Kaygı, huzursuz, kaotik ortam, tedirginlik, gerginlik, süregiden korkular tiklere neden olabilir. Çocukluk çağında rastlanan birçok davranış problemi gibi, tikler de çocuğun içinde bulunduğu duygusal durum, aile içi ilişkiler ve çocuğun iç çatışmaları ve gerginliğiyle yakından ilgilidir. Huzursuz bir ortamda bulunan, kendini güvende hissetmeyen, koşullu sevgi ve koşullu kabul gördüğünü düşünen, değerli hissettirilmeyen, özgüveni geliştirilmemiş çocuklarda birçok davranış bozukluğu ortaya çıkabilir. Bu çocuklar kaygı yaratan durumlar karşısında endişe, öfke, içe kapanma veya agresyon gibi tepkiler gösterebilecekleri gibi çeşitli tikler de geliştirebilirler. Ailesi içinde yeterli etkileşimin olmadığı, güvensiz ve endişeli bir çocuğun tik geliştirmesi olasılığı da artacaktır. Özellikle anne-babanın beklentilerinin yüksek olduğu ve bu nedenle yeteneklerinin üzerinde birşeyler başarmaya zorlanan, kendisinden daha başarılı ve üstün özellikleri bulunan (Baba, kardeş vs) karşılaştırılan, yetersizliği hissettirilen çocuklarda endişe artmakta ve güvensizlik gelişmektedir. 

Tik geliştiren çocukların genellikle horgörülüp aşağılanan, özgüveni yeterince desteklenmemiş, ailesi içinde ve dış dünyada kendini güvende hissetmeyen, sürekli kıyaslanan, koşulsuz sevgi ve düzenli ilgi görmeyen, huzursuz bir ortamda büyüyen çocuklar oldukları görülmektedir. Bu çocukların aile yapılarına bakıldığında, aile içinde de gerginliğin egemen olduğu, aile bireylerinin arasında yeterli duygusal etkileşimin bulunmadığı, çocuğun sorunlarını çözmede yardımcı olmak konusunda ailenin yetersiz ve isteksiz olduğu görülmektedir. 

Tiklerin oluşumunda ruhsal etmenlerin önemli rol oynadığı bilinmekle birlikte tek başına tiklerin oluşumuna etki ettiği de söylenemez. Bireyin tike yatkınlığı olması durumunda da stresör faktörler tikin ortaya çıkmasını ve kalıcı olmasını tetikleyebilmektedir.

Tedavi

Gelip geçici tikler kendiliklerinden geçebilirler. Strese ve olumsuz çevresel koşullara bağlı olarak ortaya çıkan tiklerde stresör etmenler huzursuzluk ve kaygı yaratan durumlar ortadan kaldırıldığında tiklerin de ortadan kalkması mümkün olabilir. 

Organik bir nedene bağlı olarak ortaya çıkan tiklerde ancak organik etmenler ortadan kaldırıldığında destekleyici psikoterapi ve davranış tedavisiyle tiklerin ortadan kalkması sağlanabilir. Ruhsal kökenli tiklerde ise çocuklarda oyun terapisi yoluyla çocuğun kaygısının ve huzursuzluğunun azaltılması ve ailenin yönlendirilmesi yoluyla da çocuğun aile içinde yaşadığı kaygı yaratıcı durumların da ortadan kaldırılması söz konusudur. Anne-baba, çocuğa güven vermeli, cezalandırıcı olmamalı ve çocuğu aşağılamamalıdır. Tikiyle alay etmek, tiki ile ilgili sık sık uyarmak, tik davranışı için baskı ve ceza uygulamak çocuğun kaygısını artırmakta ve istenmeyen davranışı pekiştirici bir etkisi olabilmekte ve tiklerde artışa neden olmaktadır. Sebep olan etmenlerin ne kadarının çevresel olduğu bilinmemekle birlikte çevresel stresörleri azaltmanın tedaviye yardımcı olduğu bir gerçektir.

Bir yıldan daha uzun süren tik bozukluklarında, destekleyici tedavinin yanı sıra ilaç tedavisinin de önemi vurgulanmaktadır. Bu nedenle bu sorunun çözümünde bir psikolog veya pedagogdan alınacak yardımın yanı sıra bir çocuk ruh sağlığı hekiminin de konsültasyonunun alınması gerekmektedir. 

Anne-babalar bazen çocuğun tikleri bilerek ve isteyerek yaptığını düşünebilirler. Oysa gerçek, tiklerin nöro-biyolojik kaynaklı olabileceği ve istemsiz olarak ruhsal bir sıkıntının ardından ortaya çıkabileceğidir. Ve uygun tedavi ile kaybolabilir. Evde ve çocuğun bulunduğu diğer sosyal ortamlarda (Okul, kurs vs) olumlu ve destekleyici bir ortamın sağlanmasına çalışılmalıdır. 

Anne-Babalara öneriler

*  Ev içinde huzurlu bir ortam yaratmaya çalışın. Unutmayın ki tikler ve başka bir çok davranışsal problemler huzursuz ve kaotik ortamların bir sonucu olarak ortaya çıkabilirler.

*  Çocuğunuzu iyi gözlemleyin; ruhsal sıkıntısı olduğuna dair belirtiler verdiğinde onu dinleyin ve destekleyici olun.

*  Tikiyle alay etmeyin, sürekli uyararak baskı yaratmayın. Bu tavır tikin daha da kalıcı olmasına neden olabilir. 

*  Çocuğunuzun küçük yaşlarda korkuları, kaygıları varsa ertelemeden önlem alın. Zamanında iyi müdahale edilmeyen korku ve kaygılar başka davranış problemlerine neden olabilirler. 

*  Çocuğunuzdan beklentilerinizin yetenekleriyle orantılı olup olmadığını gözden geçirin. Onu yeteneklerinin üzerinde birşeyler yapmaya zorlamanız tik oluşumuna etki edebileceği gibi var olan tiklerin de sıklığının veya şiddetinin artmasına etki edebilir.

*  Tik davranışının çocuğun kontrolü dışında geliştiğini unutmayın. Bu davranışı her hangi bir davranış problemi gibi ele alarak cezalandırma yoluna gitmeyin. Bu problemin çözümünde ancak çocuk üzerindeki baskıların kaldırılması ve çocuğun desteklenmesi yolunun etkili olabileceğini hatırlayın.

*  Ve olay kronik hale gelmeden önce bir uzman yardımına başvurmanız gerektiğini unutmayın. 
Televizyon ve Çocuk
Televizyon çocukların ilk aylardan itibaren ilgisini çeken bir araçtır. Birkaç aylık bebekler bile bu renkli, hareketli ve sesli görüntüyle ilgilenirler, görme alanları içinde takip edebilirler. Bebekler büyüyüp özellikle müziğe ilgi duymaya başladıkça müzik eşliğinde verilen görsel olarak vurgulanan görüntülere daha fazla ilgi duymaya başlarlar. Televizyonda söz ve görüntü bir arada verildiği için çocuklar çok kolay etkilenirler. İyi seçilmiş programlar izlettirildiğinde çocukların bilgisini, hayal gücünü artırabilir. İlk yıllarda özellikle reklamlar bebeklerin ve çocukların ilgisini daha fazla çeker. Müzik kanalları da aynı şekilde müzik-ritm ve renkli görüntülerin eşlik ettiği klipler nedeniyle ilgi çekici olur.  Bu dönemde fazla televizyon karşısında tutulan çocukların televizyon izleme alışkanlıklarının gelişmeye başladığı bilinmektedir. Özellikle de çocuğa rahat yemek yedirmek veya onun sakince oturmasını sağlamak amaçlı olarak televizyon seyretmeye teşvik edilen çocukların okul yıllarında da sürdürecekleri şekilde televizyon izleme alışkanlığı gelişmektedir. Ayrıca anne-babası çok televizyon izleyen çocukların da yine model alma yoluyla zaman geçirme ve eğlenme aracı olarak televizyonu tercih etmeleri söz konusudur. Küçük yaşlardan itibaren televizyon izleme saatleri sınırlandırılmayan çocuklar okul yaşlarında televizyon bağımlısı olmaya aday olmaktadırlar. Kontrolsüz şekilde televizyon izlettirilen çocukların yorum yapma, muhakeme etme yeteneklerinin olumsuz etkilendiği bilinmektedir. Çünkü televizyon izlemek tek yönlü, pasif bir etkinliktir. Oysa en etkin öğrenme yolu deneyerek yaşayarak öğrenmedir. Fazla televizyon karşısında kalan çocuk direkt bilgi almaya alışır ve etkileşim içine giremez. Bu nedenle Televizyonun olumlu etkileri ancak sınırlı ve seçilmiş programların izlenmesiyle sağlanabilir.

Anne-Babalara öneriler

*  3 yaş civarında çocukların çizgi film, belgesel ve eğitimsel programları izlemeleri onların yaratıcılıklarını geliştirir  ve hoşça vakit geçirmelerini sağlar. Ancak bu yaşlardan itibaren televizyon başında geçirecekleri vakit sınırlandırılmalıdır. Bebeklik çağlarından itibaren fazla televizyon izlettirilen çocukların özellikle iletişim ve konuşma  becerilerinin gecikmesi riski oluşmaktadır.

*  Bazı çizgi filmlerin aşırı şiddet ve korku öğesi içerdikleri ve bu nedenle çocuklar üzerinde birçok olumsuz etkiye yol açtıkları bilinmektedir.  Oyun çağı çocuğu henüz hayal ile gerçeği ayırt edemeyeceğinden şiddet ve saldırganlık içeren görüntülerden daha çok etkilenir. Bu  nedenle çocuğunuzun izlediği çizgi filmlerin denetimini siz yapmalısınız. 

*  Okula giden çocukların, dinlenme, yemek yeme, oyun oynama, uyku ve ders zamanları çıkarıldığında eğer vakitleri kalıyorsa televizyon seyretmelerine izin verilmelidir. Bu saat de genellikle derslerin bitmesinin ardından planlanmalıdır.

*  Çocukların günlük televizyon izlemeleri gereken saatler konusunda değişik görüşler olmakla beraber özellikle okul çocuklarının günde bir saatten fazla televizyon izlememeleri önerilmektedir

*  Çocuğun yaşına uygun programlar izlemesi sağlanmalıdır. Yetişkinler için hazırlanmış dizi, film, magazin türü programların mümkün olduğunca çocuklara izlettirilmemesi gerekmektedir.  

*  Çocuklar genellikle evde yalnız hissettiklerinde ve uygun aktivite bulamadıklarında televizyonu tercih etmektedirler. Çocuğunuzun yaşına ve ilgi alanına uygun oyunlar bulup onunla oynayabilirseniz ve televizyon dışında birlikte eğlenebileceğiniz aktiviteler bulabilirseniz çocuğunuz televizyon izlemek yerine sizinle oynamayı tercih edecektir 


Çocuklar ilk olarak hangi yaşta televizyonla tanıştırılmalı? 
Çocuğun bebekliğinden itibaren televizyonun aynı ortamda açık olmasında bir sakınca yoktur. Hatta bol işitsel uyaran içermesi bakımından yararları da olabilmektedir. Ancak bu, çocuğun televizyon karşısına oturtulup başka uyaran verilmemesi anlamına gelmemelidir. Aslında çocuklar 2 yaşlarından itibaren televizyon karşısına oturup kısa çizgi filmler izleyebilirler. Ya da eğitimsel içerikli çocuk programlarını izlemeleri uygundur. Ama bebeklikten itibaren izlenen müzik kanallarının çocukların dil ve iletişim becerileri üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. Çocuklar okul öncesi dönemde çizgi filmler, çocuk filmleri ve eğitimsel programları izleyebilecek dikkat ve sabır süresine sahiptirler. Yani bir saat civarı televizyon başında oturabilirler. Bu süreyi aşmamak uygun olur. Çünkü bu dönemdeki çocuklar çok alıcıdırlar ve zihinsel gelişimleri için gerekli olan başka bir çok faaliyetle ilgilidirler. Öğrenmenin en yoğun olduğu bu dönemde tek yönlü bir etkinlik olan televizyon ile doldurmamak gerekmektedir. Ayrıca bu yaşlarda çocuklar yaşam rutinleri konusunda alışkanlıklar edinirler. Sürekli televizyon izleyen çocuklar bunu alışkanlığa dönüştürmekte ve bir çok gelişim alanında yetersiz uyaranlar nedeniyle geri kalabilmektedirler. Özellikle okul çağına gelindiğinde televizyon alışkanlığı nedeniyle okul ve derse uyum ve uygun çalışma alışkanlıkları geliştirme konusunda ciddi sorunlar yaşanabilmektedir. Bazen çocuklar için hazırlanan programlar ve çizgi filmler de şiddet ve uygun olmayan görüntüler içerebilmektedir. Buradaki denetim yine ailelere düşmektedir. Televizyon için ayrılan süre çocuğun gün içindeki boş zamanına oranlanmalıdır. Örneğin okul ve günlük ihtiyaçlarının karşılanması haricinde çocuğunuzun kalan boş vaktinin dörtte birinden fazlasının televizyon ile harcanması uygun olmayacaktır. Çünkü çocuğun oyuna, paylaşıma, hobilerini geliştirecek zaman geçirmeye de ihtiyacı vardır.  Eğer çocuğun boş zamanlarında onunla sohbet etmeye, oyun oynamaya veya başka hobilerine vakit ayırabiliyorsanız, çocuğunuz genellikle TV izlemek yerine sizinle vakit geçirmeyi tercih edecektir. 

Uzun süre televizyon karşısında bırakılan çocukların yaşayabileceği problemler nelerdir?
Televizyonun en önemli olumsuz etkisi çocuğun tek yönlü bir iletişim içinde olması ve karşılıklı etkileşime fırsat vermemesidir. Özellikle dil gelişiminin ve sosyal gelişimin temellerinin atıldığı  en önemli dönem  olan ilk 3 yılda televizyon karşısında fazla vakit geçiren çocukların konuşmada gecikmelerinin olma olasılığı artmakta ve dış dünya ile iletişimde sorunlar yaşayabilmektedirler. Okul çağı çocuklarında ise yeterli ve uygun çalışma alışkanlığı geliştirememe ve aktif öğrenme yerine kalıp öğrenmeye eğilim, düşünce esnekliğinin azalması gibi bazı olumsuz etkilerden söz edilmektedir.

Uzun süre klip ve reklam izlettirilen çocuklarda ne gibi problemler ortaya çıkabilir?

Renk, ses, ritm ve hareketin bir arada sunulduğu reklam ve müzik klibi gibi programlar çocukların çok ilgisini çekebilmektedirler. Reklamlarda kullanılan bazı bilinç altı uyaranların çocukların tutum ve tavırlarını etkilediği bilinmektedir. Yani bu tür programların çocukları çok fazla etkilediği bilinmektedir. Reklam ve klipleri kontrolsüzce izleyen çocukların verilen her tür mesajı kalıcı olarak alabilmekte, korku, kaygı, öfke gibi duyguları yoğun yaşayabilmekte, zaman zaman şiddet eğilimlerinin arttığı ve sosyal ilişkilerde zorlanabildikleri bilinmektedir.

Çocuğun televizyon izlemesi hangi durumlarda yararlı olabilir?

Bazı eğitimsel programların özellikle yetersiz çevresel koşullarda yaşayan çocuklar için yararlı olabileceği düşünülmektedir. Burada yine bu programların belli bir pedagojik sansürden geçmiş olması gerekliliği söz konusudur. Bunun yanı sıra çocukların gerçek hayatta karşılaşma fırsatı bulamadıkları doğa ve çevre ile ilgili bazı görüntüleri örneğin belgesel programlar aracılığı ile izlemeleri okul bilgisinin görsel bir malzemeyle eşleştirilmesi anlamında kalıcılık sağlamaktadır. Belgesel programlar hem çocukların ilgisini çekmekte hem de yeni bilgiler öğrenmek konusunda teşvik edici ve merak uyandırıcı olmaktadır.

Televizyonun yaralı olabilmesi için anne-babaların izlemesi gereken yollar nelerdir?

Sınırlandırma buradaki en temel prensiptir. Çocuğun zaman zaman dinlenmek ve eğlenmek için bir keyif aracı olarak kullanması durumunda televizyon etkili bir araçtır. Ancak çocuğu esir alan bir hale dönüştüğünde tamamıyla zarar verici olmaktadır. Öncelikle çocuğunuzun izlediği programların hangileri olduğunu bilmeli ve çocuğunuz için ne kadar yararlı ve gerekli olduğunu önce siz değerlendirmelisiniz. 

Televizyon dışında yararlı ve eğitici olabilecek ne gibi aktiviteler önerilebilir?

Her yaş grubunun ilgisi ve becerisi farklı olmakla beraber tüm çocuklar anne-babalarıyla zaman geçirmekten keyif alırlar ve her türlü oyunu anne-babalarıyla oynayabilirler. Seçtikleri, tercih ettikleri oyun ve oyuncaklarla sizin de ilgilenmeniz, oyun kurmak ve o oyunun parçası olmak konusunda ona destek vermelisiniz. Çocukların hem ilgilerini çekebilecek hem de dikkat, algı, hafıza ve muhakeme gibi yeteneklerini geliştirebilecek, dil gelişimine yardımcı, yaratıcılığı destekleyen birçok oyun mevcuttur. Çocuğunuzla yapacağınız aktiviteyi planlamadan önce onu çok iyi tanımalısınız. Bazen çocuklar hep benzer oyunları tercih ederler. Bu kolaylarına gelebilir. Bu durumda eğitimsel oyunlar ve materyaller satan mağazalara danışarak yaşına uygun yeni malzemelerle tanıştırabilirsiniz. Ayrıca evde oluşturacağınız kağıt, karton, boya, hamur vb gibi bazı yaratıcı malzemelerle de çocuğunuzun ilgisini çekecek oyunlar hazırlayabilirsiniz. Bu tarz aktiviteler hem çocuğun duygularını ifade etmesi için bir araç olmakta hem de becerilerini geliştirmeye yardımcı olmaktadırlar. Çocuklar genellikle bu tarz oyunlardan keyif alırlar. Onlara serbestçe oynamaları konusunda fırsat verilmesi önemlidir. Bazen anne-babalar çocuklarının çok mükemmel şeyler yaratmalarını isteyebilirler. Örneğin yaptığı resimleri eleştirirler ve neden daha özenle yapmadığını sorabilirler. Bu tavır çocukların kendilerini yetersiz hissetmelerine neden olabilmekte ve bu tarz aktivitelerden kaçınmalarına neden olabilmektedir. Oysa televizyon izlemek bir performans gerektirmez. Bu durumda çocuk televizyon izlemeyi başka aktivitelere tercih edecektir.
Tek Çocuk
Tek çocuklu aile sayısı her geçen gün artmaktadır. Gerek sosyo-ekonomik gerekse ailelerin birden fazla çocuğa yeterli ilgiyi gösterememe kaygıları tek çocuklu aile sayısının artmasına neden olmaktadır.

Tek çocukla yetinen aileler genellikle çocuk sahibi olmaya fazla değer veren ve çocuk yetiştirme konusunda kaygıları olan ailelerdir. Bu aileler çocuklarının gelişim dürtülerini engellememeye, zihinsel ve psikolojik gelişimlerini desteklemeye önem verirler. Bu kaygıyla çocuklarını çok koruyup kollama eğiliminde olabilirler. Ortaya çıkabilecek her türlü problemde kendilerinde bir hata arama eğilimindedirler. Bu da çocuğa uygulayacakları disiplinde dengesizliklere yol açabilir. Örneğin çocuğun her isteğini karşılamaya çalışmak, tüm kararları çocuğa verdirtmek büyük sorunlara neden olabilir. Çünkü çocuklar kendi ihtiyaçlarının karşılanmasında diretseler de bir şekilde sınırlandırılmaya ihtiyaç duyarlar. Davranışlarına, yaşlarına uygun sınırlar getirildiğinde daha huzurlu, daha yaratıcı olurlar. Her konuda kendi istedikleri olsun, kendileri karar versin isterler ama bu kararların ya da davranışların sonucunun sorumluluğunu alamaya hazır olmayabilirler. Bu da çocuğun başarısızlık yaşamasına ve ortaya çıkan tatsız durumdan ötürü suçlanmasına, “Sen istedin böyle oldu” gibi suçlanmalara neden olabilir. 

Tek çocuklar bütün çocuklar gibi uygun anne-baba tutumuyla problemsiz bir yaşam sürdürebilirler. Unutulmaması gereken konu çocuk sayısının değil anne-baba tutumunun önemli olduğudur. 

İlk üç yılda bütün çocuklar tek bir kişinin sürekli ilgisine muhtaçtırlar. Ve mümkün olduğunca anne ile temaslarının yoğun olması önemlidir. Bu dönemde çocukların bu tek kişilik yoğun ilgi ihtiyacı karşılanabilirse bu dönemi sağlıklı bir şekilde geçirirler. Ancak üç yaşından sonra tam bir sosyalleşme ve birey olma dönemine girilir. Yuva vb gibi sosyal bir kuruma gitmek bu dönemde çocuğun sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için önemlidir. Eğer çocuk böyle bir kuruma gidebilirse yine tek çocuk olmak bir sorun yaratmaz. Çünkü yaşıtlarıyla ya da başka çocuklarla bir arada olma, oyun oynama ve yaşantıdan deneyim kazanma ihtiyacı bu kurumlarda karşılanabilmektedir. Ancak çocuk üç yaşına gelmiş olmasına rağmen hala sadece yeşitkinlerle birlikte oluyorsa, çocuklarla zaman geçirme fırsatı verilmiyorsa, bu durum çocuğun sosyelleşmesini ve yaşıtlarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmesini geciktirebilir. Çünkü çocuk paylaşmayı, beklemeyi, dinlemeyi, kurala uymanın önemini ve bir gruba ait olmanın keyfini en etkili çocuklarla yaşadığı deneyimde öğrenebilir.

Diğer yetişkinleri ise ya bir şekilde kontrol etme eğilimindedir ya da onlara itaat etmeye mecbur bırakılır. Ayrıca sürekli anne-babasıyla ya da ailedeki diğer yetişkinlerle olmaya alışan çocukta güven gelişimi de olumsuz etkilenir. Başka ortamlarda da kendine güvenemez, anne-babaya bağımlı kalabilir. Bu da yetersizlik duygusu geliştirmesine neden olabilir ya da her ortamda ayrıcalıklı olmak ister. Olamadığında ise mutsuz olur ve sorun çıkarabilir. Ayrıca sadece yetişkinlerle olan çocuklar kendilerine yetişkinleri model aldıkları için kendilerinden beklentileri yüksek olabilir ve mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olabilirler. Bu da en ufak hatalarında mutsuz olmalarına ve başaramama endişesine dönüşebilir. Bu nedenle yeni şeyleri ve durumları deneme konusunda, başaramama korkusuyla çekingen davranabilirler.

Tek çocuklu ailelerde çocuk için ayrılan özel zaman miktarı ister istemez çok çocuklu ailelere göre daha fazladır. Aileler zamanlarını iyi organize ederlerse çocuğun her tür psikolojik ihtiyacını karşılamaları için gerekli fırsatı bulabilirler. Tek çocuk olmanın belkide en önemli avantajı budur.

Ancak anne-babanın çocuğun üzerine çok fazla düşmesi ve çocuğun sürekli gözlem altında olması, serbest deneyimler yaşamasına fırsat verilmemesi, en az ilgisizlik kadar olumsuz sonuçlar doğurabilir. 

Anne ve babanın söz birliği içinde ortak bir disiplin anlayışı geliştirmeleri şarttır. Çocuğun istenmeyen bir davranışı bir ebeveyn tarafından engellenmeye çalışıldığında diğer ebeveynin müdahale edip çocuğun bu davranışını sürdürmesine izin vermesi hem çocuğun kural öğrenememesine neden olur hem de anne-baba arasında çatışmalara neden olur. Bu durumda sorun yaşanmasına neden olan çocuk suçluluk duyguları yaşayabilir. 

Tek çocukların ileriki yaşantıları nasıl etkilenir?

Tek çocuk olarak benmerkezciliği pekiştirilen, ilgi merkezi olmaya alıştırılan; her ihtiyacı, hiç geciktirilmeden karşılanan, sosyalleşmesine fırsat verilmeyen bir çocuk aynı ilgiyi ileriki yaşantısında da isteyeceketir. Girdiği sosyal ortamlarda, okulda, işte, yakın ilişkilerinde aynı ilgiyi göremediğinde, öncelikli konuşma, karar verme hakkı ona verilmediğinde hayal kırıklığı, öfke yaşayabilirler, çevrelerine agresif davranabilirler. Ya da tam tersi olarak yeterince sevilmeye değer olmadıklarını düşünüp içe kapanabilirler. Doyumsuz olabilirler, çabuk bıkarlar, mutlu olmaları birçok koşula bağlı olduğundan kolay mutlu olamazlar, paylaşmakta zorluklar yaşayabilirler. Sosyal ortamlarda   kabul görmeyebilir, dışlanabilirler. İhtiyaç ve istekleri başkalarının istek ve ihtiyaçlarıyla çakıştığında erteleyemezler. Annelerine bağımlılıkları uzun sürebilir. Eleştiriye tahammülsüz olabilirler. Okulda ve iş yaşamında sebatsızlıklar ve uyum sorunları olabilir.

Unutulmamalıdır ki, bütün bu sorunlar aslında sadece tek çocuk olduğu için değil uygun olmayan anne-baba tutumları sözkonusu olduğu için yaşanan sorunlardır.

Anne-Babalar ne yapmalı?

- Tek çocuğa; öncelikle tek çocuk olarak değil, çocuk olarak davranın. Unutmayın ki sizin onun tek olmasıyla ilgili kaygılarınızı çocuğunuz hissedecektir. 

- Standart disiplin yöntemlerini uygulayın, yaşına uygun kurallar koyun; bu kuralları kararlılık içinde uygulayın. Çocuk kurala uymanın keyfini, bundan yaşayacağı kabulün mutluluğunu yaşasın.

- Beklemeyi, sabretmeyi öğretin; her istediğini anında karşılama çabasına girmeyin. Uygun olan; gerekli olduğunu düşündüğünüz isteklerini karşılayın. İsteklerinin yaşına ve sizin koşullarınıza uygun sınırları olmasını sağlayın.

- Üç yaşından sonra yaşıtlarıyla ya da başka çocuklarla bir arada olmasını sağlayın. Yuvaya gönderme imkanınız yoksa bile çocuğu olan ailelerle görüşüp çocukların bir arada olmasına, oyun oynamalarına, arkadaşlıklar kurmalarına fırsat verin.

- Onunla iyi iletişim kurun. Yalnız veya mutsuz hissettiğinde size duygularını anlatabilecek kadar yakın hissetmesini sağlayın.

- Yapabileceğinden fazla şey beklemeyin. Hep mükemmel olmaya çalışmak çocuğu yorar ve başarısızlık korkusu artar. 

- Çocuğa söz hakkı verin ama bu, tüm kararları çocuğa aldırmak şekline dönüşmesin. Size uygun karar alternatiflerini sunun, çocuk sizin alternatiflerinizden birisini seçsin (örneğin; bu arabayı alamayız, paramız yetmiyor ama bu uçağı ya da gemiyi alabiliriz gibi) 

- Bireyselliğinin gelişmesini destekleyin. Giyinme, soyunma, yemek yeme, temizlik gibi her türlü özbakımını yapmasına fırsat verin. Evde sorumlulukları olsun; size bağımlı olmadan kendi ihtiyaçlarını karşılaması için destekleyin.

- Anneanne, babaanne gibi aile büyükleri genelde çocukların benmerkezciliklerini pekiştirici tarzda davranırlar onlara engel olun, sizin kullandığınız yöntemleri kullanmalarını sağlayın. Unutmayın ki çocuğunuzun psikolojik sağlığının ve kişilik gelişiminin birinci derecede sorumlusu onlar değil sizsiniz. 
Okul Öncesi Eğitimin Önemi
Eğitim döneminin başlamasına az kaldı, ancak okul kayıtları şimdiden başladı bile... Fazla geç kalmadan siz de okulöncesi çocuğunuzun yuva kaydını yaptırmalısınız, ama önce bu konuda hazırladığımız rehberi okumanızda yarar var. 

Yaz mevsimini bütün keyfiyle yaşarken, bir yandan da çocuğunuzu “Hangi yuvaya versem…” diye kafa yorduğunuzu biliyoruz. Yeni eğitim yılı da neredeyse 1.5 ay sonra başlıyor. Çocuğunuzu göndereceğiniz yuvanın ne tür özellikleri olması gerektiğini, şimdiden araştırmaya başlamakta yarar var. Çocuğunuz için seçeceğiniz yuvanın fiziksel şartları nasıl olmalı, eğitiminde nelere dikkat etmek gerekli gibi pek çok konuda size yardımcı olacak dopdolu bir yuva rehberi hazırladık. Mavi Psikolojik Danışmanlık Merkezi'nden Uzman Pedagog Belgin Temur, yuva seçimini kolaylaştıracak önerilerde bulundu ve aynı zamanda yuvanın çocuklar açısından önemini anlattı. İşte yuvalarla ilgili bilmeniz gereken tüm ayrıntılar...      

Yuvaya Başlama Yaşı

Çocuklar, sosyal bir ortama uyum sağlayabilecek psikolojik olgunluğu ortalama 3 yaşını doldurduklarında kazanırlar. Bu nedenle de bu yaştan itibaren bir sosyal kuruma devam etmeleri uygun olur. Daha öncesinde tek bir kişinin sürekli ilgisine ihtiyaç duyarlar ve bu ilgiyi paylaşabilecek olgunluğa erişmemişlerdir. Bu nedenle 3 yaş öncesi yuvaya gönderilen çocuklarda, sıklıkla yuvaya uyum problemleri yaşanır. 

Yuva Seçimi

Uzman Pedagog Belgin Temur, iyi bir yuvanın ne gibi özelliklere sahip olması gerektiği ve ailelerin çocukları için yuva seçerken nelere dikkat etmeleri gerektiğini şöyle anlatıyor: 

Yuva programı nasıl olmalı?

Yuvaların çocukların bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve dil gelişimlerini destekleyici bir program uygulamaları ve bu programı uygun koşullarda sunmaları gerekir. Çocukların tüm gelişim alanlarını destekleyen bir program hazırlanmalı ve bu program çocukların keyifle ve ilgilerini çekebilecek şekilde takip etmelerini sağlayacak bir içerikte olmalıdır. Çocukların var olan ilgi ve yeteneklerini geliştirmeye yönelik değişik aktivitelerin sunulması önemlidir. Çocuklar hem eğlenmeli hem öğrenmeli hem de yeni ilgi alanları bulmalıdırlar. Öğrenirken eğitim hayatlarının temeli olan birlikte hareket edebilme, grupla birlikte karar alabilme, sıra bekleme, kendini grup içinde ifade edebilme, ihtiyaçlarını ifade etme, belirlenen kuralları öğrenme ve bu kurallara-sınırlara uyma gibi becerileri kazanmaları da önemlidir. Çocukların yaşlarına uygun olarak gerekli kavramları (renk, şekil, sayı vb), el becerilerini, sosyal becerileri öğrenmeleri evden çok yuva ortamında mümkün olur. Yuvada tüm bu bilgi ve becerilerin belli bir sıra ile öğretilmesi söz konusudur. 

Çocuk gelişimiyle ilgili bir uzman olmalı mı?

Programın uygulanması aşamasında yuva personelinin deneyim ve eğitimleri de çok önemlidir. Daimi bir pedagog veya çocuk gelişimi konusunda deneyimli bir psikoloğun bulunması, yuva seçiminde birinci koşul olmalıdır. Çocukların becerilerinin ve gelişimlerinin takibinin yapılması ve olası bir aksaklıkta ailenin uyarılması, büyük önem taşır. Çünkü olası bazı problemler, erken yaşta keşfedildiklerinde hızlıca çözümlenebilirler. Aksi halde bu problemler, uzun yıllar süren, eğitim hayatını ve çocuğun sosyal hayatını etkileyen başka zorluklara dönüşebilirler. Ayrıca her çocuk, zaman zaman bazı sıkıntılar yaşayabilir ve bu sıkıntılar değişik şekillerde ifade edilirler. Çocuklardaki bu belirtileri ve değişiklikleri dikkatle gözlemlemek ve başka bir problemin işareti olduğunu keşfedebilmek uzmanlık ve deneyim gerektirir. Ayrıca ailelerin çocukların eğitimi, gelişimi ve uygun disiplin yöntemleri konusunda yönlendirilmeleri ve desteklenmeleri önemlidir. Bu nedenle de yuva personelinin pedagoji eğitimli olması büyük önem taşır. 

Fiziksel ortam nasıl olmalı?

Temizlik ve fiziksel ortam, zaten anne-babaların dikkat ettikleri ve fark etmekte zorlanmadıkları özelliklerdir. Burada da dikkat edilmesi gereken, ortamın nasıl düzenlendiğidir. Örneğin çocuklar hangi aktivite sırasında nerede bulunuyorlar? Bu ortamlar, o aktivitenin rahatça gerçekleşmesi için uygun mu? Örneğin boya yapılan yerde zeminin halı olması hem çocukların rahatı hem de hijyen açısından uygun olmayabilir. Merdivenler ne kadar korunaklı? Bahçe ve bahçedeki oyun malzemeleri tüm çocukların kullanımına açık mı ve çocuk sayısına oranlandığında yeterli mi? Oyuncak çeşitliliği var mı? Hangi malzemeler kullanılıyor? Boyalar, çocukların ağzına almaları durumunda zararlı olabilecek nitelikte mi? Oyuncaklar ve diğer eğitim malzemeleri gerçekten kullanılıyorlar mı? Serbest oyun zamanlarında ve bahçe saatinde çocuklarla ilgilenen personel sayısı da önemlidir. Çünkü çocuklar açık alanda daha hareketli olurlar ve zarar görme olasılıkları artar. Bu nedenle bahçe saatlerinde ve hareketli oyunlar sırasında, normalde var olan öğretmen ve eğitimci sayısının artırılması önemlidir.

Sınıf mevcudu ne olmalı?

Çok önemli bir konu da sınıf mevcududur. Okulöncesi sınıflarda çocuk sayısı, 3 yaş gurubunda 10-12 civarı olmalıdır. Mevcudu daha fazla olan çocuklarda, tek öğretmen yetersiz kalır. 4 ve 5 yaş grubunda bu sayının biraz daha üzerine çıkılabilir. Ancak ilkokul sınıfları gibi kalabalık ortamlarda çocukların bir arada düzen içinde bulunmalarını sağlamak güç olacağından, ister istemez daha sıkı bir disiplin uygulanmaya çalışılacak, bu da çocukların ihtiyaç duydukları rahatlık ve ilgi ihtiyaçları ile ters düşecektir.

Yuvanın önemi

Yuvanın çocuğa neler öğrettiği ve çocuğun ilerideki akademik ve sosyal yaşamına ne tür katkıları olacağını, Pedagog Belgin Temur, şöyle sıralıyor:

* Yuva, çocuğun yaşamındaki ilk gerçek sosyal deneyimdir. Çocuğun merkez olduğu ve tüm ilginin üzerinde olduğu bir ortamdan uzaklaşıp; ilgiyi ve sevgiyi paylaştığı, bir düzen içinde grup halinde hareket ettiği, beklemeyi, sabretmeyi öğrendiği ve tüm ihtiyaçlarını karşılaması için desteklendiği ilk ortamdır. 

* Çocuk yuvaya giderek düzenin nasıl bir şey olduğunu öğrenir. Her gün aynı saatte kalkıp, aynı düzen içinde okuluna gider. Bu, ev yaşamında da düzen sağlar. Belirli bir saatte yatmayı ve düzenli olarak kahvaltı etmeyi öğrenir. 

* Düzenli ve sürekli arkadaşlıkları olur. Arkadaşlarını aramaya, onlar tarafından aranmaya başlar. Arkadaşlık ve arkadaşlarıyla paylaştıkları önemli olmaya başlamıştır. Anne-babası dışında öğretmeni ve okuldaki arkadaşları hayatında önemli olmaya başlarlar. 

* Başka insanlarla ilişki kurmayı ve sürdürmeyi öğrenir. Evde ortaya çıkan sorunlarda sorun çözmek zorunda kalmayabilir, ancak yuvada örneğin oyuncağını paylaşması gerektiğinde uygun yöntemle yaklaşamazsa hayal kırıklığı yaşayabilir ve bu yolla zaman içinde problem çözmeyi öğrenir. 

* Kabul görmek, kabul etmek gibi sosyal kavramlar gelişmeye ve önem kazanmaya başlar. Yaşayarak, deneyerek öğrenme fırsatı elde eder. Her tür bilgi, grupla etkileşim halinde öğretilir ve mümkün olduğunca çocukların birçok duyusuna hitap edebilecek bir öğretim planı uygulanır. Bu nedenle çocuğa evde öğretilen sistemsiz ve düz bir bilgiye oranla, çok daha kalıcı ve muhakemeye olanak veren zengin bir öğrenme ortamı sağlanır. Bu tarz öğrenme, çocukta sürekli bir öğrenme isteği ve ihtiyacı yaratır.

* Tüm bu bilgi ve deneyimin 6 yaşından önce kazanılmasının asıl önemi çocuğun zihinsel ve duygusal gelişimi için bu yılların çok önemli yıllar oluşudur. Bu dönemde edinilen bilgiler hem çok kolay öğrenilir hem kalıcı olur ve öğrenme alışkanlığı geliştirmek açısından önem taşır. Yuvaya giden çocukların gitmeyenlere oranla ilkokulda çok daha uyumlu ve başarılı oldukları bilinir. Ayrıca sosyal uyum ve arkadaşlık geliştirme becerileri açısından okulöncesi eğitim almış olan çocuklar, çok daha şanslıdırlar. 

* Okulöncesi eğitimin başka bir önemi de çocukların gelişimlerinin takip edilmesidir. Çünkü anne-babalar, çocuklarının gelişim alanlarını dikkatle takip edebilecek bilgi ve beceriye sahip olmayabilirler. Ayrıca her çocuk gelişiminin bazı alanlarında sorunlar yaşayabilir, ileri yaşlarda yaşaması olası bazı problemlere ait ipuçları verebilir. Bu belirtileri fark etmenin ve en uygun müdahalenin ne olduğuna karar vermenin en iyi yolu, çocuğun yuva gibi yapılandırılmış bir ortamda düzenli şekilde takip edilmesidir.

Yuvaya Başlangıç Aşaması

Çocukların yuvaya başladıkları zamanlarda zorluklar yaşanabileceğini belirten Pedagog Belgin Temur, bununla başa çıkılabileceğini söylüyor ve anne-babalara şu tavsiyelerde bulunuyor: 

Çocuğun adapte olabilmesi için... 

Çocuğun yuvaya başlaması, hem aile için hem de çocuk için çok önemli bir ilk adımdır. Aileler birçok kaygı yaşarlar. Özellikle de anneye fazla bağımlı olan ve evde kural öğretilmemiş, sorumluluk verilmemiş olan çocuklar için anne-babalar, daha fazla kaygı duyarlar. Çünkü genellikle bu çocuklar daha fazla uyum problemi yaşarlar. Çocuklar becerileri gelişmeye başladığı dönemden itibaren kendi ihtiyaçlarını karşılamaları için teşvik edilmelidirler. Ayrıca yemek, uyku ve temizlik gibi konularda kurallar öğretilmelidir. Çocuk 2 yaşından itibaren yavaş yavaş nerede nasıl davranması gerektiği konusunda bilgilendirilmelidir. İstenen davranışlarla, istenmeyen davranışların farkını öğrenmeye başlamalıdır. Burada tutarlılık önemlidir. İstenen davranışı karşısında her zaman olumlu bir ilgi alması, çocuğu bu şekilde davranmaya yöneltecektir. Çocuğun, isteklerinin makul ölçülerde karşılandığını ve bazı isteklerinin karşılanamayacağını bilmesi gerekir. Aksi halde anne-babanın her talebi karşılayan tavrını, çocuk girdiği her ortamda bekleyecek ve sonunda hayal kırıklığına uğrayarak yuvaya gitmek istemeyecektir.
Öncesinde kural ve sınır öğretilen, sabretmeyi ve beklemeyi öğrenen ve anne ile bağımlılık ilişkisi yerine bağımsızlık özelliğini kazanan bir çocuk yuvaya başlamak konusunda pek bir sorun yaşamayacaktır.

Yuva Fikrine Nasıl Alıştırmalısınız?

Anne-babanın çocuğun gideceği yuvayı çocuk olmadan seçmeleri ve karar verdikten sonra çocuğu götürmeleri uygundur. Çünkü seçme kararı çocuğa verildiğinde, sizin için önemli olmayan kriterler çocuklar için önemli olabilir ve belki de pek uygun olmayan bir yuvayı çocuğunuz istediği için seçmek zorunluluğu oluşabilir. Siz de bunun etkisinde kalabilirsiniz.
Çocuk için uygun yuvaya karar verildiğinde, çocuğa bundan sonra oyun oynayabileceği, arkadaş edineceği ve yeni bilgiler öğreneceği bir okula gideceği söylenmelidir ve bir gün sadece ziyarete gidilmelidir. Ziyaret saatinin çocukların eğlenceli bir aktivite saati olması yararlı olabilir. Tüm yuvayı gezdikten ve kendi öğretmenini tanıştırdıktan sonra, yuva yetkilisi çocuğa yuva hakkında bilgiler verebilir. İlk gün fazla kalınmadan dönülmelidir. Özellikle 3 yaşındaki çocuklar için istekli de olsa, ilk hafta günde 1-2 saatten fazla yuvada kalmaması uygun olur. İkinci hafta bu süre 3-4 saate çıkarılabilir. Mümkün ise dönem boyunca, değilse en azından 2 ay boyunca çocuğun yarım gün yuvaya devam etmesi daha uygun olur. Çünkü tüm gün programı 3 yaş grubu çocuklara, psikolojik olgunlaşmalarının yetersizliği nedeniyle fazla yoğun gelebilir.
Yeni başladığı dönemde çocuğa fazla soru sormak, yuvayı fazla övmek, ne yediğiyle fazla ilgilenmek ve sık sık yuvaya gidip bakmak çocuğun yuvaya uyumunu bozabilir. Çocukla ilgili bilgileri çocuğunuz yanınızda değilken yuva yetkilisinden almalısınız. Çocuğu sorularla bunaltmak yerine, kendi anlattığı bir şey olursa onu dinleyip, ne kadar takdir ettiğinizi ve okula başladığı için onunla ne kadar gurur duyduğunuzu belirtebilirsiniz.

Yuva Korkusu

Çocuğunuz yuvaya başladıktan sonra bir gün karşınıza geçip, ağlayarak veya midem bulanıyor gibi bahanelerin arkasına sığınarak yuvaya gitmek istemediğini söyleyebilir. Hatta çocuğunuz bunu çok sık tekrarlamaya başlayabilir. Pedagog Belgin Temur, bu durumda yapmanız gerekenleri ise şöyle anlatıyor: "3 yaşını doldurmuş bir çocuğun yuvaya gidebilmek için gerekli psikolojik olgunluğa sahip olması beklenir. Ancak bazı çocuklar annelerinden ayrılmakta güçlükler yaşayabilirler ve bu nedenle de yuvaya gitmeye aşırı direnç gösterebilirler. Hatta bu direnç; aşırı ağlama ve kusma gibi davranışlara neden olabilir. Paniğe kapılmadan sıkıntısının ne olduğunu anlamaya çalışmalısınız. Çocukların yuvaya gitmek istememeleri, yuva ile ilgili bir sorundan kaynaklanmayabilir. Bazen yeni bir kardeşin geliyor olması, bazen anne veya baba ile ilgili sıkıntılar, bazen evde olan bir huzursuzluk gibi birçok neden, çocuğun yuvaya gitmek istemediğini belirtmesine neden olabilir. Bu durumda yuvadaki uzmanlar ile klinik ortamında çalışan uzmanın işbirliği ile bu problem çözülebilir. Ailenin bu konuda eğitilmesi ve çocuğun psikolojik olgunlaşmasının desteklenerek aile ile işbirliğinin sağlanması gerekir. Bazen anne-babalar, çareyi çocuğu okuldan almakta bulurlar ve yuvaya göndermeyi ileri bir zamana ertelerler. Böyle bir erteleme, genellikle çözüm olmaz ve bu çocuklar ilkokula başladıklarında da benzer belirtiler gösterirler. Problem ne kadar erken çözülürse, çocuk bu durumun olumsuz etkilerine o kadar az maruz kalır."

Yuvadaki Öğretmenler

Peki, okulöncesi eğitimde yuvadaki eğitmenler ne gibi vasıflara sahip olmalı? İşte Belgin Temur'un bu soruya cevabı: "Yuvada çalışan öğretmen, yönetici ve çocuklarla teması olan her türlü personelin, pedagojik bir eğitimden geçmiş olması önemlidir. Çünkü çocuklar için yuva içinde gördüğü ve temas ettiği herkes ve her şey, okulu temsil eder. Benzer bir dilin kullanılması, ses tonunun çocukları rahatsız edecek şekilde kullanılmaması, güler yüzlü olunması, mümkün olduğunca bakımlı ve temiz bir görünümde olunması çocuklar için önem taşır. Özellikle öğretmenlerin çocukların duygularını anlamak konusunda yetenekli olmaları, empatik olmaları, problem çözme yeteneğine sahip olmaları, oyuna, dramatizasyona yatkın olmaları, kendi duygularını iyi ifade edebilmeleri ve düzgün bir diksiyona sahip olmaları önemlidir. Ayrıca sürekli çocuklarla bir arada olmak en az çocuklar kadar oyunu ve oyuncağı sevmeyi gerektirir. Sadece psikoloji veya pedagoji eğitimi almış olmak, yuva öğretmeni olmak için yeterli değildir. Bir yuva öğretmeninin, kişiliğinin de çocuklar gibi coşkulu ve eğlenceli olması gerekir."

Her Çocuk Yuvaya Gitmeli mi?

3 yaşından itibaren her çocuğun yuvaya gitmesinin çok önemli olduğunu vurgulayan Belgin Temur, sözlerine şöyle devam ediyor: "Ülkemizde birçok devlet okulunun anasınıfı mevcut ve her geçen gün de yaygınlaşıyor. Ancak çevresinde yuva bulunmayan ailelerin, okulöncesi döneme ait çocuk yayınlarını takip etmelerinde yarar vardır. Yuvalar için üretilen ünite dergileri veya kavram öğreten ve becerileri geliştiren birçok yayın mevcuttur. Bunları takip edip günlük bir program dahilinde çocukların masa başında çalışmaya alıştırılmaları, el becerilerinin geliştirilmesi ve mümkün olduğunca yaşıtlarıyla bir arada oyun oynama olanağı sağlanması gerekir. Ayrıca çocuk eğitimi ve gelişimi konusunda anne-babalar için hazırlanmış yayınların okunması, anne-babalara çocuğun eğitimi sırasında ortaya çıkabilecek olası problemlerle baş etme becerisi kazandıracaktır. Okumak, öğrenmek ve çalışmak konusunda anne-babanın çocuğa örnek olması ve çocukta öğrenme isteği uyandırması önemlidir. Ülkemizde birçok çocuk eline kalemi ilkokula başladığı gün alır. Çocukların öğrenebilmeleri ve beceri geliştirebilmeleri için onlara fırsat verilmesi, teşvik edilmesi ve örnek olunmasının önemi unutulmamalıdır. Çocukların çok küçük yaşlarından itibaren, onların becerilerini geliştirecek oyun malzemelerinin sağlanması önemlidir. Anne-babaların çocukların gelişim dönemlerindeki zihinsel ihtiyaçları konusunda bilgilenmeleri ve bu konuda bol bol okumaları gerekir. Ancak bu yolla çocukları için en uygun oyun malzemesini bulabilirler ve onları kendi ilgileri ve becerileri doğrultusunda eğitebilirler." 

Yaşayarak öğrenirler

Yuvanın çocukların ilerideki yaşamını etkileyen çok önemli bir aşama olduğunu belirten Uzman Pedagog Belgin Temur, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: "3-6 yaş dönemi, çocukların zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimleri için en önemli dönemdir. Çocuklar, bu dönemde öncelikle gelişimlerinin bir özelliği olarak sosyalleşmek, başka çocuklarla bir arada olmak ihtiyacındadırlar. Yuvalar çocukların paylaşma, bir arada olma, birlikte hareket edebilme ve oyun oynama ihtiyacını karşılarlar. Becerileri ve zihinsel kapasiteleri birbirine denk olan yaşıt çocuklarla bir arada olmak, çocukların yaşayarak öğrenmelerini sağlar ve sosyal paylaşımın öğrenilmesinde etkilidir."
Çocukların Anne ve Babalarından Ayrı Kalması
4.5 yaşında bir kızım var. Çalıştığımız için onu annemin yazlığına göndermeliyim. Yaklaşık 2 ay kalacak. Bunda bir sakınca var mı? Kızım istekli görünüyor. Bizden iki aylık uzaklaşma onun psikolojisini olumsuz etkiler mi acaba?

Bu yaş çocukların anne ve babalarından ayrı kalmaya tahammüllerinin arttığı bir yaştır. Ancak yine de 2 ay uzun bir süre. Bu yaşlarda psikolojik olgunlaşmasıyla ilgili sorun yaşamayan bir çocuk bir haftaya kadar anne-babadan ayrı kalabilir. Düzenli bir ayrılık olacaksa hiç değilse hafta sonları çocuğunuzu görebileceğiniz bir düzenleme yapmanız daha doğru olacaktır. Ailelerinden bu kadar uzak kalan çocuklar hiç tepki göstermeseler de bu durumdan olumsuz etkilenebilirler. Onların istekli olmaları bu nedenle belirleyici olmamalı. Böyle uzun bir ayrılığın çocuklarda yoksunluk yaratacağı ve anne-baba ile olan güven ilişkilerini de olumsuz etkileyeceği unutulmamalıdır. Çocukluk hayatı boyunca her çocuğun anne-baba ile düzenli ve ritmik bir ilişki içinde olması gerekmektedir. Çocukların her türlü yaşantılarını, duygu ve düşüncelerini anne-babalarıyla paylaşmaya onların geribildirimlerini duymaya ihtiyaçları vardır. 

3 yaşına girecek bir oğlum var. Kendisinden hacca gitme dolayısıyla 40 gün ayrı kaldık. Bu ayrılık sürecinde tırnak yemeye başlamış ve bunu alışkanlık haline getirmiş. Her ortamda tırnağını yiyor. Bu alışkanlığı nasıl bıraktırabiliriz?

Tırnak yeme davranışı tıpkı diğer davranış sorunlarında olduğu gibi genellikle bir sıkıntının sonucunda bir belirti olarak ortaya çıkıyor. Genellikle de çocuğun yoğun sıkıntı ve kaygı hissettiği zamanlarda sıklaşıyor. Yapılması gerekenlerden önce yapılmaması gerekenler bu tarz problemlerde daha önemli. Öncelikle hiçbir şekilde hatırlatıcı ve uyarıcı olmamalısınız. ?Elini çek oradan, tırnağını yeme, mikrop kaparsın, ağzın yara olur vs? türündeki uyarılar hiçbir şekilde bu problemin çözülmesine yardımcı olmayacaktır. Aksine hem çocuğun dikkatini hepten bu davranışa çekecek ve bu nedenle hatırlatıcı olacaktır hem de çocuğun kaygısının artmasına neden olacaktır. Çünkü genellikle çocuk çok da bilinçli olmadan ve kendi kontrolü dışında bu davranışa yönelmektedir. Hatırlatmak ve bunun kötü olduğunu söylemek yeni bir sıkıntıya ve kaygıya neden olabilir. Bunun yerine dikkatini başka yöne çekmeye çalışmak, elini kullanması gereken bir aktivite önermek daha etkilidir. Kaygı ve sıkıntı durumlarında çocukların bu kaygılarını ifade edecekleri ortamlara ihtiyaçları vardır. Özellikle de bu yaşlarda anne ile ilişki içinde bu sıkıntıların ortaya konabilmesi önemlidir. Uzun süren böyle bir ayrılığın ardından çocuğunuz sizi kaybetme korkusu yaşamış olabilir. Özellikle de size bağımlılığı devam ediyorsa çaresizlik duygusu, korku, suçluluk, terk edilme endişesi gibi temel güven duygusunu etkileyecek olumsuz duygular içinde olabilir. Tüm bu duygularını ifade edebilmesi için onunla bol bol vakit geçirmeli, oyunlar oynamalısınız. Resim, oyun hamuru, dramatizasyon (evcilik) gibi oyunlar ve aktiviteler çocukların iç dünyalarını yansıtmalarına olanak verirler. Ayrıca sizinle oyun oynamak ve vakit geçirmek yeniden temel güven duygusunu kazanmasında da etkili olacaktır. 

Kardeş Kıskançlığı - Çocuğun Anne Babadan Ayrı Kalması 

4 ve 2 yaşında iki kızım var. Eşim yurt dışında olduğu için son 1 yıldır kızlarımla birlikte annem ve babamın evinde yaşıyoruz. Bu konuda çok fazla problemimiz yok, asıl problemim büyük kızımın kardeşini kıskanması. Her konuda ikisine de eşit davranıyoruz, ikisine de aynı derecede ilgi gösteriyoruz. Ancak bir başkası küçük kızımla ilgilendiği zaman, büyüğü bunu çok kıskanıyor ve ağlama krizlerine giriyor. Bu konuda neler önerirsiniz? 

Çocuklar özellikle yaşamın ilk 3 yılında annenin sürekli ilgisini isterler ve annenin ilgisini-sevgisini paylaşabilecek olgunluğa ulaşmamışlardır. İlk kızınız 3 yaşını doldurmadan önce ikinci bir kardeşin gelmiş olması onun henüz 2 yaşındayken zorunlu bir anneyi paylaşma dönemine girmesi onu çok zorlamış olmalı. Ve geçmişe dönük bu ihtiyaç hala devam ediyor gibi görünüyor. Sizin ikisine de eşit davranma çabanızın büyük kızınıza yardımcı olamaması da çok doğal. Çünkü bu durum sizin tavrınızdan çok onun ihtiyacıyla ilgili. Sizin ilginizi paylaşamadığı gibi bir başkasının kardeşiyle ilgilenmesi de büyük olasılıkla kendi ihtiyacını çağrıştırıyor ve bu nedenle kızgınlığı artıyor. Babalarının da uzakta olması ikisinin de size daha fazla ihtiyaç duymasına neden olmuş olabilir. Kardeş kıskançlığı doğal ve yaşanması gereken bir duygu. Ancak bu duygunun sonuçları ile ve varsa davranış problemleriyle sizin nasıl baş ettiğiniz ve nasıl tepki verdiğiniz çok önemli. Örneğin; ağlamaya başladığında o an ilgi istiyor demektir. Bu durumda onu da seviyor olduğunuzu söylemek yerine belki yanına gidip, kucağınıza alıp üzüntüsünün ne olduğunu sorabilirsiniz. Net bir yanıtı olmasa da o anki ilgi ihtiyacını gidermiş olacaksınız. Ayrıca mümkün olduğunca büyük kızınızla ayrı zaman geçirmeniz önemli. Bu tarz önlemler de problemi hafifletmezse bir uzman yardımı almanız uygun olur. Çünkü problemin sizin fark edemediğiniz boyutları olabilir.
Öğrenme Bozukluğu Nedir ?
NASIL ANLAŞILIR? NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Türkiye'de ilkokul çağındaki çocukların 1 milyonunda öğrenme bozukluğu olduğunu söyleyen uzmanlar, bu durumun çocuğun okulda başarısız olmasına neden olan önemli etkenlerden biri olduğunu söylüyor. Okulda büyük zorluklar yaşayan bu çocukların, kendileriyle ve hayatla barışık olabilmeleri için ise anne-babalara çok önemli görevler düşüyor.

Çocuğunuzun okuldaki başarısızlığı, öğrenme bozukluğundan kaynaklanıyor olabilir. Öğrenme bozukluğu olan çocuklar normal, hatta normalin üzerinde bir zekaya sahip oldukları halde, okulda yaşıtlarından beklenen belli becerileri edinmekte zorlanabiliyorlar. Türkiye'de ortalama yüzde 5-10 civarında çocukta öğrenme bozukluğu görülüyor. Buna göre her sınıfa ortalama, 2 öğrenme bozukluğu olan öğrenci düşüyor. Dolayısıyla yaşıtlarıyla aynı okulda ve sınıfta eğitim görmek zorunda kalan bu çocuklar, yaşıtlarına ayak uydurmakta çok büyük zorluklar yaşıyorlar. Bu da onların duygusal sorunlar yaşamalarına neden oluyor. Öğrenme bozukluğu olan bir çocuğun kendisiyle ve hayatla barışık olabilmesinde ve hayata uyum sağlayabilmesinde anne-babaların ve öğretmenlerin rolü çok büyük. Bu sorunla yaşamak ve başa çıkmak anne-babalar için de zor olabilir. Ancak anne-babaların, problemi kabullenmesi, çözüm için sorunun kaynağını bulması, bir uzmanın desteğini alması ve çocuğa her davranışında sabırlı ve olumlu yaklaşması gerekiyor. Davranış Bilimleri Enstitüsü'nden Klinik Psikolog Şeniz Pamuk ve Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi'nden Psikolog Belgin Temur öğrenme bozukluğunun nasıl bir sorun olduğunu, bu sorunu yaşayan çocukların eğitimlerinin nasıl olması gerektiğini ve anne-babaların dikkat etmeleri gerekenleri anlattılar. 

Öğrenme bozukluğunun nedenleri?

Yapılan araştırmalar, öğrenme bozukluğunun ortaya çıkmasında tek bir neden bulunmadığını gösteriyor diyen Psikolog Belgin Temur, bu olasılıkları şöyle sıralıyor: "Doğum öncesinde annenin yetersiz beslenmesi, enfeksiyonlar, kontrolsüz ilaç kullanımı, doğum sırasında yaşanan bazı sorunlar, zor doğum, kordon anomalileri, doğum sonrası ateşli hastalıklar, kafa travmaları ve kalıtsal etmenlere bağlı olarak çocukta öğrenme bozukluğu ortaya çıkabiliyor."

Öğrenme bozukluğu nedir? 

Öğrenme bozukluğunun, öğretmen ve anne-babalar tarafından çoğunlukla zeka geriliği olarak yorumlandığını belirten Psikolog Şeniz Pamuk, sağını ve solunu ayırt edemeyen veya okuma-yazma öğrenemeyen çocukların ailelerinin çocuğa hemen "Geri zekalı" damgası vurmalarının yanlış olduğunu belirtiyor ve şunları söylüyor: "Öğrenme bozukluğu; beyine ait duygusal veya davranışsal bozukluktan kaynaklanabilen ve akademik becerilerde ortaya çıkan gerilik olarak tanımlanabiliyor. Çocuğun okulda başarısız olmasının nedenlerinden biri öğrenme bozukluğudur. Türkiye'de ilkokul çağındaki çocukların 1 milyonunda öğrenme bozukluğu var ve bunların da genellikle normal veya normalin üzerinde zeka düzeyine sahip olduğu tahmin ediliyor. Öğrenme bozukluğu, erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 4 kat daha fazla görülüyor. Türkiye'de ise bu sorun genellikle hiperaktivite (dikkat dağınıklığı) ile karıştırılıyor." 

Öğrenme bozukluğu nasıl anlaşılıyor?

Türkiye'de öğrenme bozukluğunun yeni yeni tanınmaya başladığını söyleyen Şeniz Pamuk, öğrenme bozukluğunun öğretmen ve anne-babalar tarafından yeterince bilinmemesinin bu durumu daha da zorlaştırdığını vurguluyor. Şeniz Pamuk "Öğrenme bozukluğu olan çocukların sorunlarının derecesi farklı olmasına rağmen, hepsinin ortak yanı normal veya normalin üzerinde zekaya sahip olmaları. Ancak öğrenme bozukluğu olan çocuklar, okuma-yazmayı öğrenmekte, harfleri ve sembolleri hatırlamakta zorluk çekiyorlar." diyor ve çocukta öğrenme bozukluğunun belirtilerini şöyle sıralıyor: 

* Yaşıtları öğrenebildiği halde, öğrenme bozukluğu olan çocuk okuma-yazmada ve aritmetikte zorlanır. 

* Okul ve dersle ilgili konularda dikkatini toplayamaz. 

* Okurken ve yazarken harf atlar örneğin, bulut yerine bult yazar. Harf ekler örneğin, dev yerine deve yazar. Ters okur veya yazar örneğin, ev yerine ve yazar. 

* Okurken ve yazarken harf ve ses eşlemelerinde sıklıkla hatalar yapar, örneğin; b'yi d, k'yi t, k'yi g, m'yi n söylemek veya yazmak gibi. Noktalı ve noktasız harfleri karıştırabilir. Bu nedenlerle deniz yerine bemiz, fısıltı yerine vızıltı yazabilir. 

* Okuması son derece yavaştır, harfleri seslendirmek için büyük çaba harcar, ancak okuduğunu anlamakta güçlük çeker. 

* Yazılı ifadeleri son derece kısa ve mesaj iletmekten uzaktır; çocuğun ne anlatmak istediği anlaşılmaz. 

* Düşüncelerini yazılı ve sözlü olarak ifade etmekte zorlanır. 

* Çocuk okulla ilgili işleri sürekli olarak erteler. 

* Unutkan ve dalgındır. 

* Çarpım tablosunu öğrenmekte zorluk çeker. 

* Rakamları ters görür ve bazen yazıları aynada aksettiği gibi ters yazar, örneğin; 6'yı 9, 7'i 4, 15'i 51 gibi.

*  Toplama yerine çarpma yaptıkları gibi, toplamaya da soldan başladıkları görülür.

* Zaman kavramı gelişmemiştir. 

Eğitimde nelere dikkat edilmeli?

Pedagog Belgin Temur, öğrenme bozukluğu olan çocuğun eğitimi sırasında anne-babasının ve öğretmeninin dikkat etmesi gerekenleri şöyle anlatıyor: "Her sınıfta ortalama 2 çocuğun öğrenme bozukluğuna sahip olduğu düşünüldüğünde bu durumun hiç de azımsanmayacak yoğunlukta olduğu görülüyor. Eğitim sistemimizde bu çocuklar için hemen hiçbir özel uygulama yapılmıyor. Bu çocukların tanısı zamanında konulamadığı için yanlış anlaşılıyorlar. Bazen "Yaramaz ve saygısız", bazen de "Tembel" olarak nitelendiriliyorlar. Bu da onların okul hayatları boyunca bu sabıka ile yaşamalarına, var olan potansiyellerinin eriyip gitmesine neden oluyor. Uzman desteğinde yapılacak özel eğitim çalışmasının, çocuğun okula başladığı dönemde başlatılması gerekiyor. Bu çalışma çocuğun hem zorlandığı alanlarda gelişmesini sağlamayı hem de kendisiyle ilgili olumlu yönleri fark etmeye başlamasını amaçlıyor. Ayrıca ailenin, öğretmen ve okulun da çocuğun durumuyla ilgili bilgilendirilmeleri, uzmanın, ailenin ve okulun koordineli olarak aynı dili kullanmaları, aynı teknikleri uygulamaları sağlanıyor. Problemin tanısının ilkokulun son yıllarında ya da ortaokul döneminde konulması durumunda benzer terapi yaklaşımları kullanılıyor. Ancak problemin çözümünün geciktirilmesi problemin de büyümesine neden olduğundan bu dönemde başlanacak bir terapide aileye de çocuğa da biraz daha fazla görev düşüyor." 

Anne-babaların dikkat etmesi gerekenler

Pedagog Belgin Temur, ailelerin öğrenme bozukluğu yaşayan çocuklarıyla daha iyi iletişim kurabilmeleri için şu önerilerde bulunuyor:

* Öncelikle çocuğunuzun zorluk yaşadığı alanları bir uzman yardımıyla iyi saptayın. 

* Onu olduğu gibi kabul edin, özel durumuyla bağlantılı olarak ona daha çok tolerans tanıyın. 

* Unutmayın ki; çocuğunuzun zeka sorunu yok, o sadece özel ve farklı bir çocuk ve farklı öğreniyor.

* Ona değerli olduğunu hissettirin. Bunun için yapmanız gerekenler şunlar; onun kararlarına saygı gösterin, onu dinleyin ve çocuğunuza sık sık sizin için çok değerli bir varlık olduğunu söyleyin. 

* Ona koşulsuz sevildiğini hissettirin. Bunun için yapmanız gereken en önemli şey, başarılı da olsa başarısız da olsa ona onu sevdiğinizi söylemek. 

* Ona destek olun. Örneğin; herhangi bir ödevi ya da işi yaparken ona güvendiğinizi ve başaracağına inandığınızı söyleyin. Ya da ona olumsuz eleştiri yerine teşvik edici önerilerde bulunun. "Yine mi yapamadın" yerine, "Çaba gösterirsen başarırsın" deyin. 

* Evde küçük sorumluluklar verin. Örneğin; Masa hazırlamasını, dolapları yerleştirmesini söyleyin. Başardığında onu ödüllendirin. Maddi ödül yerine sözel ödülü tercih edin. Sözel ödül onu takdir etmektir. Örneğin; ona "Aferin, güzel yaptın, seninle gurur duyuyorum" gibi sözler söyleyin. Bu sözleriniz onun benlik algısının yükselmesine yardımcı olacaktır.

* Zaten yapamaz düşüncesiyle yaklaşmayın. Kendisine ait sorumluluklarında, siz etkin rol almayın. Örneğin; ödevlerini onun yerine yapmayın, onu siz giydirmeyin, ona yemek yedirmeyin. Yetersiz ve yavaş da olsa bir şeyleri kendi başına yapması konusunda ona fırsat verin ve yüreklendirin.

* Başarılı olduğu alanları belirleyin Örneğin; müzik, resim, sanat, spor vs. ve bu alanlara dönük sosyal çalışmalar yapması için fırsat yaratın. Başardığı işlerde onu takdir edin, ama dozunu iyi ayarlayın. Eğer bir işi gerçekten kötü yaptıysa, onu onore etmeyin. Unutmayın ki çocuklar abartıyı kolay fark ederler.

* Günlük yaşamınızı programlayın. Çocuğunuz ne zaman ne yapması gerektiğini önceden bilsin. Program konusunda tutarlı olun. 
* Onu kardeşleriyle ya da arkadaşlarıyla karşılaştırmayın. Çünkü kendisini yaşına göre yetersiz hissetmesine neden olabilirsiniz. 

* Ona beklentilerinizi net bir şekilde anlatın ve kendinize onun düzeyine uygun beklentiler belirleyin. Ona verdiğiniz görevler onun yapabileceği şeyler olsun. 

* Ona bir şey öğretmek istediğinizde mümkün olduğunca bol materyal kullanın, birden fazla duyusuna hitap edebilecek malzemeler hazırlayın. Örneğin matematiği, rakamlarla değil de elmalarla veya bunun gibi somut malzemelerle anlatın. Özellikle öğretilecek konunun görsel malzemelerle zenginleştirilmesi, kolay öğrenmesine ve bilginin kalıcı olmasına yardımcı olacaktır. 

* Ona bol bol günlük hayat deneyimi edinme fırsatı hazırlayın. Çünkü, en iyi öğrenme “Yaşayarak öğrenme”dir. 

* Beklediğiniz hızda öğrenmediğinde onu suçlamayın, sabırlı olun. 

* Onun dikkatinin kısa süreli olduğunu unutmayın.  Ona verdiğiniz görev ve sorumlulukları buna göre ayarlayın. 

* Onunla iyi iletişim kurun, onu dinleyin, anlaşıldığını hissettirin. Ancak iyi bir iletişimle, yaşadığı olumsuzlukların üstesinden gelmesine yardımcı olabilirsiniz. 

* Ve tüm bu süreçte bir uzman desteği alın. Çünkü bu hem çocuğunuzun zorluklarıyla baş etmesini sağlayacak hem de sizin çaresiz hissettiğiniz noktalarda yeniden motive olmanızı ve ihtiyaç duyduğunuz anda destek bulmanızı sağlayacak.

Öğrenme bozukluğunun çeşitleri

Öğrenme bozukluğu çeşitli şekillerde görülebilir. Bunlar: 

* Okuma bozukluğu (Disleksi): Çocuk gördüğü harflere doğru sesleri vermekte zorlanır. 

* Yazma bozukluğu (Disgrafi): Çocuk, yazmak istediklerini doğru harflere ve harf sıralamalarına dönüştürmekte zorlanır. 

* Aritmetik bozukluk (Diskalküli): Çocuk, sayı kavramlarını öğrenmede, işlem yapmada veya problem çözmede zorlanır. 

Yukarıda sıraladıklarımız öğrenme bozukluğunun en kolay fark edilen şeklini tanımlıyor. Bu durumdaki bir çocuk ilkokulun ilk sınıflarında hemen fark edilir. Ancak, en zor olanı çocuğun anlama ve kendini ifade etme konusunda zorlanmasıdır ve bu çocukların fark edilmesi daha uzun bir zaman alabilir. 

Önlem alınmazsa çocukta başka sorunlar ortaya çıkar

Pedagog Belgin Temur, özel eğitim almamış öğrenme bozukluğu vakalarında okul başarısızlığının çözümsüz ve nedeni anlaşılamayan bir problem olarak kaldığını belirterek, önlem alınmadığında neler yaşanacağıyla ilgili olarak anne-babaları şöyle uyarıyor: "Çözümsüzlük günden güne büyüyor, çocuk okula ve okulla ilgili faaliyetlere karşı günden güne daha fazla soğukluk hissediyor. Aile, yakın çevre ve öğretmen de çocuğun başarısızlığını vurguluyor ve çözümün çocuğun daha fazla çalışması olduğu fikrinde birleşiyorlar. Bu yanlış kanı, aileyi özel öğretmenler tutmaya ya da çocuğa daha sıkı bir çalışma programı hazırlamaya yöneltiyor. Bu çaba bir işe yaramadığında, problem her geçen gün daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Böyle bir durumda çocuklarda duygusal problemler görülüyor ve özgüven yetersizliği, iletişim kopukluğu, içe kapanma veya saldırganlık, uyumsuzluk, depresyon vs. gibi değişik uyum ve davranış problemlerinin görülme olasılığı artıyor." 

Öğrenme bozukluğu olan çocuğunuzla iyi bir iletişim kurarak, yaşadığı olumsuzlukların üstesinden gelmesine yardımcı olabilirsiniz. 

Onu olduğu gibi kabul edin, özel durumuyla bağlantılı olarak ona daha çok tolerans tanıyın. Olumsuz eleştiri yerine teşvik edici önerilerde bulunun. 

Duygusal sorunlara neden oluyor

Özel öğrenme bozukluğu yaşayan çocukların çok ciddi duygusal sorunlar yaşayabildiklerini belirten Psikolog Belgin Temur ve bununla ilgili olarak şunları söylüyor: "Özellikle okuma-yazmada problem yaşayan çocuklar okulda başarısız oldukları için, kendi zekalarından şüphe duyabiliyorlar. Kendilerine sık sık 'Ben aptal mıyım?' sorusunu soruyorlar. Okulda ve günlük yaşamda karşılaştıkları olumsuz deneyimler, benlik algılarını da olumsuz yönde etkiliyor. Öğrenme bozukluğu olan çocukların aileleri ve öğretmenleri genellikle onların yapamadıklarına ve beceremediklerine odaklanıyorlar. Bu nedenle sıkça olumsuz uyarı alıyorlar. Bu tutum da çocuğun kendine ilişkin olumsuz düşüncelerinin pekişmesine neden oluyor. Organize olmakta güçlük çekmeleri ve yeterli ders çalışma becerisi geliştirememiş olmaları ders çalışmayı bir kabusa dönüştürebiliyor. Bu da derse ve okula karşı ciddi motivasyon kayıplarına neden oluyor. Dolayısıyla çocuk, okula gitmek istemiyor, okumaya karşı isteksiz oluyor, okul arkadaşlarıyla sosyal ilişki kurmakta ve sürdürmekte güçlük çekiyor ve hareketleri saldırgan bir hale gelebiliyor.
Mükemmeliyetçi Anne-Babalar
Anne-baba tutumu çocuğun davranışını nasıl yönlendirir?

Çocuklar bebekliklerinden itibaren anne-babalarından aldıkları tepkiler doğrultusunda doğruyu ve yanlışı öğrenirler. Küçük bebek annesinin istediği gibi mamasını yediğinde annesinin gülümsemesi, yumuşakça dokunması ve sevgi sözcükleriyle kabul gördüğü mesajını alır. Annenin bu davranışları bebeğin istenen davranışını ödüllendirici niteliktedir. Bir yaşındaki bebek dokunmaması gereken bir eşyaya dokunduğunda annesinin engellemesiyle karşılaşır; annesi ses tonuyla ya da davranışıyla bebeğe bu davranışının uygun olmadığı mesajını verir. Böylece bebekler erken dönemden itibaren yapmaları ve yapmamaları gereken şeyleri öğrenmeye başlarlar. İstenen davranışları sergilediklerinde dış dünya onlar için sevgi dolu, kabul edici, sıcak ve ödüllendiricidir; tam tersi olarak istenmeyen davranışları karşısında engellenebilirler ve bu dış dünya tarafından hoş karşılanmaz, ödüllendirilmez. Böylece anne-babanın tutumu çok erken dönemlerden itibaren çocuğun davranışlarını yönlendirmeye başlar.

Mükemmeliyetçi yaklaşım

Bebekler başlangıçta davranışlarının değerlendirmesini anne-babalarının tepkileri aracılığıyla yaparlar. Anne-babanın eğitim anlayışına ve nasıl bir çocuk yetiştirmek istediklerine bağlı olarak pekiştirdikleri ya da engelleyip cezalandırdıkları tutum ve davranışlar da farklı olmaktadır. Elbette her anne-baba çocuğunun gelişimini destekleyecek ve onun zihinsel, psikolojik ve fiziksel gelişimi için gerekli olduğunu düşündüğü tüm önlemleri alır; çocuğunun yaşama dair tüm bilgileri doğru öğrenmesi, kendisini geliştirmesi konusunda destekleyici olur. Ama bazen anne-babalar çocuklarının başlangıçtan itibaren her şeyi “mükemmel” yapmaları konusunda ısrarcı olabilirler. Bu anne-babalar genellikle kendilerinde de hataya izin vermeyen kişilerdir. Onlara göre her şey zamanında, yerli yerinde, yeterli derecede ve hatasız yapılmalıdır. Bunun için gerekli tüm kaynaklar sonuna kadar kullanılmalıdır. Eğer bir hata yapılmışsa burada mutlaka bir sorun var demektir; yeterince dikkat edilmemiştir, yeterince önem verilmemiştir, yeterli çaba harcanmamıştır. Yani ortada bir hata vardır ve bu hata affedilebilir değildir. Mükemmeliyetçilik, kişinin hayatını zorlaştıran, hırsı ve “doğru” yapmayı yaşamın ilk hedefi olarak gören bir yaklaşımdır. Oysa her zaman her şeyin doğrusunu yapmak mümkün olamayacağı gibi bir çok konuda “tek bir doğru” da yoktur. Yani bir şeyi başarmanın birçok değişik yolu olabilir ve bu yol kişiye göre değişebilir. Mükemmeliyetçi ailelerde çocukların belli bir doğruya ulaşmaları için genellikle tek bir yol önerilir. Bu yol en doğru ve en mükemmel yoldur. Çocuk kendi doğrusunu bulmak için anne-babanın belirlediği bu yoldan geçmek durumundadır. Aksi halde davranışı onaylanmaz ve eleştirilir. Özellikle de kendileri başarılı olmuş, meslek sahibi, statü sahibi, yüksek eğitimli kişiler çocuklarının “kendileri gibi” olması konusunda daha ısrarcı olabilmektedirler. Çocuklarının okulda “en başarılı” olmalarını isterler. Kendileri bunun için gerekli tüm yatırımları yaparlar; çocuklarını iyi bir okula gönderip, en güzel okul malzemelerini alırlar, çocuğun başarılı olması için gerekli her türlü koşulu sağlarlar. Sıra çocuktadır. O da bu olanakları çok iyi kullanıp kendisine yapılan yatırımın karşılığını çok başarılı olarak verecektir. Sınavda tüm soruları doğru yapmışken, neden bir soruda dikkat hatası yaptığıyla ilgilenilir. Bir sonraki sınavda aynı hatayı yapmaması için defalarca uyarılır ve gerekli tüm önlemler alınır. Başarılı olduğu, hatasız yaptığı sınav sorularıyla ilgilenilmez. Başarı zaten olması gereken bir sonuçtur. Ama yanlışlar affedilmez. Çünkü çocuk aynı soruyu bir önceki akşam babasıyla yapmıştır; sınavda aynı soruyu yanlış yapması affedilir bir durum değildir. 

Çocukluğunda yeterli eğitim alamamış, yaşam koşulları nedeniyle iyi eğitim olanaklarına sahip olamamış anne-babalar da bazen benzer bir mükemmeliyetçi tutum içine girebilirler. Bu aileler de çocuklarının başarısı için seferber olurlar. Her türlü olanağı yaratırlar. Sonucunda bekledikleri kendilerinin yapamadığını çocuklarının yapmasıdır. Bu durum genellikle çocuklar üzerinde şöyle bir baskı yaratır: Anne-baba çocukluğunda çok zorluk çekmiştir. Çocuklarına sağladıkları olanakların hiçbirine sahip olmamışlardır. Oluşturulan koşullara sahip olan bir çocuğun da mutlaka başarılı olması beklenmektedir. Aksi bir durum düşünülemez. Bu durumda çocuk hata yapmaktan ve başarısız olmaktan daha fazla korkmaktadır. 

Mükemmeliyetçi yaklaşımdan çocuklar nasıl etkilenirler?

Çocuklar becerileri geliştikçe kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılama çabasına girerler. Örneğin; bir yaş civarındaki çocuk eline çatal, kaşık almak ve onları fonksiyonel olarak kullanmak arzusundadır. Başlangıçta bu bir oyun gibi olsa da aslında çocuğun çatal-kaşıkla yemek yeme becerisinin gelişmesi için bu dönemde eline çatal-kaşık vermek çok önemlidir. Oysa mükemmeliyetçi ailelerde çocuk henüz çatalı mükemmel kullanamadığı için ve yemek yerken üstüne dökme olasılığı olduğu için çocuğa izin verilmez ve elinden çatalı alınarak çocuğun beslenmesi anne-baba tarafından sağlanır. Çocuk evdeki bir çok eşya ve aletin kullanımıyla ilgilenir, her şeyi denemek, keşfetmek ister. Oysa iyi yapamadığı veya henüz erken olduğu gerekçesiyle engellenen çocuk “sen yapamazsın”, “yeterince iyi yapamazsın” ya da “yeterince iyi değilsin” mesajını almaktadır. Bu şekilde büyütülen bir çocuk, doğuştan getirmiş olduğu halde bir çok becerisini geliştirme fırsatı bulamaz. Bir süre sonra da “ben iyi yapamıyorum”, “ben beceremem” algısı gelişmeye başlar. Çok basit aktivitelerde bile performans kaygısı yaşamaya başlar. Hatta daha önce deneyip başardığından emin olmadığı yeni aktiviteleri denemek konusunda isteksiz olmaya başlar. Çünkü denemek ve sonunda başarısız olmak kaygısı ağır basmaktadır.

Anne-babaların hataya izin vermeyen, hep mükemmeli bekleyen tutumları çocuklar üzerinde ciddi bir kaygı yaratmaktadır. Çocuklar yanlış yapma kaygısıyla bir çok şeyi denemekten çekinmekte bu da uyum sorunlarına neden olabilmektedir. Ayrıca benlik algısının gelişiminde de anne babadan alınan geri-bildirimlerin önemi büyüktür. Mükemmeliyetçi tavır sanıldığının aksine çocuğu her zaman başarıya götürmemekte hatta “başarısızım”, “yeterince iyi değilim” algısının gelişmesine neden olabilmektedir. Çocuğun kendini yeterli ve başarılı hissetmesinin ön koşulu, yapabildiklerinin, iyi olduğu yanlarının, çabasının vurgulanması ve desteklenmesidir. 

Ayrıca mükemmeli arayan çocuk en doğrusunu ve en iyisini de yapsa genellikle bundan tatmin olmayacaktır. Çünkü hep “daha iyi”yi hedeflemesi öğretilmiştir ve yaptığı her şey, ortaya koyduğu her ürün “hatasız” ve “mükemmel” olmalıdır. Böyle bir çocuk hiçbir zaman yaptığının yeterince iyi ve hatasız olduğundan emin olamaz. Kendisinde hata ve eksik aramaya alışmıştır ve bu nedenle de ürününden hoşnut olmayacaktır. Böyle bir durumda dışarıdan aldığı övgüler ve destek de işe yaramayabilir. Çünkü kendisi kendi yaptığından tatmin olmadığı için yapılan olumlu eleştirileri de inandırıcı bulmayacaktır. Bunun yanı sıra özellikle de anne-babasına sürekli kendini ispat etme, kendini beğendirme çabasına girecektir. Bu çaba bir süre sonra kızgınlık yaratabilir. Anne-babaya duyulan kızgınlığın da her zaman ifade edilmesi kolay olmamaktadır. Bazen bu öfke çocuğun kendisine dönmekte, kendisine zarar verici davranışlar içine girmekte veya çevresiyle uyum sorunları yaşayabilmektedir. 

Mükemmeliyetçi anne-babaların çocukları arkadaş ilişkilerinde de sorunlar yaşayabilmektedirler. Diğer çocukların tutum ve davranışlarını daha fazla eleştirmekte, onlardan beklentileri fazla olmakta ve kendi istedikleri gibi davranmadıklarında da onlardan uzaklaşmayı tercih edebilmektedirler. Bunun sonucunda arkadaş bulmakta, arkadaş edinmekte ve bu arkadaşlıkları sürdürmekte de güçlükler yaşayabilmektedirler.

Anne-babalara öneriler

* Çocuklar bebeklik döneminden itibaren becerilerini geliştirmeleri konusunda desteklenmelidirler. Ama unutulmaması gereken, becerilerin ancak hata yapılarak ve beceriksizliğin ardından öğrenileceğidir. (Arabanın direksiyonuna ilk oturduğumuzda hiçbirimiz mükemmel araba kullanmadık!) Bu nedenle ilk öğrenme ve öğretme aşamasında bebeğinize deneye-yanıla öğrenme konusunda fırsat verin. Yeterince iyi ve becerikli yapamadıklarında onları engellemeyin, utandırmayın; aksine yeniden denemelerine ve kendi kendilerine bu becerileri geliştirmelerine izin verin. Çocuğunuz bir şeyi kendi yapmak istiyorsa onu yapabilmek için gerekli donanıma sahip olmaya başladı demektir. Bu aşamadaki engellemeler uzun vadeli kaygı ve güvensizlik duygusunun temelini oluşturur.

* Hırslı olmak başarıyı tetikleyebilir. Ancak bu hırsın kaygı yaratacak boyutta olması tam tersi olarak başarıyı engelleyici olabilmektedir. Çocuğunuzu başarılı olmaya yönlendirirken onu başkalarıyla değil kendi içinde yarışmaya teşvik ederseniz, başarma hırsının kaygıya dönüşmesi engellenebilir. Başkalarıyla yarıştırılan ve başarısı başkalarının seviyesiyle karşılaştırılan çocuklar yetersizlik hissini ve performans kaygısını daha yoğun yaşamaktadırlar. 

* Çocuğunuzun yapamadıklarından çok yapabildiklerine odaklanın. Başarılı olduğu yanları vurgulanan ve pekiştirilen bir çocuk, yeni şeyler öğrenmeye ve keşfetmeye daha istekli olacaktır. Tam tersi olarak yapamadıkları vurgulanan çocuklar hata yapma ve beğenilmeme korkusuyla öğrenmesi için gerekli hevesi de gösteremeyecektir.

* Hatanın insanı geliştiren ve öğretici bir tarafı olduğu unutulmamalıdır. Çocuk kendi çabasına rağmen hata yapabilir. Bu hatanın sonucunu kendisi yaşar ve bu bir yaşam deneyimidir. Bu deneyime dışarıdan müdahale etmek çocuğu sınırlayıcı olmaktadır. Çocuk kendi davranışlarının sonucunu kendisi yaşamalıdır. Bu aynı zamanda kendi davranışlarının sorumluluğunu edinmesi açısından da önem taşımaktadır. Hatanın yapılabilir olduğu, her insanın hata yapabileceği, hataların bizi doğrulara götüreceği vurgulanmalıdır. Asıl ödüllendirilmesi gereken çocuğun çabasıdır. Yeterince çaba göstermesine rağmen çocuklar hata yapabilirler (Yetişkinler de öyle!) “Bu sınava çok çalışmıştın, soruların çoğunu da doğru yapmışsın, tebrik ederim” denilen bir çocuk bir sonraki sınava çalışmaya daha fazla motive olacaktır. “O kadar anlattım sana yine dikkat etmemişsin, bu hata sana yakışıyor mu?” denilen bir çocuk ise kendini başarısız, beceriksiz, sürekli hata yapan bir çocuk olarak hissedecek ve “ne yaparsam yapayım başaramıyorum” diye düşünerek bir sonraki sınava çalışmaya da istekli olmayacaktır. Çalışsa da başaramama kaygısı ile yeterli performansı gösteremeyecektir.
Masum Tacizci
Çocuğunuz erkekse, 3-6 yaş grubuna girdiğinde sizin ve çevrenizdeki kadınların artık hiç kurtuluşu yok demektir! Saç, göğüs, bacak, çorap, topuk....Bir uzuv ya da bir giysiyle mutlaka onun cinsel gelişimine hizmet edeceksiniz!

Belgin Temur, anne-babanın sağlıklı model oluşturmadaki önemini vurgulayarak şunları söylüyor: “Çocuk, 2-3 yaşından itibaren sözel anlatım yeteneğini kazanır. Ailenin bu dönemdeki müdahaleci tutumu, çocukta kararsızlık ve utanç gelişimine etki edebilir. 3-6 yaş arası çocuklarda mastürbasyon etkinliğine rastlanmaktadır. Bu, çocuğun gelişim dönemine ait bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Kız çocuk babaya, erkek çocuk anneye sevgi ve bağlılık hisseder. Bu dönem, aynı zamanda çocuğun çeşitli yetişkin rolleriyle özdeşleşmeye başladığı bir dönemdir. Toplumsal çevre bilinci geliştikçe, çocuk cinsel doğasını anlamaya başlar ve aynı cinsten anne-babasının oynadığı rolü kazanmayı ister...”

Kabul etmek isteseniz de istemeseniz de, artık evde eşinizle sizin rollerinize rakip ve bunu cinsellik yoluyla keşfetmeye yönelen “masum küçük bir kadın” veya “masum küçük erkek” daha yaşıyor! Ve en büyük silahı da, siz daha akıllı davranıp hedefi doğru noktalara taşıyamazsanız, “merakı”!...

Keşif Çatışması...

Onu, yine Belgin Temur’un açıklamalarıyla tanıyalım: “Bu dönemde erkek çocuk anneyi, kız çocuk da babayı sürekli izler. Özellikle onları çıplak görmek eğilimindedir. Bu, kendisiyle ilgili farklılığı anlamaya yönelik bir keşif çalışmasıdır ve çocuk için en doğal deneyimdir. Eğer bu aşamada bir engelleme veya ceza ile karşılaşırsa bu konudaki merakı artacak ve daha yakın temasa yönelecektir. Bu noktadaki yasaklar ve azarlanmalar, çocuğun konuya ilişkin ilgisinin, ihtiyacının ve farklılığın “kötü”, “kabul edilmez” olduğu sonucunu çıkarmasına neden olabilir. Çocukların cinsel farklılıklara ilişkin merakları, bu anlamda kendi cinsiyetlerini ve bu cinsiyete ait fonksiyonları tanımak ve öğrenmek istemeleri, tıpkı yemek yemek, uyumak gibi doğal bir ihtiyaçtır. Çocuk bu konuyla ilgili her türlü sorusuna anında ve doğru yanıtlar almalıdır. Anne-baba, konunun doğal, kabul edilebilir olduğu mesajını vermeli ve gerekirse kendi aralarındaki ilişkiyi çocuğun anlayabileceği düzeyde gerçeklerden uzaklaşmadan anlatmalıdır. Çocuk bebeklik döneminde kendi doğallığı içinde anne-babasının bedeni ile tanışırsa ileride bu konuda aşırı merakı kalmayacaktır.”

Yaklaşım Çok Önemli

Temur’un verdiği bilgilere göre çocuğunuzdaki cinselliğe yönelik gelişim, son derece doğal bir aşama....... Ancak bunun “doğal”lık derecesini belirleyen de yine sizin tutum ve davranışlarınız. Örneğin televizyon izlerken kadın-erkek ilişkisinde cinselliği vurgulayan bir sahne çıktığında çocuğa hiçbir geçerli açıklama- “Ben bu filmden hiçbir şey anlamadım. Başka kanallara bakalım mı?” gibi- yapmadan hemen kanal değiştiriliyorsa; giyinirken odaya, size bir şey sormak amacıyla girdiğinde, “çok üşüdüm, aman acele giyineyim” şeklinde doğal gerekçelerle örtünme yerine, aşırı tepki gösteriyor ve derhal odadan çıkmasını söylüyorsanız; zaten çocuk bu konudaki ayıp ve yasakları hafızasının bir köşesine kaydediyor demektir. Üstelik bu kayıt sadece sizin değil, yakın çevredeki insanların tepkileriyle de son derece zengin bir hale geliyor.

Peki, ne yapmalı, nasıl davranmalı?... Bu dönemde anneye düşen en önemli sorumluluk, çocuğa olan bağımlılığından kurtulması... Böylece onun da, size olan bağımlığını ortadan kaldırabilirsiniz. Ayrıca onu engellediğinizde, simgesel kabul edilen saldırganlık gösterileri yaptığında hoşgörülü ve anlayışlı olmanız ve onu “kız çocuk” veya “erkek çocuk” rolüyle kabul edip onaylamanız son derece önemli davranış biçimleri arasında yer alıyor.

Acaba Neler Hissediyor?

Yine Belgin Temur’un açıklamalarına dönelim: “Çocuk için erkek ve dişi anlamları bizim kullandığımız gibi soyut değerler değildir ve bir taklitten ibarettir. Bununla beraber, 3 yaşındaki çocuk kendisinin kız mı, erkek mi olduğunu anlayabilir. Çünkü çevresindekiler böyle söylemektedir. Karşı cinsten kardeşi olan çocuklar, bu ayırımı daha kolay fark eder. Yine 3-4 yaş civarı çocuklar, kendi cinsel organlarını keşfeder ve duyarlılığı hissederler. Bu erkek çocuklarda daha erken olur. Organlarına dokunduklarında kuşku ve merak duyarlar. Bu aşamada yasakların konulması çocukların sık sık saklanmalarına, yalnız kalıp durularını tek başlarına keşfetmeye yönelik çaba harcamalarına neden olur. Yetişkinler, bu gelişme karşısında “dokunma, ayıp ellenmez” derler ya da özellikle erkek çocuklarına “ellersen keserim; kopar” gibi son derece hatalı uyarılarda bulunuyor. Oysa çocuk kendi cinsel organına dokunduğunda amacı yalnızca onun varlığından emin olmak ve hele erkek çocuksa yerinde durduğundan emin olmaktır. Bu durumda asla kopmaktan, kesmekten söz edilmemelidir. Bağırıp, azarlamak ise ancak bunun “alışkanlık” haline gelmesine yardımcı olur. Tepkisiz kalmak tercih edilmelidir. Ancak süreklilik halini almışsa ve çocuğun sosyal yaşantısını etkiler hale gelmişse, altında bir sorun olabileceği düşünülerek profesyonel bir yardıma başvurmalıdır.”

Nasıl Davranmalısınız?

* Meraklarını erteleme, bekletme, engelleme yöntemlerine başvurmadan, anında giderme yolunu tercih etmeniz gerekiyor.

* Onun için sakıncalı bir durumla karşılaştığınızda veya görmesini istemediğiniz bir şey varsa, ilgisini makul gerekçelerle başka yöne çekmeye çalışın.

* Tekrarlanan bir davranış karşısında yapacağınız açıklama, algılayabilme yeteneklerinin dışına çıkıyorsa, aşırı reaksiyon göstereceğinize “tepkisizliği” tercih edin ve görmezden gelin.

* Cinsel organını sık ellediğini görüyorsanız asla “yakmaktan”, “kesmekten”, “kopmaktan”, söz etmeyin. Zaten kendi içinde o, bu kaygıyı taşıyor.

* Çocuğunuzu “kız çocuk” ve “erkek çocuk” rolleriyle kabul edip, onaylayın. Bu, doğal bir biçimde, davranışlarınız yoluyla ona da yansıyacaktır.

* Çocuktaki engellenmenin, bağımlılığın ve saldırganlığın simgesel anlatımları karşısında hoşgörülü ve anlayışlı davranmaya çalışın.

* Tavırlar ciddi süreklilik kazanmışsa ve çocuğunuzun sosyal yaşamını etkiler hale gelmişse, profesyonel bir yardım almanız gerekiyor demektir.
"Çocukla Kaliteli Zaman Geçirmek" Ne Anlama Geliyor ?
Uzmanlar son yıllarda çocukla geçirilen zamanın miktarının değil, kalitesinin önemli olduğunu savunuyorlar. Anne-babalar ise, çocukla kaliteli zaman geçirmenin ne demek olduğunu merak ediyorlar. İşte bu sorunun yanıtı... 

Bir ailede hem anne hem baba çalışıyorsa, en çok da çocuğa fazla zaman ayıramamaktan şikayet edilir. Uzmanlar bu durumdaki anne-babaların, bu konuda endişelenmelerinin yersiz olduğunu, çünkü çocuğa ayrılan sınırlı zamanda bile, onunla geçirilen kocaman boş bir günden daha fazla yararlı aktivite yapılabileceğini belirtiyorlar. Son zamanlarda bizim de dergimizdeki haberlerde sıkça gündeme getirdiğimiz "kaliteli zaman" kavramının ne demek olduğunu ve anne-babaların bunu nasıl gerçekleştirebilecekleriyle ilgili bilgileri, Mavi Psikolojik Danışmanlık Merkezi'nden Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur anlattı.

Çocukla geçirilen kaliteli zaman

Anne-babaların çocuklarıyla yeterli zaman geçiremediklerinde, bu durumun çocukları üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceği konusunda kaygılar yaşadıklarını belirten Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur, sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle çalışan ve dolayısıyla çocuklarıyla baş başa geçirilecek zamanları yetersiz olan anne-babalar, bu kaygıyı daha yoğun yaşarlar. Yoğun iş temposu, başka yaşam zorunlulukları, zaman zaman anne-babaların eve çok geç saatlerde gelmelerine ve bu nedenle de bazen neredeyse çocuklarıyla hiç görüşememelerine neden olabiliyor. Bu noktada uzmanlar çocuklarla geçirilen zamanın miktarının değil, kalitesinin önemine dikkat çekiyorlar. Ancak birçok anne-baba, “kaliteli zaman” denen kavramın ne olduğu hakkında net bir bilgiye sahip değil.”

Kaliteli zaman ne demektir?

Çocukla kaliteli zaman geçirmenin ne demek olduğunu ise Belgin Temur şöyle anlatıyor: “Tüm insan ilişkilerinde olduğu gibi çocuk ile anne-baba ilişkisinde de zamanın paylaşım, etkileşim ve karşılıklı duygu alışverişi şeklinde geçirilebilmesi önemlidir. Fiziksel olarak bir arada bulunmak, çocuklar için zamanın birlikte geçirilmesi anlamına gelmiyor. Çocuklar, anne-babalarının kendi dünyalarına aktif bir şekilde katılımına ihtiyaç duyarlar. Birlikte geçirilen zamanın mümkün olduğunca; çocuğu dinlemeye, anlamaya, ihtiyaçlarını, sevinçlerini, mutluluklarını, kızgınlıklarını, üzüntülerini ve kaygılarını anlamaya yönelik olarak geçirilmesi esastır. Ayrıca çocuklar kendi dünyalarındaki heyecanları anne-babalarıyla paylaşmaya ihtiyaç duyarlar. Kendileri için önemli olan her şeye anne-babanın da aynı ilgi ile katılımını beklerler. İşte çocukla geçirilen zamanın böyle bir paylaşım içinde geçirilmesi durumunda, zamanın kaliteli olmasından söz edilir.”

Çocuğu tanımanın önemi

Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur, çocukla kaliteli zaman geçirebilmek için onu tanımanın çok önemli olduğunu vurguluyor ve bunun nasıl gerçekleşebileceğini de şöyle anlatıyor: "Anne-baba olmak birçok beceriyi ve hassasiyeti gerektirir. Çocuğun doğumundan itibaren onu izlemek, tanımak, ihtiyaçlarını, özelliklerini, farklılıklarını ve duygularını ifade ediş biçimini kavramak gerekir. Çocuğun söylediklerinin, davranış ve tutumlarının altındaki mesajları kavrayabilmek, söylediği ile söylemek istediği arasındaki farkı gözlemleyebilmek dikkat gerektirir. Bazen çocuklar, bazı ihtiyaçlarını talep etmezler. Burada onun ihtiyacını fark etmeniz önemlidir. Her çocuğun kendini ifade ediş biçiminin farklı olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle öncelikle çocukların bebekliklerinden itibaren çok dikkatlice gözlenmeleri önemlidir. Çocukla geçirilecek zamanın içeriğinde hem birtakım becerilerin geliştirilmesine olanak verilmesi hem de oyuna yer verilmesi gerekir. Bu içeriğin belirlenmesi için de çocuğun çok iyi tanınması gerekir. Çocuğun bireysel özelliklerinin tanınmasının yanı sıra, belirli yaşlara ait gelişimsel ve psikolojik özelliklerin de bilinmesi önem taşır. Örneğin bir çocuğun yaşadığı korkuların o yaşa ait doğal bir korku mu, yoksa fobi mi olduğunu ayırt edebilmek ve ilişkide kullanılacak dili belirlemek önemlidir. Bir önemli konu da, çocuğun yaşına uygun olarak yapabileceklerinin ve yapamayacaklarının ayırt edilmesidir. Eğer anne-babalar çocuklarının bazı becerilerinin gelişmesi için fırsat yaratmazlarsa, çocuklar yaşlarına ait becerileri geliştiremezler. Örneğin eline hiç kalem verilmeyen bir çocuk, çizgi çizme becerisini geliştiremeyecektir. Birlikte geçirilecek zamanın içeriğinde, çocuğun yaşına ait becerileri sergileyebilmesine ve geliştirmesine fırsat vermek de önemlidir. Bazen de tam tersi olarak aileler, çocukların gelişim düzeylerinin çok üzerinde bazı becerileri sergilemeleri konusunda çocukları zorlayabilirler. Böyle bir tutum da çocuğun yoğun performans kaygısı ve yetersizlik duygusu yaşamasına neden olabilir. Yine bazı çocuklar, yaşadıkları değişik duygusal ve algısal sorunlar nedeniyle bazı becerileri, yaşıtlarına göre daha geç geliştirebilirler. Böyle bir durumda da çocuğun yapabileceğinden daha fazlasını beklemek, aynı tür kaygılara ve yetersizlik duygularına neden olabilir, bu da çocuğun daha da başarısız olmasına neden olabilir.

Birlikte geçirilen zamanda neler yapılabilir?

Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur, anne-babaların, çocuklarıyla kaliteli zaman geçirebilmeleri için başvurmaları gereken yöntemleri şöyle anlatıyor: 

Çocuğunuzla oyun oynayın 

Çocuk denince akla gelen ilk şey oyundur. Çocuklar dünyayı oyun aracılığıyla tanırlar. Oyuncaklar, çevredeki objeler, kişiler, olaylar, doğa, yapılar, araçlar, hayvanlar ve yollar çocuklar için oyun, öğrenme ve eğlence malzemesi olabilir. Bu nedenle de anne-babanın oyun oynaması, oyunun bir parçası olması veya oyuna aracılık edebilmesi çok önemlidir. Oyun, hem çocuğun ihtiyacını karşılayan hem de anne-babanın çocuğu yakından tanımasını ve takip etmesini sağlayan bir aktivitedir. Oyun oynarken çocuğun özgür olması, kendini rahat ifade edebilmesi ve yargılanmaması önemlidir. Anne-babaya çocuksu veya bebeksi görünen bir oyun ve oyuncak, çocuğun önemli bir ihtiyacını karşılıyor olabilir. Oyun oynayabilmek, anne-baba için her zaman kolay değildir. Bazı kişilerin böyle bir yatkınlığı olmayabilir. Böyle bir durumda da oynayabileceğiniz, keyif aldığınız oyunlarla, keyif almadıklarınızı birbirinden ayırmak önemlidir. Belki de anne-babanın oyun paylaşımı yapmaları gerekir. Örneğin anne, evcilik oyununu daha keyifli oynayabilirken, baba da top ve bahçe oyunlarında çocuğa eşlik edebilir. Çünkü sıkılarak, keyif almadan oynanan oyunlar, çocukların da sıkılmasına ve oyundan tatmin olamamalarına neden olur. Tabii tüm oyunlar sizi sıkıyorsa, bu durumda çocuğunuzla oyun paylaşabilme olasılığınız olmayacaktır. Bu nedenle her anne-babanın oyun öğrenmek, oynamak ve yatkınlık kazanmak konusunda çaba sarf etmesi gerekir.

Onu gözlemleyin

Oyunda çocuğu gözlemek ve duygularını ifade etmesi için ortam yaratmak da önemlidir. Özellikle okulöncesi yaşlarda evcilik ve kukla gibi hayal gücüne yönelik oyunlar çocukların iç dünyalarını yansıtmaları için çok önemlidir. Bu tip oyunlar için gerekli malzemelerin bulundurulması da bu açıdan önem taşır. Ayrıca resim de çok önemli bir oyun ve ifade aracıdır. Çocuklar dış dünyayı, kendi duygularını ve yaşadıklarını resim ve boyalar aracılığıyla genellikle çok açık bir şekilde ifade ederler. Bu nedenle bol bol resim malzemesi almak ve bu konuda onu desteklemek önemlidir. Tüm diğer oyun ve aktivitelerde olduğu gibi resim yapması sırasında da çocuğa öğretici davranmak yerine, onu serbest bırakmak önemlidir. Örneğin çocuğun kırmızıya boyadığı bir bulutun ısrarla maviye boyanmasını istemek yerine, boyadığı kırmızı bulutun onun için ne ifade ettiğini konuşmak, birlikte geçirilen zamanın daha kaliteli hale gelmesi anlamına gelecektir. Elbette ki çocuklara bilgiyi öğretmek de önemlidir. Ancak özellikle oyun sırasında bu zamanın bir paylaşım ve rahatlama zamanı olduğu unutulmamalı, çocukta performans kaygısı yaratacak şekilde öğretici ve zorlayıcı olmamaya özen gösterilmelidir.

Çocuğunuza karşı empatik olun

Kaliteli zamanın içeriğinde en önemli hususlardan biri de çocukların duygularının anlaşılması yani empatik olunmasıdır. Empati; karşınızdakinin duruşundan, bakışından, söylediklerinden, bazen söylemediklerinden ne hissettiğini anlamaya çalışmak ve bunu ona geri bildirmek anlamına gelir. Çocukların da tıpkı yetişkinler gibi daha kolay ifade ettikleri duygular vardır. Örneğin çocuklar öfkeyi daha kolay ve çabuk ifade ederler. Ama genellikle öfkenin altında daha farklı, bazen yumuşak, üzücü, sıkıntı veren başka bir duygu olabilir. Sizin bu altta yatan duyguyu anlayabilmeniz ve bunu çocuğa fark ettirmeniz önemlidir. Çünkü ifade edilen duygular, kabul göreceğinden kuşku duyulmayan duygulardır. Eğer siz çocuğunuzun her türlü duygusunu kabul edeceğinizi ona fark ettirirseniz, onun da bu duyguları ifade edebilmesi kolaylaşacaktır. Empati, birçok kişide doğuştan var olabilen, ama aynı zamanda öğrenilebilen bir beceridir. Ancak üzerinde düşünmeyi ve çalışmayı gerektirir. Söylenen sözlerden direkt anlamlar çıkarmaya alışık olmanız durumunda, söylenenin altında yatan gerçek duyguyu anlama fırsatını da kaçırabilirsiniz. Bu nedenle, empati kurabilmek her anne-babanın öğrenmesi gereken bir beceridir."

“BİRLİKTE YAPILANLARDAN ÇOCUK TATMİN OLMALI”

Çocukların anne-babalarıyla birlikte oldukları zamanlardan keyif almaları ve doyuma ulaşmaları için neler yapılması gerektiğiyle ilgili önerileri şöyle: “Çocuğunuzla geçirdiğiniz kısa zamanda onunla açık, yakın, anlayan, dinleyen bir rolde ilişki kurabilirseniz, çocuğunuzun da böyle bir zamandan tatmin olma olasılığı artacaktır. Böylece birlikte olunan zamanlara problem taşınmayacaktır. Çocuklar, ailece birlikte olunan zamanlar gergin geçtiğinde, anne-babadan ilgi alma yolu olarak kızgınlığı, agresyonu ve problemler yaratmayı kullanırlar. Oysa birlikte kaliteli zaman geçirmek, çocuğu tatmin edeceği için, anne-baba ile ilişki için, olumsuz bir yöntem denemesine gerek kalmayacaktır.” 

Oyun, hem çocuğun ihtiyacını karşılayan hem de anne-babanın çocuğu yakından tanımasını ve takip etmesini sağlayan bir aktivitedir. 
Çocuğun Yaşamında Babanın Rolü
Çocukla kurulan iletişimde her zaman anne daha önde görülür. Ve babalar da genelde, belki biraz da kolaylarına geldiği için, geri planda kalmayı tercih ederler. Oysa çocuğun yaşamında babanın rolü en az anne kadar önemli. İşte, bu konuda Belgin Temur’un verdiği bilgiler...

Babalık rolü tıpkı annelik gibi çocuğa sahip olmayı istemekle başlıyor. Her iki eşin de çocuk sahibi olmaya karar vermeleri, kendilerini bu göreve hazır hissetmeleri önemli. Baba adayının çocuklarıyla ilk iletişimleri annenin hamilelik döneminde eşine yardımcı olmaya başlıyor.

Hamileliğin her aşamasını takip etmek, anneye bebeği hazırlık aşamasında psikolojik destek vermek, bebeğin gelişimini takip etmek, doktor kontrollerinde bulunmak bu role hazırlığın önemli adımları. Doğumdan itibaren bebeğin ihtiyaçlarının karşılanmasında anneye yardımcı olmak da yine bebekle fiziksel-psikolojik etkileşimin oluşumunda etkili. Özellikle babaların bebekleriyle beden temaslarının olması ve göz teması kurmalarının önemi büyük. Çocuğun doğumundan itibaren onunla yoğun bir iletişim halinde olan babaların, hayatları boyunca çocuklarıyla daha sağlıklı iletişim kurma olasılıkları artıyor.

Seksüel gelişim ve baba

Babanın çocuk üzerindeki en önemli rollerinden biri de çocuğun psiko-seksüel gelişimi üzerindeki etkileri. Kız ve erkek çocukların doğuştan getirdikleri kendi cinsiyet rollerine ait özellikleri ancak sağlıklı modellerin izlenmesi ve taklit edilmesi yolunda gelişebiliyor. Babanın aile içinde tavrı, fonksiyonu, çocuğuyla kurduğu yakın, açık ve güvenli bir ilişki, özellikle erkek çocuğun babayla özdeşleşmesini kolaylaştırıyor ve kendi cinsiyet rolünü geliştirmesine yardımcı oluyor. Erkek çocuklar taklit edebilecekleri ya da yakın ilişki kurarak özdeşleşebilecekleri iyi bir model bulamadıklarında kendi cinsel kimlik gelişimleri bu durumdan olumsuz etkileniyor. Ya da babanın aile içinde yeterince etkin olamadığı durumlarda erkek çocukların maskülen özelliklerinin yeterince gelişememesi riskinin oluşabileceği biliniyor. Aynı şekilde kız çocuklar için de babanın rolü, karşı cinsi anlaması, kendine güveninin geliştirebilmesi açısından önem taşıyor. Babayla iletişimde bulunarak erkeklere karşı nasıl tepkide bulunacaklarını ve erkeklerin kendi cinsiyetlerine nasıl tepkide bulunduklarını öğreniyorlar. Yetersiz baba modeli ya da yoksunluğu, kız çocukları özellikle ergenlik döneminde etkiliyor ve ergenlik sıkıntılarının daha şiddetli yaşanmasına neden olabiliyor.

Baba ve disiplin

Çocuğun gelişiminde, hayata hazırlanmasında uygun disiplin yöntemlerinin kullanılmasının önemi büyük. Disiplinin oluşturulmasında anneye de babaya da önemli görevler düşüyor. Anneler genelde çocuklarıyla daha fazla zaman geçirebilmek ve bu nedenle kuralları uygularken pratikteki zorluklar nedeniyle tutarlı davranamayabiliyorlar. Bu noktada babanın sadece kızan, bağıran, otoriteyi temsil eden, kendisinden korkulan ve tehdit unsuru olarak kullanılan rolde tutulması sıkça rastlanılan bir durum oluyor. Oysa bu tutum hem çocukların yeterince disipline edilememelerine hem de babaya iletişimden uzak bir rol verilmesine neden oluyor. Bunun yerine annenin de babanın da belli esneklikleri de bulunan, mümkün olduğunca ortak disiplin ilkeleriyle yaklaşmaları gerekiyor. Çocuklarıyla daha az zaman geçirmek, kuralarında daha tutarlı olmaları konusunda zaman zaman babalar için avantaj oluşturabiliyor. Ama bu avantajı babayı korku objesine çevirerek dezavantaja dönüştürmemek gerekiyor. Ve disiplin oluşturulurken çocukların duygularının değil, davranışlarının kısıtlanması ya da başka deyişle istenmeyen ve uygun olmayan davranışların uygun olanlarıyla değiştirilmesi esas olmalı. Babalar bu noktada daha çok istenmeyen davranışı vurgularlarsa, çocuklar da kendilerini hep olumsuz davranışları olan, istenmeyen, sorun yaratan çocuk olarak algılayabilirler. İstenmeyen davranışları değiştirirken sadece sorun olan davranışları vurgulamak yerine olumlu davranışın ne olduğunu belirtmek, olumlu davrandığı takdirde ödülün ne olacağını belirtmek, olumlu davrandığı takdirde ödülün ne olacağını belirtmek daha etkili olur ve çocuğun olumsuz benlik algısını geliştirmesi riskini de ortadan kaldırır. Ödül mutlaka maddesel bir şey olmak zorunda değildir. Hatta maddesel ödüller yerine davranışsal veya sözlü ödüller kullanılması daha fazla tercih edilmelidir. Çünkü “Seninle gurur duyuyorum, bu şekilde davranırsan beni çok mutlu edeceksin” gibi açıklamalar çocuğu olumlu davranmaya motive ettiği gibi, kendisini algılamasını da olumlu yönde etkiler.

Zaman yerine hediye

Babaların bazen çocuklarıyla yeterince zaman geçiremedikleri ve onlarla yeterince ilgilenemedikleri kaygısıyla onları hediyeye ve oyuncağa boğdukları biliniyor. Ve böylece her akşam eve geldiğinde “Baba bana ne getirdin?” diyen çocuklarına bir şey vermenin hazzını yaşamak isteyebiliyorlar. Oysa bu tavır, çocukların yeni bir şeye sahip olanın keyfini yaşamaktan alıkoyuyor ve sürekli talep etmelerine ve bir türlü sahip olduklarından memnun olmamalarına neden oluyor. Üstelik aslında baba ile çocuk arasında gerekli olan duygusal yakınlığın yerini de asla tutmuyor. Her gün bir oyuncak getirmek yerine çocuğunu kucağına alıp onunla 5-10 dakika sohbet etmek, o günün nasıl geçtiğinden öz etmek, çocuklar için de babalar için de çok daha doyurucu oluyor.

Babaların çocuklarıyla iletişimlerinde dikkat etmeleri gereken noktalar:

 Hamilelik döneminde eşinize hoşgörü, anlayış ve özel ilgi gösterin, bebeğinizin anne karnındaki gelişimiyle ilgilenin. Çocuğunuzun gelişimi anne karnındayken başlar. Ve eşinden destek gören, huzurlu bir hamilelik geçiren annelerin çocuklarının çok daha sağlıklı oldukları biliniyor.

 Bebeğinizin bakımında görev alın. Bebeğinizin sağlığı, beslenmesi, temizliği, ağladığında sakinleştirilmesi ve tüm ihtiyaçlarının karşılanması konusunda becerilerinizi geliştirin. Onun da bir kişiliği olduğunu, sevdiği ve sevmediği şeyleri doğduğu andan itibaren takip etmeye ve öğrenmeye başlayın. Unutmayın ki, bu ilişki daha sonra sürecek olan sağlıklı bir ilişkinin önemli bir başlangıcıdır.

 Çocuğunuz üzerinde korkuya dayalı bir disiplin uygulamayın. Sizinle rahat ve açık bir ilişki kurabilmesi için ona fırsat verin. Tam tersi olarak tamamen disiplinsiz, kuralsız ve kontrolsüz bir disiplinin de çocuk üzerindeki olumsuz etkilenin göz ardı etmeyin.

 Çocuğunuzla iyi iletişim kurmanız önemlidir. Tıpkı annesiyle olduğu gibi sizinle de yakın ve sıcak ilişki kurabilmesi ve üzüntüsünü ve mutluluğunu sizinle paylaşabilmesi gerekir. Oysa babasının kendisinden uzak olduğunu hisseden bir çocuklar, babalarıyla aralarında bir mesafe olması gerektiği mesajını alırlar ve bu durum onların ihtiyaç duyduklarında gerekli desteği talep etmeleri konusunda çekingen kalmalarına neden olabilir. Böyle bir durumda bu desteği başka kaynaklardan arama riski oluşur. Özellikle küçük yaşlarda babalarıyla duygusal anlamda yakınlaşamayan çocukların ergenlik dönemlerinde daha büyük sorunlar yaşadıkları ve bu dönemin zorluklarıyla baş etme konusunda daha yetersiz kaldıkları biliniyor. Bu nedenle zaman kaybetmeden çocuğunuzu dinlemeye ve onunla yakınlaşmaya başlayın.

 Babaların da tıpkı anneler gibi çocuklarını her koşulda (başarılarında da başarısızlıklarında da) sevdiklerini hissettirmeleri, çocuklarının kendi hayatlarındaki önemini çocuklarına ifade etmeleri, sağlıklı bir güven gelişimi için çok önemlidir. İstenmeyen davranışları öne çıkarıp vurgulamaktan çok, olumlu-istenen davranışın desteklenmesi, ödüllendirilmesi ve övülmesi çocukla kurulacak disiplin ilişkisi etkinliğini artırır.

 Yoğun iş temposu nedeniyle çocuklarıyla daha az vakit geçirmek zorunda kalan babaların da, onlarla sağlıklı iletişim geliştirebilmeleri ve çocuklarına yeterli ilgi gösterebilmeleri mümkündür. Önemli olan kısa da olsa çocuklarla özel zaman geçirmek ve bu zaman diliminde çocuğun psikolojik ihtiyaçlarıyla ilgilenebilmektir. 

 Çocukların, babalarının özel ilgilerine ihtiyaç duydukları ve bu ilginin çocukların hem zihinsel hem de psiko-seksüel gelişimleri açısından çok gerekli olduğu unutulmamalıdır. 

 Baba yoksunluğunun çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri biliniyor. Özellikle de babasının yetersiz ilgisine ve ihmaline maruz kalan çocukların kişilik gelişimlerinin bir yönüyle yetersiz kalabileceği ihtimali unutulmamalı.

Kişilik Gelişiminde Babaların Rolü

Babanın çocuğun kişilik gelişimindeki rolü konusunda bize bilgi veren Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden Psikolojik Danışman Belgin Temur, etkin bir baba rolü çocukların her türlü gelişimlerine olumlu yönde katkıda bulunuyor diyor ve şöyle devam ediyor: “Babanın çocuğu ile ilişki kurma biçimi çocuğun kişiliğini etkiliyor. Örneğin, aşırı otoriter tavır ve ilgisizlik çocukların utanç, çekingenlik gibi kişilik özellikleri geliştirebilmelerine neden olabiliyor. İlgili ve sevgi dolu bir tavır ise çocukların sosyal uyum yeteneklerinin artmasına, liderlik özellikleri geliştirebilmelerine etki ediyor. Babanın sağlıklı otorite sağlayamadığı, disiplinsiz ve aşırı hoşgörülü bir tutumda olması ise çocukların bazı uyum ve davranış bozuklukları yaşama olasılığını arttırıyor.”
Çocuğunuz Depresyonda Mı ?
Üzücü ve rahatsız edici durumların ardından çocuğun üzgün olması beklenen bir sonuçtur. Ve rahatsız edici durumun ortadan kalkması ile kısa sürede bu üzüntünün de geçmesi beklenir. Depresyondaki bir çocuk için ise bu durum daha ciddi ve uzun sürelidir. Çocuğunuzun yaşadığı olumsuz duygular uyumunu, katılımını etkiliyor; uyku, yemek gibi günlük alışkanlıklarını bozuyorsa ve çevresiyle ilişkileri bozuluyorsa depresif bir bozukluğun varlığı düşünülmelidir. Somatik etkilere depresyonda sıkça rastlanır. Bunlar başağrıları şeklinde olabilir. Mide, adale ve eklem ağrıları şeklinde de görülebilir. Kabızlık olabilir; depresyondaki çocukların yaklaşık % 20’sinin alt ıslatma problemi olduğu bildirilmiştir. 

Depresyonda da diğer psikiyatrik problemlerde olduğu gibi genetik ve biyolojik bir yatkınlık söz konusudur. Bununla birlikte bazı eşlik eden ve hazırlayıcı durumlar depresyon oluşumunu tetikleyici ve hızlandırıcı olabilmektedir. 

Depresyonun fizyolojik Belirtileri

Fizyolojik belirtiler şu başlıklar altında toplanabilir:

Uyku bozuklukları: Sık uyanma, uykuya dalamama, uyku uyanıklık döngüsünün değişimi
Somatik rahatsızlıklar: Başağrıları, mide ağrıları vs.
Gıda alımı ile ilgili bozukluklar: İştah azalması veya artması, kabızlık
Kiloda değişiklik
Yorgunluk
Psiko-motor rahatsızlıklar: Vücut heriketlerinde artış veya azalma, 
Bilişsel fonksiyonların azalması veya çoğalması, konsantrasyonun bozulması, kafa karışıklığı 
Çevredeki olaylara reaksiyon göstermeme
Çocuğun moralinde gün içinde sık değişiklik olması

Depresyonun Psikolojik Belirtileri:

Mutsuzluk, ağlama
Kendisi hakkında olumsuz duygular (kendine güvenin ve özsaygının azalması)
İlişkileri ve arkadaşlıkları hakkında olumsuz duygular
Gelecek konusunda olumsuz duygular, gelecekten umutsuzluk
Sinirlilik, tahammülsüzlük, öfke patlamaları
Sosyal çekiniklik
Suçluluk duygusu, çevresinde olan olumsuz olaylardan kendini suçlama eğilimi
Günlük aktivitelere karşı olan ilginin ve alınan zevkin azalması, oyundan keyif almama, oyun oynamak istememe, derse isteksizlik, okula gitmek istememe
Detaylara takılma, (özellikle ergenliğe yaklaşırken) intiharla ve ölümle ilgili düşünceler ve teşebbüsler

Tüm bu belirtilerin sayısı ve şiddeti çocukların yaşına, kişilik özelliklerine ve içinde yaşadıkları koşullara göre değişkenlik göstermektedir.    

Bebek Depresyonu 

Depresyona küçük bebeklerde de rastlanmaktadır. Çocuklarda depresyonun ifade biçimi, hangi yaşta olduklarıyla çok ilgilidir. Bebeklerde depresyonun çok nadir görüldüğü bilinmekle birlikte, olması durumunda da etkilerinin oldukça uzun süreli olduğu bilinmektedir. Bebek ile kendisine bakan kişi arasındaki bir rahatsızlığın yansıması olarak ortaya çıkar. Özellikle annenin ya da bakıcının depresif olması durumunda bebeğin de bu karamsar bakıştan etkilendiği bilinmektedir. Özellikle annelerde %25 ile %30 oranında görülen post-partum (doğum sonrası) depresyon annelerin bebekleriyle kurdukları ilişkinin kalitesini de etkilemektedir. Depresyondaki bir annenin bebeğiyle daha az ilişki kurması, bakımı, beslenmesi konusunda bebeği ihmal etmesi, yetersiz sevgi ve yetersiz beden teması bebeğin de depresif özellikler göstermesine neden olabilmektedir. Depresif bebekler içe dönebilir, çevrelerine olan ilgileri ve ilişkileri azalabilir, uyku ve yeme sorunları yaşayabilirler. Mutlu ve neşeli görünmeyebilirler. Hatta bazen bu durum bebeğin fiziksel gelişimini ve büyümesini yavaşlatabilir.

Okul Öncesi Dönem

Okul öncesi dönemde çocuklar depresyonlarını daha çok davranışlarıyla ifade ederler. Bu yaştaki çocukların duygularını direkt ifade edemedikleri ama davranışlarıyla bu mesajları verebildikleri bilinir. Öfkeli, agresif ve sinirli olabilirler. Aşırı hareketli veya aşırı hareketsiz olabilirler. Korkular geliştirebilirler ve uyku sorunları olabilir. Evdeki ve okuldaki kurallara uymakta zorlanabilirler. Yaşıtlarıyla oyun oynamak ve oyunu sürdürmekle ilgili sorunlar yaşayabilirler. Bazen oyundan kaçınma ve içine kapanma olabilir. 

Okul Çağı

İlkokul çağında da benzer özellikler görülebilir. Depresyondaki bir çocuk mutsuzluk, durgunluk, genel anlamda bir isteksizlik gösterebileceği gibi öfke, saldırganlık, aşırı hareketlilik, dikkat bozukluğu, uyku ve iştahta değişiklikler de gösterebilir. Çabuk parlama, tahammülsüzlük, sebatsızlık, sabırsızlık, ruh halinde ani değişiklikler (çok sevinçliyken birden ağlama veya aşırı üzüntülü görünme vs.) gibi belirtiler gösterebilir. Tüm bu belirtilerin yaklaşık 2 hafta devam ediyor olması depresyon riskini düşündürmeli ve profesyonel bir yardıma başvurulmalıdır. Küçük yaşlarda ortaya çıkan fobiler, ayrılığa (özellikle anneden ayrılmaya) hassasiyet en önemli işaretlerden biridir. Depresyon açısından risk taşıyan çocukların yeni durumlara adapte olmak konusunda bir beceri eksikliği taşıdıkları bilinmektedir. Okul reddi de bu nedenle bu yatkınlığı taşıyan çocuklarda daha sık rastlanan bir problemdir. Ümitsizlik ve karamsarlık, gelecekle ilgili beklentilerinin olmaması eşlik eden duygulardır. 

Okul çocuklarında özellikle başarının birden bire düşmesi ve sosyal uyumun bozulması potansiyel bir depresyonun işareti olarak değerlendirilmelidir. 

Hangi Çocuklar Riskli?

Genetik ve biyolojik olarak depresyona yatkın olan çocuklar için bazı risk faktörlerinin varlığı bilinmektedir. 

Ailesinde depresyon geçirmiş kişilerin varlığı çocuğun da depresyon açısından risk taşıdığının bir göstergesidir. 

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan, davranış bozuklukları olan ve ağır ayrılık anksiyetesi yaşayan çocuklar da depresyon riski taşırlar. 

Depresyonun Tetikleyicileri

Ailelerinde fonksiyon bozukluğu olan çocuklarda depresyon riski artmaktadır. Aile içinde huzursuz ortam, kavga, çocuğun ve/veya aile bireylerinden birinin duygusal istismarı, anne-baba arası ciddi anlaşmazlıklar, çocuğun ihmali, anne-babanın boşanması, aşağılayıcı, onur kırıcı anne-baba tutumları, çocuğa veya aile bireylerinden birine fiziksel şiddet uygulanması, ailenin birlik ve bütünlüğünün tehdit altında olması depresyonu tetikleyici olmaktadır. 

Aşırı eleştirici ortamların, mükemmeliyetçi, hataya izin vermeyen, yüksek beklentilerin olduğu ev ve okul ortamlarının da riskli olduğu bilinmektedir.

Ağır hastalıklar gibi kimi stres arttırıcı hayat zorluklarının da ruhsal durumu bozduğu bilinmektedir.

Yakınlarından aile üyelerinden birinin ölümü veya çocuğun çok sevdiği bir yakınını, arkadaşını kaybetmesi, bazen bir hayvanının ölümü depresyon açısından riskli durmlardır.

Ne Zaman Harekete Geçilmeli?

Depresyonu fark etme konusunda en önemli görev aileye düşmektedir. Çocuğunuzu çok iyi tanımalısınız. Günlük rutinlerini, alışkanlıklarını ve ilişki kurma biçimini çok iyi bilirseniz ortaya çıkabilecek değişiklikleri farketmeniz ve takip etmeniz kolay olacaktır.

Sözü edilen belirti ve sinyaller en az iki haftadır devam etmekte ise öncelikle aile içinde çocuğunuzu iyi tanıyan diğer kişilerden de yardım istemeli, onların da görüşünü almalısınız. Okulu ve öğretmeniyle görüşüp bu belirtilerin hangi ortamlarda nasıl ve ne sıklıkta ortaya çıktığını iyi belirlemelisiniz. Bu bilgiler ışığında bir uzmandan yardım istemelisiniz. 

Bu yardım öncesinde çocuğa karşı tavrınız onu bu durumuyla ilgili suçlayıcı bir şekilde sorgulamak olmamalıdır. Bunun yerine onu dinleyen ve sorunun ne olduğunu anlamaya çalışan bir yaklaşımda olmalısınız. Onunla empati kurup duygularını anlamalı, kendi duygularını farketmesi konusunda ona yardımcı olmalısınız.

Bir uzmana gitmeye karar verdiğinizde ona bunu açıklarken bu durumu kendisine bir ceza gibi algılamaması için öncesinde onunla açıklıkla konuşmanız önemlidir. Örneğin “Hiç laf dinlemiyorsun seni psikoloğa götüreceğim” derseniz bunun bir ceza olduğunu düşünecektir. Bunun yerine çocuğunuza, onun durumunun sizi endişelendirdiğini ona yardım etmek istediğinizi ve bu nedenle de profesyonel bir yardımın iyi olacağını anlatmalısınız.

Anne-babalara öneriler

Bebekliğinden itibaren çocuğunuzla iyi, yakın bir ilişki kurun. Onun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarının yeterince ve zamanında karşılandığından emin olun. 

Bebeğinize sizin dışınızda biri bakıyorsa (anneanne-babaanne veya bakıcı vs) bu kişinin depresif bir kişilik özelliği olup olmadığına dikkat edin. Unutmayın ki bebekler karamsar ve yeterince sıcak olmayan bir tavrı hissederler. İhmal edilmek bebeğin depresif özellikler göstermesi açısından riskli bir durumdur.

Aile içinde huzursuzluklar varsa, anne-baba arası tartışmalar yoğunsa ve boşanma veya boşanma riski söz konusuysa bu durumda çocuğunuzun duygularını ifade etmesine fırsat verin. Onun sizin için ne kadar değerli ve önemli olduğunu, her koşulda onun hep yanında yer alacağınızı anlatın ve belli edin.

Çocuğunuzdan beklentilerinizi belirlerken onun psikolojik özelliklerini ve becerilerinin sınırını iyi gözlemleyin. Yapabileceğinin çok üstünde, baskıcı ve mükemmeliyetçi bir yaklaşım depresyonu tetikleyici bir ortam yaratmanıza neden olabilir.

Çocuğunuz okula gidiyorsa, öğretmenin, okulunun tavrını iyi araştırın. Yüksek başarıya odaklı, baskıcı bir okul ortamı tıpkı baskıcı ev ortamı gibi risk yaratmaktadır.

Çocuğunuzun genel ruh halini, alışkanlıklarına uyum biçimini, çevresiyle ilişki kurma biçimini, okula ve derslere ilgisini iyi gözlemleyin. Ani olarak ortaya çıkabilecek bir uyum ve davranış sorunu depresyonun bir işareti olabilir. 

Uyku ve iştahla ilgili değişiklikleri göz ardı etmeyin.

Öfkeli ve saldırgan davranmaya başlayan çocuğunuzu cezalandırmak yerine onun bu davranışına neden olabilecek etkenleri anlamaya çalışın. Çocuğun anlaşıldığını hissedebileceği sakin ve anlayışlı bir ortam yaratmaya gayret edin. 

Aile bireylerinden birinin kaybı sözkonusuysa, bu kayıpla ilgili üzüntü ve acıyı çocuğun ifade etmesine fırsat verin. “Üzülecek birşey yok ya da ağlama sakın” yaklaşımı yerine bu durumun gerçekten üzücü olduğu, sizin de benzer acı ve üzüntüyü yaşadığınız, bu üzüntünün de zaman içinde üstesinden gelebileceğiniz mesajını verin.
Çocuğunuza Söz Geçirebilirsiniz
Çocuğunuza söz geçirememekten mi yakınıyorsunuz? O halde önce ona nasıl bir disiplin uyguladığınızı gözden geçirmeniz gerekecek. İşte Psikolojik Danışman Belgin Temur'un bu konuda anne-babalara önerileri... O minik bebeğiniz büyüyene kadar hep siz onun isteklerini yerine getirdiniz. Ancak şimdi o sizin hiçbir sözünüzü dinlemiyor olabilir. Bazı anne-babalar çocuklarına söz geçiremediklerinden yakınırlar. Ancak bunun nedenini önce kendilerinde aramaları gerekiyor. Psikolojik Danışman Belgin Temur, bazı anne-babaların neden çocuklarına söz geçiremediklerini anlattı ve bu konuda neler yapmaları gerektiği ile ilgili önerilerde bulundu. 

Çocuğa söz geçirebilmek

Çocuklar bebekliklerinden itibaren çevreden gelen uyarılara tepki verirler. Yenidoğan döneminde bebeklerin tepkileri refleks biçimindedir; sese, ışığa, görüntüye tepki verirler. Bebekler, dış dünyayı tanıyıp keşfetmeye başladıkça değişik durumlara değişik tepkiler vermeyi öğrenirler. Annelerinin ses tonundan sevildiklerini hissederler; kendilerine gülündüğünde bunu fark edip gülümserler; evde huzursuzluk olduğunda ve sesler yükseldiğinde irkilirler ve huzursuz olurlar. Bebek dili öğrenmeye başladığında sözel uyarıları da tanımaya ve ayırt etmeye başlar. 1 yaşlarındaki bir bebek “Al-ver-gel” gibi komutları anlar ve uygun tepkiler verebilir. Özellikle de eline verilen şey onun keyif alacağı bir materyal ise "Al" komutuna daha hızlı ve istekle tepki vererek uzatılan objeyi alır. Yani bebeğin istenen bir şeyi yapması için sonunda haz alacağı bir ödül olması gereklidir. Bu yolla, komuta uygun tepki vermeyi öğrenir. Bebeklerin, yetişkinlerin isteklerini gerçekleştirmeleri böyle bir öğrenme yoluyla olur. İsteneni yaptıklarında ödüllendirildiklerini fark ederlerse, isteneni daha fazla yapma eğiliminde olurlar. 

Öğrenmedeki bu temel eğilim, aslında yaşam boyu devam eden bir öğrenme prensibidir. Bize haz veren, sonunda hoş bir durumla karşılaşma olasılığımız olan eylemleri yapmaya daha istekli oluruz; hatta bu eylemi sık sık tekrarlamak isteriz. 

Çocukların da anne-babalarının sözlerini dinlemeleri küçük yaşlardan itibaren öğrenilmiş bir tutumdur. Eğer anne-baba isteğini sunarken çocuğu motive edebiliyorsa ve bu isteğin yapılması sonucunda çocuk anne-babasını ne kadar memnun ettiğini görüyorsa bu isteği yerine getirmeye de hevesli olacaktır. Tam tersi olarak anne-baba isteğini çocuğa sunarken bu isteği yapmaması durumunda nelerle karşılaşacağını tehdit biçiminde sunuyorsa, çocuklar söz dinlemeye pek de hevesli olmayacaklardır. Ödüllendirme, istenen davranış ve tutumların gelişmesi için cezalandırmadan çok daha etkili bir yöntemdir. 

Sınırları öğretmek

Bebekler yürümeye başlayıp kendilerine zarar verebilecek hareketliliğe sahip olduklarında davranışlarına engel getirilmesi zorunluluğu da doğar. İster istemez zarar verici durumlarla karşılaşma olasılığında bebek “Hayır” tepkisiyle karşılaşır. Bebekler gerçek anlamda ilk kez sınırla bu dönemde karşılaşırlar. Bu dönemden itibaren bebek, yapması ve yapmaması gerekenleri öğrenmeye başlar. 

Anne-babalar, çocuklarına küçük yaşlardan itibaren birlikte ve düzen içinde yaşamanın kurallarını öğretmelidirler. Çocuk, kendisi için neyin gerekli, neyin daha yararlı ve önemli olduğunu başlangıçta bilemez. Anne-babalar birtakım kurallar ve sınırlar koyarak çocuğu korumak ve kendisine zarar vermeden iyi alışkanlıklar geliştirerek, sosyal uyum için gerekli becerileri kazandırmak durumundadırlar. Çocuğun uyku, yemek, giyinme ve temizlik alışkanlıklarını kazanması, ihtiyaçlarını geciktirebilmeyi, paylaşmayı öğrenmesi, bağımsız hareket edebilmesi hep anne-babanın yönlendirmesini ve çocuğa fırsat vermesini gerektirir. Çocuk kendisiyle ilgili giyinme ve yemek gibi özbakım becerilerini başka çocuklarla bir aradayken, sırasını beklemek ve kurala uymak gibi sosyal becerileri ise önce evde anne-babasından öğrenir. Bu sınırları ve kuralları öğrenmeyen çocuk hem kendi becerilerini geliştiremez hem de yuva-okul gibi sosyal ortamlarda uyum problemleri yaşayabilir. 

Anne-babalar bebeğin becerileri gelişmeye başladığından itibaren bu kuralları öğretmelidirler. 

Önceden belirlenmiş kurallar

Evde kural koymanın öneminden bahsederken kuralların önceden belirlenmesinin gerekliliği de unutulmamalıdır. Çocuklar ne zaman nasıl davranmaları gerektiğini önceden bilmeye ihtiyaç duyarlar ve birden bire ortaya çıkan bir talebe cevap vermek konusunda çok istekli olmazlar. Bu durumda anne-babanın sözlerini dinletmek için biraz daha sert bir uyarıya ihtiyaçları olacaktır. Bu da çocuk ve anne-baba arasında başka problemlerin yaşanmasına sebep olabilir. Oysa zaten kural olan ve çocuğun bildiği bir şey hatırlatıldığında bu söyleneni çocuklar bir tehdit ve rahatsız edici bir şey olarak algılamayacakları için söylenene itaat edeceklerdir. 

Kuralların tutarsız uygulanması

Çocukların kuralları öğrenmesini ve kurala uymalarını zorlaştıran başka bir durum da kuralların tutarsız bir şekilde uygulanmasıdır. Yapılması yasak olan bir şey başka bir gün kabul ediliyorsa çocukların bu kuralı kural olarak benimsemeleri zor olacaktır. Anne-baba böyle bir durumda çocuğun “söz dinlememesini” olağan karşılamalıdırlar. Çocuk daha önce benzer bir davranışının anne-babası tarafından kabul gördüğünü söyleyebilir ve bu yeni kurala itaat etmeyecektir. Üstelik bu tutarsızlığı fark ettiği için anne-babasının başka konularda söylediklerine uymakta da problem çıkarabilir. 

Anne-babalar ne yapmalı? 

Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur'un, çocuklarına söz geçiremeyen anne-babaların dikkat etmeleri gerekenlerle ilgili önerileri şöyle: 

 Bebekliğinden itibaren çocuklara sınırları ve kuralları öğretin; uyku, yemek, tuvalet, temizlik, özbakım gibi konularda bir düzen oluşturun.

 Çocuğunuzun her türlü ihtiyacını karşılayabileceği şekilde büyümesine özen gösterin. Becerileri geliştikçe her türlü ihtiyacını karşılayabilir hale gelecektir. Böylece kendi sorumlulukları konusunda fazla uyarmanız gerekmeyecek ve itaat problemi yaşama olasılığınız azalacaktır. 

 Kurallar önceden belirlenmelidir. Öncesinde konuşulmamış, beklenmedik istekler çocuklarda kaygı uyandırır ve söyleneni yapmak istemeyebilirler. Bunun yerine önceden belirlenmiş kurallarla ilgili uyarı yapmak çocuklar üzerinde daha etkilidir.

 Kurallar mümkün olduğunca açık ve net olmalıdır. Çocuğunuzdan nasıl davranmasını beklediğinizi belirtmeniz, çocuğunuzun uygun davranma olasılığını artıracaktır.

 Kurallar tutarlı olmalıdır. Sizin tutarlı olduğunuzu gören çocuğunuz sizin sözünüzü dinlemeye daha istekli olacaktır.

 İstediğiniz gibi davrandığında ve sözünüzü dinlediğinde onu ödüllendirin. Ödülün “Aferin, sözümü dinlediğin için seninle gurur duyuyorum vs.” gibi sözel ödül olması çocuğu daha fazla motive edecektir. Anne-babası tarafından kabul gördüğünü ve davranışının beğenildiğini gören her çocuk, aynı davranışı tekrarlamak isteyecektir.

 Çocuğunuzla iyi iletişim kurmanız önemlidir. Çünkü ancak iyi iletişim kurduğunuzda çocuğunuz sizi dinlemeye ve istediğinizi yapmaya istekli olacaktır. Aksi halde “söz dinlememek” anne-babaya duyulan öfkenin bir ifadesi olarak ve anne-babaya tepki biçiminde ortaya çıkan bir sonuç olabilir.

"ALIŞKANLIKLARI KÜÇÜK YAŞTA KAZANDIRIN"

Anne-babaların çocuklarına sorumluluk ve alışkanlıkları küçük yaştan itibaren kazandırmaları gerektiğini belirten Psikolojik Danışman Belgin Temur, sözlerine şöyle devam ediyor: "Günlük ihtiyaçları bir düzen içinde karşılanan ve ne zaman nasıl davranması gerektiği öğretilen çocuklar, küçük yaşlardan itibaren günlük düzenle ilgili kendilerine yapılan uyarılara olumlu tepki verirler. Çünkü bu, alıştıkları hatta ihtiyaç duydukları bir durumdur. Bu nedenle anne-babanın uyarması çocuğu rahatsız etmez ve isteneni keyifle yapar. Ancak küçük yaştan itibaren düzen öğretilmemiş, kendi başına hareket etmesine izin verilmemiş ve bu nedenle becerileri gelişememiş bir çocuğun biraz daha büyüdüğünde birden bire kendi sorumlulukları yerine getirmesi beklenemez. Bu noktada anne-babaların çocuklara sorumluluklarını hatırlatmaları pek bir işe yaramaz ve söz dinletmeleri daha zor olmaya başlar. Alışkanlıklar küçük yaşlarda kazanılmadığında sonradan sık uyarılarla öğrenilmeleri mümkün olmaz. Sözünü dinletememekten şikayetçi olan anne-babalar genellikle küçük yaşlarda bu düzeni oluşturamamış anne-babalardır." 

Ödüllendirme, istenen davranış ve tutumların gelişmesi için cezalandırmadan çok daha etkili bir yöntemdir. 

Çocuğunuza karşı koyduğunuz kurallar tutarlı olmalıdır. Sizin tutarlı olduğunuzu gören çocuğunuz sizin sözünüzü dinlemeye daha istekli olacaktır.

Sınırları ve kuralları öğrenmeyen çocuk, hem kendi becerilerini geliştiremez hem de yuva-okul gibi sosyal ortamlarda uyum problemleri yaşayabilir. 
Doğru Dadı Seçimi Nasıl Olmalı ?
Anne-babaların çalışma hayatının devamlılığı, bebek ve çocukların bakımının sürdürülebilmesi için "dadı"lar, aile hayatında önemli bir yere sahip. Dolayısıyla "dadı seçimi"nin ciddiye alınması gerekiyor. Bu konuda nelere dikkat etmeniz gerektiğini Psikolojik Danışman Belgin Temur anlattı.    

Çalışan anneler için doğum sonrası ücretli izin yeni yasaya göre 4 ay, hem anne hem de babalar içinse ücretsiz izin 6 ay oldu. Süre ne kadar uzarsa uzasın, birçoğunuz, çalışma hayatına devam edebilmek için, çocuğunuzu bir gün bir "dadı"ya teslim etmek durumunda kalacaksınız. Tabii biricik anneniz bu "kutsal" görevi üstlenmediyse... Peki 9 ay karnınızda taşıdığınız ve yanınızdan ayırmak istemediğiniz bebeğinizi, "nasıl bir bakıcı"ya teslim edeceksiniz? Çalışan annelerin endişelendikleri konulardan biri de, çocuğunu bir başkasına teslim etmektir. Bu konuda pek çok anne-baba, tam olarak nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda tereddüt yaşıyor. Mavi Psikolojik ve Danışmanlık Merkezi'nden Psikolojik Danışman Belgin Temur, anne-babalara "doğru" dadı seçimini yapabilmeleri ve çocuğun dadıya "alışma" sürecini kolaylaştırabilmeleri için öneriler verdi. 

Bebeklik döneminde dadı ihtiyacı

Bebeklerin özellikle ilk yılda anne ile yoğun bir şekilde birlikte olmasının ve beslenme, temizlik, sevgi ve ilgi gibi ihtiyaçlarının anne tarafından karşılanmasının önemi biliniyor. Ancak çalışan annelerin genellikle bu kadar zaman işten ayrı kalmaları mümkün olamıyor. Bu durumda daha erken dönemlerde bir bakıcı ihtiyacı doğuyor. Bebeğin en önemli ihtiyacı ise; kendisiyle düzenli ve sürekli olarak ilgilenebilecek ve ilişki kurabileceği, bakım verecek bir kişidir. Kendisini ve dış dünyayı algılamasını bu ilişki üzerinden yapılandırır. Bu nedenle eğer bebek bir şekilde bakıcıya bırakılacak ise doğumundan itibaren annesinin yanı sıra bu bakıcının da bulunması onunla da ilişki kurması önemlidir. Başlangıçta çocuk daha yoğun olarak annenin gözetiminde ve anne ile ilişkide olmalı, ancak bakıcı da çocuğun bazı ihtiyaçlarını karşılamada anneye yardımcı olmalı, çocukla aynı ortamda bulunmalı, kendisini tanımasını sağlamalı ve bebeği de yakından tanımalıdır.

İyi bir dadı ne gibi özelliklere sahip olmalı? 

Bebek bakıcısının öncelikle sakin, huzurlu, sabırlı, dikkatli, sevecen, hayat dolu, işini ve çocukları çok seven, dürüst birisi olması ve kalıcılığı önemlidir. Eğitimli olmak sanılanın aksine belirtilen özelliklerden daha sonra gelen bir özelliktir. Çünkü sabırlı, bebeği gerçekten sevebilecek, şefkatli bir dadı zaten doğru yönlendirmelerle bebeğiniz için en uygun öğrenme ortamını sağlayacaktır. Özellikle bebeklik döneminde sevecen-sıcak bir ilişki, bebeğin en önemli ihtiyacıdır. Zaman zaman daha eğitimli dadılar tercih edilir ve bu kişiler çocukların zihinsel becerilerini geliştirir, onları eğitimin yanı sıra öğretim vermek konusunda da görevlendirir. Oysa ilk 3 yılda çocuğa uygun, doğal bir öğrenme ortamı yaratmak yeterlidir. Çocuk zaten doğal olarak yeteneklerini geliştirecektir. Çevre koşullarının uygun bir şekilde oluşturulması, yeterli oyun malzemesinin sunulması, çocuğun çevreyi keşfetmesine izin verilmesi, keşif çabaları sırasında engelleyici olunmaması ve sabırlı davranılması, onu tehlikelerden korumak ve kendisine/çevreye zarar vermesine engel olmak için yumuşak yöntemler kullanılması önemlidir. Bu koşullarda çocuklar zaten gelişim basamaklarını rahatça geçebilir. Çocukların öğrenme ve akademik beceriler konusunda erken ve aşırı uyarılmaları ve böyle bir erken öğrenme ortamına maruz bırakılmaları, akademik gelişimlerini hızlandırır, ancak sosyal yönden zorluklar yaşayabilmelerine neden olabilir. Yuva yaşları geldiğinde teke tek ilişki içinde sadece akademik yönleri gelişmiş olan çocuklar ciddi uyum problemleri geliştirebilmektedir.

Güvenilir olup olmadığını anlamak için... 

Kişilere güven duymak, kısa bir görüşme ile oluşabilecek bir şey değildir. Özellikle de bir bebeğin emanet edileceği fikri, anne-babalara çok ürkütücü gelir. Haklılık payı çok yüksek olan bu kaygıyı ortadan kaldırmanın bilinen yolu referanstır. Bunun yanı sıra, görüşme sırasında kişinin kendi yaşantısına ait bilgiler ipucu oluşturabilir. Kendisinin acil durumlarda ve stres karşısında nasıl tepki verdiği, kızdığında ne yaptığı, niçin böyle bir işi istiyor olduğu, daha ne kadar bu işi yapmayı düşündüğü, tahammülünün sınırları, kendi çocukları varsa onlarla ilişkileri (onları nasıl tanımladığı), onları büyütürken yaşadığı güçlükleri nasıl atlattığı, kendi eşi ile ilişkisini nasıl tanımladığı ve yaşamı nasıl algıladığı önemli olabilir. Tabii ses tonu, sizinle ilişki kurma biçimi (Göz teması kuruyor mu? Güler yüzlü mü? Sevinçli mi?) de önemlidir. Ayrıca bebekle ilk temasında nasıl tepki verdiği, ona sıcak yaklaşabilmesi anne-babalar için ipucu olabilir.

Dadının yaşı ne kadar önemlidir?

Yine küçük bebekler düşünüldüğünde çok küçük bir bakıcıdansa en az 20’li yaşlarında, kendi kişilik gelişimini tamamlamış ve enerjisini işine yöneltebilecek biri olması önemli. Tabii enerjinin sürdürülebilmesi açısından kişinin dinç ve enerjik yaşlarında olması göz önünde bulundurulmalı. Üst sınırı belirlerken de yaşlılık kişiden kişiye değişmekle birlikte, bu enerjiyi sürdürebilecek yaşta olduğuna ikna olabileceğiniz yaşta olması tercih edilmelidir.

Sık dadı değişimi çocuğu etkiler mi?

Bağlanmanın önemi düşünüldüğünde, çocuğa en çok zarar verebilecek şeylerden biri de sık dadı değiştirmektir. Özellikle küçük bebeklik dönemlerinde anne-babalar çocuğun bu değişimin farkında olmadıklarını ve dolayısıyla etkilenmediklerini düşünürler. Oysa ilişki süreklilik arz eden bir konudur ve çocuğun bu sürekliliğe ihtiyacı vardır. Hayatına giren ve bir süre sonra kaybolan bir kişi, çocukta temel güveni etkileyen ve yaşamı güvenilmez hissettiren bir unsur olabilir. Bu nedenle eğer mümkünse özellikle de çocuğun uzun süreli birlikte olduğu bir bakıcı ayrılınca, onunla sonradan da belli aralıklarla görüşmesi sağlanmalıdır. 

Dadıya alışmasını nasıl sağlayacaksınız?

Çocukların kişilere, özellikle de yakın ilişkide olacakları kişilere alışmaları kolay ve hızlı olmaz. Bu nedenle de birdenbire gelen ve “Artık seninle ilgilenecek kişi bu!” denilen kişileri hemen kabullenmeleri pek mümkün değildir. Bu kişilerin tamamen çocukla/bebekle yalnız kalmadan önce bir süre o evin içinde anne ile birlikte bulunmaları önemlidir. Çocuğun kişilik özelliğine göre de yavaş yavaş çocukla ilişkiye girmeleri, çocukların onu kendi dünyasına kabul etmesi için beklemeli ve sabırlı olmalıdırlar. Özellikle sık bakıcı değiştiren ailelerde çocuklar, gelen bakıcının da nasıl olsa kısa bir süre sonra ayrılacağını var sayarak onunla ilişki kurmazlar ve bağlanmaya karşı direnç geliştirirler. Bu, aslında yeniden kaybetme korkusunun bir ifadesidir. Bu nedenle de böyle bir durumda bu kişiyi kabul etmeleri daha uzun zaman alır. Kişinin tutarlı olarak çocukla olumlu ilişkiyi devam ettirmesi, onun kabulünü de kolaylaştıracaktır.

Çocuk dadıya kötü davranırsa...

Çocuğun dadıya gösterdiği tepki, genellikle annesinin kendinden uzaklaşmasına tepki olarak ortaya çıkar. Çocuk, sanki dadıyı kabul ederse anneyi daha fazla kaybedecektir. Anne eve daha geç gelecektir, anne ile daha az vakit geçirecektir. Burada annenin çocukla iyi bir ilişki içinde olması, çocukla düzenli, özel zaman geçirmesi bu problemin çözülmesini sağlayabilir. Bazen çocuklar anne-babalarının davranış biçimlerini taklit ederler. Anne-babanın dadıya olumsuz bir tavrı varsa, sert ve eleştiren bir tutum içindeyse çocuklar da aynı tutum içinde olabilirler. Bu durumda sizin dadı ile daha olumlu bir ilişki içine girmeniz çözüm olabilir. Çocukların tüm olumsuz tepkilerinin nedeninin olumsuz başka bir duygu olduğu unutulmamalı ve bu duygu anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Dadıyı denetlemenin en uygun yolları

Birkaç ay boyunca aynı evi paylaştığınız, tepkilerini ve ilişki kurma biçimini gözlemlediğiniz bir kişi, "güvenilir" ya da "güvenilir olmama" konusunda mutlaka bir ipucu verir. Ayrıca çocuğunuzu iyi tanıyorsanız, dadı ile ilişkilerinde olan biteni anlamanız oldukça kolay olacaktır. Denetlemekten kast edilen çocukla sağlıklı ve özenli bir ilişki içinde olması ise; çocuktaki değişikliklerden ilişkiye dair olumsuzluklar fark edilebilir. Bunun dışında güveninizi kazanan bir bakıcının sonrasında denetlenmesine de gerek olmayacaktır. Unutulmamalıdır ki hiç kimse sizin tam istediğiniz gibi olmayacaktır. Çocuk bir dadıya emanet edildiğinde, kişiliğinin gelişimi sırasında onun etkisinin olması, sizden farklı birinin etkisi altında büyümesi vazgeçilmezdir. Bu nedenle sizin için en önemli özelliklerin ne olduğunu belirleyip, bu özellikleri en çok karşılayan birini bulmalı ve bunun dışındaki farklılıklara da göz yummalısınız. Bu durum, anneanne veya babaanne tarafından bakılan çocuklar için de geçerlidir. Bu konuda önceliklerin belirlenmesi esas olmalıdır.

"Dadıya bağlanmasında sakınca yok!"

Dadının, çocuğun hayatında özellikle uzun süreli yer almasının önemli olduğunu ve çocuğun dadıya bağlanmasında bir sakınca olmadığını söyleyen Psikolojik Danışman Belgin Temur, sözlerine şöyle devam ediyor: "Çünkü çocuğun en önemli ihtiyacı bağlanmaktır. Kendisine bakım veren kişiye bağlanmadan, daha sonraki bağımsızlık aşamasına gelemez. Bakıcıyla büyütülmek zorunda olan çocuklar, ister istemez bakıcıları ile kaçınılmaz bir bağ oluştururlar ve bu bağ sayesinde kendilerini güvende, mutlu ve huzurlu hissederler. Bu bağ olmadan zaten çocuğun bu bakımdan yararlanması ve psikolojik gelişimini tamamlaması mümkün değildir."
Empatiyi Öğretmek
Çocuklarda empatik özellikler ne zaman gelişmeye başlar?

Duyguları anlamak insan doğasına ait en önemli özelliklerden biridir. Duyguların anlaşılması, duyguların referans alınarak iletişim kurulması psikolojik olgunlaşmanın da en önemli kriterlerindendir. Çocuklar bebeklikten çıkıp bireyleşmeye başladıklarında ben ve başkalarının ayırdına vardıklarında başkalarının ne hissettiğini daha net olarak anlamaya ve buna göre hareket edebilmeye başlarlar. Bu da yaklaşık iki buçuk yaş civarında olur. Elbette çok daha küçük bebekken bile annesinin sesinin tonundan, ona dokunuşunun niteliğinden bile annesinin kızgın veya mutlu olduğunu ayırt edebilirler. Ancak iletişim içinde etkin olarak kullanabilmek anlamında empatinin yerleşmesi 3 yaş civarında gerçekleşmektedir. Empati aynı zamanda öğrenilen-öğretilen bir şeydir. Bu anlamda anne-babaları ve çevrelerindeki yetişkinler tarafından duyguları anlaşılan, ifade edilen çocuklar empatiyi daha kolay öğrenirler. Çünkü empati becerisinin gelişimi için öncelikle kişinin kendi duygularının farkında olması, bu duygular arasındaki farkları hissedebilmesi önemlidir. Örneğin yeni doğan kardeşi nedeniyle yuvaya gitmek istemeyen bir çocuğa annesinin bu bir okula uyum problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi algılaması çocuğun da kendi duygusunu ayırt edememesine neden olacaktır. Böyle bir durumda annenin “biliyorum, sen de bizimle evde kalmak istiyorsun, hep kardeşinle vakit geçirdiğim için bana kızgınsın” gibi empatik bir yaklaşımda bulunması çocuğun da hem duygusunu fark etmesine yardımcı olacak hem de olumsuz duyguların da kabul edilir olduğunu anlamasını sağlayacaktır.

Anne-babalar bu özelliklerin gelişmesine nasıl yardımcı olabilirler?

Anne-babaların bebeğin doğduğu andan itibaren bebeğin duygularına odaklanmaları önemlidir. Bebekler dikkatle gözlemlendiklerinde ağlamalarının bile farklı anlamlar içerdiğini fark etmek mümkündür. Bebekle fazla vakit geçiren bir kişi bu farkı kolayca fark edebilir. 2-3 aydan itibaren bebekler sosyal gülümsemeye başlarlar. Yüzüne gülerek baktığınızda bebek size gülerek tepki vermeye başlar. Bu dönem kendi duygularınızı ona aktarmanın ve karşılıklı sıcak ve şefkatli bir iletişim kurabilmenin mümkün olabildiği bir dönemdir. Güldüğünde gülmek, ağlayarak bir ihtiyacını dile getirdiğinde yumuşak bir ses tonu eşliğinde ihtiyacını gidermek aslında bebeğin de kendi duygularını iletişim içinde kullanmayı öğrenmesine yardımcı olur. Ağlamasına bir yanıt alamayan ya da her türlü ağlamasına aynı tepkiyi alan bir bebek bir süre sonra her türlü ihtiyacını aynı şekilde ifade etmeye başlayacaktır. Çocuklar biraz daha büyüyüp yuva çağına geldiğinde bir çok değişik durumda bir çok değişik tepkiler vermeye başlarlar. Bunlar arasındaki farkı görmek ve çocuğa fark ettirmek de çok önemlidir. Davranışlar ve bu davranışlar sırasında ortaya çıkan duygular arasındaki ton farkını anne-babanın fark edip çocuğa geri bildirim vermesi empatinin gelişmesinde çok gereklidir. Üstelik duyguları anlayan ve geri bildiren bir yaklaşım bir çok davranış probleminin azalmasına, çocukların kendi davranışlarının sorumluluğunu alabilmelerine yardımcı olmaktadır. Çünkü anne-baba çocuğun bu davranışıyla aslında neyi ifade etmek istediğinin şifresini çözmektedir. Oyuncağını tekmeleyen bir çocuğa “bugün yuvada canını sıkan bir şey olmuş” demek ile “her zaman oyuncaklarını böyle hırpalıyorsun” demek arasında çocuğun içgörü kazanması açısından da büyük farklar vardır. Yine önemli bir konu da anne-babaların kendi duygularını ifade etmek konusunda örnek olmalarının önemidir. Duygularını açık ifade eden, kendi aralarındaki ilişkide de hem olumlu hem olumsuz duyguları uygun bir şekilde dile getirebilen anne-babalar çocuklarına bu konuda model olmaktadırlar. Kızgınlık ve öfke genelde daha kolay ifade edilen duygulardır. Ancak doğru bir şekilde ifade edilmezler. Çocuklara kızgınlığın ifade edilmesi agresyon ve yargılama içerdiğinde çocuklar da kızgınlıklarını bu şekilde ifade etmeyi öğrenirler. Oysa bizi kızdıran durumu ve davranışı anlamaya çalışmak ve kızgınlığımızın altında yatan temel duyguyu fark etmek önemlidir. Örneğin engellenmek bizi rahatsız ediyorsa ve engellenme karşısında uzun süre sabretmişsek bir süre sonra bu ciddi bir kızgınlığa dönüşebilir. Bu durumda çocuğunuzun bir davranışının sizi engellemiş olduğunu ve bundan rahatsızlık duyduğunuzu söylemek yerine çocuğunuza öfkeli bir şekilde bağırabilir ve onun ne “laf anlamaz, yaramaz vs” bir çocuk olduğunu söyleyip agresif davranabilirsiniz. Bu durumda çocuğunuz da sizi model alacaktır ve kendisini rahatsız eden her durumda saldırgan davranacak ve duyguları anlama konusunda becerisini geliştiremeyecektir. Aynı şekilde olumlu duyguların da ifade edilmesi önemlidir. Toplumumuzda genellikle iyi ve memnun edici şeyler pek dile getirilmez. Çocukların bu tip şeyleri doğal olarak “zaten” yapmaları beklenir. Çocuğunuzun bir davranışı sizi mutlu ettiğinde bundan duyduğunuz sevinci de dile getirmelisiniz. Bu durumda çocuk hem kendi olumlu yönlerini fark edecek hem de başkalarının hangi durumlarda sevinç ve mutluluk hissedeceğini anlama fırsatı bulacaktır. Ayrıca kendi olumlu duygularını gerekli durumlarda kolayca ifade etmeyi öğrenecektir.

Çocuğun Yaşamında Empatik Düşünce Neden Önemlidir?

Çocuklar sosyal yaşam içinde yer alırken kabul etmeyi, uyum sağlamayı, nerede nasıl davranmaları gerektiğini öğrenirler. Bu aşamaların ardından kabul görmeye de başlarlar. Çocuk ancak sosyal olarak kabul gördüğünde sosyal iletişim içinde yer alabilir. Kabul görmenin en önemli koşullarından biri de empatidir. Kendi ihtiyaçları ve duyguları kadar grup içindeki diğer bireylerin de duygularını ve ihtiyaçlarını fark etmek önemlidir. Başkalarının davranışlarının altında yatan duyguları fark etmek, bu duyguların hangi tepkilere neden olduğunu anlayabilmek uyum için çok önemlidir. Empatik düşünebilen çocuklar çevrelerinde olup bitenleri daha iyi yorumlayabilirler, başkalarının problemlerini daha kolay anlayabilirler ve ilişkileri içindeki problemleri daha kolay çözebilirler. Bu özellikleri de diğer çocuklar tarafından kolayca kabul görmelerini sağlar. Empatik düşünebilen çocuklar kendi duygularının farkında oldukları ve duygularını da ifade edebilmeyi becerdikleri için ilişkilerinde daha az sorun yaşarlar. 

Aile Yaşamı düşünüldüğünde empati neden gereklidir? Hangi sorunları ortadan kaldırır?

Aile içinde zaman zaman sorunlar ve iletişim problemleri yaşanabilir. Karşılıklı memnuniyetsizlikler, mutsuzluklar, başka faktörlere bağlı sıkıntılar yaşanabilir. Aile bireylerinin özellikle olumsuz duygular yaşanırken birbirlerini anlamaları çok önemlidir. Kişiler yaşadıkları sıkıntılar ve bu sıkıntıların doğurduğu duygularla baş edebilmekte zaman zaman zorlanabilirler. Bu durumda ailenin diğer bireylerinin sıkıntı yaşayan kişinin duygularını anlaması ve bu duyguları referans alarak hareket etmesi hem kişinin sıkıntısını hafifletecek hem de olası bir iletişim çatışmasını ortadan kaldıracaktır. Çünkü empatinin var olmadığı ortamlarda bireylerin tek tek yaşadıkları problemler diğer bireyleri yanlış yorumlamalarına neden olabilmektedir. Kişinin kendi olumsuz duyguları nedeniyle yaşadığı bir problem eğer doğru anlaşılmazsa çatışmalara da neden olmaktadır. Oysa davranışın altında yatan duyguyu anlamak ve kişiye duygusunu anladığımıza dair bir mesaj vermek hem olası bir çatışmayı önleyecek hem de kişinin kendi problemini çözme fırsatı elde etmesine yardımcı olacaktır. Çünkü özellikle çok yoğun duygular yaşanırken bazen kişiler kendi temel duygularını fark etmekte zorluk yaşayabilirler. Kendisine empatik yaklaşan ve duygusunu yansıtan biri olduğunda duyguları üzerinde düşünme fırsatı bulmak mümkün olacaktır. Anne-babaların çocuklarıyla ilişkilerinde de empatinin önemi büyüktür. Özellikle disiplin uygulamalarında çocuktan ne istediğimizi ve ne istemediğimizi dile getirirken kendi duygularımızı ifade edebilmek çok önemlidir. Hangi davranışın bizi rahatsız ettiğini, bizde hangi duyguyu yarattığını uygun bir dille ifade ettiğimizde çocuğumuzda istediğimiz davranışları görme olasılığımız artar. Aynı şekilde hoşumuza giden, bizi memnun eden davranışları ifade ettiğimizde çocuğumuzun bu davranışları pekişecektir. Çocuklar sıkıntı yaşıyorken onların sıkıntılarını anlayabilmek, duygularını fark etmek-yansıtmak ve bu durumu sıradan bir disiplin ve davranış problemi gibi ele almamak önemlidir. Anne-babaları tarafından duyguları anlaşılan çocukların ister istemez davranış problemleri de azalacaktır. Ayrıca anlaşılmış olma duygusu güven gelişimi için de önemlidir. Çocukluk çağında yaşanan bir çok ruhsal ve davranışsal problem empatik yaklaşım sayesinde erkenden tanınabilir ve müdahale edilmesi kolaylaşabilir. Çünkü çocuklar yaşadıkları sıkıntıları genellikle dolaylı yoldan, davranışları ve tutumları ile ifade edebilirler. Eğer anne ve babalar çocukların duygularına duyarlı olurlarsa onlardaki değişimlerin kaynağını ve neden olan temel duyguları fark edebilirlerse hem birçok problem hafif düzeydeyken çözülebilir hem de ağırlaşma olasılığı olan problemler fark edilebilir.
Yeni Yılda Çocuğunuzla Birlikte Yeni Umutlar
 Bu yıl çocuğunuzu daha iyi tanımaya çalışın; O nasıl bir çocuk? Onun yaş ve gelişim özelliklerini öğrenin. Sosyal ve psikolojik olarak yaşının özelliklerini taşıyor mu? Evde ve dış dünyada uyumlu mu? Duygusal ve davranışsal sorunları var mı? İhtiyaçları neler? İlgileri neler? Yetenekleri neler? Duygularını ifade edebiliyor mu? Bütün bunları anlayabilmek dikkatli bir takibi ve yakın ilişkiyi gerektirir. Bunun yanı sıra çocuk gelişimine ve psikolojisine ilişkin kitaplar okumak, konuyla ilgili dergilere abone olmak, seminerlere, kurslara katılmak, ana-baba okullarına gitmek, konunun uzmanlarıyla görüşmek yoluyla bilginizi artırabilirsiniz. 



 Çocuğunuzla daha fazla zaman geçirin. Bu yıl çocuğunuz için önceden fırsat bulamadığınız zamanlar yaratın. Onunla onun ve sizin keyif alabileceğiniz şekilde zaman geçirin. Onun duygularını anlamaya çalışın, ona kendi duygularınızdan bahsedin. Bunun için çocuğunuzun yaşına uygun olarak değişik yaratıcı malzemelerden yararlanabilirsiniz. Örneğin çocuklar resim aracılığıyla kendilerini çok rahat ifade edebilirler. Ayrıca oyun hamuru, kukla-evcilik gibi dramatizasyon malzemeleri de yine çok uygun malzemelerdir. 



 Çocuğunuzla birlikte katılabileceğiniz sosyal aktiviteler bulun. Birlikte yer alacağınız bir kaç sosyal aktivite hem birlikte daha fazla zaman geçirmenizi sağlayacak hem de onunla geçireceğiniz zaman keyifli olacağı için bu zamanın daha kaliteli geçmesine yardımcı olacaktır. Ortak ilginize göre, spor kulüplerine üye olabilir, resim ve sanat kurslarına gidebilir, dans dersleri alabilirsiniz. 



 Çocuklarınıza sorumluluk kazandırın. Unutmayın ki ancak sorumlulukları olan çocuklar bireyselleşebilir, gelişebilir ve psikolojik olarak büyüyebilirler. Becerileri gelişmeye başladığı andan itibaren bu becerileri desteklemek, çocuğu becerilerini kullanması yönünde yüreklendirmek sorumluluk gelişimi açısından çok önemlidir. Çocuk öncelikle kendi özbakımını yapmaya heveslendirilmelidir. Becerileri geliştikçe ve kendi ihtiyaçlarını daha az yardımla karşılamaya başladıkça kendine güveni artacak ve dış dünya ile daha rahat ilişki kurmaya başlayacaktır.



 Temel alışkanlıklar konusunda çocuğunuza örmek olun. Ondan beklediğiniz alışkanlıkların sizin de alışkanlığınız olduğunu bilmesi gerek. Örneğin düzenli olarak dişlerinizi fırçalamalı, sigarayı bırakmalı, yemeğinizi düzenli ve sağlıklı yemeli, yemek seçmemeli, sebze ve meyve yemeli, düzenli uyumalı, az televizyon seyretmeli çok kitap ve gazete okumalı ve ilgi duyduğunuz bir konudaki bir dergiye üye olmalısınız. Ailece birlikte yemek yemeye özen göstermelisiniz. Düzenli spor yapmaya gayret etmelisiniz. Ayrıca trafik kurallarına ve toplumsal kurallara uyduğunuzu çocuğunuz izlemeli. Aile büyükleriyle bir araya gelmeli ve aile ilişkilerinin keyfini yaşayarak çocuğunuza da yaşatmalısınız. Ayrıca çocuğunuza sosyal bilinç konusunda örnek olabilmek için bazı sosyal çalışmaların içinde yer almalı, çeşitli derneklere üye olmalı, bu derneklerin faaliyetlerine katılmalısınız. Çocuk Esirgeme Kurumu, yaşlıların bakımıyla ilgili kurumlar gibi kurumları ziyaret etmeli, orada gerekli yardım çalışmalarına katılmalı ve çocuğunuza sosyal yardım ve dayanışmanın hazzını ve önemini göstermelisiniz. Çünkü tüm bu alışkanlıklar ve yaşam prensipleri çocukların izleyerek ve örnek alarak geliştirecekleri alışkanlıklardır. Görerek, izleyerek ve yaşayarak öğrenme her zaman en iyi öğrenme şeklidir.



 Çocuklarınızın kültürel gelişimine katkıda bulunun. Okul, çocuğun tek öğrenme alanı değildir. Özellikle anne-baba tarafından pekiştirilen bilgiler kalıcı olurlar. Bu nedenle çocuğunuz için kültür-sanat-tarih konularını daha anlamlı hale getirebilmeye uğraşmalısınız. Bunun en iyi yolu müze, sergi, sanat galerileri gibi mekanları düzenli bir şekilde ziyaret etmektir. Ayrıca çocuğunuzda okul bilgisinin detayları konusunda merak uyandırmaya çalışmalısınız.  Bunun için ansiklopediler, belgeseller, internet kullanılabilir.



 Mağaza gezme rutinine kitap mağazalarını da ekleyin. Anne-babalar, çocukların genellikle oyuncak mağazalarında gezmek istediklerini düşünerek onların keyfini düşünerek daha çok oyuncak mağazalarını tercih ederler. Çocuğu ödüllendirmenin ve motive etmenin yolu büyük çoğunlukla ona oyuncak almaktır. Çocuklar da bir süre sonra bunu öğrenirler. Oysa kitap çok küçük yaşlardan itibaren çocukların çok ilgisini çeker. Uygun şekilde bu ilgileri pekiştirilen çocuklar sonrasında da kitaba çok düşkün olurlar. Bunun yerine oyuncak ihtiyacı pekiştirilen ve hediye olarak çok az kitap alınan veya hiç alınmayan çocuklar bunun doğal sonucu olarak bir süre sonra kitaptan hoşlanmamaya başlarlar. Kitapçı dükkanlarını gezmeyi, yeni çıkan kitapları takip etmeyi, kitap fuarlarını gezmeyi alışkanlık haline getirdiğinizde ve çocuğunuzu bir konuda ödüllendirmek için ona kitap aldığınızda çocuğunuz da bir süre sonra kitaba daha fazla ilgi duymaya başlayacaktır. 



 Bu yıl daha iyimser olun. Ailenizle, çocuğunuzla ilgili kaygılarınızın yerini bu yılın çok daha iyi bir yıl olacağı umudu alırsa bu, ilişkinizin de olumlu gitmesine neden olacaktır. Çünkü yüksek düzeyde kaygı çocukların da kaygılarının artmasına neden olacaktır. Bu nedenle kaygı uyandıran sorunları çözmeye çalışarak çocuğunuza da var olan sorunların çözüleceğine dair umut verirseniz onun güvenini de artırabilir ve bu sayede problemlerin üstesinden gelme konusunda karşılıklı daha güçlü olabilirsiniz.
Anne Bağımlılığı ve Özgüven Gelişimi
Yaşamın ilk 3 yılı ve anne bağımlılığı Yaşamın ilk 3 yılında çocuklar annelerine fiziksel ve duygusal olarak bağımlıdırlar. Beslenmeleri, dış dünya ile ilişki kurmaları, fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanması anne aracılığıyla olur ve bebek bu dönemde kendini annenin bir parçası gibi hisseder. Bu yaşlarda bebek annesini düzenli olarak görmek onun varlığını, yakınlığını ve sıcaklığını hissetmek ihtiyacındadır. 3 yaşından itibaren çocuklar yavaş yavaş anneden ayrışmaya ve anneden farklı bir birey olduklarını fark etmeye başlarlar. Konuşmalarının gelişmesiyle dış dünya ile ilişki kurmaya ve kendi ihtiyaçlarını ifade etmeye başlarlar. Becerilerinin gelişmesiyle, giyinme-soyunma, beslenme ve temizlik ihtiyaçlarını kendileri gidermeye başlarlar. Tam olarak bir “birey” olduklarını fark etmeye başlar ve birey olmanın hazzını yaşamaya başlarlar. Bu döneme kadar anneyle kurulmuş olan bağımlılık ilişkisi normal koşullarda yerini ayrışmaya bırakır ve tüm yaşamın belki de en önemli dönüm noktasına gelinir. Bu nedenle de ancak3 yaşını dolduran bir çocuk sosyal bir grubun parçası olmaya hazırdır ve bu nedenle bu yaştan itibaren çocuklar bir okul öncesi kuruma gidebilecek olgunluğa erişirler.

İlk 3 yılın temel psikolojik özelliklerinin başında anneye bağımlılık gelmekte buna ek olarak çocukların benmerkezci kişilik özelliklerinin olduğu bilinmektedir. Kendi isteklerinin öncelikli ve hızlı olarak karşılanmasını beklemek; ihtiyacını erteleyememek; başkasının ihtiyacı olabileceğini fark etmemek ve istediği her şeye, çevresinde gördüğü her objeye her şekilde sahip olduğunu düşünmek bu dönemin en belirgin özelliklerindedir. 

Yaşa ait temel kişilik özellikleri ne zaman probleme dönüşür?

İlk 3 yılda doğal olan bağımlılık ve benmerkezcilik duygularının 3 yaşından sonraya taşınması genellikle problem yaratır. Bebeklik çağında bebeğin tüm ihtiyaçlarını karşılamak, aşırı ilgi ve sevgi göstermek, onunla zaman geçirip şefkatinizi belli etmek onun ileride ihtiyaç duyacağı güven duygusu, kendinden emin olma, kendine değer verme, “seviliyorum ve önemliyim” duygularının temelini oluşturur. Ama bununla birlikte anne-babalar gelişimin erken yaşlarından itibaren çocuğun bağımsızlığını da teşvik etmeli, aşırı kontrol yerine onlara deneyim fırsatı vermelidirler. İlk 3 yılda bağımlılığın var olduğu bilinmekle birlikte bir yandan da bebek hareketlenmeye başladıkça bağımsızlık ihtiyacının da büyümeye başladığı görülmektedir. Emeklemek ve ardından yürümek, bağımsızlık dürtüsünün ilk ifade biçimidir. Bebeğe zarar gelmesi kaygısıyla merakını gidermesini hep engellemek, bağımsızlık duygusunu ve dolayısıyla da özgüveni ilk yeşerdiği dönemde baltalamak anlamına gelir. Çocuğun çevreyi keşfetmesi, yuvarlanması, güvenli bir alanda hareket halinde olması. Bağımsızlığı ve güveni hissetmesi açısından da önemlidir. (Burada teşvik etmek ve fırsat vermek ile ihmalin birbirine karışmaması önemlidir. İhmal etmek de en az kısıtlamak kadar, bazen çok daha fazla zarar verici olabilmektedir.)

İnsanın doğası gereği zaman içinde becerileri gelişir. Ve ilk 3 yılda giyinme, soyunma, temizlik, yemek yeme becerilerinin çok önemli bir bölümü tamamlanır. Tüm becerilerin gelişmesi ve alışkanlığa dönüşmesi ancak fırsat verilerek gerçekleşir. Becerilerin doğası gereği de ilk zamanlarda “mükemmel” değillerdir. Çocuğun çatalı ve kaşığı bir yetişkin kadar iyi kullanamaması bir yetişkin kadar hızlı giyinip soyunamaması elbette doğaldır. Becerilerin geliştiği bu ilk dönemde yeterince iyi ve hızlı yapamadıkları gerekçesiyle engel olunur ve onların bu ihtiyaçları yetişkinler tarafından karşılanırsa çocuğun bağımsızlık ihtiyacı ve güven gelişimi de doğal olarak engellenmiş ve zedelenmiş olur. Oysa becerileri yeni yeni gelişen bir çocuğun desteklenmeye, kendi yapabildiği işlerle ilgili olarak övülmeye, bunların büyümeye ait önemli belirtiler olduğunu duymaya ihtiyacı vardır. Üstelik yeterince gelişmeyen beceriler dıştan müdahale ile engellenirse çocuğun bu beceriyle ilgili kendini yetersiz hissetmesi riski de oluşmakta ve bu durum yeni şeyler deneme konusunda çocuğun yeterince istekli olmamasına neden olabilmektedir.

Uyku alışkanlığının bağımsızlaşmadaki önemi
Uyku alışkanlığı da çocuğun ilk yıllarda bağımlı veya bağımsız davranış modelleri geliştirmesinde önemli rol oynar. Buradaki prensip de çocuğun kendi başına uyumasını sağlamaktır. İlk yaşın sonlarında bebek gece boyunca ek beslenmeye ihtiyaç duymadan uyumaya hazır hale gelir. Uyku bölünmeleri olduğunda çocuğu rahatlatmak önemlidir ama en ufak bir hareketinde anne-babanın aşırı tepki verdiği yeniden uyuyana kadar elini tutuğu, yanında yattığı veya kendi yatağına aldığı durumlarda çocuklar bu alışkanlığı ileriki yıllara kadar taşıyabilmektedirler. Çocuğa uygun uyku ortamı hazırlayıp mümkün olduğunca erken dönemde kendi başına uyumasını sağlamak bağımlılık riskini en aza indirmek açısından önem taşımaktadır. 

Pekiştirilen benmerkezcilik


İlk yıllarda her talebine karşılık bulan bir çocuk zihinsel ve sosyal gelişiminin de etkisiyle 3 yaşından itibaren ona bir engel ya da neden sunulduğunda isteklerini erteleyebilir veya vazgeçebilir olgunluğa gelir. Ama bu birden bire ve kendiliğinden olmaz elbette. Anne babaların en sık yaşadıkları problemlerden biri çocukların “tutturma” eğilimidir. Bir yere gitme, bir şey alınması vs. konularında çocuklar tutturur ve anne-babalar ne yapacaklarını bilemez. Bazen de “çocuğun gelişim dürtülerini engellememek” düşüncesiyle ellerinden geldiğince çocukların her talebine cevap vermeye çalışırlar. Oysa çocukların sınırlandırılmaya ihtiyaçları vardır. Çünkü kendi kendilerini sınırlandırmayı ve kontrol etmeyi küçük yaşlarda öğrenemezler. Ve sınırsız bir özgürlük ve her taleplerinin karşılanacağını düşünmeleri onların kişilik gelişimleri üzerinde oldukça olumsuz etkilere yol açmaktadır. Dış dünyada, sosyal yaşamda birçok konuda kurallar ve sınırlar vardır. Çocuk sosyal bir grubun parçası olduğu andan itibaren engellenmelerle ve kurallarla karşılaşacaktır ve engellenmeye alışık olmayan, her türlü talebi karşılanan çocuklar böyle bir durumda bocalamakta ve mutsuz ve uyumsuz olabilmektedirler.  
Özgüven

Özgüvenin temeli bebeklik yıllarında atılır. Bebeklik çağından itibaren öncelikle sevgi, şefkat ve ilgi gören, ihtiyaçları yeterince karşılanan, koşulsuz sevildiklerini ve koşulsuz kabul ve destek gördüklerini hisseden çocuklar kendilerine güvenirler ve yaşamda karşılaştıkları güçlüklerin üstesinden gelmek konusunda daha etkili olabilirler. Çocuklar büyüdükçe becerilerinin gelişimiyle ve sosyalleşmeleriyle birlikte kendilerinin ve birey olduklarının da farkına varmaya başlarlar. Yetenekleri konusunda desteklenen bireyselliği önemsenen, bağımsızlaşmasına fırsat verilen, önemli ve değerli olduğu hissettirilen her çocuk özgüven geliştirebilir. Bazen anne-babaların sevgi, ilgi ve kontrol kaygısı çocuğun kendini ortaya koyamamasına, yeteneklerini geliştirmeye fırsat bulamamasına, kendini ifade edememesine ve yetersiz hissetmesine neden olabilmekte ve özgüven gelişimini olumsuz etkileyebilmektedir. Tam tersi olarak ihmal edilen, hor görülen, aşağılanan, utandırılan, eleştirilen ve kendisinden yapabileceğinin çok üzerinde performans ve başarı beklenen çocukların da özgüveninin gelişemediği ve hep bir yetişkinin onayına, desteğine ve kontrolüne bağımlı kaldığı bilinmektedir. Kendini ortaya koyma, becerilerini geliştirme konusunda girişken olma, karar alabilme, aldığı kararları uygulama cesaretini kazanma gibi konular ancak özgüvenin varlığıyla gerçekleşebilir. Ve hem akademik yaşantının hem de sağlıklı ve uzun süreli sosyal, duygusal ilişkiler kurabilmenin önkoşuludur. Bu nedenle çocuğun özgüveninin oluşması büyük ölçüde anne-baba tavrı ile ilgilidir.

Çocuğunuz Okula Başlamaya Hazırmı ?
Okulların açıldığı Eylül ayında belki de en çok telaşı, karmaşayı ilkokula yeni başlayan çocuklar yaşıyor. Kimisi büyük bir sevinçle önlük, yeni arkadaşlar vb. şeylerin hayaline dalarken, kimisi korkuyla annesinin bacaklarına sarılıyor. Klinik Psikolog Nilgün Peker, çocuğun yaşamındaki bu yeni döneme, başarıyla “merhaba” demenin yollarını sunarken; Danışman ve Pedagog Belgin Temur, okul seçerken dikkat edilmesi gerekenleri, yaz rehavetinden kurtulup kış disiplinine adapte olmanın önemini ve anne babaların yapmaları gerekenleri anlatıyor... 

“Gitmek istemiyorum” 
“Okula gitmek istemiyorum!” diye haykırdı Nazlı. Kendini yere atmış, annesinin gitmesini engellemek için de bacaklarına iyice sarılmıştı. Annesi, “Hadi tatlım, bak içerde çok eğleneceksin, arkadaşlarınla harika bir gün geçireceksin, öğretmenin size güzel bir masal okuyacak, hem boyama da yapacaksınız, sen çok seversin!” diye ikna etmeye çalıştıkça, Nazlı hıçkıra hıçkıra ağlayarak sınıfa girmeyi reddediyordu. 
Annelerine rahatça “hoşçakal” diyen çocuklar biraz kendini beğenmiş bir eda ile baktılar Nazlı ya. Anneleri daha anlayışlıydılar, Nazlı’nın annesine gülümsediler. Okul açılmadan önce Nazlı, annesi ile gelmiş, sınıf öğretmeni ile tanışmış, sınıfını görmüştü. Hatta okulda giymesi için yeni ve rahat giysiler alınmıştı, çanta sırtına takılmış ve okul başlayana kadar okula hazırlık alıştırmaları yapılmıştı. Okul açılana kadar her şey yolunda idi, ta ki şimdiye kadar… 

Anlaşılan Nazlı, bu yıl okula başlamaya fiziksel açıdan hazırdı, ama duygusal olarak hazır değildi. Okul önünde yaşanan ağlama nöbetleri okulu reddetmenin işaretiydi. Çoğu zaman okulu reddetme durumu, geçici bir sorundan kaynaklanır. Bazen de ayrılık endişesi, umumi tuvaletleri kullanma endişeleri ya da performans endişesi gibi korkuların göstergesi olabilir. Çocuğun okulu reddetmesi ile nasıl başa çıkılacağına karar vermek için, önce nedenleri bulmak önemlidir. 

“Okul korkunç bir yer ve ben çok küçüğüm”  
Bilinmeyene duyulan korku ve ayrılık endişesi, çocuğun gelişiminde beklenen normal aşamalardır. Bebeklik döneminde anne babaya bağlanan çocuk, ayrılıklarda üzülür ve terk edilme endişesi duyar. Çocuğun ağlaması hem üzüntüden, hem de endişeden kaynaklanır. Çocuk annesinin tekrar geleceğine inanmaya başladığında, ayrı kalmaya ilişkin tepkilerinden hemen vazgeçer. Bu durumda, okula başlarken, ilk gün bir saat, ikinci gün iki saat gibi, kademeli olarak süreyi uzatarak alıştırmak; kesin bir ifade ile mümkün olduğu kadar kısa ama net bir cümle ile vedalaşmak ve söz verilen saatte çocuğu almaya gelerek, güveni sarsmamak çok önemlidir. 

“Çocuğum daha çok küçük”  
Bazen de bir çocuğun okulu reddetmesi, gerçekte annesinin onun okula başlamasına ilişkin yaşadığı endişeleri algılamasına bağlı olabilir. Annesi, çocuğunun okulda huzurlu olamayacak kadar küçük olduğuna inanabilir. Bu durumda, farkında olmadan çocuğuna onun gitmesini istemediğini belirten işaretler verir ve çocuk da ağlayarak, annesine yapışarak tepki verir. Burada önemli olan, önce anneyi rahatlatmak ve sonra çocuğu alıştırmaktır. 

“İnatçılıktan okula gitmeyi reddediyor”
Eğer çocuğunuz inatçı bir tabiattan ötürü okula gitmeyi reddediyorsa, bu durumda okula gitmek istememesi, yapmak istemediği birçok şeyden yalnızca biridir ve ayrılık endişesi ile alakası yoktur. İnatçı bir çocuğu okula alıştırmanın çözümü, onun da ayrı kalmayı mümkün olduğu kadar kontrol etmesine izin vermektir. Bunun için de, çocuğun, sizin de kabul edeceğiniz iki alternatif arasında seçim yapmasını sağlamaktır. 
“Çocuğum evde kalmayı tercih ediyor, okula gitmeye zorluyorum”
Çocuklar bazen arkadaşları ile kavga ederler, ya da öğretmenin başka bir çocuğa kızmasından etkilenebilirler. Yaptıklarının başkaları tarafından beğenilmeyeceğinden endişe duyarlar. Zaman zaman okula gitmeleri için cesaretlendirilmeleri gereken dönemler yaşarlar. Bu gibi durumlarda, etkin dinleyerek, soruna çözüm bulmalı ve çocuğa okula gitmesini sağlayacak kadar destek ve cesaret verilmelidir. 

“Okula gitmeyince, beraber alışveriş merkezine gidiyoruz”  
Anneler okula gitmeyi reddeden çocuklarını, evde kaldığı zamanlar, farkında olmadan ödüllendiriyor olabilirler; ya birlikte alışveriş merkezlerinde eğlenerek, ya da evde TV izleyerek ve birlikte hamur oynayarak. Eğer çocuğunuz okula gidemeyecek kadar hasta ise, bütün gün yataktan çıkamayacak kadar hasta demektir. Evde kaldığı günlerde, TV izleme, müzik dinleme ve oyun oynama, en azından okul sonrası saatlere kadar sınırlandırılmalıdır. Böylece, çocuğunuz, okulu reddetmeye yönelik pozitif bir yaklaşımınızın olmadığından emin olur. 

Çocuğunuza okul seçerken  
Çocuklarını hangi okula göndereceklerine karar verme aşamasında olan ailelerin ilk sordukları soru özel okulların mı devlet okullarının mı tercih edilmesi gerektiği olmaktadır. Devlet okullarında sınıfların çok kalabalık olması ailelerin çocuklarını devlet okullarına göndermek konusunda çekincelerinin en önemli nedenidir. Bazı aileler özel bir okulda, özel ilgi ile çocuklarının daha iyi bir eğitim alacağını düşünürken, bazı aileler ise sınıf mevcutlarını kalabalık olmasına rağmen devlet okullarının daha iyi eğitim verdiğini düşünmektedirler. Sınıf mevcudu, okulda uygulanan müfredat, okulun fiziki yapısı, sosyal aktiviteler, çocukların yaratıcılıklarını geliştirmek konusunda uygulanan metotlar ve kullanılan malzemeler, teknik donanım, psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, temizlik, düzen, branş dersleri, öğretmen yeterliliği ve çeşitliliği gibi birçok kriter okul seçmek konusunda aileleri ister istemez etkilemektedir. Bütün bunlar değişkenlik gösterebilir. Ama bütün bu kriterler değerlendirilirken unutulmaması gereken şey, çocuğun psikolojik ve zihinsel özellikleridir. Bazı çocuklar kendilerini ifade etmekte zorluk çekebilirler, dikkat sorunları yaşayabilirler, problemlerinin çözümü konusunda daha fazla birebir ilgiye ve desteğe ihtiyaç duyabilirler, daha fazla sosyal aktiviteye ihtiyaç duyabilirler, yaratıcılıkları daha fazla ön plandadır, sanata ilgileri ve yetenekleri olabilir ya da daha çok bilime ilgi duyabilirler. Okul seçilirken çocuğun bireysel özellikleri göz önünde bulundurularak onun ihtiyacına uygun bir ortam sağlanmaya çalışılması gerekmektedir. Bu ortam bazen bir özel okulda sağlanabilirken bazen de bir devlet okulunda sağlanabilmektedir. Öğretmen faktörü belki de tüm diğer değişkenler arasında en önemli olanıdır. Çocuklarla açık ve rahat bir şekilde iletişim kurabilen, öğretimin yanı sıra eğitici de olabilen, çocukları dinleyen, baskıcı olmadan disipline edebilen tarzda bir öğretmen her zaman tercih edilmesi gereken öğretmen tipidir. Sınıf mevcudunun fazlalığı elbette her öğretmen için engelleyici olmaktadır. Ama bazı öğretmenlerin kalabalık sınıflarda bile etkili olabildikleri de bir gerçektir. 

Yaz rehavetinden kış disiplinine...
Yaz boyunca her öğrencide bir gevşeme olması doğaldır. Okulun açıldığı güne kadar hiçbir ön hazırlık yapılmazsa birden bire hızlı bir tempoya geçmek sorun yaratabilir. Bu nedenle okulun açılmasının çok yaklaşmasını beklemeden öğrencilerin yeniden disipline olmaya başlamaları da iyi olacaktır. Örneğin uyku düzeninin yavaş yavaş erken yatıp erken kalkmaya dönüştürülmesi, yavaş yavaş her gün okunan yazı miktarının artırılması, çalışma odasının yeniden düzenlenmesi, geçen yılın kitap ve defterlerinin şöyle bir gözden geçirilip oda düzeninin yeniden ders çalışmaya daha elverişli bir hale getirilmesi gibi hazırlıklar okul dönemine uyumu da kolaylaştıracaktır. 

Ailelerin de çocuklara bu konuda destek vermeleri önemlidir. Çocukların uyması beklenilen düzene ailelerin de uyması çocukların işini kolaylaştıracaktır. Örneğin evde geç saatlere kadar hareket ve gürültü olan ortamlarda çocukların da erken yatması güçleşmektedir. Günü planlaması konusunda çocuğa baskıcı olmayan bir tutumla destek olmak, ev içindeki kurallar konusunda tutarlı ve kararlı olmak da önemlidir. Burada önemli olan kuralın çocuğun yaşına uygun olmasıdır. Kural konulurken ve uygulanırken okul zamanı çocuğa yardımcı olacak alışkanlıkların edinilmesi hedeflenmelidir. (örneğin; yatma saatinin, TV izleme yoğunluğunun ve saatinin kurala bağlanması vs.) 

Çocukların okulda başarılı ve uyumlu olmaları için en önemli gerekliliklerden biri de huzurlu ve kaotik olmaktan uzak bir aile ortamıdır. Evde sorunlar yaşanıyorken ve bu sorunlar sırasında çocuklar ihmal ediliyorken onların okula uyum sağlayıp başarılı olmalarını beklemek gerçekçi bir beklenti değildir. Özellikle anne baba arası çatışmalar, yeni bir kardeşin gelmesiyle diğerinin ihmal edilmesi gibi sorunlar çocukların evden ayrılıp okula gitmelerini, okula uyum göstermelerini güçleştirmektedir. Problemler yaşandığında çocuğun anlayabileceği düzeyde onunla paylaşmak ve çocuğun güvenliğinin tehdit altında olduğunu hissetmesi olasılığını azaltmaya çalışmak önemlidir. Okula giden çocukların, okulda yaşadıkları problemlerin çoğunun kaynağının evde olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle eğer yaz boyunca aile içinde yaşanan bir sıkıntı ve sorun varsa bunu okul dönemine taşımadan öncesinde çözmeye çalışmak gerekirse bir profesyonel yardım aramak yerinde olacaktır. 

Anneler Neler Yapabilir?
 Okuldan kaçınma nedenlerini bulabilirler. 
 Çocuk yeni öğretmenden ya da sınıftan korkuyorsa, onları daha iyi tanımasına 
yardımcı olabilirler. 
 Ayrılık endişelerini hem kendileri, hem de çocukları için azaltabilirler. 
 Korkunun kaynağını yok edebilirler (kötü deneyim, alay, tartaklanma). 
 Çocuklarına korkularının üstesinden gelmeyi öğretebilirler. 
 Okula gitmeyi evde kalmaya göre daha kolay ve eğlenceli hale getirebilirler. 

Öğretmen Neler Yapabilir?
 Bilinmeyeni tanıtarak geçişi kolaylaştırabilir. 
 Anne babalara, normal ve endişe verici ayrılma zorlukları hakkında bilgi verebilir. 
 Okulu reddetmeye neden olabilecek problemlere dikkat edebilir. 
 Derste ve oyunlarda alayı ve korkutmayı engelleyebilir. 
 Çocuğun zorlukların üstesinden gelmesine yardım edebilir.
Çocuğunuza Empatiyi Öğretin
Çocuğunuzun empatiyi örenmesi aile yaşamınızdaki pek çok sorunu da ortadan kaldıracaktır...

Çocuklarda empatik özelikler ne zaman gelişmeye başlar?

Duyguları anlamak insan doğasına ait en önemli özelliklerden biridir. Duyguların anlaşılması, duyguların referans alınarak iletişim kurulması psikolojik olgunlaşmasının da en önemli kriterlerindendir. Çocuklar bebeklikten çıkıp bireyleşmeye başladıklarında “ben”in ve başkaların”nın ayırtına vardıklarında; başkalarının ne hissettiğini daha net olarak anlamaya ve buna göre hareket edebilmeye başlarlar. Bu da yaklaşık 2.5 yaş civarında olur. Çok daha küçük bebekler bile annesinin sesinin tonundan, ona dokunuşunun niteliğinden bile annesinin kızgın veya mutlu olduğunu ayırt edebilirler. Ancak iletişim inde etkin olarak kullanabilmek anlamında empatinin yerleşmesi 3 yaş civarında gerçekleşmektedir.

Empati öğrenilen-öğretilen bir şeydir. Bu anlamda anne babaları ve çevrelerindeki yetişkinler tarafından duyguları anlaşılan, ifade edilen çocuklar empatiyi daha kolay öğrenirler. Çünkü empati becerisinin gelişimi için öncelikle kişinin kendi duygularının farkında olması, bu duygular arasındaki farkları hissedebilmesi önemlidir. Örneğin; yeni doğan kardeşi nedeniyle yuvaya gitmek istemeyen bir çocuğa annesinin bu bir okula uyum problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi algılaması çocuğun da kendi duygusunu ayırt edememesine neden olacaktır. Böyle bir durum yaşadığında annenin “biliyorum, sen de bizimle evde kalmak istiyorsun, hep kardeşinle vakit geçirdiğim için bana kızgınsın” gibi empatik bir yaklaşımda bulunması çocuğun da hem duygusunu fark etmesine yardımcı olacak hem de olumsuz duyguların da kabul edilir olduğunu anlamasını sağlayacaktır.

Anne babalar empatik özelliklerin gelişmesine nasıl yardımcı olabilir?

Duygularına odaklanın

Anne babaların doğduğu andan itibaren bebeğin duygularına odaklanmaları önemlidir. Bebekler dikkatle gözlemlendiklerinde ağlamalarının bile farklı anlamlar içerdiğini fark etmek mümkündür. Bebekle fazla vakit geçiren bir kişi bu farkı kolayca anlayabilir. 2-3 aydan itibaren bebekler sosyal gülümsemeye başlarlar. Yüzüne gülerek baktığınızda bebek size gülerek tepki vermeye başlar. Bu dönem kendi duygularınızı ona aktarmanın, karşılıklı sıcak ve şefkatli bir iletişim kurabilmenin mümkün olabildiği bir dönemdir. Güldüğünde gülmek, ağlayarak bir ihtiyacının dile getirdiğinde yumuşak bir ses tonu eşliğinde ihtiyacının gidermek, aslında bebeğin de kendi duygularını iletişim içinde kullanmayı öğrenmesine yardımcı olur. Ağlamasına bir yanıt alamayan ya da her türlü ağlamasına aynı tepkiyi alan bir bebek bir süre sonra her türlü ihtiyacını aynı şekilde ifade etmeye başlayacaktır. 

Geri bildirim yapın

Çocuklar biraz daha büyüyüp yuva çağına geldiğinde birçok değişik tepkiler vermeye başlarlar. Bunlar arasındaki farkı görmek ve çocuğa fark ettirmek de çok önemlidir. Davranışlar ve bu davranışlar sırasında ortaya çıkan duygular arasındaki ton farkını anne babanın fark edip, çocuğa geri bildirim vermesi empatinin gelişmesinde çok gereklidir. Üstelik duyguları anlayan ve geri bildiren bir yaklaşım; birçok davranış probleminin azalmasına, çocukların kendi davranışlarının sorumluğunu alabilmelerin yardımcı olmaktadır. Çünkü anne baba çocuğun bu davranışla aslında neyi ifade etmek istediğinin şifresini çözmektedir. Oyuncağını tekmeleyen bir çocuğa “bugün yuvada canını sıkan bir şey olmuş” demek ile “her zaman oyuncaklarını böyle hırpalıyorsun” demek arasında çocuğun içgörü kazanması açısından da büyük farklar vardır.

Örnek olun

Önemli bir konu da anne babaların kendi duygularını ifade etmek konusunda örnek olmalarıdır. Duygularını açık ifade eden, kendi aralarındaki ilişkide de hem olumlu hem olumsuz duyguları uygun bir şekilde dile getiren anne babalar, çocuklarına bu konuda model olmaktadırlar. Kızgınlık ve öfke genelde daha kolay ifade edilen duygulardır. Ancak doğru bir şekilde ifade edilmezler. Çocuklara kızgınlığın ifade edilmesi agresyon ve yargılama içerdiğinde çocuklar da kızgınlıklarını bu şekilde ifade etmeyi öğrenirler. Oysa bizi kızdıran durumu ve davranışı anlamaya çalışmak ve kızgınlığımızın altında yatan temel duyguyu fark etmek önemlidir. Örneğin engellenmek bizi rahatsız ediyorsa ve engellenme karşısında uzun süre sabretmişsek bu ciddi bir kızgınlığa dönüşebilir. Bu durumda çocuğunuzun bir davranışının sizi engellemiş olduğunu ve bundan rahatsızlık duyduğunuzu söyleyin.

Olumlu duygularınızı ifade edin!

Olumlu duyguların da ifade edilmesi önemlidir. Toplumumuzda genellikle iyi ve memnun edici şeyler pek dile getirilmez. Çocukların bu tip şeyleri doğal olarak “zaten” yapmaları beklenir. Çocuğunuzun bir davranışı sizi mutlu ettiğinde bundan duyduğunuz sevinci de dile getirmelisiniz. Bu durumda çocuk hem kendi olumlu yönlerini fark edecek hem de başkalarının hangi durumlarda sevinç ve mutluluk hissedeceğini anlama fırsatı bulacaktır. Ayrıca kendi olumlu duygularını gerekli durumlarda kolayca ifade etmeyi öğrenecektir.

Aile yaşamında empati neden gereklidir?

Aile içinde zaman zaman sorunlar ve iletişim problemleri yaşanabilir. Aile bireylerinin özellikle olumsuz duygular yaşanırken birbirlerini anlamaları çok önemlidir. Kişiler yaşadıkları sıkıntılar ve bu sıkıntıların doğurduğu duygularla baş edebilmekte zaman zaman zorlanabilirler. Bu durumda ailenin diğer bireylerinin, sıkıntı yaşayan kişinin duyguları referans alarak hareket etmesi hem kişinin sıkıntısını hafifletecek hem de olası bir iletişim çatışmasını ortadan kaldıracaktır. Çünkü empatinin var olmadığı ortamlarda bireyin tek tek yaşadıkları problemler, diğer bireylerin yanlış yorumlamalarına neden olabilmektedir. Özellikle disiplin uygulamalarında çocuktan ne istediğinizi ve ne istemediğinizi dile getirirken kendi duygularınızı ifade edebilmek çok önemlidir. Hangi davranışın bizi rahatsız ettiğini, bizde hangi duygusu yarattığını uygun bir diller ifade ettiğimizde çocuğumuzda istediğimiz davranışları görme olasılığımız artar. Aynı şekilde hoşumuza giden, bizi memnun eden davranışları ifade ettiğimizde bu davranışlar pekişecektir.

Çocuklar sıkıntı yaşıyorken onların sıkıntılarını anlayabilmek, duygularını fark etmek-yansıtmak ve bu durumu sıradan bir disiplin ve davranış problemi gibi ele almamak önemlidir. Anne babaları tarafından duyguları anlaşılan çocukların ister istemez davranış problemleri de azalacaktır. Anlaşılmış olma duygusu güven gelişimi için de önemlidir. Çocuklukta yaşanan birçok problem, empatik yaklaşım sayesinde erkenden tanınabilir. Çocuklar yaşadıkları sıkıntıları genellikle dolaylı yoldan, davranışları ve tutumları ile ifade edebilirler. Eğer anne babalar duyarlı olurlarsa onlardaki değişimlerin kaynağını ve temel duyguları fark edebilirse hem birçok problem hafif düzeydeyken çözülebilir hem de ağırlaşma olasılığı olan problemler fark edilebilir.

Çocuğun yaşamında empatik düşünce neden önemlidir?

 Çocuklar sosyal yaşam içinde yer alırken uyum sağlamayı, nerede nasıl davranmaları gerektiğini öğrenirler. Bu aşamaların ardından kabul görmeye de başlarlar.

 Çocuk ancak sosyal olarak kabul gördüğünde sosyal iletişim içinde yer alabilir. Kabul görmenin en önemli koşullarından biri de empatidir. Kendi ihtiyaçları ve duyguları kadar grup içinde diğer bireylerin de duygularını ve ihtiyaçlarını fark etmek önemlidir.

 Başkalarının davranışlarının altında yatan duyguları fark etmek, bu duyguların hangi tepkilere neden olduğunu anlayabilmek uyum için çok önemlidir.

 Empatik düşünebiline çocuklar çevrelerinde olup bitenleri daha iyi yorumlayabilirler ve ilişkileri içindeki problemleri daha kolay çözebilirler. Bu özellikleri de diğer çocuklar tarafından kolayca kabul görmelerini sağlar.

 Empatik düşünebilen çocuklar duygularının farkında oldukları ve duygularını da ifade edebilmeyi becerdikleri için ilişkilerinde daha az sorun yaşarlar.
Çocuklarda Korkular
Korku tüm insanlar için yaşanması doğal bir duygudur. Çocuklar için ise gelişimin bir parçası olarak ortaya çıkar. Birçok korku türü geçicidir ve gelişimle ilgilidir. Korku tepkisi çocukların kendilerini tehdit eden uyaranlara gösterdikleri normal bir tepkidir. Bu gelişimsel korkular günlük yaşamın normal bir şekilde sürdürülmesini etkilemezler. Hatta korku deneyiminin günlük streslerle başa çıkma konusunda etkili olduğu da bilinmektedir. Bu normal sayılan korkular, çocuğun günlük hayatını huzur içinde sürdürmesine engel olacak yoğunlukta olmadıkça, doğal karşılanmalıdır. 

Bebeklikten itibaren yaşa özgü korkular

Bebekler iki yaşına kadar yüksek seslerden, büyük hayvanlardan, büyük objelerden korkarlar. İlk bir yılda bebekler anne-babadan ayrılmaktan ve yabancılardan korkarlar. 3-4 yaşına gelindiğinde anne-babadan ayrılma korkusuna ek olarak karanlık korkusu ortaya çıkar. 5 yaşında bu korkulara dış dünyada tanımadığı kendisine zarar verebileceğini düşündüğü insanlardan korku eklenir. Ayrıca vücutlarına zarar gelmesinden korkmaya başlarlar. 6 yaşlarında bu korkulara doğaüstü varlıklar eklenir. (hayalet, canavar, uzaylı vs) 7-8 yaşlarında korkular daha çok günlük yaşamda karşılaşabileceği tehlikeler şeklindedir. 9 yaşından itibaren okul başarısı önem kazanmaya başlar ve başarısız olma korkuları, ölüm korkusu gibi korkular daha yoğun bir şekilde görülmeye başlanır. 

Karanlık Korkusu

Bebeklikten itibaren çocuklarda en sık rastlanan korkuların başında karanlık korkusu yer alır. Bu korku türü belki de anne-babaların en sık pekiştirdikleri korkudur. Özellikle gece ışıkla uyumayı alışkanlık haline getirmek çocukların karanlıktan tedirgin olmalarına neden olmaktadır. Bu tedirginlik başka korkularla birleştiğinde ya da başka kaygılar ve sorunlar eklendiğinde daha yoğun bir karanlık korkusuna dönüşebilmektedir. Tüm korku türlerinde olduğu gibi bu korku türünün gelişiminde de model olmak önemlidir. Yakınları, özellikle de anne-babasından birinin karanlık korkusu yaşadığını bilen, bu korkuya tanık olan çocuklar ister istemez karanlığın korkutucu bir şey olduğu kognisyonunu geliştirmektedirler ve ardından da benzer korku tepkisi ortaya çıkmaktadır. Özellikle 3-5 yaş arasında doğal olarak kendiliğinden ortaya çıkan karanlık korkusu anne-baba tarafından pekiştirilmediğinde ve uygun bir şekilde yaklaşıldığında yine kendiliğinden kaybolmaktadır. Karanlık korkusunun en tedirgin edici yanı karanlık olan mekanda ne olduğunu görememek ve her türlü potansiyel tehlike ile baş etmek zorunda kalmak duygusudur. Hatta genellikle çocukların, aydınlıkken gördükleri bir odada dahi karanlıkla birlikte gelebilecek kötülüklere karşı tedirginlik yaşamaları söz konusu olmaktadır. Böyle bir durumda çocuk, ışık yeniden yanmadıkça rahatlayamamakta yine benzer bir şekilde ışığı bir başkası tarafından yakılmayan bir odaya girememektedir.
Korkunun öğrenilme mekanizması

Tüm tutumlar ve tepkiler gibi korkular ve fobiler de öğrenilmiş tepkiler olabilir. Tüm çocuklar hatta bebekler, anne-babalarının paniklerini ve endişelerini hissederler. Anne-babanın etkisi olmaksızın sadece çocuğun ürkütücü bir deneyim yaşaması da korku geliştirmesine neden olabilir. Örneğin; bir köpeği severken köpeğin birden yüksek sesle havlaması, çocuğun başka bir köpeğe yaklaşırken tedirgin olmasına neden olabilir. Bazen korku hemen gelişebilir ve çocuk bundan sonra gördüğü her köpekten korkabilir. Bazen de birkaç şanssız deneyimin üst üste yaşanması sonucunda korku gelişir. Korkular böylece fobiye dönüşebilir. Fobi, herhangi bir durumla ve nesneyle karşılaşıldığında mantıksal olmayan şiddetli endişedir. Korku ise, gerçekte var olan bir tehlike sonrasında oluşan bir tepkidir. Çocuğunuzun devam eden korkusunun rasyonel olmadığını yani bir “fobi” olduğunu düşünmeniz için özellikle korkunun ortaya çıktığı dönemde sizin de hangi tutumu sergilediğiniz önemlidir. Örneğin gece yatarken çocuğunuzun yaşadığı korku ve kaygıyı çocuğunuza da belli ediyorsanız, onun da benzer kaygıları yaşamasına neden olabilirsiniz. Annesinin ya da babasının kaygılı olduğunu gören çocukların elbette ki korkuları ve kaygıları artacaktır. Bu noktada çocuğunuzun yaşadığı sadece sizin duygularınızı taklit etmek olabilir ya da gerçekten çocuğunuz bir fobi geliştirmiş olabilir. Bu nedenle önce çocuğunuza yaşına uygun olarak gerekeli güveni vermeli, tehlikeler konusunda gerekli önlemleri anlatmalı, korkunun kaynağıyla ilgili olarak gerekli bilgiyi edinmesini sağlamalıyız.

Küçük çocukların dış dünyayı algılayış biçimi, yetişkinlerden oldukça farklıdır. Ger ekler çocukların kendi hayalleriyle karışır. Çocuklar gelişimleri boyunca ilk önceleri somut nesnelerden korkarlar. Çocuk gelişimini sürdürdükçe korkular düşünce düzeyinde yer almaya başlar. Çocuklar çevrelerindeki her şeyin kendileri gibi hissettiğini ve düşündüğünü varsayarlar. Somut düşünme eğiliminde oldukları için olaylara ait yorumları da somuttur. Zaman, yer ve boyut kavramları çocukların kendilerine özgü anlayışlarına göre yorumlanır ve gerçeklerle ilgisi olmayan korkular belirebilir. Örneğin; annesi kısa bir süre için yanından ayrılan bir çocuk zaman kavramı gelişmemiş olduğu için kendini bir anda terk edilmiş ve yalnız bırakılmış hissedebilir. 

Kabuslar

Hemen her çocuk kabus görebilir. Ancak haftada bir iki gibi bir sıklıkta görülüyorsa, bu bir sorun olarak düşünülmelidir. Kabuslar gündüz yaşantısıyla çok bağlantılıdır. Çocuğun içinde bulunduğu olumsuz koşullar, kardeşleriyle, anne-babasıyla ve arkadaşlarıyla yaşadığı çatışmalar, korkulu rüyalar görmesine neden olabilir. Ayrıca bir çok endişe kabusa neden olabilmektedir. Televizyonda izlenen şiddet görüntüleri, çocuğun kendi çevresinde izlediği çatışmalar, tehditkar yaşantılar, travmatik yaşantılar ve şiddete, kazaya tanıklık etmek de kabuslara neden olabilir.

Çocukların disipline edilmeleri için kültürümüzde sık kullanılan değişik kişilerden (örneğin; öcüden, doktordan, öğretmenden vb) ve durumlardan korkutma eğilimi, özellikle okul öncesi yaşlardaki çocukların, anlatılan korku objesini doğru değerlendirememesine ve bu korkuları uykularına taşımalarına neden olmaktadır. 

Gece Terörü

Kabuslardan farlı, ama yine kabus gibi olan iki korku durumu vardır. Çocuk kabus gördüğünde kabusunu hatırlayabilir. Ancak aşağıdaki iki durumda da çocuk gece gördüklerini ve yaptıklarını hatırlamaz:
Korku kaynaklı olabilecek bir uygu bozukluğu, gece terörü denen gece korkusudur. Yine okul öncesi yaşlarda sık rastlanır. Çocuk büyük bir korku ve çığlıkla uyanır. Kendinde değildir, panik içinde ve anlamsız hareketler yapar. Uyandırılırsa da hiçbir şey hatırlamaz. Bu durum uykunun ilk saatlerinde gerçekleşir. 

6-12 yaşlar arasında görülen bir başka uyku bozukluğu da uykunun ilk evresinde çocuğun kalkıp oturması, kendi kendine konuşması, bazen gezmesi, dolaşması şeklinde olur. Sabah uyandığında da hiçbir şey hatırlamaz. 

Her iki durum da psikolojik etkenlere bağlı olabileceği gibi nörolojik temelli bir bozukluğun belirtisi de olabilir. Eğer anne-babalar bu tip uyku bozukluklarını çocuklarında sık gözlemliyorlarsa, bir uzman yardımıyla bu durumun tipik bir gece korkusu mu, yoksa nörolojik kaynaklı (epileptik bir nöbetin belirtisi olabilir) mı olduğunu ayırt etmelidirler. Geceleri ağlayarak sık uyanma ve anneyi çağırma yine sık görülen uyku sorunlarındandır. Bu durum da yine korkularla ilgili olabilmektedir. Temel güven duygusu yeterince gelişmemiş, anneye bağımlılığından hemüz kurtulmamış, anne-babayı kaybetme ve yalnız bırakılma korkusunu yoğun yaşayan çocuklarda karanlıktan korkma ve odasında yalnız uyuyamama sık görülen bir davranıştır. Bu tip huzursuzluklar nedeni ile korkuyla uyanan çocuklar, gece anne-babalarının yanına gelmek isteyebilirler. Bu hem yaşanan korkuyla bağlantılı çaresizlik duygusuyla ilgili olabilir hem de çocuğun o anda ilgi ve şefkat ihtiyacıyla ilgili olabilir. Ancak bu durumda çocuğunuzu yatağa almak geçici bir çözümdür ve korku duygusunu pekiştirebilir. 

İlk 6 yaşta çocuğun temel güven duygusunun geliştirilmesi çok önemlidir. Eğer çocuk bu dönemde her türlü tehditten uzak olduğunu, korunduğunu, her koşulda sevildiğini ve kabul gördüğünü hissedebilirse, huzurlu ve güven veren bir aile ortamında olduğunu bilirse temel güven duygusunu kazanabilir. Bazı durumlarda çocukları psikolojik gelişimlerinin yeterli olmamasıyla bağlantılı olarak anne-babanın yatağında uyuma eğiliminin olduğu ve bu tip yaşam krizlerinin bu eğilimi alevlendirdiği bilinmektedir. Böyle bir durumda da çocuğun gerçek ihtiyacının ne olduğu iyi saptanmalı bu gerçek bir korku mu, gelişim dönemiyle ilgili bir davranış mı yoksa anne-babanın yatağına dönmek için kullandığı bir bahane mi bunun iyi ayırd edilmesi gerekmektedir. 

Tüm korkuların yoğunluğu ve var olma süresi her çocukta değişiklik gösterebilir. Ama temel olarak korkuların pekiştirilmedikleri sürece geçici oldukları varsayılır. Kriz dönemlerinde ve yaşam akışı içinde ortaya çıkabilecek sorunlarla bu korkuların yoğunluğunun ve şiddetinin farklılaşması da doğaldır.

Gelişim dönemlerine ait bu korkuların yoğunluğunun artması da doğaldır ve çocukları rahatlatmak, güven vermek, hep yanındayız mesajını vermek önemelidir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus çocukların gelişim dönemlerine ait psikolojik özellikleri gözden kaçırmamaktır. 

Anne-babalar nasıl davranmalı?
 Korkusunun çocuğun gelişim dönemiyle ilgili olup olmadığını, hangi korkuların hangi gelişim dönemlerinde normal olduğunu öğrenin.

 Korkunun belli bir olaydan sonra mı, bu olayla bağlantılı mı ortaya çıktığını saptayın.

 Korkuların bazı zamanlarda ya da bazı durumlarda artıp artmadığını gözlemleyin. 

 Duygularını dinleyin; onu anlamaya ve ona güven vermeye çalışın.

 Korkularından dolayı çocuğunuzu asla aşağılamayın, yargılamayın, utandırmayın, çevrede alay konusu olmasına engel olun.

 Korkusuyla ilgili olarak onu zorlamayın. Örneğin; karanlıktan korkan çocuğunuzu karanlık bir yere gitmesi konusunda zorlamayın.

 Çocuğu utandırmadan korkusunu ortadan kaldırmaya çalışın. Örneğin; “Erkek adam korkar mı?” gibi sözler söyleyerek, onu utandırmayın.

 Mümkün olduğunca erken yaşında onu kendi odasında yatırmaya alıştırmalısınız.

 Korkusuyla aşamalı şekilde baş etmesi konusunda yardımcı olun.

 Korktuğu şeyle ilgili onu bilgilendirin, bu konuda güven kazanmasına yardımcı olun. Örneğin; hırsızdan korkan çocuğun kapıyı kendisinin kilitlemesine izin verin, hırsızın girme olasılığı olan kapı ve pencereleri her gün ona kontrol ettirin.

 Çocuğunuzla iletişiminizi arttırın, birbirinize duygularınızı anlatmanız için ortam hazırlayın.

 Onunla oyun oynayın, resim yapmasını sağlayın. Uygun oyun ortamlarında çocuklar duygularını ifade etmek için fırsat bulurlar.

 Uyku öncesinde birlikte daha fazla vakit geçirin; onu rahatlatacak şeyler konuşun, hoş hikayeler anlatın.

 Korkusunu çağrıştıracak objeleri odasından kaldırın.

 Korkularıyla ilgili ona yalan söylemeyin; bu size olan güveninin azalmasına neden olur.

 Çocuğunuz korkuyla uyanmışsa ve yanınıza gelmek istiyorsa, mümkün olduğunca onu yatağına geri götürün ve kendi yatağınıza almayın. Gerekirse başucunda 10-15 dakika geçirin ve uykuya sakince dalması için yardımcı olun. Onu gece yanınıza almanız “Korkmakta haklısın, korkulacak bir şey var” mesajını almasına neden olabilir, bunun yerine yatağına yatırdığınızda onu öpüp sakinleştirin. O anda ilgi ve şefkat ihtiyacının artmış olduğunu gözden kaçırmayın.

 Korkuları olan tüm çocukların uykularıyla ilgili problem yaşama olasılığının yüksek olduğu düşünülerek uyku öncesi hazırlığı önem verilmelidir. Örneğin; yatma öncesi temizlik birlikte yapılabilir, sakin bir ortamda bir öykü okunabilir.

 Çocuğunuzun korkuları ile ilgili belirtiler sıklıkla karşınıza çıkıyorsa, tüm çabanıza rağmen azalmıyorsa bir uzmandan yardım alın.
Okullarda Üniformaların Avantajları ve Dezavantajları Nelerdir ?
Üniforma yani okullarda öğrencilerin giymesi gerekli olan tek tip giysi daha çok öğrenciliği ve öğrencinin okulunu temsil eden bir sembol olarak düşünülmektedir. Gerçekten de öğrenci dendiğinde akla gelen belki de ilk şey üniforma ya da diğer adıyla okul önlüğüdür. Birçok öğrencinin yıllarca giymekten bıktığı, üzerinde değişiklikler yapmaktan keyif aldığı ve bu nedenle de zaman zaman uyarı ve disiplin cezalarının alınmasına neden olan üniforma ne kadar gerekli ve acaba üniforma ile okula gitmenin öğrenciler tarafından düşünülen sıkıntılı yanlarının dışında avantajları da var mı?
Üniformanın belki de en önemli avantajı sosyo-ekonomik düzeyi ne olursa olsun her çocuğun, her öğrencinin giyiminden bağımsız değerlendirilmesi için önemli bir araç olmasıdır. Özellikle sosyo-ekonomik seviyeleri açısından çeşitlilik gösteren ailelerin çocuklarının bulunduğu bir okulda giyim kuşam farklılıkları çocuklar arasındaki farklılığın somut görüntüsü olabilir. Bu da daha düşük ekonomik düzeydeki ailelerin çocuklarının mağdur olması sonucunu doğurabilir. Bu çocuklar kendilerini yetersiz hissedebilirler, diğer çocuklara özenebilirler ve çocuklarının taleplerine cevap veremeyen aileler de aynı şekilde zorluk yaşayabilirler.
Bunun dışında özellikle büyük şehirlerde yaşayan çocuklar ve gençler arasında var olan marka merakı nedeniyle de üniformanın kaldırılmasının sakıncaları olabilir. Bazen gençler arasında marka giyim popülaritenin ve sosyal kabulün bir gereği olabilmektedir.  Özellikle ergenlik döneminde sosyal kabulün çok önemli olduğu bilinmektedir. Gençler arkadaşları tarafından kabul ve değer görmek için günün popüler ve marka giysilerini giymek konusunda bir yarışa girebilirler. Bu hem aileleri çok zorlayacak hem de çocukların ve gençlerin her gün yeni ve farklı bir şey giymek gibi bir sıkıntı yaşamalarına neden olacaktır. Gençlerin marka giyinmeye özenmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkabilecek problemler sadece maddi sıkıntıları doğurmakla kalmamaktadır. Marka tutkusu çocukların ve özellikle de gençlerin belirli markaları giymedikleri müddetçe kendilerine yeterince güvenmemeleri ve kendilerini ortaya koymakta güçlük çekmeleri sonucunu doğurabilmektedir. Çünkü ancak arkadaşlarının beğeneceği ve kabul edeceği markaları giydiğinde kendisini değerli ve önemli hissetmektedir. Bu kaygının okul sıralarında yaşanması var olan akademik başarı vb gibi birçok sıkıntının daha da artması anlamına gelecektir.
Üniforma ayrıca okul kurumu için disiplini temsil eden bir araç olmaktadır. Okul sosyal kuralların belki de ilk öğrenildiği ve ardından uyum içinde, birbirinin hakkına saygı göstererek bir düzen içinde yaşamanın uygulamalı olarak öğretildiği önemli bir sosyal ortamdır. Bu ortamda davranışlar ve yaşam biçimini belirleyen kurallardan biri de temiz, tertipli ve düzenli olmaktır. Üniforma bir anlamda bu düzeni ve temizliği temsil etmektedir. Aksi halde giyimle ilgili kuralların getirilmesi birçok karışıklığa yol açabilir. Örneğin, “okulda temiz ve düzenli giyinilmelidir” gibi bir kural getirildiğinde bunun kriterinin ne olacağı çok açık olmayacaktır ve öğrenciler ve yönetim arasında problemlerin yaşanmasına neden olabilir. Bunun yerine üniforma üzerinde bir takım esnekliklere gidilmesi belki de hem okulun düzen ve disiplininin sürdürülmesi hem de çocukların kendi yaratıcılıklarını kullanabilecekleri bazı detayları üniformalarına ekleyebilmeleri daha orta yollu bir çözüm gibi görünmektedir. Örneğin ütülü pantolon ve gömlek gibi bir sınırlama getirildiğinde öğrenci kendisi rengini seçebilme özgürlüğüne sahip olacak ama bir yandan da okulunun istediği tarzda belli bir düzeni temsil eden bir giysi giymiş olacaktır.
Aile İçi İletişimi Geliştirmek İçin Yazlık Öneriler
Tatilin çocuklar için anlamı, eğlenmek, dinlenmek, rahatlamak, anne-baba ile daha bol ve keyifli zaman geçirmektir. Yaz tatili gibi uzun bir tatil döneminde çocukların eğlenerek, dinlenerek, enerji depolayarak, hem psikolojik gelişimlerini hem de zihinsel gelişimlerini olumlu etkileyecek bir şekilde geçirmeleri önemlidir. Bunun için tatil aktivitelerinin de bu amaca hizmet etmesi gerekmektedir.

Okul dönemi boyunca çocuklar zamanlarının büyük bir bölümünü okulda geçirirler ve bu nedenle anne-babalarıyla ve diğer aile bireyleriyle geçirdikleri zaman çok sınırlıdır. Oysa çocuğun okul yaşantısı kadar ailesiyle birlikte zaman geçirmesi de önemlidir. Çocukların günlük hayatta yaşadıkları problemlerin çözümü aşamasında anne-babalarından psikolojik destek almaya, değer gördüğü, kabul gördüğü, sevildiği bir aileye ait hissetmeye ihtiyaçları vardır. Özellikle de zorluklarla karşılaştığında yaşadığı olumsuz duyguları paylaşması ve kendine uygun çözümler bulabilmesi açısından anne ve babasıyla özel zaman geçirmesinin önemi büyüktür. Bu nedenle de tatil planı yaparken çocuğun ailesiyle ortak aktiviteler yapabileceği, birlikte keyifli vakit geçirebileceği programlar yapılması önemlidir. Ayrıca çocuğun olumlu ve olumsuz duygularını paylaşmasına olanak veren zamanlar geçireceği bir program oluşturmaya dikkat edilmelidir.

Okul döneminin içeriği gereği anne-babalar sıklıkla çocukların akademik başarılarıyla ilgili kaygılarını dile getirmekte ve çocuklar ders çalışma ve okul başarısı konusunda sık sık uyarı almaktadırlar. Okul ve okul başarısı genellikle çocuklar için oldukça kaygı vericidir. Anne-babanın çocuğun sadece akademik başarısıyla ilgili olması hem çocuğun kendi sürekli baskı altında hissetmesine neden olmakta hem de anne-babaların çocuklarla ilgili bazı başka özellikleri ve sıkıntıları gözden kaçırmalarına neden olabilmektedir. Tatil dönemi anne-babanın çocuğu daha rahat gözlemlemesi, onunla kaygısız ve keyifli zaman geçirebilmesi, birlikte keyifli ve doyumlu bir ilişki içinde olması için de bir fırsat dönemidir.

3 aylık sürede aile içinde dengeler nasıl gelişir?

Kışın yoğunluğu, sürekli bir şeylerin yetiştirilmesi telaşı aile bireylerinin birbirlerinden biraz uzak kalmalarına neden olmaktadır. Okula giden çocukların erken yatmaları ve erken kalkmaları gerekmektedir. Anne-babanın işten gelmesi, yemeğin hazırlanması, çocuğun ödev telaşı, banyo, yatma saati telaşı, erken uyanma, servisi yakalama telaşı derken genellikle aile bireyleri keyifli bir şey için bir araya gelememekte ve tüm aktiviteler görev gibi yapılmaktadır. Okulların kapanması ile birlikte öncelikle zaman kısıtlaması ortadan kalkar. Havaların geç kararması ve ısınması ile bazen eve daha geç gelinir, açık havada birlikte vakit geçirilebilir ve akşamları ödev ve erken yatma gibi bir zorunluluk olmaz. Anne-babanın çocuğu kontrol etme kaygıları azalacağından ilişkiler daha keyifli bir hal alır. Çocuklar ilgi duydukları aktivitelere yönelirler, sevdikleri oyunlar oynarlar; anne babalarından oyun talep etmeye başlarlar. Çocuklar da aileler de başka ailelerle ve arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirme fırsatı bulurlar. Bu nedenle herkes daha keyiflidir. Tatil özellikle hem anne-babanın hem de çocukların sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için önemli bir dönemdir. Çünkü iş, okul gibi zorunluluklar bazen sosyal yaşamın kısıtlanmasına neden olur ve sosyal yönü zayıf kalan kişiler, hem daha huzursuz ve mutsuz olurlar hem de bu duygularını paylaşma ortamları olamadığı için bazı psikolojik sıkıntılar yaşayabilirler. Tatil döneminde çocuklar okul döneminden farklı olarak hedef olmaktan da çıkarlar. Okul döneminde ister istemez her program ve düzenleme çocukların okul saatine ve ödevlerine göre ayarlanmaktadır. Bu nedenle programdaki aksamalar hep çocuk üzerinden konuşulur. Tatille birlikte çocuklar da aileler de daha rahat olmaya, daha rahat sosyal planlar yapmaya başlarlar.

Yaz dönemi: Aile için iletişimi güçlendirmek için fırsat dönemi!

Ailede iletişim, aile bireylerinin tümünün birbirini anlaması, kendini rahat ve düzgün ifade edebilmesi, olumlu ve olumsuz tüm duyguların konuşulabilmesi ve dolayısıyla yaşanabilecek çatışmaların en aza indirilip etkin bir şekilde çözülebilmesi anlamına gelir. Birçok ailede bu iletişimin yetersiz olduğu ve bu nedenle sıklıkla yaşandığı, sonuçta da huzursuzlukların, mutsuzlukların, ayrılıkların ve ciddi psikolojik problemlerin yaşanabildiği bilinmektedir. Bu nedenle tüm ailelerin yaz dönemini kendileri için bir fırsat, yenilenme, problemlere çözüm geliştirmek için yeni denemeler yapma dönemi olarak değerlendirmeleri gerekmektedir. Aile içinde okul gibi çok önemli bir gündemin ortadan kalkmış olması ciddi bir rahatlama sağlar. Kışın problemlerini yaza da taşıyıp orada da huzursuzluğu devam ettirmek yerine yeni düzenlemeler yapmak ve birlikte keyifli ve sorunların konuşulabildiği, çözüm önerilerinin getirildiği bir dönem geçirmek gerekmektedir. 

Toplumumuzda anneler genellikle çocukların her türlü sorunundan sorumludurlar ve bu nedenle çocuklarla anneler arasında daha fazla sorun yaşanır. Anne çok daha fazla kontrol etmek, çok daha fazla uyarmak zorunda kalır. Babalar ise problemler çok büyüdüğünde devreye girerler. Yaz döneminde özellikle birlikte geçirilecek yaz tatillerinde babaların çocuklarla daha yoğun ve etkin zamanlar geçirebilmeleri, onları ilgi ve yetenekleriyle, olumlu ve olumsuz duygularıyla tanıyabilmeleri önemli bir boşluğu dolduracaktır. Hem kız çocuklar için hem de erkek çocuklar için baba ile geçirilen zaman çok önemli ve gereklidir. Problemlerin hep anne aracılığıyla konuşulması ve anne üzerinden çözülmesi, baba ile iletişimin sınırlı kalmasına ve anne ile ilişkilerin de bozulmasına neden olabilmektedir. Ayrıca anne ve babanın değişik problemlere bakış açısı birbirinden farklı olabilir. Çocuğun değişik problem çözme biçimleri konusunda hem anneyi hem babayı model alması kendi özgün kararlarını geliştirebilmesi açısından çok önemlidir. Örneğin sürekli anne ile ilişkide olan ve hep annenin çözümlerini izleyen çocuklar hem anneye çok bağımlı kalmakta hem de dış dünyada kendilerini ortaya koymakta ve problem çözmekte zorluklar yaşayabilmektedirler. Bu nedenle özellikle yaz tatilinde babanın çocukla daha fazla birlikte olması, sorunların çözümü konusunda örnek olması, çocuğun başarılı olduğu alanlarda onu övüp takdir etmesi, bir takım aktiviteleri (örneğin spor) çocuğuyla birlikte gerçekleştirmesi çok önemlidir.

Anne-babalara Öneriler

 Yazı aile içindeki iletişiminizi yeniden gözden geçirmek için bir fırsat dönemi olarak değerlendirin

 Çocuğunuza biraz daha esnek bir program hazırlayın. 

 Kış döneminde çok çalıştığını bu nedenle yazın dinlenmeyi, eğlenmeyi ve ilgi duyduğu aktivitelerle ilgilenmeyi hak ettiğini vurgulayın.

 Birlikte sosyal programlar planlayın. Sevdiğiniz dostlarınızla, arkadaşlarınızla, mümkünse açık havada bir araya gelin ve çocuğunuzun da sevdiği kişilerle ve arkadaşlarıyla vakit geçirmesi için olanak yaratın.

 Okul döneminde yaşadığı öğrenme ve ders sorunları varsa bunları hafifletmeye yönelik düzenli bir program hazırlayın. Örneğin her gün kısa da olsa okuma-yazma ve akademik konulara yönelik bir çalışma saati olsun. Ancak bu programı yeniden bir baskıya ve sıkıntıya dönüştürmeyin. Günün kalan diğer kısmının birlikte keyifle geçmesine özen gösterin. Keyifli aktiviteleri çalışmanın sonrasına koyarsanız çalışmak için motive edici bir unsur olabilir.

 Çocuğunuzun oyunlarını dikkatle gözlemleyin; oyun ortamı çocukların kendilerini en iyi ifade ettikleri ortamdır. Onların kaygılarını, sevinçlerini, üzüntülerini, korkularını, oyunlarını gözlemleyerek anlayabilirsiniz. Fark ettiğiniz duygularını daha rahat ifade etmeleri için ortam hazırlayın. Olumsuz duyguları için onları yargılamayın, eleştirmeyin.

 Özellikle kışın çocuklarıyla fazla vakit geçiremeyen babaların yazın bunu telafi etmeleri mümkün olabilir. Çocuğunuzla bol zaman geçirin, onu dinleyin, kendi duygularınızı anlatın. Sizi etkin, problem çözen, gerektiğinde övmeyi bilen, kendisini destekleyen ve zorluklar karşısında yüreklendiren bir baba olarak model alma fırsatı verin. 

 Esprili olun. Çocuklar problemlerin ele alınış biçimi esprili olduğunda problemin çözümüne daha fazla katılırlar. Ancak esprili olmak çocukla veya içinde bulunduğu durumla dalga geçmek şeklinde olmamalıdır. Bunun yerine durumun kendisinden hoş ve esprili bir yan bulmaya çalışılmalıdır.

 Çocukların davranış problemleri karşısında hemen cezalandırıcı ve uyarıcı olmak yerine davranışa neden olan duygunun ne olduğunu anlamaya çalışın ve bu duyguyu çocukla konuşun. Özellikle kış döneminde anne-babadan fazla ayrı kalan çocuklar birden bire yoğun bir şekilde anne-baba ile bir arada olduklarında tam olarak nasıl ilgi alacaklarını bilemedikleri için bazı davranış problemleri gösterebilirler. Bu tür davranışları birer davranış problemi olarak ele almadan önce onu yeterince dinleyip dinlemediğinizden emin olun. Bazen sürekli yönerge vermek çocuğun duygularını gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Sınıf İçi İletişim
Sınıf ve okul çocuğun dünyasında ne anlam ifade eder?

Okul ve sınıf yaşantısı çocukların yaşamında oldukça yoğun bir yer işgal eder. Okul çağı çocukları zamanlarının büyük çoğunluğunu okulda geçirirler. Bu nedenle çocuğun okulda ve sınıf ortamında ne yaşadığı, kendisini nasıl algıladığı, nasıl ilişkiler içinde olduğu, okul çevresinden, arkadaşlarından ve öğretmenlerinden ne tür geri bildirim aldığı çok önemlidir. Çocuk bu geri bildirimlerle benlik değerini pekiştirir. Okul öncesi dönemde anne-babasının geri bildirimleri önemliyken okul döneminde daha çok okul çevresinin geri bildirimleri önem kazanır ve çocuk kendine güvenini ve kendine saygısını bu yolla geliştirir. Çocuk okulda kendini başarılı, değerli ve önemli hissediyorsa kendine güveni daha da gelişir. Hem öğrenmek keyifli bir aktiviteye dönüşür hem de okul sevilen ve özlenen bir yer olur. Ancak okul ortamında problemler yaşayan sık uyarı alan, olumsuz yönleri vurgulanan ve bu nedenle arkadaşları tarafından dışlanan çocuklar hem okula gitmeye isteksiz olurlar hem de okumak-öğrenmek keyifli olmaktan çok sıkıntılı ve tatsız bir hal alacağı için çocuk okul ve okumak kavramlarını genel olarak olumsuz bir tavır geliştirebilir. Bu nedenle çocukların birinci sınıftan itibaren çocukların sınıf içinde takip edilmeleri, var olan problemlerin ortaya çıkartılıp gerekli müdahalelerin geciktirilmemesi büyük önem taşır.  Hem olası problemleri önlemek hem de var olan problemlere etkin bir müdahale yöntemi geliştirebilmek için öncelikle sınıfta iyi bir iletişim ortamının oluşturulması gereklidir. Kuralları çocukların ihtiyaç ve özelliklerine göre belirlenmiş, sınırların çocukların gelişimlerini engelleyici olmadığı ve duygu ve düşüncelerin rahatça ifade edilebildiği disiplin yöntemlerinin benimsendiği sınıf ortamları etkili iletişim açısından da en uygun ortamlardır. 
Yaş ve cinsiyete göre farklılık var mıdır?
Birinci sınıf, çocukların yuvadan sonra ilk sosyal iletişim ortamı olması itibarı ile çocukların yaşamında çok daha büyük bir önem taşır. Bu yaştaki çocuklar ailelerinden aldıkları tek ilgiden sonra sosyal bir grubun parçası olmanın, yeni kurallara ve yepyeni bir ortama uyum sağlamanın sıkıntılarını yaşayabilirler. Bu uyum süreci tamamlanırken yine çocuğun kendini ve duygularını ifade edebileceği, kuralları yumuşak bir geçişle öğrenebileceği bir ortam sağlanması önemlidir. Birinci sınıfın ilk 2 ayı içinde genellikle çocuklar kurallara uymaya ve öğretime uyum sağlamaya başlarlar. Bu yaşta çocuklara kurallar öğretilirken onlarla bire bir ilişki kurulması önemlidir. Sosyal bir grubun parçası olmadan önce çocuk öğretmenle bire bir yakın ilişki kurma ve ona güvenme ihtiyacındadır. Bu aşamada öğretmenin çocuğu dinlemesi, onun zorluklarının farkına varması, anne-babayla iletişim halinde çocuğu hem okul ortamına ısıtması hem de kuralları öğrenmesine yardımcı olması gerekmektedir. İkinci sınıfta okuma-yazma becerisinin de gelişmeye başlamasıyla çocuklar başarıyı daha fazla önemsemeye başlarlar. Bu nedenle başarılarının görülmesi ve takdir edilmesi önem kazanır.  Bu dönemde kurallara daha kolay uyum sağlayabilirler. Ancak yargılanma kaygısı olmadan kendilerini rahat ifade edebilmeleri,  olası problemlerle baş etme becerisi kazanmaları ve bu konuda desteklenmeleri önemlidir. Bu nedenle disiplin uygulaması baskıcı ve tek taraflı olmamalı, çocukların da kararlara katıldığı, olumsuz ve istenmeyen davranışlarının kırıcı bir şekilde dile getirilmediği bir ortam yaratılmalıdır. Üçüncü sınıftan itibaren çocuklar kendi duygularını düşüncelerini ifade etmek konusunda daha fazla beceri kazandıkları için bu dönemde özgürce kendini ifade etmesine fırsat verilen çocuklar, kendilerini geliştirme fırsatı bulurlar. İstisnaları olmakla birlikte kız çocukların genellikle sözel yeteneklerinin daha fazla gelişmiş olduğu bilinmektedir. Yani kendilerini sözel olarak ifade etmek konusunda becerileri daha gelişmiştir. Bu nedenle iyi dinlenen ve duyguları anlaşılan kız çocuklar, kendilerini ifade etmeye daha istekli olacaklardır ve bu da olası problemlerin önlenmesi açısından önem taşımaktadır. 

Sınıfta İletişim Temel İlkeleri

Sınıfta iletişimin varlığından söz edilebilmesi için hem öğrencilerin, hem de öğretmenin kendini rahat ve doğru bir şekilde ifade etmesi ve iletişim engelleri kullanılmadan karşılıklı anlaşılma hissinin yaşanması gerekmektedir. Öğrenciler nasıl davranmaları ve nasıl davranmamaları gerektiğini net olarak bilmelidirler. Bunun için de kuralların net bir şekilde belirlenmesi ve kurala uymamanın ceza nedeni olmasındansa kurala uymanın ödül ve takdir nedeni olması prensibi benimsenmelidir. Kurallara rağmen bazen çocuklar, kendi yaşadıkları sıkıntılar ve problemlerle ilgili olarak sınıf içinde problem yaratacak davranışlar sergileyebilirler. Burada öğretmenin çok dikkatli olması gerekmektedir. Çocuğun hangi duyguyu yaşadığı, bu davranışının nedeninin ne olabileceği dikkatle değerlendirilmelidir. Çocuğun her davranış problemi bir disiplin problemi gibi algılanmamalı, önce bu durumun çocuğun yaşadığı bir sıkıntıyla ilgili olup olmadığından emin olunmalıdır. Eğer çocukla ilgili bir sıkıntı söz konusuysa yapılması gereken şey çocuğu dinlemektir. Duygusu anlaşılarak çocuğun da bu duyguyu fark etmesine yardımcı olmak gerekmektedir. Çocuk ancak anlaşıldığını hissettiği zaman problemiyle baş etme gücü kazanabilir. Eğer çocukların davranışları öğretmeni kızdıracak nitelikteyse ve başka bir problemle bağlantılı değilse bu durumda da öğretmenin kendi duygularını ve kendisini kızdıran davranışı açıklıkla ifade etmesi gerekmektedir. Bunun yerine nasıl davranmalarını istediğini de ifade etmelidir. Bu iletişim şekli çocukların kendi aralarındaki iletişim biçimi için de bir model oluşturacaktır. Eğer öğretmen sınıfta her türlü problem karşısında bağırıyor ve çocukları suçluyorsa çocuklar da oyun sırasında ve birbirleriyle ilişkilerinde suçlayıcı, kırıcı ve kavga eğilimli olacaklardır. Öğretmen çocukları dinlediğinde, bir sorun olduğunda kendi olumsuz duygularını ben dili ile çocukları kırmadan ifade ettiğinde, çocukların duygularını anlama ve keşfetme konusunda istekli davrandığında çocuklar da kendi aralarında benzer türde bir iletişim kurmaya başlayacaklardır.

Ebeveynlerin ve eğitimcilerin sınıf yapısındaki olumlu-olumsuz rolleri ve bu rollerin etkileri
Çocuklar birçok konuda olduğu gibi iletişim kurma ve sorun çözme konusunda da önce anne-babalarını ardından da öğretmenlerini model alırlar. Anne-babalar evde çocuklarıyla etkili iletişim kurabilirlerse, herkesin söz hakkının olduğu, demokratik, sınırları belli disiplin yöntemleri uygulayabilirlerse, çocuklar okuldaki kurallara daha kolay uyum sağlayacaklardır. Ev ortamında kendilerini ifade etme becerileri gelişmiş olan çocuklar sınıf ortamında da problemlerle daha kolay baş edebilirler. Sınıfta ise eğitimcilerin anlatan-dinleyen türündeki tek yönlü iletişim yerine karşılıklı duygu ve düşüncelerin ifade edilebileceği çift yönlü iletişim yöntemini tercih etmeleri gerekmektedir. Burada eğitimcilerin hem iletişim yöntemlerini iyi bilmeleri hem de kendilerini iyi tanımaları gerekmektedir. Aslında eğitimcilerden beklenen “mükemmel insan” olmaları değildir. İyi bir iletişimle aslında mükemmel olmak gerekmez. İletişim aksine insani yanımızın her iki tarafı da incitmeyecek ve karşılıklı anlaşılmış olma hissini sağlayacak şekilde ortaya konulmasından başka bir şey değildir. Yani öğretmen kızgın da olabilir, keyifsiz de olabilir. Tıpkı diğer bütün insanlar gibi… İyi ve etkili iletişim önce kendimizi tanımakla başlar. O gün daha gergin ve sinirli isek bunu uygun bir dille ifade etmeli ve bunu karşılıklı bir çatışmaya dönüştürmemeliyiz. Kızgınlığı doğru ifade etmek çocuklar için de çok önemlidir. Çünkü genellikle ifade edilemeyen kızgınlıklar, öfke patlamalarına veya saldırganlığa dönüşebilmektedir. Bu da okullarda ciddi sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Bu nedenle hem anne-babaların, hem de öğretmenlerin kızgınlığı doğru ifade etmeleri ve kızgınken de doğru iletişim kurmak konusunda model olmaları çok önemlidir.

Mevcut eğitim sisteminde sınıf yapısı nasıl? Neler Yapılabilir?

Eğitim sistemimiz sınıf yapısıyla ilgili daha çok fiziksel özellikleri vurgulamaktadır ve çocukların psikolojik ve zihinsel ihtiyaçlarının karşılanması konusunda hedefler belirlenmekle birlikte bu hedeflere nasıl ulaşılacağı daha çok öğretmenlerin insiyatifinde olmaktadır. Öğretmenler iletişim becerileri konusunda kendilerini geliştirmişlerse ve çocuklarla çift yönlü, çocukları da aktif kılan bir iletişim yöntemi uygulayabiliyorlarsa çok fazla problem yaşanmamaktadır. Ancak geleneksel yöntemlerle çocukları disipline etmeye çalışan, bir problem yaşandığında öğretmenin konuşup öğrencinin dinlediği tek yönlü bir iletişim uygulayan bir öğretmenin sınıf içinde problem yaşama olasılığı çok yüksektir. Üstelik böyle bir sınıfta çocukların iç disiplin kazanmaları mümkün olmayacağı için öğretmenin görme alanı dışına çıkan çocukların benzer, istenmeyen davranışları sıkça tekrar etmeleri söz konusu olacaktır. Sınıf mevcutlarının fazlalığı da düşünüldüğünde geleneksel yöntemlerin hiç işe yaramadığı, öğretmenin, bağıran, kızan, kuralların bekçiliğini yapan adeta polis rolünde olduğu sınıflarda işler karmakarışık bir hal almaktadır. Oysa etkili iletişim yöntemiyle çocukların her biri birey olarak değer görmektedir. Davranışlarından kendileri sorumludurlar. İstenen davranışları sergilediklerinde takdir ve övgü alırlar. Bir problem yaşadıklarında bunu ifade etmeyi ve çözüm için çaba göstermeyi öğrenmişlerdir. 

Sınıf içi iletişim nasıl düzeltilebilir?

Öğretmenlik belki de en zor meslek. Sürekli gelişmeyi, öğrenmeyi, yenilenmeyi gerektiriyor. Hem hep enerjik olmak gerekiyor hem de yöneticilik vasıflarıyla donatılmış olmak. Bunun yanı sıra çocukları sevmek, çocuk psikolojisini bilmek, çocukluk çağının ruhsal problemleri hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. Bütün bunlar gerçekten bu mesleği çok sevmeyi gerektiren faktörler. Etkili iletişim de her zaman doğuştan getirdiğimiz yapısal bir özellik değildir. Bu konuda eğitim görmeyi, çaba göstermeyi gerektirir. Her öğretmenin bu beceriler konusunda kendisini geliştirmesi, duygu ifadesi, duyguları anlama, kızgınlığın ben diliyle ifadesi, dinleme (etkin dinleme) gibi iletişim kavramlarını öğrenmesi bu becerileri uygulama pratiği kazanması gerekmektedir. Kalabalık sınıflar, tanınamamış problemler ve bu problemleriyle baş başa bırakılmış binlerce çocuk öğretmenlerimizin ellerine bırakılmış durumdadır. Yaşanan problemlere daha duyarlı ve daha eğitimli bir bakış şart görünmektedir. Sorunların çeşitliliği, büyüklüğü yıldırıcı olmamalı aksine beceri geliştirerek problemler en aza indirilmeye çalışılmalıdır. Etkili iletişim yönteminin öğrenilmesi, uygulanması hem var olan problemlerin en aza indirilmesi konusunda etkili olacaktır, hem de öğretmene yardımcı bir yöntem olduğu için öğretmenin ağır yükünü hafifletecektir. Bu konuda öğretmenlerimizin bireysel çabaları elbette etkili olmaktadır. Ancak bu konunun bir eğitim politikası olarak ele alınması ve tüm öğretmenlerimizin iletişim becerilerini öğrenmelerini sağlayacak hizmet içi eğitim programlarının uygulanması eğitim alanında yaşanan birçok sorunun hafifletilmesini sağlayacaktır.
Sosyal Derslerin Öğrenilmesinde Ailenin Rolü
Sözel yeteneği fazla gelişmemiş çocukların sosyal derslerde de başarılı olamadığı bir gerçek ama kader değil. Bu çocuklar anne babalarının da desteğiyle sosyal derslere ilgi duyabilir ve bu alanda başarılı olabilirler. Pedagog Belgin Temur, ailelerin çocuğun sosyal dersleri öğrenmesine sağlayabilecekleri katkıları anlatıyor.

Her çocuğun zihinsel yapısının birbirinden farklı olduğu bilinmektedir. Bazı çocuklar çok küçük yaşlardan itibaren fene ve bilime düşkün olduklarını belli ederler; kimileri 
sayılarla çok iyi anlaşır ve matematiğe yeteneklidir. Bazıları ise okuma ve yazmaya daha meraklıdırlar ve bu da sosyal konularla daha fazla ilgili olmalarına, dolayısıyla bu konuda daha fazla bilgi ve deneyime sahip olmalarına neden olur.

Çocuğunuzun zihinsel yapısı önemlidir
Okuma yazmaya ve sosyal konulara ilgiyi ve sevgiyi belirleyen en önemli faktör, çocuğun zihinsel yapısıdır. Zekanın birçok bileşeni olduğu bilinmektedir ve bazı çocukların sözel zekasının daha fazla gelişmiş olduğu, dolayısıyla okuma-yazma becerisini ve sosyal öğrenmeyi kolaylaştıran zihinsel özelliklerinin daha önde olduğu, bazı çocukların ise daha çok göz-el koordinasyonu ve mekansal yetiler gibi performans becerilerinin daha fazla gelişmiş olduğu bilinmektedir.

Malzemeleri görselleştirin
Çocuğa öğretilmesi gereken malzemeler mümkün olduğunca görselleştirilmeli ve pratik örnekler olmalıdır. Örneğin; bitkilerde üremeyi öğretmek için bu konudaki bir parçayı okutmak yerine; doğadan örnekler göstermek, resimli ansiklopediler kullanmak her zaman daha etkili olacaktır. Çocukların her birinin ilgi duydukları ve keyif aldıkları bir öğrenme biçimi mutlaka vardır ve genellikle görsel malzemeler çocukların ilgisini çeker. Çocukların standart metotlarla öğrenmeye zorlanması derse ve konuya motivasyonlarının azalmasına neden olacaktır. Özellikle ilkokul çağları için okumak, genellikle bir konuyu öğrenmek için kullanabilecek en keyifsiz ve en yetersiz yoldur. Böyle bir yaklaşımında okumanın önemsiz olduğu ya da desteklenmesine gerek olmadığı düşüncesi de çıkarılmamalıdır elbette. Tam tersine her çocuğun okumaya teşvik edilmesi tartışılmaz bir gerekliliktir. Ama okumayı sevdirmeye çalışırken yanlış metotlar kullanıldığında, çocuğun okumaktan tamamen soğuması mümkün olabilmektedir. En uygun yaklaşım okunan malzemeye resimler eklemektir. Ya da okunacak bölümü parçalara ayırarak, her okunan bölümün ardından çocuğun kafasında beliren bir resim çizmesi gibi bir metot kullanabilir.
Sözel yetilerini geliştirin 
Eğer çocuğunuzun sözel yetileri gelişmişse, genellikle sosyal derslerin öğrenilmesinde fazla bir sorun yaşamayacaktır. Yaşanabilecek sorunlar genellikle yetersiz çalışma alışkanlığıyla ya da başka ruhsal veya davranışsal problemle açıklanacak sorunlar olacaktır. Ama eğer zihinsel yapısı itibariyle sözel yetileri performans yetileri ile karşılaştırıldığında daha az gelişmişse ya da sözel öğrenme konusunda sıkıntıları varsa bu durumda aile ve öğretmene çok fazla görev düşmektedir. Okumayı sevmeyen, yazmaktan hoşlanmayan ve bir şekilde okuma ve yazmayı en aza indirerek okul hayatını devam ettiren çocuklar ve yetişkinler çevremizde mevcuttur. Bu bireyler zihinlerinin farklı özelliklerini kullanarak farklı başarılı olma metotları geliştirmektedirler. Ama okul sistemi okuma-yazma ve sosyal öğrenmeye çok önem veren ve yapısı işitsel öğrenmeye göre hızlanan bir sistemdir. Bu nedenle özellikle ilkokul yıllarında çocukların sözel öğrenme ile yaşadıkları sorunlar genellikle okulda başarılı olmalarını güçleştirmektedir. Ailenin desteği bu noktada çok önemlidir.

Ansiklopedi kullanmayı öğretin
İlkokul çağlarında çocuğa ansiklopedi kullanmayı öğretmek, sosyal derslerin öğretilmesinde önemlidir. Özellikle ilkokul çocukları için hazırlanmış, güncelleştirilmiş resimli ansiklopediler hem ilgi çekici olmakta hem de araştırarak bulunmuş bir bilgi olması itibariyle çocuk için fazlasıyla akılda kalıcı olmaktır.

Araştırmaya yönlendirin
Sosyal derslerin öğrenilmesi ayrıca araştırma yapabilme becerisi de gerektirir. Çocukların 3-4 yaşlarından itibaren bilgi edinmek için araştırmalarını desteklemek de önemlidir. Deneyim yaşamasına fırsat verilmeyen, sürekli korunan, çocukların büyüdüklerinde de denemek ve araştırmak konusunda çekincelerinin olduğu bilinmektedir. Yuva çağlarında çocuklar doğada ve çevrelerinde olup bitenleri fazlasıyla keşfetme eğilimindedirler. Yuvaya giden çocuklar yaşayarak öğrenme konusunda daha şanslıdırlar. Yuvaya gitme fırsatı bulamayanlar ise ancak anne babaları tarafından desteklenirse bu deneyimi yaşayabilirler. Bu yaşlardan itibaren çocuğun doğayla ve çevreyle ilgili aklına gelen her sorunun cevabını keşfetmeye çalışması desteklenmelidir. Örneğin; çocuk yağmurun nasıl yağdığını anlamaya çalışıyorsa, bununla ilgili evde bir deney yapılabilir, ardından bu konuda bir belgesel izlettirilebilir ve belki bir ansiklopedisinden yağmurun oluşumunun çizerek anlatılmış şekli çocuğa gösterilerek anlatılabilir. Bu yolla çocuk merak ettiği bir konuda bilgi edinmek için çeşitli yollar olduğunu öğrenecek ve bilgiye ulaşmak için nasıl bir çaba içine girmesi gerektiğini öğrenme fırsatı bulacaktır.

Tarihi yerleri gezdirin
Birçok anne babanın özellikle büyük şehirlerde çocuklarını çarşıya, pazara, sinemaya, eğlence mekanlarına götürdükleri; ama bunun yanı sıra tarihi ya da kültürel konularda çocukları bilgilendirecek ve görerek öğrenmelerini sağlayacak türdeki müze-saray vb. gibi yerlere pek götürmedikleri görülmektedir. Özellikle İstanbul da yakın tarihi öğrenmeyi çok kolaylaştırabilecek birçok tarihi ve kültürel mekan bulunmaktadır. Ancak İstanbul daki çocuklar bile tarihi genellikle tarih kitaplarından okuyarak öğrenmek zorunda kalmaktadır.


Model olun 

Tüm diğer eğitimsel konularda olduğu gibi sosyal konuların öğretilmesinde de ailenin model olması çok önemlidir. Anne babasının ilgi duyduğu araştırdığı ve yaşam biçimine taşıdığı konular, elbette çocuğun da ilgisini çekecektir. İlgisini çekmediği durumlarda bile içinde yaşadığı ortam çocuğu, öğrenme açısından olumlu etkileyecektir.
Sömestr Tatili
Okul dönemi boyunca belli bir düzende yaşayan, erken yatıp erken kalkan, her gün düzenli ders çalışan, sınav, ödev gibi zorunluluklarla uğraşan öğrenciler için sömestr tatili heyecanla beklenen bir dönemdir. Öğrenciler daimi ve düzenli sorumluluklara bir ara vermek ve kelimenin tam anlamıyla bir “tatil” yapmak ihtiyacında olurlar. Sömestr tatili aileler tarafından iyi planlandığında çocuklar için gerçekten dinlendirici ve yeni dönem için motivasyon sağlayıcı olmaktadır.

Sömestr tatili nasıl geçirilmeli?
Okul dönemi boyunca derslerinde başarılı olsa da olmasa da her çocuk yoğun bir sorumluluk taşımaktadır. Sürekli kendisinden bazı görevleri yerine getirmesi beklenmekte ve bu sorumluluklarla ilgili sürekli uyarı almaktadır. Okulda geçirdiği tüm zamanlarda bir şeyler öğrenmesi beklenmekte ve öğrenip öğrenilmediği de test edilmektedir. Ayrıca evde de ailenin kontrolü ve uyarısı söz konusu olmaktadır. Doğal olarak her çocuk böyle bir yoğunluğun ardından tatile ihtiyaç duyar. Tatil sürecinde ailelerin dikkatli olmaları gerekmektedir. Özellikle ders başarısızlığı olan ya da ödev yapmakta, ders çalışmakta zorlanan çocuklar aileleri tarafından tatil boyunca daha fazla baskı altında tutulabilmektedirler. Oysa bu çocukların da tatile ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Tatil boyunca çocuklara keyif alacakları, ilgileri ve yetenekleri doğrultusunda aktiviteler sağlanmalıdır. Özellikle okul döneminde yeterince çocuklarıyla ilgilenemeyen, onlarla oyun oynayamayan, birlikte keyifli vakit geçiremeyen anne babalar için tatil dönemi bir fırsattır. Bu dönemde mümkün olduğunca çocukla bir arada olmak, birlikte oyunlar oynamak, onu dinlemek, duygu ve düşüncelerini öğrenmeye çalışmak ve kendi duygu-düşüncelerinizi onunla paylaşmak yararlı olacaktır. Eğer çocuğun derslerle ilgili sorunları varsa bunu vurgulamak ve eleştirmek yerine bir süre için onun bu sıkıntıdan uzaklaşmasını sağlayacak şekilde ve anne-baba çocuk ilişkisinin kalitesini artırmaya dönük olarak birlikte zaman geçirmeye çalışmak gerekmektedir. 

Tatil bazı çocuklar için öğrenilmemiş ve anlaşılamamış konuların pekiştirilmesi için de bir fırsat olabilir. Ama bu sağlanırken de tüm günü dersle doldurmak yerine günün belli saatlerini çocuğa destek vererek, sıkmadan ve hırpalamadan eksiklerini tamamlamaya yönelik olarak kullanmak gerekmektedir. Özellikle okuma-yazmayı yeni öğrenmiş ya da henüz tam çözememiş olan birinci sınıf çocukların için günün bir kısmında düzenli okuma ve yazma yaptırmak önemlidir. Bu hem arkadaşlarıyla aralarındaki açığı kapamak konusunda yardımcı olacaktır hem de yeni döneme hazırlıklı başlamasını sağlayacaktır. Yine buradaki temel prensip çocuğu sıkmadan, keyifli ve eğlenceli bir şekilde çalıştırmaktır. Birlikte kitap alışverişi yapmak, çocuk dergileri almak ve böylece okumaya heveslendirmek etkili olabilir. Çocuğa tatil programı hazırlarken onun da desteğini ve onayını almak önemlidir. Örneğin günde bir saat çalışmasını hedefliyorsak bu bir saatin günün hangi saatinde olacağı konusunda çocuğun da fikrini almak uygun olacaktır. Ve program yapılırken sadece çalışma zamanının vurgulanması değil, bunun yanı sıra onun oyun ve eğlenceli aktiviteler içinde de olmasına önem vermek ve onunla birlikte geçireceğiniz zamanların da bu program içinde bulunmasına dikkat edilmelidir.

Tatil için yeni ödev verilmeli mi? 

Tatil için ödev vermek bu zamanın da yeni bir öğrenme zamanı olarak kullanılması anlamına gelecektir ki bu tatilin amacına ters düşmektedir. Bazı durumlarda ise çocukların bazı konuları tekrar etmeleri gerekli olmaktadır. Bu çocuklar için pekiştirme mahiyetinde günün bir saatini geçmeyecek şekilde tekrar yaptırılabilir. Sınıf öğretmeniyle bilgi alışverişinde bulunarak çocuğun eksiklerini ve yetersiz olduğu konuları saptamak ve bu konuları çocuk için eğlenceli hale getirerek, görsel malzemelerle zenginleştirerek bu açığını kapamasına yardımcı olacak bir çalışma programı hazırlanabilir. Burada da çocukla ilişkisi daha iyi olan birinin ona destek vermesi önemlidir. Kızgın bir şekilde çalıştırılan ve sürekli yapamadıkları, öğrenemedikleri konular hatırlatılan çocuklar böyle bir çalışma zamanından hiçbir verim alamadıkları gibi kendilerini çalıştıran kişiye de öfkelenmektedirler. Bu da o kişiyle ilişkilerinin bozulması anlamına gelecektir.  Oysa tatilin bir amacı da anne-baba ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, anne-baba-çocuk iletişiminin kalitesinin artırılmasıdır.
Tamamen serbest bırakmak…

Bazı aileler çocukların okul döneminde çok sıkıldığını ve yorulduğunu düşünerek tatil zamanlarında çocukları tamamen serbest bırakmaktadırlar. Bu da hiç müdahale etmeden çocuğun tüm tatil boyunca istediği gibi davranmasına izin vermek anlamına gelmektedir. Bazı çocuklar günlerini kendi başlarına planlayabilmekte, okumaya, eğlenceye, oyuna, arkadaşlarıyla olmaya zaman ayırabilmektedirler. Ama genellikle çocuklar kendi başlarına tüm günü kendileri için hem keyifli hem de verimli geçirebilecekleri şekilde planlamada yetersiz kalabilmektedirler. Örneğin bazı çocuklar tüm gün televizyon seyretmeyi veya kendi başlarına bilgisayar oyunu oynamayı tercih edebilmektedirler. Arkadaş ilişkilerinde problem yaşayıp ya da içedönük olan çocuklar daha çok evde zaman geçirmeyi tercih edebilmektedirler. Oysa böyle bir çocuğun tatilde daha fazla sosyal aktivite içinde olması gerekmektedir ve televizyon-bilgisayar gibi bireysel aktivitelere yönelmesi onun içekapanıklığını artıran bir faktör olabilmektedir. Böyle çocukların anne-babalarıyla ya da diğer aile bireyleriyle interaktif, duygularını ve düşüncelerini ifade etmeye yönelik oyunlar oynaması daha faydalı olacaktır. 

Okul döneminde düzenli uyumaya ve uyanmaya alıştırılan çocukların tatil döneminde çok geç saatlere kadar oturmaları da sakıncalı olabilmektedir. Okul zamanına göre biraz daha fazla oturmasına izin verilebilir ancak uyku düzeni tamamen bozulursa –örneğin gece 12 ya da 1’e kadar uyumamasına izin verilirse- okul açıldığında yeni uyku düzenine uyum sağlamakta ciddi sorunlar yaşanabilmektedir. Vücudun yeni uyku düzenine uyum sağlaması biraz zaman alacağından, özellikle ilk haftalarda çocukların derse katılımını, dikkatlerini ve motivasyonlarını olumsuz etkileyebilmektedir.

Öğretmenler çocuğu ve aileyi nasıl yönlendirmeli?

Aslında çocukların akademik ve psikolojik gelişimlerini en yakından takip edebilecek kişiler öğretmenlerdir. Bu nedenle hangi çocuğun nasıl bir desteğe ve programa ihtiyaç duyduğunu da bilirler. Burada öğretmenin dikkat etmesi gereken konu çocukların var olan eksikliklerinin nasıl tamamlanacağını kestirmektir. 

Bazı durumlarda çocuğun eksiğini aileye bildirmek çocuk üzerindeki baskıyı çok artırmakta ve çocuğun tatilden yararlanamamasına neden olmaktadır. Bu nedenle ailenin yapısı ve çocuğun özellikleri göz önünde bulundurularak her çocuk için tatilde bireyselleştirilmiş bir program önerilmesi gerekmektedir. 

Verilecek ödevler çocukların yeni bilgi öğrenmesini hedeflememeli, bunun yerine öğrendiği bilgiyi pekiştirici nitelikte olmalıdır. Ödev miktarı çocuğun gün içinde başka aktivitelere katılmasını engelleyecek yoğunlukta olmamalıdır. 


Ailelerin çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmelerinin önemini vurgulamaları, ders başarısını etkileyen faktörlerden birinin de aile-çocuk iletişimi olduğunu ailelere hatırlatmalıdırlar. 

Çocukların farklı ilgi ve yetenekleri olduğunun bilinciyle onları kendi ilgi duydukları ve becerilerinin olduğu alanda araştırmaya ve öğrenmeye teşvik etmelidirler. Tüm sınıfa ortak bir ödev vermek yerine örneğin hayvanlara meraklı olan bir çocuğun hayvanlarla ilgili araştırma yapmasını ve bu konuda dergilerden, gazetelerden yazılar kesip getirmesini, seyrettiği belgeseller hakkında sınıfa bilgi getirmesini istemek bu çocuk için iyi ve yararlı bir tatil ödevi olacaktır. 

Bazı çocukların ödev yapmakla ilgili hep sıkıntıları olduğu bilinmektedir. Henüz bu sorumluluğu tam olarak geliştirememişlerdir. Böyle çocuklara daha fazla ödev vermek yerine ödev miktarını azaltmak ve yine ilgisini çeken bir konuda araştırma yapmasını istemek yerinde olacaktır. Yapmadığı ödevleri vurgulamak yerine de yaptığı ödev miktarı için onu ödüllendirmek yeniden ödev yapmak konusunda onu isteklendirecektir.

Anne-babalar tatilde nelere dikkat etmeli?

Tatilin öncelikle çocuğunuzla keyifli zaman geçirmek için bir fırsat olduğunu unutmamalısınız. Onun okul başarısında etkili faktörlerin başında anne-babasıyla kurduğu yakın, sıcak ve olumlu bir iletişim tarzı yer almaktadır. Bu nedenle çocuğunuzun tatil zamanını sizinle bol iletişim içinde geçirmesine özen göstermelisiniz. 
Çocuğunuzun okul başarısızlığı varsa tatilde daha az eleştirici olmalı, bunun yerine yeni okul döneminde onun daha çok çaba sarf edeceğine ve böylece istediği başarıyı elde edeceğine inandığınızı söyleyerek onu motive etmelisiniz. 
Eğer çocuğunuz birinci sınıfa gidiyorsa, okuma ve yazmaya heveslendirmek ve bu becerilerini günlük hayatta da kullanarak okuma-yazmanın keyfini fark etmesini sağlamak için destek vermelisiniz. Örneğin günlük gazetelerin başlığını ona okutabilir veya mağazaların vitrinlerindeki yazıları okumasını isteyebilirsiniz. Ayrıca onunla birlikte hikayeler okumak (örneğin bir sayfasını siz, bir sayfasını çocuğunuz okuyabilir) okumaya heveslendirebilir. Okumayı gülük hayatta kullanan çocuk tatil sonrasında sınıfta okuma-yazma çalışmalarında daha hevesli olacaktır. 
Tatilde de evde bazı sorumlulukları olmasına dikkat etmelisiniz. Evde sorumlulukları olan çocuklar okuldaki kurallara uymakta ve ödev sorumluluklarını yerine getirmekte daha az zorlanmaktadırlar. Ama tatil boyunca kendisinden hiçbir şey beklenmeyen çocuklar tatil sonrasında birden bire sorumluluklarla ve okuldaki kurallarla karşılaştıklarında bocalayabilmektedirler.
Sınıfta Neler Oluyor ?
SINIFTA NELER OLUYOR?
(SINIF İÇİ İLETİŞİM)

Sınıf ortamı çocukların sosyal yaşamda karşılaştıkları ev dışında ilk gerçek sosyal ilişki ortamıdır. Sosyal kurallar ve grupla sosyal ilişki ilk kez sınıf ortamında öğrenilir. Bir grubun parçası olma,  sosyal kabul görme gibi insana ait en temel ihtiyaçlar ilk kez sınıf ortamında karşılanır. Ayrıca çocukluğun psikolojik gelişim aşamalarının en önemlilerinden biri olan benmerkezcilikten sosyalleşmeye geçiş süreci de önce anaokulu sınıfında ardından da ilkokul sınıfında yaşanır. Çocuk, kendi ihtiyaçlarını geciktirmeyi, sırasını beklemeyi, başkalarının ihtiyaçları ile kendi ihtiyaçları çakıştığında başkalarına da öncelik verebilmeyi bu sayede öğrenir. Çünkü bu sınıfta kabul görmenin en önemli yoludur. 

Sınıf ortamı bireyler arası iletişimin de en yoğun yaşandığı ortamdır. Çocuk hem yaşıtlarıyla sosyal ilişkiler kurup geliştirmeyi öğrenir hem de öğretmenleriyle yani otoriteyle ilişkiyi öğrenir. Hangi davranışlarının kabul görüp onay ve takdir gördüğünü hangi davranışlarının yadırganıp eleştirildiğini yaşayarak öğrenir. Yeteneklerini, farklılıklarını grup sayesinde daha fazla keşfeder. Bu sayede bireyselleşirken bir yandan da kişiliğini oluşturur. İlkokul yaşlarından itibaren grup tarafından kabul görmek çok önem kazanır. Bu nedenle genellikle çocuklar gruba uyum gösterme eğiliminde olurlar. Benmerkezcilik özelliğini sürdüren ve grup halinde iletişime hazır olmayan çocuklar hem ciddi uyum sorunları gösterebilirler hem de sınıf içinde bazı davranışsal problemleri olabilir. Çünkü sosyal uyum göstermeyen çocuğu grup da dışlama eğiliminde olacaktır ve bu da çocuğun daha fazla problem yaşamasına neden olacaktır.

Sınıfta Genel Yapılanma
Sınıfta otoriteyi temsil eden kişi öğretmendir. Sınıf kurallarını öğretmen belirler, kuralların nasıl uygulanacağına karar verir ve uygulanıp uygulanmadığını kontrol eder. Bu nedenle öğretmenin kişiliği, tutarlılığı, esnekliği, genel tavrı sınıfın yapılanması konusunda çok belirleyicidir. Görünüşte bütün sınıflarda aynı tür yapılanma varmış gibi gözükse de tek tek incelendiğinde öğretmen faktörünün yapılanmayı değiştirebileceği görülmektedir. Kurallara uyum, yapıcı bir şekilde destekleniyorsa, çocuklar sorun çözebilmeleri konusunda destek görüyorlarsa hem çocuklar arasında sorun yaşanma olasılığı artacaktır, hem de genel uyum konusunda zorluklar yaşanmayacaktır. Bir arada olmaları ve ekip halinde çalışmaları desteklenen çocuklar birlikte çözüm bulma yeteneklerini geliştirebilirler ve bu sayede sınıf içinde yaşanan yıkıcı rekabet duygusu daha olumlu şekle dönüşerek başarı odaklı bir rekabete dönüşebilir. Öğretmen tarafından desteklenen sınıf içinde övülen çocuklar her zaman diğer çocuklar tarafından daha popüler görüleceklerdir. Tam tersi olarak öğretmen tarafından sık sık olumsuz yönleri ortaya çıkarılan, vurgulanan çocuklar ise sınıf içinde daha az kabul gören çocuklar olacaklardır. Sınıftaki hiyerarşiyi belirleyen genellikle budur. 

Sınıf İçi İlişkiler

Çocuklar ilkokul çağlarında genellikle kendi cinsiyetlerinde arkadaş edinme eğilimindedirler. Benzer ilgilerinin olması bu arkadaşlıkları sürdürme olasılığını da arttırmaktadır. Bazı çocuklar daha dışadönük olurlar ve ilişki kurmakta, arkadaş bulmakta zorluk yaşamazlar. Başka çocukları kendiliklerinden oyunlarının içine çekebilme yetisine sahiptirler. Bazı çocuklar ise daha içedönüktürler ve kendi başlarına bir başka çocuğa yanaşıp oyun oynamak istediklerini ifade edemeyebilirler. Ancak başka bir çocuk ilk adımı attığında ona katılabilirler. Hatta bazen kendilerine oyun ve arkadaşlık teklif edilmesine rağmen kabul etmekte ve yakınlaşmakta güçlük çekebilirler. Genellikle arkadaşlıkların başlangıcında dışadönük çocukların daha etkili oldukları bilinmektedir. Ancak bu arkadaşlığın ve başlayan ilişkinin sürdürülmesinde çocukların kişilik özelliklerinin ve sosyal gelişmişliklerinin daha belirleyici olduğu bilinir. Oyunlarda kurallara uyan, bekleme sabrı geliştirmiş, yenilmeye tepki göstermeyen, paylaşımcı, gerektiğinde lider de olabilen çocukların kurulan arkadaşlıkları sürdürme olasılıkları artmaktadır. Diğer çocuklar tarafından da daha fazla tercih edilen çocuklar olmaktadırlar. Daha uyumsuz, kavga eğilimi olan, benmerkezci eğilimini sürdüren, hep yönetmek isteyen, kuralları kendi belirlemek isteyen, yenilmeye tahammülsüz, hep talep eden rolde olan çocuklar ise daha az kabul edilen ve daha az ilişki kurulan çocuklar olmaktadırlar. 

Sınıfta ciddi davranış ve başarı problemi yaşayan çocuklar bazen kendileriyle benzer özellikler gösteren çocuklarla ilişki kurma eğiliminde olmaktadırlar. Bu daha çok kendilerini iyi hissetmek ve yalnız hissetmemek için tercih ettikleri bir şey olmaktadır. Bu sayede hem uyarı aldıkları konularda yalnız olmadıklarını hissetmekte hem de bunu başkalarına da gösterme fırsatı bulmaktadırlar. 

Bazı çocuklar da henüz grupla ilişki kurmak konusunda yeterli beceriye sahip değildirler. Bir grubun parçası olmaya henüz hazır değillerdir. Bu durumda tek ilgi alma ihtiyaçlarını karşılamak için hep öğretmenin etrafında dolanırlar. Sadece öğretmenle ilişki kurma eğilimindedirler. Bu çocuklar öğretmen kendileriyle kısa süre bile ilgilenmese mutsuz ve yalnız hissedebilirler. 

Öğretmenin Sınıf İçindeki Rolü Ne Olmalı?
Kuralı belirleyen kişinin öğretmen olması sınıf içinde kurallar ihlal edildiğinde kontrolün de öğretmen tarafından yapılması sonucunu doğurmaktadır. Genellikle de çocuklar otorite figürü yanlarındayken istendiği gibi davranmakta yalnız kaldıklarında ise kuralı bozmaya eğilimli olmaktadırlar. Oysa otokontrol özelliği gelişmiş çocuklar hem kurala uymakla ilgili sorun yaşamazlar hem de diğer çocuklarla ilişkideyken ortaya çıkan sorunlarla bir başkasının yardımı ve müdahalesi gerekmeden baş etme gücüne sahip olabilirler. Otokontrol özelliği gelişmemiş bir sınıf ortamında çocuklar genellikle çıkan sorunlarda birbirlerini öğretmene şikayet etme eğilimindedirler. Öğretmen de böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini söyleyen kişi durumunda olmaktadır. Bu durumda çok basit problemlerde bile çocuklar ya şiddete başvurmakta ya da bu konuda yeterince güçlü hissetmiyorlarsa hemen bir yetişkinin yardımına başvurmakta ve böylece kendi kendilerine sorun çözme becerisi geliştirememektedirler. Öğretmen çıkan problemlerde kime ne yapmasını söylemek ya da kuralı hatırlatmak yerine çocuklara bu yaşadıkları sorunla ilgili olarak kendilerinin nasıl bir çözüm düşündüğünü sormayı tercih etmelidir. Sorun çözmeye alışkın olmayan çocuklar başlangıçta etkili çözümler bulamayabilirler ama fırsat verildiğinde çocuk küçük yaşlardan itibaren çocukların kendi ilişkilerinde çıkan sorunları çözmek konusunda becerilerinin olduğu bilinmektedir.

Öğretmenin en önemli fonksiyonu sınıf içinde eşitliği sağlamaktır. Başta da belirtildiği gibi öğretmenin çocuklara tek tek tavrı çocukların sınıf içindeki yerinin belirlenmesinde çok önemli olmaktadır. Çocukların bireyselliklerine önem veren, her birinin farklı yetenek, ilgi ve kişilik özelliği olduğunu unutmadan her birini kendi içinde ilerletmeyi hedefleyen bir tavır içinde olan bir öğretmen tüm çocukların eğitimden ve öğretimden eşit oranda faydalanmasını sağlayacaktır.  Ayrıca her soruna müdahale etmek yerine çocuklara kendi sorunlarını çözmek konusunda destek vermek yönündeki bir tavır öğretmenin enerjisini gereksiz yere harcamasına da engel olacaktır. 
Çocuklar Sınıfta Yalnız Hissettiklerinde…
Sosyal kabul görmenin önemi düşünülürse çocukların sınıfta tercih edilmeyen, istenmeyen çocuk konumuna düşmeleri ciddi sıkıntıların yaşanmasına neden olabilir. Bazen başarısızlık, bazen yetersizlik hissi çocuğun dışlanmasıyla üst üste gelebilir. Bu da çocuğun içine kapanmasına neden olabilir. Bu durumda önce çocuğun sorununun ne olduğunu belirlemek önemlidir. Aile ile de ilişki kurulup benzer davranışların ve sorunların okul dışı ortamlarda da yaşanıp yaşanmadığını araştırmak önemlidir. Çünkü çocuklar bazen farklı ortamlarda farklı davranabilirler. Bunu belirlemek sorunun ortama bağlı olup olmadığını saptamak açısından önemlidir. Kabul görmeyen ve bu nedenle sorun yaşayan bir çocuğu yeniden popülarize etmek, onun değişik yönlerini ortaya çıkarmak, sınıfta yeni başarabileceği sorumluluklar vermek, onu arkadaşlarının yanında başardığı konularla ve olumlu özellikleriyle ilgili övmek, onun da dahil olacağı bir çalışma ekibi belirlemek, ders dışında da bir arada çalışmaları konusunda ödev vermek etkili olabilmektedir. Ancak çocuğun okul başarısızlığı çok belirgin ise, başka ruhsal ve davranışsal sorunlara ait belirtiler gösteriyorsa, başlangıçta aile ile iletişim kurmak ve profesyonel bir destek konusunda yönlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
Zeka Testleri
Zekanın tanımlanması güçtür. Zekanın tanımı ve ölçülmesi ile ilgili olarak çok sayıda kuram mevcuttur. Zeka dendiğinde aklımıza genellikle zihinsel yetenek gelir. Zeka testi olarak adlandırılan ölçme araçları da zihinsel yeteneği ölçmeyi amaçlarlar.  

Zeka Testlerinin Geçerliği 

Geçerlik testin ölçmeyi amaçladığı şeyi ölçebilme gücüdür. Zeka testinin geçerliği denilince de testin zekayı gerçek anlamda ölçebilme güçünü anlıyoruz.  Zekanın beynin iki yarım küresinin bazı fonksiyonlarının toplamı olduğu varsayımıyla her iki yarım küreye ait bazı fonksiyonları ölçen testler geliştirilmiştir. Kavrama, akıl yürütme, yargılama gibi bazı sözel yeteneklerin beynin sol yarım küresinin fonksiyonu olduğu, görsel-mekansal yetiler gibi performans yetilerin de sağ yarım kürenin fonksiyonu olduğu bilinmektedir. Bugün en yaygın olarak kullanılan zeka testi de sözel ve performans yetenekleri ölçmektedir. Zeka testleri bir çok uzman tarafından çeşitli yönleriyle eleştirilmekle birlikte klinikte çocuk ve gençlerin zihinsel gelişim düzeylerini belirlemek konusunda etkili testlerdir. Geçerlik ve güvenirlikleri test edilmiş testlere uzmanlarca gerek duyulduğu takdirde başvurulmakta ve elde edilen sonuçlar yararlı olmaktadır.

Zeka Testlerinin Önemi

Zeka testleri klinikte değişik amaçlarla kullanılabilmektedir. Bir çocuğun zihinsel gelişim geriliğini (zeka geriliği) veya üstün zihin gücünü (üstün zeka)  ortaya çıkarabileceği gibi hangi yetilerinin ne kadar gelişmiş olduğunu, hangi alanlarda daha fazla gelişmiş hangi alanlarda daha az gelişmiş olduğunu zeka testleri aracılığıyla saptamak mümkündür. Ayrıca bu testler aracılığıyla çocuğun nörolojik, görme veya işitme ile ilgili bir sorunu olma olasılığını da saptamak mümkün olabilmektedir. Bunun yanı sıra zeka testleri sonuçları klinik psikolojide bazı psikopatolojinin belirlenmesinde de bir araç olarak kullanılabilmektedir. 

Zeka Testlerine Hangi Durumlarda Başvurulmalıdır?

Çocuk sahibi olan her anne-baba bebeğinin sağlıklı olduğu kadar zeki olmasını da arzular. Hemen her anne-baba da çocuğunun zekasını merak eder. Çocuğun her becerisi, değişik durumlardaki problem çözme ve akıl yürütme tarzı hep zeka belirtisi olarak yorumlanır. Özellikle de becerileri ve farklılığı ile çevresi tarafından fark edilen çocukların aileleri uzmanlara baş vurup bu çocuğun zeki olduğunu düşündüklerini ve zekasını ölçtürmek istediklerini söylerler. Ancak böyle bir merak bir çocuğa zeka testi uygulanması için yeterli bir neden değildir. Sadece çocuğun ne kadar zeki olduğunu belgelemek için test uygulanması çocuğa zarar verebilir. Zekanın ölçülmesi diğer fiziksel ve fizyolojik ölçümler kadar somut değildir. Sayısal bir veri elde edilmekle birlikte bu veri daha çok klinik değerlendirme için bir anlam ifade etmektedir. Zaman içinde, eğitimle, yaşam koşulları ile zekanın iç dağılımında, hatta toplam sonucunda değişmeler mümkün olabilmektedir. Yani zeka değişmez bir bütün değildir. Zeka testi uygulama kararı ancak bir uzman tarafından verilebilir. Çocuklar okulda, evde veya başka sosyal ortamlarda okul başarısı, uyum ve davranış problemleri yaşıyorlarsa yapılacak bazı değerlendirmelerin ardından zeka testi yapılması gerekebilir. Zeka testine ihtiyaç duyulmasının nedeni çocuğun olası bir öğrenme güçlüğünün saptanması olabileceği gibi üstün zihin gücüne sahip oluşunun saptanması da olabilir. Çünkü her iki uçta da çocuklar uyum ve davranış sorunları yaşayabilirler. Bu sorunların nedenlerinin neler olabileceğinin saptanması aşamasında zeka testleri bir araç olarak kullanılabilir. 

Zeka Testlerinin Sonuçları Ne Kadar Geçerlidir?

Zeka testlerinin bu konuda profesyonelleşmiş uzmanlarca yapılması güvenirliğini arttırmaktadır. Test odası, testörün çocukla kurduğu iletişim, çocuğun motivasyonu, ortamın fiziksel koşulları (ısı, ışık vb) gibi birçok faktör testin güvenirliğini etkilemektedir. Tüm bu koşullar konunun uzmanlarınca bilinmekte ve ortam standardize edildikten sonra belirlenen yönergeler belirlenen biçimde verilerek çocuğun gerçek performansını ortaya koyması sağlanmaya çalışılmaktadır. Zeka testleri yapıları gereği belirli bir zaman geçmeden tekrarlanamamaktadır. Kısa aralıklarla tekrarlanan testlerin de geçerli olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle ailelerin böyle bir test yaptırma aşamasında öncesinde yapılmış bir test varsa bu bilgiyi uzmanla paylaşmaları önemlidir. Sıklıkla kullanılan zeka testleri geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmış testlerdir. Bu nedenle uzmanlarca uygulandığında bu testlerden elde edilen sonuçların da güvenilir ve geçerli olduğu söylenebilir. 

Zeka Testleri Nerelerde Yapılır?

Zeka testleri bu konuda uzmanlaşmış pedagog, psikolog ve psikolojik danışmanlarca yapılmaktadır. Bu uzmanların çalıştığı özel klinik ve merkezlerin yanı sıra Milli Eğitim Müdürlüklerine bağlı Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinde, bazı hastanelerin psikiyatri veya psikoloji departmanlarında da  bu testler uygulanmaktadır.

Zeka Testi Sonuçları Anne-Babaları Nasıl Etkiler?

Zeka Testleri konusunda uzmanlaşmış profesyoneller ailelerin merakları nedeniyle test yaptırma taleplerini karşılamazlar. Çünkü böyle bir talebin sonucunda elde edilecek sonuçlar çocukların zarar görmesine neden olabilmektedir. Anne-babalar genellikle çocuklarından yüksek performans beklerler. Eğer sonuç anne-babanın istediği gibi çıkmazsa bu durum anne-babada hayal kırıklığı yaratabilir ve bu da çocuklarıyla ilişkilerini olumsuz etkileyebilmektedir. Çocuk bir yandan anne-babanın gözünde değer kaybedebilir ve bu hiç istenmeyen bir sonuçtur. Testten elde edilen puanın yüksek olması da başka sıkıntılara neden olabilir. Bu durumda da anne-baba çocuğun çok yüksek bir zeka bölümüne sahip olduğunu bilir, çocuğa bunu bildirir ve çocuktan beklentileri de çok artar. Böyle bir çocuğun okulda veya başka sosyal ortamlarda karşılaşabileceği uyumsuzluk veya başarısızlık problemi anne-babanın aşırı tepki göstermesine neden olabilir. Çocuk üzerindeki baskı artabilir. Kendisinden sürekli yüksek başarı beklenen bir çocuk, küçük bir başarısızlıkta hayal kırıklığı yaşar ve bekleneni verememiş olma duygusuyla güvensizlik ve yetersizlik duyguları yaşayabilir. Bu nedenle çocukların zeka testlerinin sonuçları anne-babalarla paylaşılırken testle ölçülen yetenekler tek tek incelenir. Çocuğun hangi yeteneğinin yaşından beklenilen düzeyde gelişmiş olduğu, hangi yeteneğinin yaşının üzerinde geliştiği, hangi yeteneğinin yaşından beklenilen düzeyde gelişmediği açıklanır. Bu yeteneklerin özgüven, başarı ve öğrenmesini nasıl etkileyeceği üzerinde durulur. Anne-babanın bu veriler ışığında çocuklarına nasıl bir program hazırlamaları gerektiği konusunda rehberlik edilir. 


Anne-Babalara Öneriler

Çocuğunuza zeka testi yaptırmak istiyorsanız bunun nedenini düşünün. Çocuğunuzun çok zeki olduğunu düşünüyorsanız ve okulda, çevrede uyum problemleri yaşamıyorsa böyle bir teste hiç gerek olmayacaktır.Çocuğunuz okulda bazı sorunlar yaşıyorsa; (arkadaşlarıyla uyumsuzluk, dersi takip etmekte güçlük, okul başarısızlığı vb gibi) bir uzmandan yardım isteyin. Böyle bir durumda çocuğunuza zeka testi uygulanabilir ve buradaki amaç genellikle çocuğunuzun toplam zekasını belirlemek değil, zekasını oluşturan yeteneklerin tek tek araştırılmasıdır. Bu yeteneklerin fazla gelişmiş olması, yetersiz gelişmiş olması veya aralarındaki dengesizlik çocuğunuzun sorunlarının kaynağı olabilir. Test sonuçlarını çocuğunuzun bundan sonraki okul hayatı için yararlı olabilecek ipuçlarını elde etmek için not edin. Her çocuğun farklı bir zihin yapısı ve öğrenme biçimi vardır. Çocuğunuzun zihinsel özelliklerine uygun aktiviteler ve hedefler belirleyin. Yapılan değerlendirmeler sonucunda çocuğunuza test yapılması gerekli görüldüyse bu testi uygulayacak profesyonellerin testler konusunda yeterli olduklarından emin olun. Aksi halde testin güvenirliği azalacaktır. Çocuğunuzun uyum problemi varsa hemen ilk seansta çocukla iyi iletişim kurulamayabilir. Bu durumda ilk seansın çocukla tanışma ve ısınma seansı olarak sürdürülmesi zeka testinin bir sonraki seansta verilmesi gerekmektedir. Bazı çocukların özellikle ergenlik dönemindeki çocukların teste dirençleri olabilir. Çocuğunuzu test seansına götürürken onu kaygılandıracak şeyler söylemeyin. Bu durumda teste dirençleri artabilir ve sonuç etkilenebilir.
Kız Çocuklarının Babalarına Olan Düşkünlüğü
Baba olmak bir erkeğin yaşamındaki belki de en önemli dönüm noktalarından biridir. Yeni ve önemli bir rol kazanılmıştır. Yaşam düzeni değişir, sorumluluklar farklılaşır ve içerik değişir. Bu yeni rol bir çok kaygı yaratmasına rağmen keyfi ve mutluluğu da beraberinde getirir. Toplumumuzdaki erkek çocuk düşkünlüğüne rağmen yapılan araştırmalar babaların özellikle kız çocuklarıyla ilişkilerinin daha yakın, sıcak ve sevgi dolu olduğunu ve baba kız ilişkilerinin daha doyurucu bir içerik taşıdığını göstermektedir.

Babalar ve kızları

Kız çocuklar bebeklik döneminden itibaren babaların ilgilerini çekerler. Bir erkek için bir kız bebeğin büyümesini izlemek oldukça ilgi çekicidir. Çünkü kız çocuklar bir çok özellikleriyle erkek çocuklardan farklıdırlar. Bu farkta elbetteki kültürel olarak kız çocuklarının pekiştirilen davranışları ile erkek çocukların pekiştirilen davranışları arasındaki farkın da önemi büyüktür. Erkek çocuktan daha sert, duygularını ifade etmeyen bir tavır beklenirken ve “ağlamak” bile hoş karşılanmazken, kızların ağlamaları, her türlü duyguyu ifade etmeleri doğal karşılanır.   Kız çocukları yapısal olarak duygularını ifade etmeye daha açıktırlar; bu özellikleri anne-baba tavrı ile de pekiştirilince çok daha dışa dönük, sevgisini de kızgınlığını da daha açık ifade eden bir çocuk çıkar karşımıza. Bireysel farklılıklar olmakla birlikte konuşma gelişimi ve duygusal gelişim genellikle kız çocuklarda erkek çocuklara göre daha erken olmakta bu da kız çocuğun çevresiyle iletişiminin daha erken başlaması anlamına gelmektedir. Onların dışa dönüklüğü ve kendilerini ifade etmelerindeki yoğunluk babaları da etkilemekte babaların da kız çocukları ile daha yoğun bir duygusal etkileşim içinde olmaları mümkün olmaktadır. İlk çocukluk yaşlarında kızların babalarına hayranlığının artması da yine babalarıyla kurdukları ilişkinin içeriğini belirlemektedir. 

Kız çocuklar her çocuk gibi annenin ilgi ve sevgisine muhtaçtırlar ve bu olmazsa olmaz bir ilgidir. Ama babanın ilgisi çok daha faklı bir gerekliliktir. Baba daha çok dış dünyayı temsil eder. Babasıyla ne tür bir ilişki kuruyorsa dış dünya ile de benzer bir ilişki kurma eğiliminde olur. Kız çocuk babasıyla ilişkisi sayesinde karşı cinse ait özellikleri tanır. Bu ilişki ne kadar içten ve anlayışlı ise çocuk ileride karşı cinsten biriyle ilişkisinde o derece rahat edecektir. Kız çocuk babasından ne kadar beğeni ve takdir görürse kendine dış dünyada güveni o kadar gelişecek her türlü ilişkisinde kendini o derece rahat ortaya koyabilecektir. Kız çocuğun yapısı gereği ve babasına duyduğu hayranlık gereği hep babasına yakın olma arzusundadır. Babaların da aynı şekilde bu ilgiye karşılık vermeleri onlar arasında hep özel bir bağın var olmasına neden olmaktadır. Çocukluk döneminde zaman zaman kız çocuğun babaya düşkünlüğü ve hayranlığı öylesine artmaktadır ki babasını annesinden bile kıskanmaya başlar. Babanın anneye yakın ilgisi, anne için yaptıkları onu kıskandırır. Bu dönemde babasının sadece kendisi için var olmasını ister ve bu durum gelişim sürecinin bir parçası olarak değerlendirilip doğal karşılanmalıdır. Bu dönemde anne-baba tarafından davranışından ötürü utandırılan ve azarlanan bir kız, babasıyla daha sonraki ilişkisinde de daha çekingen davranmayı tercih edebilir. Babasına olan ilgisine ve babasından taleplerine karşılık bulamayan kız çocukların özellikle ergenlik döneminde daha fazla kimlik bunalımı yaşadıkları, karşı cinsle ilişkilerinde daha fazla zorlandıkları, daha çabuk hayal kırıklığına uğradıkları ve birçok ruhsal, davranışsal sorun geliştirmeye daha eğilimli oldukları bilinmektedir. Bu nedenle küçük kız çocukların bebeklik dönemlerinden itibaren babalarına duydukları ilgi ve sevgiye babaların karşılık vermesi çocukların ruhsal sağlığı, uyum yeteneği ve sosyal ilişkilerinde başarılı olabilmeleri açısından büyük önem taşımaktadır.

Kızların babalarına daha düşkün olmalarının nedeni de anneyle yaşanan rekabet duygularıdır. Anne ile yaşanan iletişim problemleri özellikle kız çocukların babalarına daha da yakınlaşmalarına neden olmaktadır. Çocuklarına fazla bağımlı, onların kendi ayakları üzerinde durmasına fırsat vermeyen, fazla denetleyen ve fazla kontrolcü annelerin kızları genellikle babalarıyla çok daha sağlıklı ilişkiler geliştirebilmektedirler. Özellikle annenin çalışmadığı durumlarda gün içinde anne ile kızın yaşadığı problemler akşam baba geldiğinde şikayet konusu oluyorsa, babalar çocuklarını az görüyor olmanın da etkisiyle daha fazla çocuğun yanında yer alma eğiliminde olabilirler. Hele hele bir de erkek kardeş varsa genellikle onun suçlu bulunuyor olması ve kızın baba tarafından güçsüz bulunduğu için korunuyor olması kuz çocuklarda “babam beni hep korur” duygusunun gelişmesine neden olmaktadır. Ve bu korunma ihtiyacı çocukların özellikle de kız çocukların yaşamında önemli bir yer tutmaktadır. Babası tarafından korunan kollanan bir çocuk ilk çocukluk yaşlarında temel güven duygusunu geliştirir. Nasıl davranırsa davransın, hangi zorluğu yaşarsa yaşasın babasının onun arkasında olacağını bilme güvencesi yaşamı göğüslemek açısından çok önem taşımaktadır. Babanın verdiği bu güven tutarlı ve uzun süreli olduğunda kişi bunu içselleştirerek özgüvene dönüştürebilir. Bu güveni erken yaşlardan taşıyan kız çocukların ileriki yaşlarında da yaşama çok daha güvenle sarılabilmeleri ve yaşadıkları zorluklarla baş etme konusunda daha dirençli olabilmeleri mümkün olmaktadır.
Çocuğunuz Okula Hazır mı ?
Her çocuğun okula başlamadan önce yeterli okul olgunluğuna sahip olup olmadığının incelenmesi gereklidir. Okula hazır olmak sadece bedensel ve zihinsel yetileri içermez. Aynı zamanda çocuğun psikolojik olgunluk seviyesinin de yeterince gelişmiş olması gereklidir. 

Psikolojik Olgunlaşma Neleri Kapsar?

6 yaşında ve okula başlaması düşünülen bir çocuğun öncelikle yeterli özgüvene sahip olması gereklidir. Bunun için de anne ile olan bağımlılık probleminin çözülmüş olması gerekir. Çocuk kendi başına hareket edebilme, kendini rahat ifade edebilme, sosyal ortamlarda çıkabilecek problemlerle baş etme ve problem çözme becerisine sahip olmalıdır. Özellikle çocuğunuz okul öncesi eğitimi almamışsa psikolojik gelişiminin dikkatle değerlendirilmesi gereklidir. Sürekli tek olmaya ve ilgi odağı olmaya alışmış bir çocuğun birden bire bir sosyal grubun parçası olması başlangıçta çok zor olabilir. Okul öncesi bir kuruma devam eden, kendine güvenen, duygularını rahat ifade edebilen, tek başına hareket etmeye alışık, kurallara uyabilen, anne ya da baba ile ilişkisinde ciddi sorunlar yaşamayan bir çocuk genellikle ilkokula başlarken ciddi bir uyum sorunu yaşamaz. Anneye bağımlı yetişmiş, anne-babadan ve aile ortamından ilk kez ayrılan çocuklarda ise uyum sorunu yaşama olasılığı daha yüksek olmaktadır. 

Diğer Gelişim Alanları

Psikolojik Olgunlaşmanın yanı sıra okula başlayacak bir çocuğun sosyal gelişiminin, dil becerilerinin, hareket yeteneğinin ve akademik becerilerinin de gelişmiş olması gerekmektedir. Yeterli kelime bilgisine sahip olma, düzgün cümle kurabilme, olayları bir düzen içinde takip edebilme ve anlatabilme-yorum yapabilme, el becerilerinin gelişmiş olması (kalem hakimiyeti, çizgi becerileri vs) bedenini rahat kullanabilmek, bedensel koordinasyon yeteneği, kavram bilgisinin (sayı-renk-şekil-yer bildiren kavramlar) gelişmiş olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra sorumluluk alabilmesi, yaşıtlarıyla rahat sosyal ilişkiler kurabilmesi ve bu ilişkileri sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi de sosyal uyum için gerekli önkoşullardır.

İlk “Okul” Deneyimi

İlkokul çok önemli bir ilk deneyimdir. Çocuğun öğrenme ve eğitim süreciyle ilk deneyimi neredeyse onun tüm hayatı boyunca “okul” ve “okumak” kavramlarını nasıl algılayacağını belirler. Bu nedenle okula gidecek çocuğumuzun okul ile ilgili ihtiyaçlarını tamamlarken onun psikolojik ve akademik olarak okula ne kadar hazır olduğunu da değerlendirmemiz gerekmektedir.

Okulda İlk Günler

Çocuğun kendi olgunluğu kadar dış koşulların da uyumu etkilediği bilinmektedir. Örneğin kalabalık sınıflar, öğretmenin ve ailenin ilk günlerde çocuğun performansına ait yüksek beklentileri de çocuğun ilk günlerdeki uyumunu olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

Anne-Babalara Öneriler

 Çocuğunuz okula başlamadan önce çocuğunuzun okul olgunluğuna erişmiş olduğundan emin olun;
 Bağımsız olarak hareket edebilme ve sorun çözebilme becerisine sahip mi? 
 Kendini ifade edebilecek yeterli kelime bilgisine ve cümle kurma yeteneğine sahip mi? Duygularını ifade edebilir mi? 
 Kendi ihtiyaçlarını karşılayabilir mi? (Yemek yeme, giyinme, temizlik vs) 
 El becerileri yeterince gelişmiş mi? 
 Genel koordinasyonu yeterli mi? 
 İhtiyaçlarını geciktirebiliyor mu? (Beklemeye sabrı var mı?) 
 Kurallara uyma becerisi gelişmiş mi?


 Okul ve öğretmenle işbirliği yapın; çocuğunuzu iyi tanıtın. 
 Öğrenci sayısını göz önünde bulundurun. 
 Okulda rehberlik servisi olmasına dikkat edin. 
 Çocukların bireysel farklılıklarına özen gösteren bir okul seçmeye çalışın. 
 Çocuğunuzun potansiyeline uygun bir okul seçin 
 Çocuğunuzun okula hazır olup olmadığıyla ilgili endişeleriniz varsa yada okula başladığında okula uyumla ilgili problemler yaşıyorsa mutlaka bir uzmana başvurun. 
Öğrenme Güçlükleri
Çocukların okula başladıkları dönemde bazen öğrenmeyle ve okulla ilgili sorunlar ortaya çıkar. Eğer bu sorunlar basit düzeydeyse kendiliğinden zaman içinde hallolur. Ancak uzun süreli öğrenme problemleri söz konusu ise bu problemlere neden olabilecek çeşitli etmenlerden söz edilebilir. Öğrenme güçlükleri okul başarısızlığının en önemli  nedenlerinden biridir. 

Öğrenme Bozukluğu Nedir?

“Özel öğrenme bozukluğu”, dinleme, konuşma, okuma yazma ve akıl yürütme ile matematik becerilerin kazanılması ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren bir bozukluk grubudur. Öğrenme bozukluğu kavramı bu alanlardan en az birinde güçlük çeken çocuklar için kullanılır. Sıklıkla “disleksi” olarak adlandırılan öğrenme bozukluğu, okuma bozukluğunu (disleksi), matematik bozukluğunu (diskalkuli) ve yazılı anlatım bozukluğunu (disgrafi) kapsayan bir bozukluktur. Sözlü ve yazılı dili anlamakla ilgili sıkıntılara işaret eder.  Psiko-pedagojik yardım gerektiren, özel eğitim gerektiren bir sorundur.

Hangi Sıklıkta Görülür?

Yapılan araştırmalarda okula devam eden çocukların % 1 ila 30 unda bu bozukluğun bulunduğu saptanmıştır. Bu da ortalama her sınıfta yaklaşık 2 ila 4 çocuğun öğrenme bozukluğuna sahip olduğunu göstermektedir.

Öğrenme Bozukluğunun Ortaya Çıkmasına Neler Etki Eder?

Yapılan araştırmalar bu bozukluğun ortaya çıkmasında tek bir nedenin bulunmadığını göstermektedir. Doğum öncesinde annenin yetersiz beslenmesi, enfeksiyonlar, kontrolsüz ilaç kullanımı, doğum sırasında yaşanan bazı zorluklar, doğum sonrası ateşli hastalıklar, kafa travmaları ve genetik-kalıtsal etmenlere bağlı olarak ortaya çıkabileceği varsayılmaktadır.

Bu bozukluk nasıl tespit edilir?

Bir çocuğun özel öğrenme bozukluğuna sahip olduğunu saptayabilmemiz için şu kriterlerin gerekliliğinden söz edilir:

 Öncelikle uygulanan zeka testiyle belirlenen zihinsel kapasite ile karşılaştırıldığında aritmetik, okuma-yazma becerilerinin beklenen düzeyin altında olması gerekmektedir.

 Özel Öğrenme Bozukluğunun okul başarısını ve günlük etkinlikleri olumsuz etkilemesi de bir diğer tanı kriteridir.

 Diğer kriter ise öğrenme bozukluğunun görme-işitme kusuruna ya da nörolojik bir hastalığa bağlı olmaması gerekliliğidir.

Öğrenme Bozukluğu tanısı bireysel olarak uygulanan standart testlerde kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma, matematik ve yazılı anlatımın beklenenin önemli ölçüde altında olmasıyla konur.

Özel Öğrenme Güçlüğü Olan Çocuklarda En Sık Gözlenen Özellikler Nelerdir?

 Zeka düzeyleri normal ya da normalin üzerindedir.

 Dikkatleri beklenenden kısa sürelidir, konsantre olmakta güçlükleri vardır, basit uyaranlarla dikkatleri kolayca dağılabilir.

 Aşırı hareketlidirler, yerlerinde durmakta güçlük çekebilirler ya da tam tersi olarak oldukça yavaş hareket edebilirler.

 Görsel ve işitsel algı sorunları yaşarlar. Şekil ve ses olarak benzer rakam ve harfleri birbirine   karıştırabilirler. (Örneğin, 4-7, v-f, z-s, m-b, b-d-p) Bazı kelimeleri ters yazabilirler. Görsel ve işitsel “Şekil-zemin” algılarında problem vardır. Bu problemle bağlantılı olarak okurken ve         yazarken harf ve satır atlama görülebilir. Görsel ve işitsel hafızaları zayıftır. Yönergeleri unutabilirler, karıştırabilirler. Okuma ve yazmayı yaşıtlarına göre daha geç ve güç öğrenebilirler. 

 Hareket koordinasyonları zayıftır. Sakar olabilirler.

 Organize olmakta güçlükleri vardır. Zamanı iyi kullanamazlar.

 Yön bulmakta, kendi yönlerini ayırt etmekte, ölçümlerde zorlanabilirler.

 Dil gelişimlerinde gecikmeler olabilir. Gramer zorlukları çekebilirler. Sözlü dili kullanarak kendilerini ifade etmekte zorlanabilirler.

 Saati öğrenmekte güçlükleri olabilir, dün-bugün, önce-sonra gibi zaman sıralamalarında güçlükleri olabilir.

 Çalışma düzeni ve çalışma alışkanlığı geliştirmekte zorlanırlar, yavaş ve verimsiz çalışırlar.

 Okumayı geç sökerler, yavaş ve hatalı okurlar. Ayna yazısı tipinde yazabilirler. Gramer kurallarını öğrenmekte güçlük çekebilirler.

 Matematik sembollerini ve çarpım tablosunu öğrenmede güçlükleri olabilir.
Matematik muhakemesiyle ilgili zorlukları olabilir, problem çözmekte zorlanabilirler.

Öğrenme Bozukluğuna sahip olan çocuklar bu özelliklerin tümünü aynı yoğunlukta taşımayabilirler. Ancak bu belirtilerden birini bile gösteren çocuğun özel eğitime ve desteğe gereksinimi var demektir.

DUYGUSAL SORUNLAR

Bu güçlüğü yaşayan çocuklar çok ciddi duygusal sorunlar yaşayabilirler. Özellikle okuma ve yazmada problem yaşıyor oldukları ve bununla bağlantılı olarak okulda “başarısız” oldukları için kendi zekalarından şüphe duyabilirler. “Ben aptal mıyım?” sorusunu sık sık sorarlar. Bu başarısızlık ve becerisizlik nedeniyle kendilerinin “yeterince iyi” ve “yeterince değerli” olup olmadıklarından şüphe edebilirler. Okulda ve günlük yaşamda karşılaştıkları olumsuz deneyimler benlik algılarını da olumsuz yönde etkiler. Öğrenme Bozukluğu olan çocukların aileleri ve öğretmenleri genellikle onların “yapamadıklarına” ve “beceremediklerine” odaklanmışlardır. Sıklıkla olumsuz uyarı alırlar. Bu tutum da çocuğun kendine ilişkin olumsuz düşüncelerinin pekişmesine neden olur. Organize olmakta güçlük yaşıyor olmaları ve yeterli ders çalışma becerisi geliştirememiş olmaları ders çalışmayı bir kabusa dönüştürebilir ve bu da derse ve okula karşı ciddi motivasyon kayıplarına neden olabilir. Bu noktada okula gitmek istememe, okumaya karşı isteksiz olma, okul arkadaşlarıyla sosyal ilişki kurmakta ve sürdürmekte güçlük, agresyon eğilimi gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. 

Tanı İçin Nereye Başvurulmalı?

Bu bozukluğun tanısının konulması için konunun profesyonellerine başvurulması gerekmektedir. Aileler genellikle önce hangi uzmana gitmeleri gerektiği konusunda kararsızlık yaşamaktadırlar. Bazı aileler öncelikle bir çocuk psikiyatristine gitmeyi tercih etmekte bazı aileler ise öncelikle bir pedagog veya psikologla görüşmeyi tercih etmektedirler.
Çünkü bu sorun bir çok ruh sağlığı profesyonelinin ilgi alanına girmektedir. Öğrenme bozukluğu olan bir çocuk ancak psiko-pedagojik yaklaşımla yapılacak eğitsel terapiyle öğrenebilmektedirler. Normal sınıflardaki müfredat programıyla bu öğrenme gerçekleştirilememektedir. Bu nedenle bir pedagog ve psikologla işbirliği içinde çalışmak önem taşımaktadır. Bu bozukluğu taşıyan çocuklar sıklıkla eş zamanlı olarak başka bozuklukları da gösterebilmektedirler. (Örneğin öğrenme bozukluğuna sıklıkla hiperaktivite eşlik edebilmektedir.) Ayrıca bu çocukların başka duygusal sorunlar açısından da riskli oldukları göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle tanı ve değerlendirme aşamasında bir çocuk psikiyatristinin de katılımı önemlidir. Ek tanı olması durumunda ilaç tedavisi de uygulanabilmektedir. Ayrıca var olan problemlerin başka bir sağlık problemiyle bağlantılı olup olmadığının da belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle çocuğun tıbbi değerlendirmesinin yapılması da önem taşımaktadır. Tanı için anne-babayla, çocukla ve öğretmenle görüşülmesi önemlidir. Bazı zeka ve algı testleri, nöropsikolojik bazı değerlendirmeler psiko-pedagojik değerlendirmenin içeriğini oluşturur. Kullanılacak teknik ve sağaltım programının oluşturulması açısından değerlendirme aşaması önem taşımaktadır.

Ülkemizde üniversite hastanelerinin ve bazı devlet hastanelerinin çocuk psikiyatrisi klinikleri bu çocukların tanısı ve tedavisi konusunda hizmet vermektedirler. Bunun dışında bu konuda çalışan özel psikolojik danışmanlık merkezleri mevcuttur. Bu merkezlerde genellikle çocuk ve gençlerin sorunları konusunda değişik uzmanlıkları olan bir ekip çalışmaktadır. Bu çocukların böyle bir ekip çalışması içinde değerlendirmeleri önemlidir. Ek sorunların tanınabilmesi, uygun eğitimsel ve terapötik yaklaşımın belirlenmesi açısından bazen birden fazla uzmanın değerlendirmesi gerekebilir. (Örneğin: Bu çocuklar sıklıkla dil sorunları yaşarlar. Bu nedenle ekipte bir konuşma terapistinin bulunması önemlidir.)

AİLEYE DÜŞEN GÖREVLER

 Öncelikle çocuğunuzun zorluk yaşadığı alanları bir uzman yardımıyla iyi saptayın.

 Onu olduğu gibi kabul edin, özel durumuyla bağlantılı olarak ona daha toleranslı olun.

 Unutmayın ki çocuğunuzun zeka sorunu yok, o sadece “özel” ve “farklı” bir çocuk ve farklı öğreniyor.

 Ona değerli olduğunu, koşulsuz sevildiğini hissettirin ki o da kendini “değerli” hissedebilsin. 

 Ona destek olun, olumsuz eleştiri yerine teşvik kullanın. 

 Evde küçük sorumluluklar verin, başardığında ödüllendirin. Maddi ödül yerine sözel ödülü tercih edin. Sözel takdirler benlik algısının yükselmesine yardımcı olacaktır.

 Zaten yapamayacağı düşüncesiyle kendisine ait sorumluluklarda siz etkin rol almayın. Yetersiz ve yavaş da olsa kendi başına yapması konusunda fırsat verin, yüreklendirin. 

 Başarılı olduğu alanları belirleyin (örneğin: müzik, resim, sanat, spor, vs.) ve bu alanlara dönük sosyal çalışmalar yapmasına fırsat yaratın. Başardığı işlerde onu takdir edin, ama dozunu iyi ayarlayın. Unutmayın ki çocuklar abartıyı kolay fark ederler.

 Günlük yaşamınızı programlayın. Bu çocuklar genellikle kendileri organize olmakta zorlanırlar ve sizin desteğinize ihtiyaç duyarlar. Çocuğunuz ne zaman ne yapması gerektiğini önceden bilsin. Program konusunda tutarlı olun.

 Onu kardeşleriyle ya da arkadaşlarıyla karşılaştırmayın. Bu durumda kendisini hep yetersiz hissetmesine neden olabilirsiniz.

 Ondan beklentilerinizi net bir şekilde anlatın ve düzeyine uygun beklentiler belirleyin. Ona verdiğiniz görevler onun yapabileceği şeyler olsun. Yapabildiğini gördükçe beklentilerinizi yavaş yavaş arttırın

 Ona bir şey öğretmek istediğinizde mümkün olduğunca bol materyal kullanın, birçok duyusuna hitap edebilecek malzemeler hazırlayın. Özellikle öğretilecek konunun görsel malzemelerle zenginleştirilmesi kolay öğrenmesine ve bilginin kalıcı olmasına yardımcı olacaktır. 

 Ona bol bol günlük hayat deneyimi fırsatı hazırlayın. Unutmayın ki en iyi öğrenme “yaşayarak öğrenme” dir!

 Beklediğiniz hızda öğrenmediğinde onu suçlamayın, sabırlı olun. Ona bir şey öğretemediğinizde kendinizi suçlamayın. Onun standart yöntemlerle öğrenemediğini unutmayın. 

 Unutmayın ki onun dikkati kısa süreli....Ona verdiğiniz görev ve sorumlulukları buna göre ayarlayın. Uzun yönergeler yerine net anlaşılır kısa yönergeleri tercih edin.

 Onunla iyi iletişim kurun, onu dinleyin, anlaşıldığını hissettirin. Ancak iyi bir iletişimle  yaşadığı olumsuzlukların üstesinden gelmesine yardımcı olabilirsiniz.

 Ve tüm bu süreçte bir uzman desteği alın. Çünkü bu hem çocuğunuzun zorluklarıyla  baş etmesini sağlayacak hem de sizin çaresiz hissettiğiniz noktalarda yeniden motive olmanızı, ihtiyaç duyduğunuz anda destek bulmanızı sağlayacak. Unutmayın ki bu problem zamanında, uygun bir müdahaleyle problem olmaktan çıkabilir ya da tam tersi olarak büyüyüp bambaşka problemlerle birleşebilir. 

Önlem Alınmadığında.....

Özel eğitim almamış öğrenme bozukluğu vakalarında okul başarısızlığı çözümsüz ve nedeni anlaşılamayan bir problem olarak kalmaktadır. Çözümsüzlük günden güne büyümekte, çocuk okula ve okulla ilgili faaliyetlere karşı günden güne daha fazla soğukluk hissetmektedir. Aile, yakın çevre ve öğretmen de çocuğun başarısızlığını vurgulamakta çözümün onun “daha fazla çalışması” olduğu fikrinde birleşmektedirler. Bu yanlış kanı aileyi özel öğretmenler tutmaya ya da çocuğa “daha” sıkı bir çalışma programı hazırlamaya yöneltmektedir. Bu çaba da bir işe yaramadığı için problem her geçen gün daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Böyle bir durumda çocuklarda duygusal problemler görülmekte, özgüven yetersizliği, iletişim kopukluğu, içe kapanma veya saldırganlık, uyumsuzluk, depresyon, vs. gibi değişik uyum ve davranış problemlerinin görülme riski artmaktadır.

Eğitimsel Tedavi Nasıl Yapılmaktadır?

Her sınıfta ortalama 3 çocuğun bu bozukluğa sahip olduğu varsayılırsa bu bozukluğun hiç de azımsanmayacak yoğunlukta olduğu söylenebilir. Eğitim sistemimize bakıldığında bu çocuklara dönük hemen hiç bir şey yapılamadığı görülmektedir. Bu çocukların tanısı zamanında konulamadığı için yanlış anlaşılmaktadırlar. Sınıf içinde bazen “yaramaz” ve “saygısız”, bazen de “tembel” olarak nitelenmektedirler. Bu da onların okul hayatları boyunca bu “sabıka” ile yaşamalarına, var olan potansiyellerinin eriyip gitmesine neden olmakta, üstüne de kaygı, özgüven kaybı, depresyon vb. gibi başka sıkıntılar eklenmektedir.

Uzman desteğinde yapılacak özel eğitim çalışması çocuğun okula başladığı dönemde başlatılmalıdır. Bu çalışma hem çocuğun zorlandığı alanlarda gelişmesini sağlamayı hem de kendisiyle ilgili olumlu yönleri fark etmeye başlamasını amaçlamaktadır. Ayrıca ailenin, öğretmen ve okulun da çocuğun durumuyla ilgili bilgilendirilmeleri, uzmanın, ailenin ve okulun koordinasyon içinde aynı dili kullanmaları, aynı teknikleri uygulamaları sağlanmaktadır. Öğretmenler sınıf içinde bu çocuklara yardımcı olmak konusunda güçlükler yaşayabilmektedirler. Çocuğun terapisi sırasında öğretmenle de işbirliği sağlanmakta, sınıftaki uygun yaklaşımın belirlenmesi konusunda öğretmene de destek verilmektedir.

Problemin tanısının ilkokulun son yıllarında ya da ortaokul yıllarında konulması durumunda benzer terapi yaklaşımları kullanılmaktadır. Ancak problemin çözümünün geciktirilmesi problemin de büyümesine neden olduğundan bu dönemde başlanacak bir terapide aileye de çocuğa da biraz daha fazla görev düşmektedir. Genellikle bu kadar geciktirilmiş durumlarda çocuklardaki duygusal sorunlar ve davranış sorunları artış göstermektedir. Aynı şekilde ailenin çaresizlik ve umutsuzluk hisleri artmış olacağından yeniden motive olmaları ve bu problemin “halledilemez” bir problem olamadığını görüp, elbirliğiyle üstesinden gelinebileceğine inanmaları gerekmektedir. Ailenin umutlu ve motive olması çocukların da bu problemin ve bu problemle bağlantılı başka problemlerin üstesinden gelmelerini kolaylaştırmaktadır.
Kızılay
Kızılay, Amerikan Kızılhaçı’nın desteğiyle 5. ve 6. sınıf öğrencilerine yönelik bir kitap hazırlattı. Prof. Mikdat Kadıoğlu imzalı “Güvenli Yaşamı Öğreniyorum” da doğal afet sırasında yapılması gerekenler anlatılıyor. Amaç Amerika’da olduğu gibi önce çocukları, sonra da büyükleri eğitmek.

Birçok konuda eski kuşaklara göre şanslı olan günümüz çocukları, terör olayları, doğal afetler nedeniyle daha talihsiz. Öğrenmeleri gerekenler de farklılaşıyor. Kızılay, Amerikan Kızılhaçı’nın önerisi ve maddi desteğiyle farklı bir yol izliyor. “Amerika’da emniyet kemeri kullanımının, çocuklara bu bilincin verilmesiyle yaygınlaştığı”ndan yola çıkılarak, öğrencileri eğitmek ve onların kanalıyla ailelerini bilgilendirmek üzere bir kitap hazırlandı. Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun 5. ve 6. sınıflara dağıtılmasını önerdiği “Güvenli Yaşamı Öğreniyorum” adlı kitabı İTÜ Meteoroloji Mühendisliği bölümü öğretim üyesi Prof. Mikdat Kadıoğlu yazdı. Kitap, afet risklerine göre seçilen 40 il ve ilçedeki okullara ücretsiz dağıtıldı. Türkiye’nin daha çok yolu olduğunu söyleyen Prof. Miktad Kadıoğlu ile konuştuk.

Kitabın yazarı olarak neden sizi seçtiler?

Ekibi Amerikan Kızılhaç’ı bir araya getirdi. 31 doğal afet var. Bunlardan 3’ü dışında (deprem, kaya ve volkan) 28’i hava ile ilgili. Yani meteoroloji afetlerle iç içe. Ben ABD Acil Yönetim Merkezi’nden eğitim alıp, sertifika sahibi olan Türkiye’deki 31 afet yöneticisinden biriyim.

Böyle bir kitap Türkiye’de ilk mi?

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde en son afet hatırlanır. Modern afet yönetiminde zararları azaltıp, mevcut riskleri ortadan kaldırmak gerekir. Yani risk yönetimi. Türkiye’de risk yönetimi bilinci verilmeli. Hep afet beklendi. Kitap, risk yönetimine yönelik.

Risk yönetimi bilinci verilmeye çocuklardan mı başlanıyor?

Afet yönetiminde devletten bir şeyler bekleniyor. Bu iş bireysel olmalı. Bunun için gazete, TV, radyo gibi kanallar, okul ve cami gibi mekanlar kullanılmalı. Kitapta tüm afetleri ele aldık.

Kitapta afetler dışında, nükleer ve kimyasal silahlar da yer alıyor. Bunlar çocukları ürkütmez mi?

Aslında bu eğitimin anaokulundan başlaması gerekiyor. Ama MEB Talim Terbiye Kurulu kitabı 5. ve 6. sınıflara uygun buldu. ABD’de emniyet kemerinin kullanımının yaygınlaştırılmasında önce çocukları eğittiler, onlar büyükleri zorladı. Bu kitap da onu amaçlıyor.

Çocuklara tehlike anında yapılacakların prova edilmesi öneriliyor. Psikolojileri bozulmaz mı?

Kitap hazırlarken pedagoglar vardı. Konuları çocukları korkutacak şekilde vermedik. “Kolunuz, bacağınız kopar” gibi sözler yok. Temel davranışların reflekse dönüşmesi gerekiyor ki, yapılması gerekenleri hatırlasınlar. Sadece okuyup bilmek yeterli olmaz. Bunun için de oyun araç olarak kullanıldı.

Afet yönetimi bilincini geliştirmek için ne yapalım?

Her il, ilçe, belde afet takvimi hazırlamalı. Halka eğitim verilmeli. Türkiye’de bu iş deneme yanılma yöntemiyle gidiyor. Anaokulu çocuklarına şarkılar, resimlerle eğitim verilmeli. Sivil Savunma memurları, arama kurtarma timleri kuruluyor. Oturup 50 yıl deprem mi bekleyecekler? Ekiplerin topluma eğitim vermesi gerekiyor. Eğitim alanlar kitleleri eğitmeli ki, afet döneminde halk “Nerede bu devlet” diye bağırmasın. Diyelim ki deprem oldu. Altın saatler dediğimiz zaman diliminde siz kendinizle baş başasınız. Dolayısıyla kendinize yeterli olmanız lazım. Ekipler çok sonra gelebilir.

Dr. Bengi Semerci-Çocuklar daha duyarlı olabiliyor

Çocukları irite etmeden bilgi sahibi yapmak psikolojilerini olumsuz etkilemez. Büyük bir deprem geçirdik. Kabul etsek de etmesek de terör olgusu var. Çocuklara, bu olaylarla karşılaştıktan sonra anlatmaktansa, yaşlarına uygun metotlarla bilgi vermek daha uygun. Onlar kanalıyla büyükleri eğitmek yardımcı bir yöntem. Çocuklar bazı konuları öğrendikleri zaman daha duyarlı olabiliyorlar ve yetişkinleri uyarıyorlar. Ama büyüklere de mutlaka ayrı bir eğitim gerekiyor.

Uzm. Pedagog Belgin Temur - Önlemleri bilmek korkuyu azaltır

Bilgi sahibi olmak, o konuda var olan korkuyu önlemede yardımcı olabilir. Davranış düzeyinde hazırlıklıysak, böyle bir korkuyla baş etmek daha kolay. Çocuklar afetler karşısında eğitilirlerse, olmamış bir şeyin korkusunu daha az yaşarlar. Televizyonda izledikleri olaylar, savaş gibi şeyleri uzak da olsa çok genelleştiriyorlar. Önemli olduğunu bilmek onlara psikolojik olarak yardımcı olur.
Çocuğunuz Zeki ve Sosyal Olsun
Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi nden Belgin Temur, çocuklarımızı nasıl daha zeki ve daha sosyal yetiştirebileceğimize dair ipuçları verdi: 

 Zeka tek bir kavram değil. Bu yetenek doğuştan geldiği gibi sonradan da kazanılır. Çevresel koşullar, anne ve babanın tutumu ve duygusal etkileşim potansiyelin kullanılabilmesini sağlar.

 Yeterli etkileşimi kuramamış annenin bebeği, dış dünya ile ilişkisinde pasif olur.

 İlk 3 yılda anne ile yeterli duygusal ilişkiyi kurmak çocuğun zeka gelişimini ve sosyal uyumunu olumlu yönde etkiler.

 Bebekle ne kadar çok ilgilenilirse ve ne kadar çok değişik ortam içinde bulunulursa, bebek o derece sosyal ortamlara alışır.

 Aktivite içinde olan ailede, çocuk da kendisini geliştirme yönünde istekli olur.
Şiddet ve Çocuk İstismarı
Çocuk İstismarı, çocukların gelişimlerini zedeleyici bir biçimde fiziksel, duygusal, zihinsel ve cinsel zarara maruz bırakılmaları olarak tanımlanmaktadır. Çocuğa uygulanan şiddet denildiğinde genellikle fiziksel şiddet (dayak vs) anlaşılmaktadır. Oysa şiddet ve istismar fiziksel olabileceği gibi duygusal ve / veya cinsel içerik de taşıyabilir.   Çocuklar kendi gelişimsel seviyeleriyle de bağlantılı olarak anne-babalarından ve çevrelerindeki yetişkinlerden aldıkları tehdidi de şiddet olarak yaşayabilirler. Çocuk üzerinde zarara yol açabilecek her türlü tehdit de dolayısıyla şiddet olarak algılanmaktadır. Fiziksel olarak şiddet görmeyen bazı çocukların anne-babalarının kızgın ve tehdit eden tavırlarını dayak olarak algılamarı da bunun göstergesidir. Şiddet ve istismar kişiliği ve bütünselliği zedeleyici niteliktedir. Çocuk ve gençlerin psikolojik olarak kötüye kullanılmaları, ihmal edilmeleri ve psikolojik olarak zarar verici davranışlar duygusal istismar olarak değerlendirilmektedir. Anne-babaların bazı tutum ve davranışları çocuklarda duygusal istismara yol açabilmektedir. Örneğin çocuğun reddedilmesi, hor görülmesi, aşağılanması, yalnız bırakılması, korkutulması, kendini ve duygularını ifade etmesine fırsat verilmemesi, ihmal edilmesi, kendine zarar verebileceği durumlara maruz bırakılması da duygusal istismar olarak değerlendirilmektedir. 

Burada çocuğun yaşı ve gelişim dönemi çocukta meydana gelebilecek sonuç ve zararların farklılaşmasına etki edebilmektedir. Duygusal anlamda istismar edilmiş çocuklarda, kaygı, içe kapanma hali, depresyon, özgüven eksikliği, korku tepkileri görülebileceği gibi saldırganlık ve kendine/çevreye zarar verici davranışlar da görülebilir. Ağır istismara maruz kalmış çocuklarda tipik olarak gözlenen durum donmuş gözlerle etrafı seyretme halidir. Ve sıklıkla kaygı bozukluğu görülebilir. Yapılan araştırmalar bireylerin çocukluklarında maruz kaldıkları zedeleyici anne-baba tavırlarının yetişkinlik döneminde ruh sağlığı açısından belirleyici olduğunu göstermektedir. Yine duygusal kötü muamelenin kişilik gelişimi üzerinde olumsuz etkilere yol açabileceği bildirilmektedir. 

Şiddete maruz kalan çocukların bu şiddeti gösterme eğiliminde oldukları bilinmektedir. Bu, başkalarına dönük olabileceği gibi kendilerine dönük de olabilmektedir. Aynı şekilde aile içinde örneğin babanın anneyi dövdüğünü ya da istismar ettiğini izleyen çocukların da bu şiddeti kendilerine dönük olarak algılama eğilimleri artmaktadır. En azından şiddet tehdidinin kendilerine de yönelebileceği korkusunu yaşamaktadırlar. Bu durum da benzer etkilerin oluşmasına yol açabilmektedir. Şiddetin izlenmesi davranış kalıplarının öğrenilmesi prensibiyle ele alındığında “şiddeti öğrenme”ye etki edebilmektedir. Örneğin, çizgi filmlerdeki şiddet sahneleri gibi sosyal kabul gören eğlence ortamlarında şiddetin izlenmesi çocuğun şiddeti bir başetme yolu olarak öğrenmesine neden olabilmektedir. Şiddet eğilimi gösteren çocukların yakın çevrelerinde şiddetin varlığının araştırılması gerekmektedir. Anne-baba kadar çevredeki diğer yetişkinlerin, bazen okulda öğretmeninin şiddetine maruz kalan çocuklar da şiddet eğilimi gösterebilmektedirler. Anne-babalarından, öğretmenlerinden dayak yiyen ya da yapamadıkları, beceremedikleri ile ilgili olarak aşağılanan, hor görülen çocuklar aynı şekilde agresyonu bir sorun çözme biçimi olarak algılayabilirler/kullanabilirler ya da değersizlik ve temel güven duygusu yetersizliği yaşayabilirler. 

Genellikle istismar, çocuklar üzerindeki etkisi kalıcı ya da uzun süreli olduğunda daha kolay anlaşılmakta ve tepki görmektedir. Görsel ve yazılı basına yansıyan da genellikle bu türden ihmal ve istismar vakalarıdır. Ancak bazen çocuklar üzerindeki etkisi açısından belirgin olmayan fakat yaygın biçimde çocukların kötüye kullanıldığı ya da çocuklardan yarar sağlanan durumlar da vardır. (Çocukların çalıştırılması, reklam aracı olarak kullanılması gibi) Bu istismarın belirgin bir duygusal ya da fiziksel hasarı olmayabilir; ancak burada da çocuk haklarının ihlali söz konusudur.

Cinsel istismara uğramış çocuklar nasıl anlaşılır?

Çocuklar kendilerine dokunulduğunda bunu sevgi ifadesi olarak algılayabilirler ve cinsel istismar amacıyla dokunulmasından ayırt edemeyebilirler. Bu nedenle çocukların korunması aileye düşmektedir. Bazen aile içinde çocuğu taciz eden birinin bulunması çocuğun bunu ifade etmesini zorlaştırmaktadır. Böyle bir şüphenin bulunduğu durumlarda diğer aile bireylerinin çocuğu koruması önemlidir. Çocuğu ciddi şekilde hırpalayacak bir cinsel istismar eylemi çocuklar üzerinde gözlenebilir bazı etkilere neden olabilmektedir. Örneğin bu çocuklar oyunlarında cinsel öğelere daha fazla yer vermektedirler. Arkadaşlarıyla oyunlarında kendi cinsel organlarını gösterme, kendi cinsiyet özelliklerini vurgulayıcı bazı tavırlar (örneğin küçük bir kızın fazla süslü, kadınsı tavırlarının bulunması vb) gözlenebilmektedir. Ayrıca resimlerinde cinsel organların vurgulanmış olarak çizilmesi de şüphelenilmesi gereken bir durum olabilir. Bir çok çocukta somut deliller yoksa bir cinsel istismarı fark etmek çok zordur. Genel olarak çocuğun davranış ve ilişki kurma biçiminde bir değişiklik olup olmadığının gözlenmesi gerekmektedir. Böyle bir şüphenin olduğu durumlarda ailenin vakit kaybetmeden bir profesyonel yardıma başvurması gerekmektedir. Bu çocukların cinsiyet rolü gelişimlerinin takibi, yaşadıkları travmanın etkilerinin belirlenmesi ve sonrasında ortaya çıkabilecek olan korku, kaygı, öfke, suçluluk gibi duyguların ifadesine fırsat verilmesi açısından bir uzman yardımına gereksinim vardır. Her çocuğun böyle bir durumdan etkilenme biçimi elbette birbirinden farklı olacaktır. Her çocuk benzer belirtileri göstermeyebilir. Ama cinsel istismarın her çocuk için bir psikolojik travma olduğu söylenebilir. Bu durumda bir uzman yardımıyla travmanın izlerinin azaltılması ve gelecekte çocuğun ruhsal sağlığını etkileyebilecek faktörlerin belirlenip gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir.
Sosyalleşmeye İlk Adım
Pedagog Belgin Temur, 6 yaşında ve okula başlaması düşünülen bir çocuğun öncelikle yeterli özgüvene sahip olması gerektiğini söylüyor. Temur ‘Bunun için de anne ile babaya olan bağımlılık probleminin çözümlenmiş olması gerekir.’ diyor.

Okullar yarın açılıyor. Okula yeni başlayacak olan çocukların evlerinde tatlı bir telaş var. Alışverişler yapıldı, çantalar, formalar hazırlandı. Peki acaba bu çocukların hepsi yeterli okul olgunluğuna sahip mi? 

Bedensel, zihinsel ve psikolojik olarak okula başlamaya hazır mı?

Anne-babalar çocuklarının hazır olup olmadığını kolayca anlayabilirler. Bu konuda endişeleri olan ya da çocuğu okula başladığında okula uyumla ilgili sorunlar yaşayan anne-babaların mutlaka bir uzmana başvurmaları gerekiyor.

Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden uzman pedagog Belgin Temur, her çocuğun, okula başlamadan önce yeterli okul olgunluğuna sahip olup olmadığının incelenmesi gerektiğini vurguluyor. Okula hazır olmanın yalnızca bedensel ve zihinsel yetileri içermediğini, aynı zamanda çocuğun psikolojik olgunluk seviyesinin de yeterince gelişmiş olmasının zorunlu olduğunu belirten Temur, psikolojik olgunlaşmanın neleri kapsadığını şöyle anlatıyor: 

Yeterli Özgüvene Sahip Olmalı

“6 yaşında okula başlaması düşünülen bir çocuğun öncelikle yeterli özgüvene sahip olması gereklidir. Bunun için de anne ile babaya olan bağımlılık probleminin çözümlenmiş olması gerekir. Çocuk, kendi başına hareket edebilme, kendini rahatça ifade edebilme, sosyal ortamlarda çıkabilecek problemlerle baş etme ve problem çözme becerisine sahip olmalıdır. Özellikle çocuğunuz okul öncesi eğitimi almamışsa psikolojik gelişiminin dikkatle değerlendirilmesi gereklidir. Sürekli tek ve ilgi odağı olmaya alışmış bir çocuğun birdenbire bir sosyal grubun parçası olması başlangıçta zor olabilir. 

Okul öncesi bir kuruma devam eden, kendine güvenen ve duygularını rahat ifade edebilen bir çocuk genellikle ilkokula başlarken ciddi bir uyum sorunu yaşamıyor. 

Anne-babadan ve aile ortamından ilk kez ayrılan çocuklarda uyum sorunu yaşama olasılığı daha çok oluyor.”

Temur’a göre psikolojik olgunlaşmanın yanı sıra okula başlayacak bir çocuğun sosyal gelişiminin, dil becerilerinin, hareket yeteneğinin ve akademik becerilerinin de gelişmiş olması gerekiyor. 

Yeterli kelime hazinesine sahip olma, düzgün cümle kurabilmek, olayları bir düzen içinde anlatabilmek ve yorum yapabilmek, el becerilerini gelişmiş olması (kaleme hakimiyet, çizgi becerileri vb.) bedenini rahat kullanabilmek, bedensel koordinasyon yeteneği, kavram bilgisinin (sayı, renk, şekil, yer bildiren kavramlar) gelişmiş olması ve sorumluluk alabilmesi, yaşıtlarıyla rahat sosyal ilişkiler kurabilmesi ve bu ilişkileri sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi gerekiyor. Sevgi ve ilgiyi paylaşabilecek olgunluğa ulaşması, paylaşmayı bilmesi de önemli.

İlk Okul Deneyimi

İlkokulun çok önemli bir ilk deneyim olduğunu vurgulayan Belgin Temur, çocuğun öğrenme ve eğitim süreci ile ilk deneyiminin neredeyse onun tüm yaşamı boyunca “okul ve okumak” kavramlarını nasıl algılayacağını belirlediğini söylüyor. “Bu nedenle okula gidecek çocuğunuzun okul ile ilgili ihtiyaçlarını tamamlarken onun psikolojik ve akademik olarak okula ne kadar hazır olduğunu da değerlendirmeniz gerekir.”diyen Temur, çocuğun kendi olgunluğu kadar dış koşulların da uyumu etkileyebildiğini belirtiyor. 

Örneğin öğrenci sayısının çokluğu, öğretmenin ve ailenin ilk günlerinde çocuğun performansına ait yüksek beklentileri de çocuğun ilk günlerdeki uyumunu olumsuz yönde etkileyebiliyor. 

Anne-Babalara Öneriler

Pedagog Belgin Temur, çocuğun okul olgunluğuna erişip erişmediğini anlama konusunda anne-babalara şu önerilerde bulunuyor.

 Bağımsız olarak hareket edebilme ve sorun çözebilme becerisine sahip mi?

 Kendini ifade edebilecek yeterli kelime bilgisine ve cümle kurma yeteneğine sahip mi? Duygularını ifade edebilir mi?

 Kendi ihtiyaçlarını karşılayabilir mi? (yemek, giyinme, temizlik vb.)

Yaşıtlarıyla sosyal ilişki kurabilecek beceriye sahip mi?

 El becerisi yeterince gelişmiş mi?

 Genel koordinasyonu yeterli mi?

 Yaşının gerektirdiği kavram bilgisine sahip mi?

 İhtiyaçlarını geciktirebiliyor mu?

 Kurallara uyma becerisi gelişmiş mi?

Temur’un, okul seçimi ile ilgili önerileri ise şöyle:

 Okul ve öğretmenle işbirliği yapın, çocuğunuzu iyi tanıyın.

 Öğrenci sayısını göz önünde bulundurun.

 Okulda rehberlik servisi olmasına dikkat edin.

 Çocukların bireysel farklılıklarına özen gösteren bir okul seçin.

 Çocuğunuzun potansiyeline uygun bir okul seçin.
Çocuğunuz Hiperaktif Mi ?
Okul çağındaki çocukların % 3 ila 5 inin hiperaktif olduğunu biliyor muydunuz? Bu da her sınıfta ortalama 1-2 çocuğun “Dikkat Azlığı ve Hiperaktivite Bozukluğu” diye adlandırılan bu probleme sahip olduğu anlamına geliyor.   Bu çocuklar yerlerinde duramayan, sürekli koşturan, zıplayan, dikkatsiz, sabırsız, dağınık, unutkan ve kontrolsüz oluyorlar. Sorun daha çok okulda yaşanıyor. Öğretmenler çaresiz kalıyor. Kimi zaman yaramaz diye damgalanıyorlar. Dikkatleri yeterli olmadığı için okul başarısızlığı da ek bir sorun olabiliyor. Sınıfın düzenini, huzurunu bozuyorlar, diğer çocukları kışkırtıcı rolde olabiliyorlar. Yerlerinde oturmakta zorlanıyorlar, her an bir tarafları oynuyor. Yönergelere uymakta da zorlanıyorlar. Oyunları genelde çok gürültülü oluyor, sessizce oynama becerisine sahip değiller. Söylenenleri dinlemez gözüküyorlar. Yoğun dikkat gerektiren faaliyetlerden kaçınıyorlar. Sıralarını bekleme, ihtiyaçlarını geciktirme becerileri gelişmediği için yaşıtlarıyla sosyal uyumda da problemler yaşıyorlar. Oyunda sıra bekleyemiyorlar. Karşılarındakinin sözünü bitirmesini bekleyemiyorlar. Çevrelerine ve kendilerine zarar verebilecek tehlikeli işler yapabiliyorlar, tehlikeli olayların sonuçlarını kestiremiyorlar ve bu yüzden kendilerine ve başkalarına zarar verici olabiliyorlar. Sonuçta tüm şimşekleri üzerlerine çekiyorlar,

Dikkat Azlığı ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocukların başlıca özellikleri:

 Dikkatsizlik (okulda, mesleki veya toplumsal alanlarda görülebilir) 

 Ayrıntılara karşı dikkat eksikliği, okul ve diğer ödevlerinde dikkatsizce hatalar yapma,

 Akılları başka yerdeymiş gibi görünme, söylenenleri duymamış veya dinlemiyormuş görünümü verme,

 Yerinde rahat duramama, gerektiği ve beklendiği zamanlarda yerinde sakince oturamama,

 Uygunsuz biçimde ve yerlerde koşuşturma veya tırmanma,

 Boş zamanlarında oyun veya benzeri etkinliklere katılamama, bu etkinlikleri sürdürememe,

 Çok konuşma, konuşmasının durdurulamaması

 Her şeye karışma,

 Sabırsızlık, yanıtları geciktirmede zorluk, soru tamamlanmadan yanıtın verilmesi,

 Yönergeleri dinlememe, sıklıkla diğer insanların sözlerini kesme,

 Dokunmamaları gereken eşyalara veya objelere dokunma,

 Çalışmaları plansız, düzensiz ve karmakarışık biçimde sürdürme. Oyun ve benzeri etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamama,

 Başladıkları işi tamamlamakta zorlanma,

 Sıklıkla bitmemiş bir etkinlikten bir diğerine geçiş yapma. (Başladığı bir işi veya etkinliği bitirmeden sürekli bir diğerine geçiş yapma)

 Belirli bir zihinsel çaba gerektiren işlerden kaçınma (Örneğin: Yazı işi, ev ödevi), bu tip görevlerde yer almaya isteksizlik.

 Kullandığı araç gereci hırpalama, dağınık ve düzensiz kullanma, kaybetme,

 Günlük etkinliklerde sıklıkla unutkanlık (örneğin: Randevuları kaçırma, ödevini unutma vs)

Bu çocukların en önemli sorunları akranlarıyla ve yetişkinlerle sosyal ilişki problemi yaşamaları ve kavrama ve hareket koordinasyonu sorunlarıdır. Hem okul başarıları genelde olması gerekenden düşüktür hem de diğer çocuklara göre daha zor ilişki kurabildikleri için dışlanma olasılıkları daha yüksektir. Bu durum bu çocukların başka psikolojik sorunlar geliştirmelerine de neden olabilir. Okulda ve evde sürekli olumsuz eleştiri alan çocuğun benlik algısı zayıflayabilir ve özgüven problemleri yaşayabilir. 

Dikkat sorunları ve konsantrasyon güçlükleri nedeniyle öğrenmeleri bazen zorlaşabilir. Aynı şekilde öğrenilen bilginin kalıcılaşması da zorlaşır. Organizasyon becerisine sahip olmadıkları için işlerini ve günlük aktivitelerini düzenlemekte, planlamakta zorlanırlar. 

Duygu durumlarında ani değişkenlikler söz konusu olabilir. Çok keyifli görünen çocuğunuz birden bire mutsuz, keyifsiz, sinirli görünebilir. Öfke nöbetleri diğer çocuklara oranla daha sık gözlenebilir. Engellenmeye daha fazla direnç gösterirler ve bu durumda uyum ve davranış problemleri yaşamaları daha fazla olasıdır. 

Düşünmeden ani hareket etmeleri öğrenmeleri için de gerekli olan sabrı azaltır.

Hiperaktivite mutlaka tedavi edilmesi gereken bir sorundur. Tedavi uygulanmayan durumlarda depresyon ve başka bir takım davranış bozukluklarının görülme riskinin arttığı saptanmıştır. Özellikle ergenlik döneminde depresyon daha önemli bir risk olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Her dikkatsizlik ve hareketlilik her zaman “Dikkat Azlığı Hiperaktivite Bozukluğu” belirtisi olmayabilir. Kültürel ve sosyo-ekonomik etkenler, depresyon, öğrenme güçlüğüne bağlı dikkatsizlik söz konusuysa tanının daha dikkatli konması gereklidir. Bu belirtiler başka psikolojik sorunların belirtileri de olabilir. Bunun iyi ayırdedilmesi gerekmektedir.

Psiko-sosyal tedavi:

Eğitimde en önemli nokta çocuğun hangi semptomlara sahip olduğunu ve bu semptomların okulda, evde ve değişik ortamlarda nasıl seyrettiğini belirlemektir. Sonra çocuğun yaşına, aktivite düzeyine uygun bir özel eğitim programı hazırlanır. Programın hedefi aşamalandırılır. İlk aşamada enerjisini kanalize etmeye yönelik bir spor ve beden etkinliğine yönlendirilmesi uygundur. 

Bu çocukların akademik başarısızlık ve gelişimsel bazı bozuklukları bulunması nedeniyle bireysel uzman eğitimi, bazı durumlarda grup eğitimi gerekmektedir. Önemli nokta okuldaki davranışsal metodla evdeki davranışsal metodun birbirine uygun olmasıdır. Programda otokontrol oluşturma, kendini gözlemleme yeteneği kazandırma ve kendinin farkına varma becerileri kazandırılır.

Evde sakin ve dengeli bir ortam sağlamaya yönelik aile bilinçlendirilir. Yine çocuğun yaşına ve aktivite düzeyine uygun masa başı egzersizleri hazırlanır ve uygun bir disiplin yöntemi oluşturulur. Çocuğun ilgisini çeken ya da özel yeteneği bulunan alanları saptamak önemlidir. Çünkü çocukların zevk aldıkları ve başarılı olabilecekleri bir alanda uğraşırken daha istekli oldukları bilinmektedir. Böyle bir eğitimde çocuğa kazandırılması gereken en önemli alışkanlık masa başında oturma ve konsantre olma süresini arttırmaktır. Bunun için de çocuğun ilgisini çekecek alanlar saptanır. Amaç her seferinde masa başında kalma süresini biraz daha arttırabilmektir. Özel eğitim programının etkili ve yararlı olabilmesi için, uzman-ana-baba ve okul iletişiminin önemi büyüktür. Çalışmalar koordinasyon içinde sürdürülmelidir. Programın işleyişi sırasında ailelerle, çocuklarıyla yaşayabilecekleri günlük sorunlarla başetmelerine yardımcı olmaya yönelik danışma seansları da yapılmaktadır. 

İlaç Tedavisi:

Hiperaktivitenin tedavisinde psikososyal yaklaşımlar kadar ilaç tedavisinin de gerekliliği bilinmektedir. Çocuğun probleminin yoğunluğu ölçüsünde uzman psikiyatrist gözetiminde uygun ilacın belirlenmesi psikososyal tedaviye de yardımcı olmaktadır. 

Hiperaktivite nin tedavisinde %70-80 oranında stimülan ilaçlar kullanılmaktadır. Bu ilaçlar anne-baba eğitimi ve okul düzenlemeleri yapılmadan kullanılmamalıdır. İlaçların hareket kontrolünü, konsantrasyonu, uyum ve işbirliğini arttırdığı bilinmektedir. Ama ders başarısını tek başına arttırmadığı ve bazı çocuklarda etkili olmadığı da bilinmektedir. Etkileri geçicidir. Daha kalıcı sonuçlar elde etmek için davranışsal ve eğitimsel tedavi yöntemlerinin ilaçla birlikte uygulanmaları gerekmektedir. 

Anne-Babalar Ne yapmalı?

 Öncelikle çocuğunuzun yaşadığı sorunun gerçekten başka sorunlardan kaynaklanan belirtiler olup olmadığını bir uzman yardımıyla belirleyin. (Bir pedagogun ve bir çocuk psikiyatristinin koordinasyon içinde çalışması en sağlıklı yoldur.)

 Hiperaktivitenin özelliklerini öğrenin ve çocuğunuzu iyi tanıyın

 Genel disiplin prensiplerini öğrenin, evinizde önceden belirlenmiş kurallar olsun ve bu kurallar kararlılıkla uygulanabilsin. Kurallara uyum için ceza yerine teşvik metodunu kullanın. Çocuğunuz olumlu davranışları ve kurala uyması durumunda sizden takdir ve övgü göreceğini bilirse kurala uymak ve uygun davranmak için daha istekli olacaktır.

 Çocuğunuzun sakinleşmesine yardımcı olmaya çalışın. Amaç onun enerjisini yapıcı olmaya yönlendirmesine yardım ederek engellemeleri olabildiğince ortadan kaldırmaktır. 

 Çocuğunuzdan beklentilerinizi onun sınırlarına göre ayarlayın. Zorlamaktan kaçının, yapabileceklerini aşmaya zorlamayın.

 Çocuğunuz sizin sabırsızlığınızı kolayca hissedebilir ve tutumunuz onun davranışlarını daha da kötüye götürebilir. Unutmayın ki hiperaktif çocukların engellenme eşiği diğer çocuklara oranla daha düşüktür. 

 Günlük programınızı iyi planlayın, ne zaman ne yapacağını, ne yapmayacağını açık ve net olarak bilsin.

 Özellikle iyi yaptığı şeylere daha fazla vakit ayırarak ve överek kendine güvenini pekiştirin.

 Çocuğunuzun özel yeteneklerini saptamaya çalışın; yapabilecekleri, becerileri doğrultusunda ailenin katılımcı bir üyesi olmaya teşvik edin. Sadece okul başarısını genel başarı kriteri olarak belirlemeyin. 

 Sürekli olumsuz eleştiriden ve söylenmekten kaçının. Küçük disiplin sorunlarını görmezden gelmeye çalışın ki, daha büyük sorunlar karşısında uygulayacağınız metotlar daha etkili olabilsin ve enerjiniz kalabilsin.

 Normalde enerjik biri iseniz, çocuğunuzla beraberken daha sakin ve dengeli olmaya ve onunla daha sakin oyunlar oynamaya çalışın. 

 Bu belirtileri gözlemliyorsanız vakit kaybetmeden yardım alın; zaman ilerledikçe çocuğunuza yardım edebilmenin daha da zorlaşacağını ve yeni problemlerin eklenebileceğini unutmayın.
Savaşın Çocuklar Üzerindeki Etkileri
Savaş insan eliyle oluşturulan felaketlerin başlıcasıdır. Savaşa asker olarak katılan, savaşın yaşandığı ortamda bulunan, savaşta yaralanan, yakınlarını kaybeden, savaşa basın-yayın organları aracılığı ile tanıklık eden herkes savaşın mağduru olabilmektedir. Bu mağduriyet savaşın merkezine yaklaştıkça fiziksel ve psikolojik zararlara daha fazla neden olmakta ama uzaklaştıkça her zaman bu etki azalmamaktadır. Yani savaşı bizzat yaşayan, ısısına, görüntüsüne, sesine, içinde olarak tüm duyu organlarıyla tanıklık eden hatta savaşın bir parçası olan insanlar kadar onu uzaktan izleyen, bu tehdidi hisseden ve orada yaşananlara empatik yaklaşıp aynı duyguları yaşayan insanlar da benzer şekilde travmatize olabilmektedirler. Savaşlarda yaşananlar insanların ruhsal dengelerini sürdürmelerini olanaksızlaştırmakta, yaşamın devamı için gerekli güvenlik duygularını, kendilerini ve çevrelerini kontrol edebilme gücünü derinden sarsmaktadır. Çocuklar ise her zaman dış dünyada olup bitenlere ve çevrelerinde yaşananlara karşı yetişkinlere oranla çok daha korumasızdırlar ve bu korunma ve güven duygularının varlığını ancak yetişkinler aracılığıyla hissedebilmektedirler. Oysa savaş yetişkinlerin bile tam olarak anlamlandıramadığı, mantıklı bir açıklama getiremediği bir olgudur. Nedensellik ilişkisi açısından çocuklara açıklanabilen diğer olaylar gibi netlik içermediği için anne-babalar da kendilerinin yanıtını bilmedikleri bu insan eliyle oluşturulan vahşeti çocuklarına açıklamakta ve bilgi gücüyle onları koruma yolunu seçmekte güçlükler yaşamaktadırlar. Çocukları etkileyebilecek her türlü sorun karşısında anne-babalara önerilen çocuğu olabildiğince açık ve çocuğun düzeyine uygun şekilde bilgilendirmektir. Oysa savaş yetişkinlerin kafasında da nedeni olmayan bir sonuçtur. Ve bu sonuç karşısında çocuğun temel güven duygusu için gerekli olan “her koşulda seni koruyabiliriz ve her zaman yanında olacağız” güvencesi de sarsılmaktadır. Tıpkı deprem yaşandığında çocuğa “bir daha olmayacak” güvencesinin verilmesi gibi “bu savaştan biz etkilenmeyeceğiz” güvencesi de doğruluğu bilinmeyen ve bu nedenle de uygun olmayan bir açıklamadır. Bu gerçek, anne-babaları çok zorlamakta, çocukların güven duygularını sarsmakta, gelecek kaygıları yaşamalarına neden olabilmektedir. Anne-babalar kadar çocuklar da yoğun bir güvenlik tehdidi altında olduklarının farkındadırlar ve bu tehdit, çaresizlik, öfke, korku, endişe, gerginlik, anne-babayı kaybetme, yalnız kalma korkusu gibi duygular yaşamaktadırlar. Duygusal bu tepkilerin yanı sıra uyku sorunları (uykuya dalmada güçlük, tedirgin uyuma, kabuslar görme, kolay uyanma, erken uyanma veya çok uyuma vb) uyum ve davranış sorunları da yine çocuklarda rastlanılabilen belirtilerdir. Çocuklar bazen -özellikle okul öncesi yaşlarda- olup biten olumsuzluklardan, felaketlerden kendilerini sorumlu hissedebilirler ve bu durum ciddi suçluluk duygularının yaşanmasına neden olabilmektedir. Okul dönemindeki çocuklar savaşı daha gerçekçi algılarlar ve bu da özellikle öfke ve çaresizlik duygularının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Gerçeğin ne olduğu, savaşın nasıl ve ne zaman sonlanacağı, çatışmanın bundan sonra ne şekilde yaşanacağı ve ülkemizi, ailemizi, yaşantımızı nasıl etkileyeceği bilinmiyor. Bunca bilinmezi çocuklara anlatmaya çalışmak elbette zor. Çocukların bu haberlerden ve kaygılardan haberdar edilmemeleri ve etkilenmemelerini sağlamak daha da zor. Dünyada böyle bir sıkıntı yaşanıyor ve elbette bu durumdan dünya üzerindeki herkes ve her şey etkilenecek. Bu durumda anne-babalara ve eğitimcilere düşen en önemli görev çocuklara tamamen gerçek bilgi vermektir. Bu gerçek elbette bilgimizle sınırlıdır. Böyle bir felaketin önce dünyayı, ardından ülkemizi ardından da ailemizi nasıl etkileyebileceği konusunda çocuğu bilgilendirmek, kendi kaygılarımızı ve önlemlerimizi anlatmak önemlidir. Çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi problemlerle baş edebilirler. Çocukları korumak adına yaşananları yok saymak ve hiçbir şey yokmuş gibi davranmak yerine onları dinlemek, duygularını paylaşmalarına fırsat vermek, bu duyguların böyle bir durumda yaşanmasının doğal olduğunu onlara hissettirmek gerekmektedir. Elbette ki şimdilik güvende olduğunun fark ettirilmesi de önemlidir. Her koşulda çocuğunuzun yanında olduğunuzu, olası tüm problemleri birlikte göğüsleyeceğinizi ona anlatmanız çocuğunuzun temel güven duygusu açısından önem taşımaktadır. Biz bir takım kaygılar yaşıyorken hiçbir şey yokmuş gibi davranmak da doğru değildir. Bu durumun bizi de endişelendirdiğini, biraz da zamanla bazı soruların cevabını bulabileceğimizin bilgisini paylaşmak önemlidir. Ayrıca çocuk bu konuda kaygılıysa ve sık sık endişesini dile getirerek her gün savaşla ilgili neler olup bittiğini soruyorsa mutlaka gelişmelerden haberdar edilmesi önemlidir. Elbette bu her zaman felaketlerin haber verilmesi anlamına gelmemelidir. Olumlu gelişmelerin vurgulanması ve durumun iyiye gidiyor olduğunu hissettirecek gerçek bilgilerin verilmesi önemlidir. Ülke ve aile üzerindeki tehdidin azaldığını bilmek çocukları biraz daha rahatlatabilir. Buna rağmen çocuklar savaşın yaşandığı yerlerde sıkıntılar ve acılar yaşayan insanların ve çocukların neler yaşadığı hakkında konuşmak istediklerinde buna izin verilmelidir. Çünkü başkalarının yaşadığı acıyı bilmek ve hissetmek de acı yaratabilir. Bu acı ve acının yarattığı diğer duyguların çocuklarla konuşulması önemlidir.
Özel Öğrenme Bozukluğu
Okula yeni başlayan çocukların okulda başarılı olmalarının kriteri öncelikle okuma-yazmayı öğrenmeleridir. Bu dönemde bazen öğrenmeyle ve okulla ilgili sorunlar ortaya çıkar. Eğer bu sorunlar basit düzeydeyse kendiliğinden zaman içinde hallolur. Ancak uzun süreli öğrenme problemleri söz konusu ise bu problemlere neden olabilecek çeşitli etmenlerden söz edilebilir. 

Okul Başarısızlığının Nedenleri Neler Olabilir?

Okul başarısızlığının nedenleri arasında zihinsel gerilikler, duygusal ve ruhsal sorunlar, görme-işitme özürleri, sosyo-kültürel yetersizlikler, okulla ya da programla ilgili sorunlar sayılabilir. Bu nedenlerin dışında daha özel bir problem olarak ortaya çıkan “öğrenme bozukluğu” da diğer bir okul başarısızlığı nedenidir.

Öğrenme Bozukluğu Nedir?

“Özel öğrenme bozukluğu”, dinleme, konuşma, okuma, yazma ve akıl yürütme ile matematik becerilerin kazanılması ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren heterojen bir bozukluk grubudur. Öğrenme bozukluğu kavramı bu alanlardan en az birinde güçlük çeken çocuklar için kullanılır. Özel öğrenme bozukluğu özel eğitim gerektiren bir sorundur.

Hangi Sıklıkta Görülür?

Yapılan araştırmalarda okula devam eden çocukların % 1 ila 30’unda bu bozukluğun bulunduğu saptanmıştır. Bu da ortalama her sınıfta yaklaşık 2 ila 4 çocuğun öğrenme bozukluğuna sahip olduğunu göstermektedir.

Öğrenme Bozukluğunun Ortaya Çıkmasına Neler Etki Eder?

Yapılan araştırmalar bu bozukluğun ortaya çıkmasında tek bir nedenin bulunmadığını göstermektedir. Doğum öncesinde annenin yetersiz beslenmesi, enfeksiyonlar, kontrolsüz ilaç kullanımı, doğum sırasında yaşanan bazı zorluklar, zor doğumlar, kordon anomalileri, doğum sonrası ateşli hastalıklar, kafa travmaları ve kalıtsal etmenlere bağlı olarak ortaya çıkabileceği varsayılmaktadır.

Bu Bozukluk Nasıl Tespit Edilir?

Bir çocuğun özel öğrenme bozukluğuna sahip olduğunu saptayabilmemiz için şu kriterlerin gerekliliğinden söz edilir:

 Öncelikle uygulanan zeka testiyle belirlenen zihinsel kapasite ile karşılaştırıldığında aritmetik, okuma-yazma becerilerinin beklenen düzeyin altında olması gerekmektedir.

 Özel Öğrenme Bozukluğunun okul başarısını ve günlük etkinlikleri olumsuz etkilemesi de bir diğer tanı kriteridir.

 Diğer kriter ise öğrenme bozukluğunun görme-işitme kusuruna ya da nörolojik bir hastalığa bağlı olmaması gerekliliğidir.

Öğrenme Bozukluğu tanısı bireysel olarak uygulanan standart testlerde kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma, matematik ve yazılı anlatımın beklenenin önemli ölçüde altında olmasıyla konur.

Özel Öğrenme Güçlüğü Olan Çocuklarda En Sık Gözlenen Özellikler Nelerdir?

 Zeka düzeyleri normal ya da normalin üzerindedir.

 Dikkatleri beklenenden kısa sürelidir, konsantre olmakta güçlükleri vardır, basit uyaranlarla dikkatleri kolayca dağılabilir.

 Aşırı hareketlidirler, yerlerinde durmakta güçlük çekebilirler ya da tam tersi olarak oldukça yavaş hareket edebilirler.

 Görsel ve işitsel algı sorunları yaşarlar. Şekil ve ses olarak benzer harfleri birbirine karıştırabilirler. (Örneğin, m-b, b-d-p) Bazı kelimeleri ters yazabilirler. Görsel ve işitsel “Şekil-zemin” algılarında problem vardır. Bu problemle bağlantılı olarak okurken ve yazarken harf ve satır atlama görülebilir. Görsel ve işitsel hafızaları zayıftır. Yönergeleri unutabilirler. Okuma ve yazmayı yaşıtlarına göre daha geç ve güç öğrenebilirler. 

 Hareket koordinasyonları zayıftır.

 Dil gelişimlerinde gecikmeler olabilir. Gramer zorlukları çekebilirler. Sözlü dili kullanarak kendilerini ifade etmekte zorlanabilirler.

 Organize olmakta güçlükleri vardır. Zamanı iyi kullanamazlar.

 Yön bulmakta, kendi yönlerini ayırdetmekte, ölçümlerde zorlanabilirler.

 Saati öğrenmekte güçlükleri olabilir, dün-bugün, önce-sonra gibi zaman sıralamalarında güçlükleri olabilir.
 Çalışma düzeni ve çalışma alışkanlığı geliştirmekte zorlanırlar, yavaş ve verimsiz çalışırlar.

 Okumayı geç sökerler, yavaş ve hatalı okurlar. Ayna yazısı tipinde yazabilirler. Gramer kurallarını öğrenmekte güçlük çekebilirler.

 Matematik sembollerini ve çarpım tablosunu öğrenmede güçlükleri olabilir.
Matematik muhakemesiyle ilgili zorlukları olabilir, problem çözmekte zorlanabilirler.

Öğrenme Bozukluğuna sahip olan çocuklar bu özelliklerin tümünü aynı yoğunlukta taşımayabilirler. Ancak bu belirtilerden birini bile gösteren çocuğun özel eğitime ve desteğe gereksinimi var demektir.


Duygusal Sorunlar

Bu güçlüğü yaşayan çocuklar çok ciddi duygusal sorunlar yaşayabilirler. Özellikle okuma ve yazmada problem yaşıyor olmaları ve bununla bağlantılı olarak okulda “başarısız” oldukları için kendi zekalarından şüphe duyabilirler. “Ben aptal mıyım?” sorusunu sık sık sorarlar. Bu başarısızlık ve beceriksizlik nedeniyle kendilerinin “yeterince iyi” ve “yeterince değerli” olup olmadıklarından şüphe edebilirler. Okulda ve günlük yaşamda karşılaştıkları olumsuz deneyimler benlik algılarını da olumsuz yönde etkiler. Öğrenme Bozukluğu olan çocukların aileleri ve öğretmenleri genellikle onların “yapamadıklarına” ve “beceremediklerine” odaklanmışlardır. Sıklıkla olumsuz uyarı alırlar. Bu tutum da çocuğun kendine ilişkin olumsuz düşüncelerinin pekişmesine neden olur. Organize olmakta güçlük yaşıyor olmaları ve yeterli ders çalışma becerisi geliştirememiş olmaları ders çalışmayı bir kabusa dönüştürebilir ve bu da derse ve okula karşı ciddi motivasyon kayıplarına neden olabilir. Bu noktada okula gitmek istememe, okumaya karşı isteksiz olma, okul arkadaşlarıyla sosyal ilişki kurmakta ve sürdürmekte güçlük, agresyon eğilimi gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. 


Aileye Düşen Görevler

 Öncelikle çocuğunuzun zorluk yaşadığı alanları bir uzman yardımıyla iyi saptayın.

 Onu olduğu gibi kabul edin, özel durumuyla bağlantılı olarak ona daha toleranslı olun.

 Unutmayın ki çocuğunuzun zeka sorunu yok, o sadece “özel” ve “farklı” bir çocuk ve farklı öğreniyor.

 Ona değerli olduğunu, koşulsuz sevildiğini hissettirin ki o da kendini “değerli” hissedebilsin. 

 Ona destek olun, olumsuz eleştiri yerine teşvik kullanın. 

 Evde küçük sorumluluklar verin, başardığında ödüllendirin. Maddi ödül yerine sözel ödülü tercih edin. Sözel takdirler benlik algısının yükselmesine yardımcı olacaktır.
 Zaten yapamayacağı düşüncesiyle kendisine ait sorumluluklarda siz etkin rol almayın. Yetersiz ve yavaş da olsa kendi başına yapması konusunda fırsat verin, yüreklendirin. 

 Başarılı olduğu alanları belirleyin (örneğin: müzik, resim, sanat, spor vs) ve bu alanlara dönük sosyal çalışmalar yapmasına fırsat yaratın. Başardığı işlerde onu takdir edin, ama dozunu iyi ayarlayın. Unutmayın ki çocuklar abartıyı kolay fark ederler.

 Günlük yaşamınızı programlayın. Çocuğunuz ne zaman ne yapması gerektiğini önceden bilsin. Program konusunda tutarlı olun.

 Onu kardeşleriyle ya da arkadaşlarıyla karşılaştırmayın. Bu durumda kendisini hep yetersiz hissetmesine neden olabilirsiniz.

 Ondan beklentilerinizi net bir şekilde anlatın ve düzeyine uygun beklentiler belirleyin. Ona verdiğiniz görevler onun yapabileceği şeyler olsun.

 Ona birşey öğretmek istediğinizde mümkün olduğunca bol materyal kullanın, birçok duyusuna hitap edebilecek malzemeler hazırlayın. Özellikle öğretilecek konunun görsel malzemelerle zenginleştirilmesi kolay öğrenmesine ve bilginin kalıcı olmasına yardımcı olacaktır. 

 Ona bol bol günlük hayat deneyimi fırsatı hazırlayın. Unutmayın ki en iyi öğrenme “yaşayarak öğrenme” dir!

 Beklediğiniz hızda öğrenmediğinde onu suçlamayın, sabırlı olun.

 Unutmayın ki onun dikkati kısa süreli... Ona verdiğiniz görev ve sorumlulukları buna göre ayarlayın. 

 Onunla iyi iletişim kurun, onu dinleyin, anlaşıldığını hissettirin. Ancak iyi bir iletişimle           yaşadığı olumsuzlukların üstesinden gelmesine yardımcı olabilirsiniz.

 Ve tüm bu süreçte bir uzman desteği alın. Çünkü bu hem çocuğunuzun zorluklarıyla          başetmesini sağlayacak hem de sizin çaresiz hissettiğiniz noktalarda yeniden motive olmanızı, ihtiyaç duyduğunuz anda destek bulmanızı sağlayacak.

Önlem Alınmadığında...

Özel eğitim almamış öğrenme bozukluğu vakalarında okul başarısızlığı çözümsüz ve nedeni anlaşılamayan bir problem olarak kalmaktadır. Çözümsüzlük günden güne büyümekte, çocuk okula ve okulla ilgili faaliyetlere karşı günden güne daha fazla soğukluk hissetmektedir. Aile, yakın çevre ve öğretmen de çocuğun başarısızlığını vurgulamakta çözümün onun “daha fazla çalışması” olduğu fikrinde birleşmektedirler. Bu yanlış kanı aileyi özel öğretmenler tutmaya ya da çocuğa “daha” sıkı bir çalışma programı hazırlamaya yöneltmektedir. Bu çaba da bir işe yaramadığı için problem her geçen gün daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Böyle bir durumda çocuklarda duygusal problemler görülmekte, özgüven yetersizliği, iletişim kopukluğu, içe kapanma veya saldırganlık, uyumsuzluk, depresyon vs gibi değişik uyum ve davranış problemlerinin görülme riski artmaktadır.


Eğitimsel Tedavi Nasıl Yapılmaktadır?

Her sınıfta ortalama 3 çocuğun bu bozukluğa sahip olduğu varsayılırsa bu bozukluğun hiç de azımsanmayacak yoğunlukta olduğu söylenebilir. Eğitim sistemimize bakıldığında bu çocuklara dönük hemen hiç bir şey yapılmadığı görülmektedir. Bu çocukların tanısı zamanında konulamadığı için yanlış anlaşılmaktadırlar. Bazen “yaramaz” ve “saygısız”, bazen de “tembel” olarak nitelenmektedirler. Bu da onların okul hayatları boyunca bu “sabıka” ile yaşamalarına, var olan potansiyellerinin eriyip gitmesine neden olmaktadır.

Uzman desteğinde yapılacak özel eğitim çalışması çocuğun okula başladığı dönemde başlatılmalıdır. Bu çalışma hem çocuğun zorlandığı alanlarda gelişmesini sağlamayı hem de kendisiyle ilgili olumlu yönleri farketmeye başlamasını amaçlamaktadır. Ayrıca ailenin, öğretmen ve okulun da çocuğun durumuyla ilgili bilgilendirilmeleri, uzmanın, ailenin ve okulun koordineli olarak aynı dili kullanmaları, aynı teknikleri uygulamaları sağlanmaktadır.

Problemin tanısının ilkokulun son yıllarında ya da ortaokul yıllarında konulması durumunda benzer terapi yaklaşımları kullanılmaktadır. Ancak problemin çözümünün geciktirilmesi problemin de büyümesine neden olduğundan bu dönemde başlanacak bir terapide aileye de çocuğa da biraz daha fazla görev düşmektedir. Genellikle bu kadar geciktirilmiş durumlarda çocuklardaki duygusal sorunlar ve davranış sorunları artış göstermektedir. Aynı şekilde ailenin çaresizlik ve umutsuzluk hisleri artmış olacağından yeniden motive olmaları ve bu problemin “halledilemez” bir problem olamadığını görüp, elbirliğiyle üstesinden gelinebileceğine inanmaları gerekmektedir.
Çocuklardaki Ruhsal Problemlerin İlaçla Tedavisi
Çocukluk çağında rastlanan birçok ruhsal ve davranışsal problemlerin görülme sıklığı zannedildiği gibi zaman içinde artmıyor. Ancak aileler ve çocuklarla gerek ruh sağlığı gerek eğitim alanında çalışan uzmanlar çocukluk çağı ruhsal problemlerini artık daha iyi tanıyorlar. Bunun en önemli nedeni özellikle ilaçla tedavi alternatifinin bulunduğu ruhsal problemlerin var olması. Çünkü ilaç tedavisi işin içine girdiğinde problemler birer hastalık gibi ele alınıyorlar ve bu da hem hekimlerin hem de ilaç firmalarının ilgi alanına girmeye başladığı için konu üzerindeki ilgi artıyor ve duyurulması da kolaylaşıyor. Birçok ruh sağlığı çalışanı otizm, hiperaktivite gibi çocukluk çağı problemlerini bu sayede daha yakından tanıyor. İlaç firmalarının desteklediği kongreler daha fazla katılımcıya ulaşabiliyor, bu kongrelerin sonuçlarıyla basın daha fazla ilgileniyor. Basına yansıyan haberler hem anne-babaların hem de okullarda çalışan eğitim personelinin ilgisini çekiyor. Hem aileler hem de okul çalışanları çocuklarda gözlemledikleri bazı belirtileri hastalığın ya da problemin kendisiymiş gibi algılayıp problemin tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışmak yerine probleme daha doğrusu “belirtilere” “hap” çözümler arama eğiliminde olabiliyorlar. Çocuğun uyumu ve var olan probleminin çözümü için gerekli müdahaleler hem okulun ve öğretmenin hem de anne-babanın sabrını gerektirebiliyor. Özellikle okullarımızdaki çocukların tek tip yetiştirilmesi, hepsinin aynı zamanda (mümkün olduğunca da erkenden) okuma yazma öğrenmeleri zorunluluğu ve çocukların bireysel farklılıklarına toleransın düşük olması hızlı çözüm arayışını arttırıyor. Konunun uzmanı olmadıkları halde bir çok öğretmenin anne-babalara sınıfta davranış problemleri olan veya geç öğrenen çocuklar için ilaç önerisinde bulundukları bilinmekte. Bu tavır çocukların sınıf ortamında bireysel farklılıklarından ötürü yaşayabilecekleri problemlerle okul personelinin baş etme gücünün olmamasının bir göstergesidir. Örneğin hiperaktivitenin biraz daha fazla duyulmaya başlanmasıyla her hareketliliği olan çocuğun hiperaktif olduğu düşüncesi de yaygınlaşmaya başladı. Oysa “hareketliliğin” çocukluk çağının bir çok ruhsal ve davranışsal sorunun belirtisi olabileceği gözden kaçmaktadır. Tek bir davranış veya özellikten yola çıkarak tanı koyma eğilimi, ailelerin de yanlış yönlendirilmesine neden olabilmektedir. Elbette çocukların ruhsal ve davranışsal problemlerinin ilaçla tedavisi konusunda uzman olan çocuk psikiyatristleri ve gelişim nörologları gerçekten ihtiyacı olan ve bu tedaviden yararlanabilecek çocuklarda bu ilaçları denemektedirler. Ancak genellikle ilaç tedavisiyle birlikte yürütülen psiko-sosyal tedavide hem anne-babaya, hem de okula önemli görevler düşmektedir. Ailelerin ve okulların asıl üzerinde kafa yormaları gereken konu çocuğun psiko-sosyal desteğinin nasıl sağlanması gerektiği olmalıdır. İlaç ve ilaç tedavisiyle ilgili tartışmalar da konunun uzmanları olan psikiyatristlere ve nörologlara bırakılmalıdır.
Tatil Çocukları Okuldan Soğuttu
Okulların hava koşulları nedeniyle sık sık tatil edilmesine alışan çocuklar, okuldan soğudu. Öğrenciler, öğretim yılı başından bu yana hafta sonlarının yanı sıra toplam 12 tatil günü tatil yaptılar. 8 Şubat tarihinde başlayacak yarıyıl tatili ise Kurban Bayramı nın da eklenmesiyle 17 güne çıkıyor. Aksayan eğitim programının bir biçimde telafi edileceğini bildiren eğitimciler, bu durumun psikolojik yanının daha önemli olduğunu vurguladılar. 

Eğitim –Sen Genel Başkanı Alattin Dinçer, çocukların sürekli tatil beklentisi içine girdiklerine dikkat çekerek yarıyıl tatilinin ocak ayının sonuna alınmasını önerdi. Son günlerde çocukların evde de okulda da sürekli tatil beklentisi içinde olduklarını belirten Dinçer, şunları söyledi: “Ocak, çocukların tam derslere konsantre olduğu bir ay. Ancak bu ayın bu denli karmaşa içinde geçmesi, çocukların da velilerin ve öğretmenlerin de planlarını altüst etti. Sağlıklı bir eğitim-öğretim ortamı oluşmadığı gibi verimli bir çalışmayı sürdürmek de çok olanaklı değil. Türkiye deki bölgesel iklim koşulları, toplumsal ve sosyoekonomik yapılar değerlendirilerek bölgesel eğitim takvimine geçilmesi gerekiyor. Eğitim-öğretim yılı takviminin doğrudan karne tatili olarak değil bir yılın üç ya da dört zaman dilimi içerisine bölünerek sürdürülmesinin doğru olduğu düşünüyorum”

Özel Kültür Lisesi Müdürü Erdoğan Yılmaz ise tatillerin, hem eğitim ve öğretimi sık sık kesintiye uğratması hem de öğrencinin yeniden motive edilmesi açısından sorunlar yarattığını söyledi. Birinci dönemin kalan süresinde hızlandırılmış bir program uygulanmasını mümkün ve yeterli gördüğünü belirten Yılmaz, ikinci dönemin sonuna bir hafta eklenmesini, özellikle yaz dönemi ve ÖSS nedeniyle uygun ve yararlı bulmadığını kaydetti.

Bu arada, veliler okulların kapalı olduğu günler için servis ücretlerinin kendilerine geri ödenmesini istiyor. Servis ücretlerinin zaten çok yüksek olduğundan yakınan veliler, boşa para vermek istemediklerini vurguladılar.

Öğrencilerin Uyumunu Etkiliyor

Uzman Pedagog Belgin Temur, günlük düzenin ve ders çalışma programının değişmesinin, ders motivasyonunu ve başarıyı doğrudan etkilediğini söyledi. Önceden bilinmeyen, aniden ortaya çıkan bir “tatil”in, öğrencilerin okula, derse, sınavlara uyumunu etkilediğini vurgulayan Temur şunları söyledi: “İlk anda keyifli bir ödül gibi değerlendirilen tatil, aslında yürütülmekte olan bir programın ertelenmesi anlamına gelmektedir. Öğretmenler kendilerine verilen programı yetiştirmek kaygısıyla konuları daha yoğun bir şekilde işleyebilmekte, çocuklar da ruhsal sıkıntılar yaşayabilmektedirler:”
Çocuklarda Cinsel Eğitim
Çocuklar doğaları gereği, cinsiyet farkı, doğum ve anne ve babanın rolleri gibi konularda meraklıdırlar. Bu meraklarını dile getirirler ve merakları giderilene kadar araştırmaya devam ederler. İlk sorular genellikle anne-babalara sorulur. Çocuk anne-babadan tatmin edici bir yanıt alamazsa veya bu konunun yasak ve konuşulmaması gereken bir konu olduğu mesajını alırsa merakı daha da artar ve değişik kaynaklardan sorularına yanıt bulmaya çalışır. Sonuçta elde edeceği bilgi doğru da olsa bu konu anne-baba tarafından açıklıkla konuşulamazsa “yasak ve günah” olan bir konuda meraklanmak ve araştırma yapmak çocukluktan itibaren cinsellikle ilgili suçluluk duygularının oluşumuna neden olacaktır. Her çocuk gelişimi içinde mutlaka önce cinsiyet farkıyla ilgili ardından da doğumla ilgili sorular sorar. İlk sorulara anne-baba olarak nasıl cevap verdiğimiz çok önemlidir. Kaçamak ve yetersiz yanıtlar kadar çocuğun yaşına uygun olmayacak yoğunlukta yanıtlar vermek de çocuk için uygun olmayacaktır. 

Cinsel eğitim çocuğun sorularıyla başlar. Çocuğun kendiliğinden doğal olarak merak ettiği ilk şey genellikle cinsiyet farkı ile ilgilidir. Bu merak da 2 yaş civarında ortaya çıkar. “Kız ve erkek ne demek?”, “Annesi ve babası arasındaki fark nedir?” Eğer farklı cinsiyette bir kardeşi varsa “onunla bu bedensel farkın nedeni nedir?” gibi sorular sormaya başlayabilir. Bu sorulara kaygılanmadan, rahat bir şekilde az ama öz yanıtlar vermek esastır. Kız çocuğun bedeninin ileride çocuk doğurmaya uygun olduğunu, anne memesinin bebeğe süt vermek için oluşmuş olduğunu, erkek çocuğun bedeninin ise baba olmak için farklı olduğunu belirtmek bu yaşlar için yeterli yanıtlar olacaktır. 3-4 yaşlarına gelen çocuklar bebeklerin ve kendilerinin nereden geldiği konusunda meraklanmaya ve soru sormaya başlarlar. Burada da bebeğin annenin karnında büyüdüğünü, yeterince büyüdüğünde de anne karnından kolayca çıkabildiğini söylemek uygun olacaktır. Bu bilgi verilirken doğumun acılı ve sıkıntılı yanları yerine bebek sahibi olmanın keyfi ve güzelliğinin vurgulanması daha uygundur. Aksi halde çocuk dünyaya gelirken annesinin canını acıttığı düşüncesine kapılabilir ve suçluluk duyguları yaşayabilir. Bu tarz cevaplar konunun tamamen anlaşılmasına yardımcı olmayabilir ama çocuğun merakını giderdiği için başlangıçta yeterli olacaktır. Ardından bebeğin annenin içine nasıl girdiği merak edilmeye başlanır. Bu soru genelde 5-6 yaş civarı merak edilen bir sorudur. Annenin karnında anneye ait minik bir yumurta olduğu ve bu yumurtanın babadaki minik bir tohumla birleşip bebeklerin en minik halini oluşturduğu anlatılmalıdır. Bu sorunun yanıtı için doğadan bazı örnekler verilebilir. Cinsel ilişki ise ancak anne-babanın sevgi ile birbiriyle teması şeklinde ancak 7 yaş civarında anlatılmalıdır. Çünkü 7 yaş öncesinde çocuklar bu konuyu anlamakta güçlük çekebilirler ve bu da kafalarının karışmasına neden olabilir. 

Çocukların cinsel konulardaki soruları yanıtlanırken abartılı ve fazla detaylı açıklamalardan kaçınılmalıdır. Yanıtlarımızı çocukların sorularına göre şekillendirmeliyiz. Çocuk zaten kendi ihtiyaç duyduğu şeyi soracak ve yanıttan tatmin olursa daha ileriye gitmeyecektir. Yeni bir soru sorduğunda bu sorunun (yaşına uygun) yanıtına hazır demektir. 

3-6 yaş arasında çocuklarda mastürbasyon etkinliğine rastlanabilir. Bu, çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemine ait bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Bu dönemde kız çocuk babaya, erkek çocuk anneye sevgi ve bağlılık hisseder. Bu dönem aynı zamanda çocuğun çeşitli yetişkin rolleriyle özdeşleşmeye başladığı bir dönemdir. Toplumsal çevre bilinci geliştikçe çocuk cinsel rollerin doğasını anlamaya başlar ve aynı cinsten anne-babasının oynadığı rolü kazanmayı ister. Bu istek onu bu rolün sahibiyle çatışmaya sokabilir ve çocuk “erkek” ya da “kız” kimliğini kazanmaya başlar. Bu geçiş annelik ve babalık rollerinin kesin olarak ayırt edilmesini gerektirir. Bu dönemde anneye düşen sorumluluk çocuğa bağlılığından kurtulmak, çocuktaki engellenmenin, bağımlılığın ve saldırganlığın simgesel anlatımları karşısında hoşgörülü ve anlayışlı olmak, çocuğu “kız çocuk” veya “erkek çocuk” rolüyle kabul edip onaylamaktır. Baba ise anneye bağımlılığından kurtulması için yardım etmeli, çocuğu başarılarında yüreklendirmelidir. 

Çocuk için erkek ve dişi anlamları bizim kullandığımız gibi soyut değerler değildir ve taklitten ibarettir. Bununla beraber 3 yaşlarındaki çocuk kendisinin kız mı erkek mi olduğunu anlar. Çünkü çevresindekiler böyle söylemektedirler. Karşı cinsten kardeşi olan çocuklar bu ayırımı daha kolay fark ederler. Bu yaşlarda çocuklar kendi cinsel organlarını fark ederler ve duyarlılığı hissederler. Bu, erkek çocuklarda daha erken olur. Organlarına dokunduklarında kuşku ve merak duyarlar. Bu aşamada yasakların konulması çocukların sık sık saklanmalarına, yalnız kalıp durumlarını keşfetmeye yönelik çaba harcamalarına neden olur. Yetişkinler bu durumda “dokunma, ayıp, ellenmez” derler ya da özellikle erkek çocuklarına “ellersen keserler, kopar” gibi uyarılarda bulunurlar. Oysa çocuk kendi cinsel organına dokunduğunda amacı yalnızca onun yerinde durduğundan emin olmaktır. Bu durumda asla kopmaktan, kesmekten söz edilmemelidir. Bağırıp azarladığımızda ancak bunun alışkanlık haline gelmesine yardımcı oluruz. Tepkisiz kalmak ve dikkatini başka şeye çekmek tercih edilmelidir. Ancak süreklilik halini almışsa ve çocuğun sosyal yaşantısını etkiler hale gelmişse altında bir sorun olabileceği düşünülerek profesyonel bir yardıma başvurulmalıdır. Bu dönemde erkek çocuk anneyi, kız çocuk babayı sürekli izler. Özellikle onları çıplak görme eğilimindedir. Bu kendisiyle ilgili farklılığı anlamaya yönelik bir keşif çalışmasıdır. Bu, çocuk için en doğal deneyimdir. Eğer bu aşamada bir engellenme veya ceza ile karşılaşırsa bu konudaki merakı artacak ve daha yakın temasa yönelecektir. Bu noktadaki yasaklar ve azarlanmalar çocuğun, bu ilgi ve ihtiyacın ve bu farklılığın “kötü”, “kabul edilmez” olduğu sonucunu çıkarmasına neden olabilir. Çocukların cinsel farklılıklara ilişkin merakları, bu anlamda kendi cinsiyetlerini ve bu cinsiyete ait fonksiyonları tanımak ve öğrenmek istemeleri, tıpkı yemek yemek, uyumak gibi doğal bir ihtiyaçtır. Çocuk bu konuyla ilgili her türlü sorusuna anında ve doğru yanıtlar almalıdır. Anne-baba konunun doğal, kabul edilebilir olduğu mesajını vermelidir.
Çocuklar Haraç Topluyor
İstanbul’daki ilk ve ortaöğretim okullarında, çeteleşme ve uyuşturucu kullanımı giderek yaygınlaşıyor. Okul giriş ve çıkış saatlerinde kapı önlerinde oluşan kalabalık, velileri ve öğrencileri korkutuyor. Bazı okullara “dışarıdan” bıçak, Ecstasy ve kuru sıkı tabanca sokulduğunu söyleyen veliler, karakollara dilekçe vererek çocuklarının can güvenliğinin sağlanması için okul kapılarında polis otomobilleri bulundurulmasını istiyor. Bu durum, eğitimciler tarafından “sosyal bir yara” olarak nitelendiriliyor. 

Yenibosna’daki bir ilköğretim okulunda, uyuşturucu kullanımı ve çeteleşme, öğretmen ve velileri tedirgin ediyor. İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü nce soruşturma başlatılan bu okulda, “dışarıdan” desteklenen bir grup çocuğun, diğer çocukları tehdit ederek paralarını aldıkları, bıçak taşıdıkları iddia ediliyor. Bu okulun iki öğretmeni şunları anlattı:

“Okulda tiner ve bali çeken çocuklar var. Okul içindeki aramalarda Ecstasy ve bıçaklar bulunuyor. Bunları okul dışından destekleyenler var. Okulun içinde giderek çoğalıyor. Diğer çocuklardan zorla para alıyorlar. Çocuklar anne-babalarına söylemeye cesaret edemiyorlar. A.adlı bir öğrenci, arkadaşına laf söyledi diye bir öğretmene bıçakla saldırdı. Bıçakları, şişleri var. Yılbaşı nda bütün öğrencilere bıçak hediye etmişler. “Okulun mafyası biziz” diyorlar. Öğrenciler de başları sıkışınca bunları liderlerine şikayet ediyorlar.”

“Uyuşturucu kullanan E. adında 13 yaşında bir kız vardı. Ailesi tarafından fuhuşa da zorladığını duyduk. Çok güzel bir kızdı. Artık okula gelmiyor. 6-8 çocuğun tüm okulu etkilemesi, olumlu çocukları da kendi alanlarına çekmesi düşündürücü. Diğer çocukları yetiştiriyorlar. 3. sınıfta haraç kesen çocuklar var. Bir alttaki çocuklarda da onların niteliğini sürdürebilecek olumsuz davranış içindeler. Bu çocuklar ne dese diğerleri korkudan “tamam” diyor. “Niye direnmiyorsunuz?” diye sorunca, “Bıçağı var öğretmenim” diyorlar.

3200 öğrencisi bulunan bu okulda tek bir rehber öğretmen görev yapıyor. Her sınıfta 70-80 öğrenci bulunuyor. Okul yöneticileri, okul içinden çok çevresinin tehlikeli olduğunu, bu tür olayların İstanbul da her okulda yaşandığını söylüyorlar. Bir müdür yardımcısı, “bir grup çocuğun başka çocukları korkutarak para alıp almadığı” biçimindeki soruyu “İstanbul da bunun olmadığı ilköğretim okulu mu var?” diye yanıtlıyor. Rehber öğretmen ise “Aileye, çocuğun sorunu olduğunu, psikolog yardımı alması gerektiğini söylesek, tepki gösteriyorlar, götürmüyorlar” diyor

CEZA ÇETELEŞMEYİ BÜYÜTÜR

Uzman Pedagog Belgin Temur un okullardaki çeteleşmeyle ilgili değerlendirmesi ve önerileri şöyle:” Gruplaşmalar ergenlik döneminde gencin kendini bulması ve sosyalleşme sürecini tamamlaması için önemlidir ve gelişim açısından sağlıklıdır da. Ancak bazen tehlikeli gruplaşmalar da oluşabilmektedir. Çeteler, genellikle sosyal bir hedefi olmadan oluşturulmuş gruplardır. Ortak özelliklere ve ilgililere sahip çocuklar oluşturmuşlardır. Yetişkinlerin kontrolünden uzak olmak ve kendi amaçları ve ilgileri doğrultusunda hareket etmek isterler. Görünüşleri korkusuz, güvenlidir. Oysa psikolojik yapılanmaları görünüşlerinden farklı olarak, güvensiz, tutarsız, yetersizlik hisleri belirgin gençler olduğu görülür. Cezalar bu tip durumlarda probleme çözüm olmaktan çok uzak kalmaktadır. Hatta otoriteye karşı gelme eğilimleri nedeniyle cezalandırma, yıldırmak yerine çeteleşmelerin büyümesine, bu grupların daha fazla gencin dikkatini çekebilecek bir özellik kazanmasına neden olmaktadır.

Ailelerin de okul personelinin de bu gençlerle iyi iletişim içinde olması, onları önce kabullenip sonra sorun için çözüm arayışına gitmesi kalıcı ve etkili bir çözüm sağlayabilir. Bu gençlerin en önemli ihtiyacı kabul görmek, önemli olmaktır. Eğer okul ve aile gencin kendini iyi, başarılı ve önemli hissetmesini sağlayacak ortamlar oluşturabilirse onların bu ihtiyaçları da karşılanmış olacaktır.
Çocuk Oyunla Öğrenir
Pedagog Belgin Temur, oyunun hem çocuğun yaşadığı dünyayı tanımasına hem de olumlu-olumsuz duygularını ifade edebilmesine olanak tanıdığını söylüyor. 

Minik kız, evin damını mavi renge boyadı, çünkü öyle istemişti. Kimse ona “Niye mavi yaptın? Mavi dam olmaz” demedi. Böylece istediği rengi, istediği materyali özgürce kullanarak, gelişimi açısından önemli bir aşama kaydetti.

Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi nden Uzman Pedagog Belgin Temur, ile “oyun ve oyuncak” üzerine konuştuk. Oyunun çocuğa, bedensel, sosyal, duygusal ve zihinsel gelişim için gerekli deneyimi yaşama fırsatı verdiğine dikkat çeken Temur, şunları söyledi:

“Oyun hem çocuğun yaşadığı dünyayı tanımasına hem de olumlu-olumsuz duygularını ifade edebilmesine olanak tanıyor. Oyun, çocuğun sevgi, kıskançlık, mutluluk, hayal kırıklığı, çatışma gibi gerçek dünyada var olan duygularını ifade edebilmesi için bir araç. Yetişkinler için oyun bir eğlence, çocuklar içinse ciddi bir iş. Oyun, harekete, düşünmeye ve planlamaya fırsat veriyor.”

Oyunun anne-babalara, öğretmenlere ve uzmanlara, çocuğun sosyal olarak hangi gelişim evresinde olduğunu anlama fırsatı verdiğini de vurgulayan Temur a göre oyuncak, çocuğun oyundaki rolüne uygun bir nesne. Çocuğa, hayal gücünü ve yaratıcılığını geliştirebilmesi için zengin bir ortam sunmak, çok çeşitli materyal vermek gerekiyor.

Oyunla Neler Öğrenebilir?

Temur un bu soruya yanıtı şöyle: “Oyuncaklar, en temel olarak kavramları öğrenmesine yardımcı oluyor. Sosyal beceriler kazanmasına, duygularını ifade edebilmesine fırsat veriyor; stresten kurtarıyor, fiziki gelişmeyi hızlandırıyor; yaratıcılık ve zekayı, sözel iletişimi geliştiriyor: Grup oyunlarıyla empati (başkalarını anlama) gelişiyor”.

Uzman pedagog Temur, özellikle küçük çocukların bol renkli, parlak, dikkat çekici, bütün duyulara hitap eden oyuncaklar alınmasında yarar bulunduğunu, oyuncak alırken çocuğun yaşı, cinsiyeti ve gelişiminin de dikkate alınması gerektiğini vurguladı.

Temur a göre, anne-babanın, çocuğun gelişim dönemine ait bilgileri öğrenmesi gerekiyor. Anne-baba çocuklarını iyi tanıyorlarsa, neyi yapıp neyi yapamayacağını bilirler ve oyuncağı da ona göre seçebilirler. Ancak unutmamak gerekiyor ki kil, su, kum gibi malzemelerle çocuk her zaman hem büyük bir keyifle oynuyor hem de dünya hakkında bilgi sahibi oluyor.
Cinsel İstismara Uğramış Çocuklar Nasıl Anlaşılır ?
Çocuklar kendilerine dokunulduğunda bunu sevgi ifadesi olarak algılayabilirler ve cinsel istismar amacıyla dokunulmasından ayırt edemeyebilirler. Bu nedenle çocukların korunması aileye düşmektedir. Bazen aile içinde çocuğu taciz eden birinin bulunması çocuğun bunu ifade etmesini zorlaştırmaktadır. Böyle bir şüphenin bulunduğu durumlarda diğer aile bireylerinin çocuğu koruması önemlidir. Çocuğu ciddi şekilde hırpalayacak bir cinsel istismar eylemi çocuklar üzerinde gözlenebilir bazı etkilere neden olabilmektedir. Örneğin bu çocuklar oyunlarında cinsel öğelere daha fazla yer vermektedirler. Arkadaşlarıyla oyunlarında kendi cinsel organlarını gösterme, kendi cinsiyet özelliklerini vurgulayıcı bazı tavırlar (örneğin küçük bir kızın fazla süslü, kadınsı tavırlarının bulunması vb) gözlenebilmektedir. Ayrıca resimlerinde cinsel organların vurgulanmış olarak çizilmesi de şüphelenilmesi gereken bir durum olabilir. Birçok çocukta somut deliller yoksa bir cinsel istismarı fark etmek çok zordur. Genel olarak çocuğun davranış ve ilişki kurma biçiminde bir değişiklik olup olmadığının gözlenmesi gerekmektedir. Böyle bir şüphenin olduğu durumlarda ailenin vakit kaybetmeden bir profesyonel yardıma başvurması gerekmektedir. Bu çocukların cinsiyet rolü gelişimlerinin takibi, yaşadıkları travmanın etkilerinin belirlenmesi ve sonrasında ortaya çıkabilecek olan korku, kaygı, öfke, suçluluk gibi duyguların ifadesine fırsat verilmesi açısından bir uzman yardımına gereksinim vardır. Her çocuğun böyle bir durumdan etkilenme biçimi elbette birbirinden farklı olacaktır. Her çocuk benzer belirtileri göstermeyebilir. Ama cinsel istismarın her çocuk için bir psikolojik travma olduğu söylenebilir. Bu durumda bir uzman yardımıyla travmanın izlerinin azaltılması ve gelecekte çocuğun ruhsal sağlığını etkileyebilecek faktörlerin belirlenip gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir.
Depremi Yaşayan Çocuklar
Deprem, bilindiği gibi tüm insanları etkileyen, herkeste korku, kuşku, endişe, telaş, çaresizlik, suçluluk gibi duygular yaratan bir felaket. Yaşı her ne olursa olsun her insan, depremin etkilerini taşıyor ve belki de taşımaya devam edecek. Ancak çocuklar üzerindeki etkileri biraz daha farklı. Felaketin en yoğun yaşandığı ve hissedildiği ilk günlerde kaygı ve korkuların da yoğun yaşanması son derece doğal. Normal olarak zaman ilerledikçe ilk günlerde yaşanan bu kaygıların, telaşın hafiflemesi bekleniyor. Ve hem yetişkinlerin hem de çocukların, bu acıyı taşımaya devam etmeleriyle birlikte yavaş yavaş sosyal yaşama günlük doğal aktivitelere dönmelerini bekliyoruz. Ancak olayın üzerinden birkaç hafta geçmesine karşın azalmayan korkular, endişeler, uyaranlara ani tepki verme, sık sık irkilmeler, iştah ve uyku sorunları, çevreye uyum sorunları, davranış sorunları devam ediyorsa, deprem öncesi döneme göre ciddi kişilik ve tutum farklılıkları varsa mutlaka uzman yardımına başvurulması gerekmektedir. İlk günlerde olayın şokundan kurtulamayan kimi çocukların ilerleyen zaman içinde bu belirtileri göstermeleri bekleniyor. Özellikle deprem bölgesinde yaşayan ve ölüm, yıkılma ve ardından gelen tüm sıkıntıları bizzat yaşayan çocukların ilk şok atlatıldıktan sonra kimi ruhsal sorunları daha yoğun bir biçimde yaşamaya başlamaları olasıdır. Çocuklarda zaman ilerledikçe artan ve daha somut bir biçimde görülmeye başlanan bu belirtilerin ciddiye alınması ve mutlaka bir uzman yardımıyla sorunun çözümüne gidilmesi gerekmektedir.

Özellikle depremi yaşayan çocukların yaşlarına göre etkilenme biçimleri de değişiktir. 0-2 yaş arası çocuklarda güven duygusunun gelişiminde dışarıdan aldıkları tepkilerin önemi biliniyor. Bu yaşlardaki bebeklerin temel gereksinimlerinin (ilgi, temas, sevgi, beslenme, temizlik) zamanında ve yeterince karşılanması ve karşılanma biçimi, güven gelişiminde de belirleyicidir. Örneğin uzun süre ağlamasına karşın altı kirli bırakılan, yemeği, suyu geciktirilen bebeklerin güven duygusu olumsuz yönde etkileniyor. Bu nedenle, bu yaşlarda çocukları olan anne-babalar öncelikle bebeklerinin temel gereksinimlerini karşılamaya özen göstermeliler. Kendi umutsuzluk, acı, korku ve kaygı duyguları nedeniyle sabırsız ve boş vermiş davranmamalıdırlar. Böyle bir durumda bu bebeklerin daha yoğun temasa, sevecenliğe ve ilgiye gereksinim duydukları unutulmamalıdır. Bu bebekler kendi ebeveynlerini yitirmiş olabilirler. Bu durumda da bebekle birinci derecede ilgilenen kişilerin aynı ilkeler doğrultusunda hareket etmeleri gerekmektedir. 2-4 yaş arası çocukların ise bu felaketten tıpkı yetişkinlere benzer duygularla etkilendikleri bilinmektedir. Her şeyini yitirmiş olma, bir yere ait olma duygularının zedelenmesi, “Bundan sonra ne yapacağız?”, “Yeniden aynı tehlike var mı?” sorularının düşünülmesi ve ciddi kayıp duyguları yaşama, tehdit altında olma duyguları yaşamaları çok doğaldır. Bizlerle çok benzer duygular yaşayan bu çocukların mutlaka duygularının dinlenilmesi ve anlaşılmaya çalışılmaları gerekmektedir. Kendi yaşadığımız tüm benzer duyguların, korku ve kaygıların da anlatılması, “Ben de tıpkı senin gibi hissediyorum” mesajlarının verilmesi önemlidir.

Kendi duygularımızla birlikte “Artık tehlike bitti; yaşıyoruz ve her gün her şey biraz daha iyi olacak; seni bırakmayacağız, hep birlikte olacağız, birlikte sorunu çözeceğiz” mesajlarının defalarca yinelenmesi önemli. Onlar bu konudaki soruları defalarca sorabilirler; aynı biçimde tatmin edici yanıtların da yinelenmesi ve çocukların gerçekçi bir biçimde rahatlatılmaları, sabırla yanıtlanmaları önemlidir. Bu yaş grubundaki çocukların yaşadıkları olumsuzluklardan sonra yeniden güven kazanmaları zaman alabilir. Ve bu güveni sürekli sınama gereksinimindedirler. Bu nedenle bıkıp usanmadan bu güvenin defalarca telkin edilmesinin önemi büyüktür. Ayrıca bu yaş grubu çocukları yaşanan olumsuzluklar karşısında “Benim yüzümden oldu” suçluluğu yaşayabilirler. Bunun böyle olmadığını, doğal bir felaket olduğunu ve kimsenin buna etki edemeyeceğini, onun varlığının bizim için ne denli değerli olduğunu vurgulamak zorundayız.

Okul öncesi yaşlardaki tüm çocukların, mümkünse felaket alanlarından, acının yoğun yaşandığı ortamlardan daha normal ortamlara geçirilmelerinde yarar var. Bu noktada, mümkünse çocuğun annesi ile ve diğer aile bireyleri ile birlikte bulunmasına da özellikle dikkat edilmelidir. Çünkü annesi ve ailesi hayattaysa çocuğu yakınlarından koparmak-özellikle de okul öncesi yaşlardaki çocuklarda çok daha ciddi sıkıntılara yol açabilir.

Okul yaşlarındaki çocukların da bizimle çok benzer duygular yaşadıklarını ama çözüme dönük katkılarının da olabileceğini unutmamalıyız. Bu çocukların yaşanan bu sıkıntılarda yardım çalışmalarına katılmasını sağlayabiliriz. Bu, onların hem suçluluk duygularının azalmasına hem de kontrol duygusunu kazanmalarına, sorun çözme becerisi geliştirmelerine de olumlu etki edecektir. Tıpkı bizim gibi onlar da kendilerinin dışında kendilerinden daha zor durumda olan kişilerin yardımına koşmaya isteklidirler. Bu çocukların tümüyle olaydan soyutlanmaları da yapay bir durum oluşturma çabasından başka bir şey değildir. Çünkü yaşam boyunca karşılaşılabilecek tüm güçlükler tüm aileyi ilgilendirir ve eğer çocuk yaşı itibarıyla bunun üstesinden gelebilecek durumdaysa, hiçbir katkıda bulunmamış olmak ve olaydan tümüyle uzak bırakılmak ileride daha ciddi suçluluk duygularının oluşumuna yol açabilir. Bu nedenle hem yetişkinlerin hem de okul çağındaki çocukların kendi becerileri ve yapabilecekleri doğrultusunda bir çaba içine girmeleri gerekmektedir ve çocuklar için bu tip ortamlar sağlanmalıdır. “Her şeyden soyutlanmakla ”la kastedilen, tüm kötü görüntülere çocuğu maruz bırakmak değildir elbette. Özellikle ölüm ve ağır yaralanma görüntülerini çocukların hiçbir biçimde izlememelerinin sağlanması önemlidir.

Yine bu yaş grubu çocuklarında çaresizlik duyguları tıpkı yetişkinlerdeki gibi yaşandığından ve ilk günlerde doğal duygu yoğunlukları yaşandığından durumla ilgili belirsizliğe izin vermemek önemlidir. Bundan sonra neler olabileceği, yaşam akışlarının nasıl olacağı geleceğe ilişkin umutların neler olduğu anlatılmalı yine hayatta olmalarının anlamı ve değeri vurgulanmalıdır. Ve tüm yaşanan sıkıntıların zaman içinde en aza ineceği ve bir gün tümüyle unutulacağı anlatılmalıdır. Unutulmaması gereken konu, acılar unutulmasa da bir gün bu yaranın tümüyle kapanacağıdır. Herkes kendi kişiliğine ve yaşadığı acının boyutuna göre farklı tepkiler verebilir. Bu acıyı en hızlı ve en hasarsız biçimde anlatmanın yolu şu sıralar çaba içinde olmaktır. Tüm yardım çalışmalarına elden geldiğince aktif biçimde katılmak hem suçluluk duygularımızı hem de çaresizlik duygularımızı azaltacaktır. Çocukların yardım çalışmalarında kullanılmalarının onların kişilik ve insani değerler geliştirmelerinde de önemli payı vardır.

Bu felaketi deprem bölgelerinde değil de ailesiyle birlikte başka bölgelerde de sarsıntı biçiminde yaşayan ya da yalnızca görsel ve yazılı basın yoluyla izleyen çocukların da etkilenmeleri olası. Buradaki temel ilke çocuklara ölüm ve acı görüntülerini izlettirmemektir. Televizyon karşısında, sürekli biçimde sizin ağladığınızı, durumla ilgili korku, kaygı ve çaresizlik yaşadığınızı izleyen çocuklar kendilerini tümüyle korunmasız ve tehdit altında hissedebilirler. Elbette ki acının yaşanması doğal ama eğer sizin yaşadığınız bu kaygılar günlük yaşamınızı etkileyecek boyuttaysa bunu evde çocuklarınızla yaşamak yerine bir uzman yardımına başvurmalısınız. Deprem bölgesi dışındaki ailelerin çocuklarını mümkün olduğunca olağan sosyal yaşantının içine sokmaları, yaşamın kalınan yerden aynen devam ettiği, aynı umut ve beklentilerin sürdüğü mesajını vermeleri, çocukların normal psikolojik durumlarına dönmelerini hızlandıracaktır. Aynı biçimde bu çocukların da deprem bölgesinde yardıma gereksinimi olan kişilere ve çocuklara yardım etmeleri sağlanmalıdır. O bölgeye götürülemeseler de kendi harçlıklarından, oyuncaklarından giysilerinden bir bölümünü yardım amacıyla kullanmaya yöneltilmelidirler.

Aile bireylerinden birini, birkaçını ya da tümünü yitiren çocukların durumları elbette ki daha da zor. Bu çocuklar tüm bu sıkıntıların yanı sıra ciddi başka kayıplar da yaşıyorlar. Diğer çocuklar evlerinin, eşyalarının, oyuncaklarının kaybını yaşadıkları sırada bu denli zorlanırken, bu çocuklar bir de çok daha temel olan varlıklarını yitiriyorlar. Bu durum, özellikle anneye bağımlılık gösteren 0-3 yaş çocuklarını daha fazla etkiliyor. Temel güven duygusunun gelişiminde çok etkili olan anneye yakın olma duygusunu da yitiriyorlar. Eğer 0-3 yaş arasında olan, ailesinde bir kayıp ya da kayıplar yaşamış bir çocukla ilgileniyorsanız mutlaka bu çocuğun sürekli yanında olun, beden temasına çok önem verin ve tüm temel gereksinimlerinin zamanında ve sevecenlikle karşılanmasına özen gösterin. Daha büyük çocuklara da “Annen hastanede, uzağa gitti, sonra gelecek vb.” gibi yalanlar yerine, çocuk ilk şoku atlattıktan sonra annesinin öldüğü ama onun güvende olduğu, bu durumdan ötürü herkesin çok üzgün olduğu ve artık yapılabilecek bir şeyin olmadığı anlatılmalıdır. Bu arada küçük çocuklarda olduğu gibi daha büyük çocukların da temel gereksinimleri aksatılmadan karşılanmalı, bol bol kucağa alınmalı ve ağlamasına engel olunmamalıdır. Bu sırada yaşadığı, suçluluk vs. duyguları da ifade etmesi için ortam sağlanmalıdır.

Korku, telaş, kaygı, ürperti, uyarılara ani tepki ya da tepkisizlik, uykusuzluk, iştahsızlık, genel mutsuzluk hali, çökmüşlük hali, artan dikkat sorunları, sinirlilik ve davranış sorunlarının yoğun bir biçimde devam ettiğini izlediğiniz çocuklar varsa hatta bu belirtiler her geçen gün artıyorsa bu çocukların ciddi bir psikolojik ve/veya psikiyatrik yardıma gereksinimi olabilir. Bu durumda bir an önce profesyonel kuruluşlara başvurulması gerekmektedir.
Kız Çocuklar ve Feminenite
Kız çocukların en önemli özdeşim modelleri anneleridir. Genellikle anneleri gibi tepki verir, anneleri gibi hareket eder, anneleri gibi giyinirler. Süslenme ise yüzyıllardır kadın doğasında var olan bir eğilimdir ve kız çocuklar da kendi cinsiyet özelliklerinin farkına varmaya başladıkları andan itibaren kız rolüne uygun davranmaya başlarlar. Bu dönem yaklaşık 2 yaş civarıdır. Burada anne-babanın hangi özellikleri pekiştirdiği de önem kazanmaktadır. Feminen özellikleri öne çıkarılan, pekiştirilen, buna özendirilen kız çocuklar, feminen davranmaya daha istekli olmaktadırlar. Günümüz toplumunda tüketilecek malzeme alternatiflerinin fazla olması, tüm bu alternatiflerin son derece cezp edici bir şekilde sunulması, ister istemez tüketicinin algısını etkilemekte ve ihtiyaç yaratmaktadır. Bu da hem anne-babaların hem de çocukların seçimlerini etkilemektedir. Bir şekilde “daha kadınsı olmak” kız çocuklar için özendirilmekte, başka deyişle kız çocuklar kadınsı olmaya “kışkırtılmaktadırlar” Çocukların yaşamı deneyimledikleri en önemli araç oyuncaklarıdır. Eski bez bebeklerin yerini süslü, fazla feminen Barbie’ler alınca, çocukların kendileriyle özdeşleştirdikleri, kendi iç dünyalarının yansıması olan malzemeler onları daha fazla kışkırtmaktadır. Barbie kültürüyle birlikte Barbie’nin kullandığı tüm malzemelerin satışa sunulduğu (giysiler, takılar, ayakkabılar, çantalar ve hatta parfüm) çocukların müşteri olduğu bir pazara dönüşmüştür. Küreselleşme ile birlikte neredeyse tüm dünyadaki kız çocuklara Barbie (ve benzerleri) aracılığıyla, nasıl giyinmeleri, nasıl görünmeleri, nasıl davranmaları gerektiği konusunda bir rol modeli sunulmaktadır. Aynı şey yetişkinlerin de yaşamında mevcuttur. Moda tüm kadınları bir şekilde etkilemekte onlara da daha genç, daha güzel, daha zayıf, daha çekici ve daha seksi görünmek bir hedef olarak sunulmakta ve bu pazarın müşterisi olmaya davet edilmektedirler.

Sonuçta algımızı, beğenimizi ve seçimlerimizi etkileyen akımların dışında kalmamız oldukça güç. Bunun içinde yer almak çağa ayak uydurmak ile denk tutuluyor. Burada önemli olan hem annelerin hem de kız çocukların kendi birey olma özelliklerinin, farklı ve özel yönlerinin ortaya çıkarılmasıdır. Ailelere düşen görev çocuklara her konuda değişik alternatifler sunmaktır. Çocukları bir şekilde daha fazla cezbeden Barbie ve benzerleri çocukların sürekli talebi olabilir. Ancak belki başka eğitimsel oyuncaklar bulmak, bunları araştırıp çocukla birlikte oynayacak zaman ve ortam yaratmak çocuğun Barbie’lere ve Barbie kültürüne ait tüketim maddelerine ilgisini de başka yöne yönlendirebilir. Aynı şekilde televizyon programlarını kontrolsüz bir şekilde seyretmeleri yerine, çocukların değişik zihinsel ve duygusal özelliklerini ortaya çıkarmaya yarayan başka programlar izlemelerini teşvik etmek, bu programları birlikte izleyerek çocuğun ilgisini çekmek ailelerin görevidir.  Toplumda Çocuklara “güzel görünmenin”, “çekici olmanın” ve özellikle de “başkaları tarafından beğenilmenin” en önemli şeyler olduğu mesajının verildiği çok fazla alan bulunuyor. Tüm bunları belli bir süzgeçten geçirmek de ailelerin görevi. Sadece süsün, güzelliğin, modaya uygunluğun pekiştirilmesi ve kızların buna özendirilmesi hem yaşam hedeflerinin oluşturulmasını engelliyor hem de moda olanın dışında kalındığında birçok duygusal sıkıntı (yetersizlik, değersizlik, yalnızlık, başarısızlık duyguları, beğenilmeme endişeleri) yaşanmasına neden olabiliyor. Çocukların değişik alanlardaki yetilerinin, özelliklerinin ön plana çıkarılması, var olduğu düşünülen becerilerin desteklenmesi, başka insani erdemlerin öncelikli olduğu mesajlarının verilmesi ve tabi bu konuda örnek olunması çocukları kadınsı olmaya özenmekten koruyabilir. Tüm çocukların kendi gelişim evrelerine uygun bir ortam içinde olmaya, kendi ilgi ve yeteneklerini geliştirmeye, uygun modeller ile var olan potansiyellerini kullanmaya ihtiyacı vardır. Her şeyin çok hızlı değişip geliştiği, hızlı tüketildiği günümüz toplumunda, çocuklara kalıcı erdemler kazandırmak, onları yaşlarından büyük olmaya değil “yaşına uygun bir çocuk olmaya” özendirmek ailelerin sorumluluğundadır.
Anaokulu Seçerken Nelere Dikkat Etmeli ?
Öncelikle yuva personelinin çocuk psikolojisi hakkında eğitimli, pedagojik formasyona sahip kişiler olması önemli. Öğretmenlerin yanı sıra yuvada çocuklarla temasta olan diğer kişilerin de belli bir eğitimden geçmiş olmaları gerekiyor. Özellikle yuva yöneticilerinin ve öğretmenlerin konularında uzman kişiler olması çocukların standart eğitimlerinin yanı sıra çıkabilecek herhangi bir soruna en uygun pedagojik müdahaleyi yapabilecek bir donanıma sahip olmaları önemli. Yuvanın eğitim programının içeriği incelenmeli ve bu içeriğin nasıl uygulandığı öğrenilmeli. Bazen kağıt üzerindeki programların uygulanması sırasında problemler yaşanabilmektedir. 6 yaşına kadar olan çocukların en önemli öğrenme yolu yaşayarak-yaparak öğrenmedir ve bunun da oyun aracılığıyla yapılması gerekmektedir. Bu nedenle hedeflenen bilgilerin öğretilmesi ve amaçlanan becerilerin kazandırılması sırasında hangi yöntemlerin ve hangi araçların kullanıldığı son derece önemlidir. Programın çocukların bireysel özelliklerine uygun hale getirilme olanağının olup olmadığı da araştırılmalıdır. Her çocuğun birbirinden farklı olduğu, bu farkın fark edilebileceği ilk önemli kurumun da okul öncesi eğitim kurumu olduğu unutulmamalıdır. Daha sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek birçok sorunun keşfi çocuğun yuvaya başladığı yıllarda mümkün olabilmektedir. Sorunu doğru gözlemlemek ve olası problemler konusunda aileyi bilgilendirip uygun profesyonellere yönlendirmek oldukça hayati bir önem taşımaktadır. 3-6 yaş arası çocukların en önemli ihtiyaçlarından biri de sosyalleşme ihtiyacıdır. Bu nedenle çocukların birey olma özellikleri geliştirip,  grup halinde hareket etmeyi öğrendikleri ve grup içinde kendi farklılıklarını fark ettikleri bu dönemde yuvaların hem çocukların özbakım becerilerini geliştirmeye, hem de sosyal becerilerini geliştirmeye yönelik bir tutum içinde olmaları gerekmektedir.

Çocukların anaokuluna psikolojik olarak nasıl hazırlamak gerekir?

Çocukların bebeklik yıllarından itibaren özbakım (giyinme-soyunma-temizlik-yemek yeme vb) becerilerinin geliştirilmesi psikolojik olgunlaşmaları açısından önem taşımaktadır. Bu becerileri gelişen çocuklar annelerine daha az bağımlı olmakta dolayısıyla anneden ayrılmakta sıkıntı yaşamamaktadırlar. Bunun yanı sıra yine bebekliğinden beri kısıtlı bir çevrede olan ve fazla insanla temas etmeyen çocuklar yuvaya uyum sağlamakta büyük güçükler çekmektedirler. Bu nedenle bebeklik döneminden itibaren mümkün olduğunca çok sosyal ortam içinde bulunmak, çocuğu değişik kişilerle bir arada bulundurmak, özellikle de başka çocuklarla bir arada olacağı ortamlar yaratmak gerekmektedir. Başka çocuklarla bir arada olmaktan keyif alması bunu öncesinde deneyimlemesiyle ilişkilidir. Sürekli olarak tek başına olan, paylaşmayı, mücadeleyi, rekabeti hiç yaşamamış olan ve kendi başına problem çözme fırsatı hiç olmayan çocuklar yuvaya uyum sağlamaları çok uzun sürmektedir. Ayrıca çocuğu öğrenmeye heveslendirmek de önemlidir. Yeni bilgiler edinmek, yeni beceriler kazanmak konusunda çocukların doğal olarak bir motivasyonları vardır. Ancak anne-babanın da bunu pekiştirmesi, yeni şeyler öğrendiğinde, yeni beceriler kazandığında çocuğu övmesi çocuğun okula gitmek konusunda daha istekli olmasını sağlayacaktır. Anne-babaların yuva ararken çocukları yanlarında götürmeleri uygun değildir. Çocukların ilk girdikleri mekanları beğenme ya da beğenmeme kriterleri yetişkinlerden farklıdır. Bu nedenle öncelikle anne-babaların bir yuvaya karar vermeleri ve ardından çocuğun götürülmesi gerekmektedir. Okula gitmek çocuk 3 yaşına geldiğinde birden bire konuşulması gereken bir konu olmamalıdır. Bunun yerine yine bebeklikten itibaren büyümenin önemi, belli bir yaşa geldiğinde de okula gitmesinin gerekliliği ve güzelliği anlatılmalı, okula gitme düşüncesi cazip hale getirilmelidir. Bunun büyümenin bir parçası olduğu, büyümenin en güzel taraflarından biri olduğu vurgulanmalıdır.

Okul öncesi çağda çocuklar için oyuncakların önemi nedir?

Oyuncaklar, çocukların sosyal, zihinsel, fiziksel ve psikolojik gelişimlerine yardımcı olan ve yaratıcılıklarını geliştiren malzemelerdir. Yani okul öncesi dönemdeki ihtiyaçlarının çok büyük bir bölümünü çocuklar oyuncaklar aracılığıyla karşılarlar. Oyuncaklar önemli bir eğitimsel işlevi yerine getirirler çünkü çocukların doğuştan getirdikleri birçok yeteneğin ortaya çıkmasına, kullanılmasına, geliştirilmesine fırsat verirler. Çocuklar oyuncaklar aracılığıyla hem birçok kavramı öğrenirler hem de kendi iç dünyalarını dışa vurma olanağı bulurlar. Oyun ve oyuncak çocuğun dünyasının ta kendisidir. Bu nedenle de çocuklarla ilgili eğitim programları hazırlanırken oyun ve oyuncaklardan yararlanılır.

Oyuncak seçerken nelere dikkat edilmesi gerekir?

Çocuklar için her malzeme oyuncak olabilir. Özellikle de doğal malzemeler ya da artık malzeme denen malzemeler çocukların çok ilgisini çeker. Kum, toprak, su, kağıtlar, kartonlar, boyalar, yapıştırıcılar, evdeki mutfak eşyaları, boş kutular, plastik şişeler vb çocukların için oldukça geliştirici oyun malzemeleridir.  Bu malzemeler çocukların dış dünyayı tanımaları, keşfetmeleri ve deneyim kazanmaları için çok önemlidir. Bunun dışında çocukların yaratıcı güçlerini geliştirecek olan oyun malzemelerine ihtiyaç vardır. Bunlar bebek, hayvanlar, arabalar, evcilik, doktorculuk malzemeleri vb gibi malzemelerdir. Ayrıca çocukların hareket etme ve kaba motor gereksinimlerini karşılayacak oyun malzemelerine de ihtiyaçları vardır. Bunlar bisiklet, bazı jimnastik gereçleri, salıncak, kaydırak, ip ve bazı inşa oyuncaklarıdır. İnce motor gelişim için gerekli olan oyun malzemeleri,  yap-bozlar, legolar, kalem-kağıt, boyama kitapları, oyun hamuru gibi malzemelerdir. Ayrıca dikkati ve konsantrasyonu geliştiren, sosyal ortamda bekleme, sabretme, yenilmeye tahammül geliştirme gibi daha üst düzey sosyal becerileri de geliştiren masa başı oyunlarına da yer verilmelidir. (Eşleştirme-hafıza oyunları, kızma birader, monopoly, scrabble vs)  Bu oyunlar aynı zamanda çocuğun okula hazırlanması için en önemli araçlardır.  Tüm oyuncakların kendi birincil işlevlerinin yanı sıra zihinsel gelişime de katkıda bulundukları unutulmamalıdır. Elektronik oyuncaklar ve bilgisayarda oynanan oyunlar da çocukların ilgisini çekmekte ancak çocukların kendi başlarına oynayabilecekleri son derece bireysel oyunlar olmaları nedeniyle sosyal gelişimi olumsuz etkileyebilmektedir. Bazı zihinsel gelişim alanlarına olumlu etkileri olabilmekte ancak yine de  diğer oyuncaklar kadar eğitimsel değerleri yoktur.

Çocuğun anaokuluna bırakıldığı ilk günlerde nasıl davranmak gerekir? Okula gitmek istemez ya da öğretmenini sevmezse neler yapmalı?

Çocukların büyük bir kısmı yuvaya başlarken zorluk yaşamaktadır. Sorunlar özellikle de ilk bir haftada yaşanır. Bunun doğal olduğu hemen her çocuğun böyle bir süreçten geçtiği unutulmamalıdır. Burada önemli olan yuvadaki uzmanların önerdiği programa uyabilmektir. İlk günlerde annenin ya da babanın belli bir süre okulda kalması gerekebilir. Çocuklar yeni bir ortama güven duymadan anne-babalarından ayrılmak istemeyebilirler. Orada kendini rahat ve güvende hissedene kadar, anne-babasının onu orada terk etmeyeceğinden ve belli bir süre sonra gelip alacağından emin olana kadar huzursuz olurlar. Bu nedenle de ilk günlerde çocukların yuvada kalma süresi, -hiç sorun çıkarmamış olsa da- birkaç saati geçmemelidir. O ortama iyice ısınması ve rahat etmesi için biraz zamana ihtiyaç duyduğu unutulmamalıdır. İlk günler geçtikten sonra da belli dönemlerde yuvaya gitmek istememe, evde anne ile kalmak isteme gibi sorunlar yaşanabilmektedir. Burada sorunun ne olduğunu keşfetmek önemlidir.  Sorun okulla mı ilgili yoksa çocuğun anneye olan bağımlılığıyla ya da örneğin yeni bir kardeşin gelmesiyle mi ilgilidir.   İlk bir ayın sonunda çocuklar genellikle tamamıyla yuvaya uyum sağlarlar. Eğer ağlamalar ve gitmeyi reddetme şiddetli bir şekilde devam ediyorsa bu durumda çocuğun psikolojik olgunlaşmasıyla ilgili başka bir sorun olabilir. Bu durumda bazen biraz daha geç yuvaya vermek bir çözüm olabilir. Bazen de bu ileride ortaya çıkabilecek okul fobisi ya da başka kaygı sorunlarının habercisi olabilir. Bu durumda bir uzmandan yardım almak gerekmektedir.
Nevrotik Kişiler
Her insanın psikolojik bütünlüğünü korumak ve sürdürmek için kullandığı savunma mekanizmaları vardır. Bu savunma mekanizmaları eğer kişiyi zorlayan durumlarla baş etmek için uyumu engelleyecek ölçüde abartılırsa sağlıksız bir hal alırlar. Bu durumda ortaya çıkan savunma mekanizmaları nevrotik savunma mekanizmalarıdır ve ortaya çıkan davranışlara da nevroz denir.

Bir kişiye nevrotik denilebilmesi için çevresinde yaşanan olayları sürekli yanlış yorumluyor olması ve doğal karşılanabilecek olayları şiddetli bir kaygıyla karşılıyor olması gerekmektedir. Bu kaygı kişinin problemleri çözmek için gerekli olan çabayı göstermek yerine görmezden gelmesine ve kaçınmasına neden olabilir. Nevrotik kişiler genelde mutsuz, kaygı düzeyleri yüksek kişilerdir. İlişkilerinde etkili olamazlar ve genelde olumsuzluklardan kendilerini suçlarlar. Genelde davranış ve düşüncelerinin uyumsuzluğunun ve mantığa uygun olmadığının farkında olurlar ama genelde bunları değiştirmek istemezler.

Nevroz ileri derecede bir kişilik bozukluğu olmamakla birlikte kişinin huzur ve mutluluğunu etkilemesi bakımından yardım almayı gerektiren bir durumdur. Birçok bedensel ve psikolojik belirtiler görülebilir. Kişisel düzeyde ve toplumsal ilişkilerde sorunlar yaşanır. Nevrotik kişi, yetersizlik ve aşağılık duyguları içindedir. Yaşanan sorunlar ileri derecede kaygı yaratır. Problemlerin üstüne gidemez. Daha çok nevrotik savunma mekanizmaları kullanarak bu problemlerden kaçınmayı tercih eder. Yakın duygusal ilişkiler kurmakta zorlanır. Daimi mutsuzluk ve tatminsizlik ön plandadır. Rekabet duygusu gerektiren durumlar nevrotik kişilerdeki kaygıyı arttırır. Yenilgi de başarı da korku ve kaygı yaratabilir. Kişi başarısızlıkta yetersiz hisseder; başarıda yeniden aynı başarıyı yakalayamama korkusu yaşar. Kaçınma tavrı hem kişisel gelişimi engeller hem de yaşanan problemlerin daha da şiddetlenmesine neden olur.

Nevrotik kişiler başkalarının davranışlarını da anlamakta güçlük çekerler. Kendi sıkıntılarıyla ilgili şikayetçidir ama bu sıkıntıları yaratan faktörleri değerlendirecek içgörüye sahip değildir. Çaresizlik ve güvensizlik duyguları ön plandadır. Bu nedenle kendisini merkez alır ve tüm çabasını kendi bütünlüğünü korumaya yöneltir. Bu nedenle diğer insanlarla ilgilenemez onlara bir şey veremez. Yaşamına güven ve güç getirecek ve kendisini daha yeterli hissetmesini sağlamasında ona destek verebilecek güçlü bir eş arayışındadır. Ancak bu yolla kendi yetersizlik duygusundan kurtulacağını düşünür. Ama bu duygularla başlayan bir ilişki de hayal kırıklığıyla sonuçlanır. Çevreden onay ve destek görmek çok önemlidir. Çünkü bu yolla kendi ihtiyaç duyduğu iç desteği dışarıdan elde etmeye çalışır. Bu tavır da diğer insanlar üzerinde bir yük yaratır ve kendisinden uzaklaşırlar. Nevrotik insanlar çocukluklarında sevgi ihtiyaçları doyurulmamış kişilerdir ve bu cinsel tutkulara ve düşmanca duygulara dönüşebilir. Dış dünyayı düşmanca ve tehditkar algılayabilir.
Çocukları Nasıl Daha Zeki, Daha Sosyal, Daha Entelektüel Yetiştirebiliriz ?
Çocukların zeka gelişimini etkileyen en önemli faktör genetik miras olmakla beraber hamilelik koşulları, sosyal çevre ve çocukla duygusal etkileşim gibi faktörlerin de zihinsel gelişimi etkileyebildiği bilinmektedir. Zeka aslında tek bir kavram değildir. Zekayı oluşturan alt yeteneklere bakıldığında bu yeteneklerin doğuştan getirilen yeteneklerin yanı sıra sonradan kazanılmış, gerek çocuğun kendi çabasıyla edindiği, gerekse çevresel uyaranların etkisiyle kazandığı bilgi ve becerileri de içerdiği görülür. Zihinsel beceriler çocuğun çevresine uyumunu kolaylaştıran, bilgiye ulaşmayı ve bu bilgiyi gerektiği zaman kullanabilme esnekliği sağlayan becerilerdir. Çevresel koşullar, anne-baba tutumu ve çocukla kurulan duygusal etkileşim sayesinde çocuğun var olan zeka potansiyelini rahatça kullanabilmesi ve zenginleştirmesi sağlanabilir. Elbette ki doğuştan yetersiz bir zeka potansiyeli ile dünyaya gelen bir çocuğun sadece çevresel koşulların etkisiyle zeka kapasitesinin artabilmesi mümkün değildir; ama uygun ortam sağlandığında her çocuğun var olan potansiyelini en verimli şekilde kullanabilmesini sağlamak mümkün olabilmektedir.

Hamileliğe başlangıç koşulları

Anne-babanın bir bebeğe sahip olmaya nasıl karar verdikleri, bebeğin ne kadar istendiği, cinsiyetiyle ilgili beklentiler ve bu dönemdeki anne ve babanın duygusal hazırlığı çocuğun kişiliğinin de oluşumunda etkili faktörlerdir. En başından itibaren istenen ve keyifle beklenen bebekler hem anne karnında gerekli ilk duygusal etkileşim konusunda şanslıdırlar hem de dünyaya geldikleri andan itibaren annelerinin kendileriyle kurdukları sıcak, yakın ve sevecen ilişki tarzı sayesinde daha güvende hissederler ve bu onların temel güven duygularının oluşumunda ilk önemli adımdır. Tam tersi olarak istenmeden oluşan hamilelikler, huzursuz hamilelik koşulları ve mutsuz evlilikler yine annenin bebeğine olan tavrını ister istemez etkilemektedir. Bebekle hem hamilelik sırasında hem de yeni doğan döneminde yeterli, sıcak etkileşimi kuramamış annelerin bebeklerinin dış dünya ile ilişkilerinde daha güvensiz, pasif ve çaresiz hissettikleri de bilinmektedir.

İlk 3 yılda anne-çocuk ilişkisinin önemi

Bebek doğduğu andan itibaren annesi aracılığıyla dış dünyayı tanımaya başlar. Ağlayarak ihtiyaçlarını ifade eder ve bazı doğal refleksleri sayesinde bu ihtiyaçlarını karşılar. Özellikle bebeklik döneminde tüm ihtiyaçları anne karşılamaktadır. Aynı kişinin düzenli, sürekli sıcak ilgisini fark eden bebek bu dönemdeki bağlanma ihtiyacını da karşılamakta ve bunun rahatlığıyla tüm becerilerini geliştirebilme fırsatı bulmaktadır. Bu dönemde bebeğin zihinsel gelişimi çok hızlı olmaktadır. Algının, motor gelişimin, dil gelişiminin yanı sıra duygusal gelişimin de tüm gelişim alanlarını etkileyici bir özelliği vardır. Bu nedenle ilk 3 yılda anne ile yeterli duygusal ilişkiyi kurmak hem çocuğun zeka gelişimini olumlu yönde etkileyecek hem de sosyal uyum yeteneğini geliştirecektir.

Sosyal gelişimin önemi

Bebeklerin sosyalleşmesinde ailenin önemi büyüktür. Yaklaşık 2 ay civarında bebekler kendilerine gülümsendiğinde bunu gülümsemeyle yanıtlayabilirler. Yani bebek neredeyse doğduğu andan itibaren dış dünya ile ve çevresindeki insanlarla etkileşim halindedir. Bebekle ne kadar çok ilgilenilirse ve ne kadar çok değişik sosyal ortam içinde bulundurulursa o da o derece sosyal ortamlara alışık hale gelebilir. Öğrendiği bir beceriyi ve bilgiyi daha çok başka insanlarla etkileşim halindeyken pekiştirir veya model alma yoluyla öğrenir. Kendi bilgi seviyesini,  becerilerini ve farklı yönlerini başka insanlar aracılığıyla fark eder ve sosyal ortamlarda kendini ifade fırsatı bulabilir. Çocuk büyüdükçe, becerilerini geliştirebileceği ve kendini değişik şekillerde ifade edebileceği değişik sosyal ortamların içinde bulunması önem kazanır. Bu sayede sürekli kendini geliştirmeyi öğrenir ve kendi farklı yönlerini fark etme fırsatı bulur.  Değişik sosyal ortamlar var olan zeka potansiyelinin kullanılabilmesini ve becerilerin geliştirilerek sosyal açıdan kabul görür bir şekle dönüşmesini tetikleyici olmaktadır.

Sosyalleşmede ve entelektüel olmada model almanın önemi

Model alarak (taklit yoluyla) öğrenme en etkili öğrenme biçimlerinden biridir. Çocuklar özellikle sosyal iletişim biçimini başlangıçta çevrelerindeki yetişkinleri model alarak öğrenirler. Ergenlik dönemine doğru ise yaşıtlarını model alma önem kazanır. Sosyal ilişkilere önem veren, günlük rutin ihtiyaçların karşılanması dışında kendini geliştirmeye fırsat yaratan, değişik aktiviteler ve uğraşlar içinde olabilen ailelerde çocukların da çok yönlü olmaya eğilimli oldukları ve kendilerini geliştirmek yönünde istekli oldukları bilinmektedir. Ailelerin boş zamanlarını değerlendirme alışkanlıkları çocukları tarafından da taklit edilmektedir. Örneğin tüm gece boyunca televizyon izlenen ailelerde ister istemez çocuklar da televizyona düşkün olmaktadırlar. Ya da benzer şekilde düzenli günlük gazete okunan evlerde çocukların da gazete ve dergi okumaya hevesli ve meraklı oldukları görülür. Hafta sonlarında çocuğunuzu sinemaya veya tiyatroya götürmeye teşvik etmek ile tüm boş zamanlarda sadece alışveriş yapmak arasında fark olmaktadır. Belli bir yaşa gelmiş, işi, düzeni olan kişilerin kendilerini geliştirmek, yeni bilgiler edinmeye hevesli olmak yönündeki tavırları çocuklarını da etkilemekte, bilgi kazanımının ve bu bilgileri hayata geçirmenin keyfini öğrenmelerini sağlamaktadır. Oysa günlük rutinlerin dışında hiçbir değişiklik yapmayan, var olan bilgi ve becerileriyle yetinmeye çalışan anne-babaların çocukları için de var olanla yetinmek konusunda örnek oluşturdukları unutulmamalıdır.

Anne-babalara öneriler

* Hamilelik döneminden itibaren çocuğunuzla duygusal ilişki kurmaya özen gösterin. Onun dünyaya gelişine hazırlanmak onunla ilişki kurmanızı ve dolayısıyla her türlü gelişimine fırsat vermenizi sağlayacaktır.

* Zekanın değişmez olmadığını unutmayın. Zekayı oluşturan bir çok yeteneği geliştirmek mümkündür. Çocuğunuza ne kadar bol çevresel uyaran sunarsanız çocuğunuz da o derece kendini geliştirme fırsatı bulacaktır.

* Her çocuğun zeka yapısı birbirinden farklıdır. Çocuğunuzu iyi tanırsanız, onun gelişmeye elverişli yönlerini bulursanız onu yönlendirmeniz daha kolay olacaktır. Bazen çocuklar daha yetersiz oldukları konularda daha az çaba sarfederler. Bunu fark etmek önemlidir. Bu durumda yetenekli olduğu alanları desteklemek kadar, daha az yetenekli olduğu alanları geliştirmek için önlemler almak da önemli olmaktadır.

* Çocuğunuzu sosyalleştirecek ortamlar hazırlamaya çalışın ve onun başka insanlarla ilişki kurmasını destekleyici olun. Çocuğunuzun ilgi duyduğu alanları keşfedip bu alanlarla ilgili aktiviteler içinde olmasını sağlayın. Bu hem becerilerini, hem kendine güvenini geliştirecek hem de sosyal gelişimine yardımcı olacaktır. Bu tarz sosyal ortamlar çocukların kendilerini rahatça ifade edebilmelerini, bir grubun parçası olmayı öğrenmelerini, sosyal kuralları öğrenip uygulayabilmelerini, kurala uyduklarında kabul göreceklerini öğrenmelerini sağlamaktadır. Çocuk girdiği sosyal ortamlarda uyumlu olmayı ve bu uyumla mutlu olmayı öğrenirse var olan becerilerini, yeteneklerini de daha rahatça ortaya koyabilecektir.

* Çocuğa güven kazandırmak belki de bir anne-babanın çocuğuna verebileceği en önemli, en değerli şeydir. Güvenin temelinde ilgi ve sevgi yatar. İlgi ve sevgiyle büyütülmüş ama bunun yanı sıra kendi ihtiyaçlarını karşılamak konusunda desteklenmiş, kendi ayakları üzerinde durabilen bir çocuk yetiştirmek yönünde çaba gösteren bir anne-baba olmaya çalışmalısınız.  Bazen ilgi ve sevgi fazla koruma ile karışabilmektedir. Fazla korumak ise çocukların birçok becerisinin gelişmesini engelleyici olabilmektedir. Buradaki temel prensip çocuk bir beceriyi öğrendiği andan itibaren o işi artık kendisinin yapması gerekliliğidir. Örneğin kaşık-çatal tutmayı öğrenen bir çocuk artık kendi başına yemek yemeye başlamalıdır. Kendi başına yeme becerisi olduğu halde anne-baba tarafından yedirilen bir çocuğun birçok konuda kendine güveni gelişmeyecektir. Güven ancak yapabildiğini fark ettiği durumlarda gelişen bir duygudur. Çocuk anneden güvenle ayrılıp başka ortamlarda kendine yetebilecek güveni kazandığında hem sosyal yönden gelişecektir hem de her alanda gelişmek için fırsat bulacaktır.

* Alışkanlık kazandırmada model almanın önemi bilinmektedir. Çocuğunuza kazandırmak istediğiniz tüm alışkanlıkları önce kendinizin kazanmanız ve ona bu konularda örnek olmanız gerekmektedir. Okumak, bilgi kazanmak, kenedinizi geliştirmek, sanatsal, entelektüel faaliyetlerin içinde olmak gibi alışkanlıklar ve yaşam tarzınız çocuklarınız tarafından da örnek alınacaktır. Örneğin çocuğunuza aldığınız oyuncak sayısı kadar kitap ve dergi almayı da alışkanlık haline getirirseniz çocuğunuzu daha çok okumaya teşvik etmiş olursunuz.
İkiz Çocuklar

İkiz çocuklar

İkiz çocuğa sahip olmak aile için hem heyecan verici hem de yetiştirilme ve bakım zorlukları nedeniyle kaygı yaratıcı bir durumdur. Gerçekten de birçok yönleriyle tek doğan çocuklardan farklılıkları vardır. Bu farklılık genetik ve fiziksel benzerliklerinin yanı sıra toplumun, çevrenin ve ailenin tutum ve davranışlarıyla da oluşmaktadır. İkizlik birçok bilim dalının ilgilendiği, birçok araştırmanın yapıldığı ve yapılmakta olduğu merak uyandıran ve hala bilinmeyenleri olan bir olgudur.

Bu çocukların psikolojik gelişimlerinde de bazı farklılıklar mevcuttur. Öncelikle birbirleriyle ilişkilerinde büyük ya da küçük olmanın avantaj ve dezavantajlarını yaşayamazlar. Dolayısıyla her çocuğun doğal olarak yaşadığı ve gelişiminde çok önemli bir yer tutan rekabet ve kıskançlık duygularını da farklı türde yaşarlar ve bu duyguların sağlıklı bir şekilde yaşanabilmesi için çevrenin tutumu çok önemlidir. İlk andan itibaren bir arada olmaları nedeniyle birbirlerinin varlığına çok alışkındırlar ve diğerinin yokluğunda huzursuzlukları  olabilir. Bu durum en baştan itibaren anne baba tarafından da fark edildiği için hep bir arada tutulmaya, aynı aktivitelere yönlendirilmeye, birlikte aynı oyunları oynamaya ve birbirinin aynı bir düzen içinde yer almalarına gayret edilir. Bir arada olma arzularına rağmen biraz dikkatle izlendiklerinde genellikle ikisinin de birbirinden oldukça farklı gelişim özellikleri içinde olduğu, farklı ilgi ve yetenekleri olduğu, aynı durumlara farklı tepkiler verebildikleri gözlemlenebilir. Bu durum genetik yapıları birbirlerine çok benzeyen tek yumurta ikizlerinde bile böyledir. Bu nedenle ailelelerin bu farklılıkları çok iyi gözlemlemesi, onların bireysel ihtiyaç ve taleplerini göz önünde bulundurması,  birbirinin aynı olmaları konusunda zorlamaması son derece önemlidir. Bu zorlayıcılık genellikle onlar arasındaki farkı görmemekle ya da görmek istememekle ilgilidir. Çünkü birinin diğerinden daha hızlı gelişim göstermiş olması, daha doğrusu birinin diğerinden daha yavaş gelişmesi anne-babalar tarafından kabul edilmesi zor bir durum olmaktadır. Oysa bu farklılık son derece doğaldır. Her çocuk farklıdır ve kendine özeldir. Aynı olmaları konusundaki ısrar bu çocukların yaşam boyu taşıyacakları psikolojik sorunlar geliştirmelerine neden olabilmektedir. Çift yumurta ikizleri bu konuda daha avantajlı olmaktadırlar. Fiziksel farklılıkları daha belirgin olduğundan; hatta farklı cinsiyette olabildiklerinden, aileleri  onların farklı olabileceğini daha kolay kabul ederler. Bu da onlara farklı iki birey gibi davranmalarını kolaylaştıran bir faktördür.

İkiz doğan çocukların birbirlerine ihtiyaç duydukları, yan yana olmaktan huzur duydukları, birbirlerini taklit etme kolaylığı nedeniyle gelişimlerinin de bundan olumlu etkileneceği gerçeğine rağmen belli dönemlerde ayrılmaları da son derece önemlidir. Özellikle ilk bir yıl bebeklerin bireysel ilgiye özellikle de anne ilgisine ihtiyacının önemi biliniyor. İkisine aynı anda aynı eşit ilgiyi verme çabası yerine, ikisiyle de ayrı ayrı tek zaman geçirilmesi gerekir. Annenin ve babanın bu bebeklerin bakımında eşit miktarda aktif olması anne bir bebeği emzirirken diğer bebeğin de babanın ya da aileden başka birinin kucağında olması, bu sırada annenin sadece kucağındaki bebeğe konsantre olması son derece önemlidir. Her çocuk tek ve özel ilgiye ihtiyaç duyar. Bazı durumlarda bebeklerden biri diğerine göre daha huzursuz olabilir ve dolayısıyla daha çok ilgi alır. Bu durumda ister istemez diğeri fazla talep etmediği için ihmal edilebilir. Bu durumun dikkate alınması ve aynı miktarda ilginin ona da gösterilmesine dikkat edilmelidir.

İki çocuğun birbirinden farklı özellikleri olduğu düşünüldüğünde birinin diğerine göre üstün görünen yönleri olabilir. Bu durumda asla diğerine onu örnek göstermemek gerekir. Bu  her  türlü kardeş ilişkisinde önemli bir prensip olmakla birlikte ikizlerde çok daha önemlidir. Çünkü ikiz çocuklar ikizlerinin becerdikleri, başardıkları şeyleri aynı düzeyde başaramadıklarında diğer kardeşlere göre çok daha kolay hayal kırıklığı ve yetersizlik duyguları yaşarlar. Bu nedenle bu gibi durumlarda her iki çocuğun da başarılı ve iyi olduğu alanlar vurgulanarak, farklılığın normal olduğu ve sizin tarafınızdan kabul gördüğü ifade edilmelidir. Özellikle yaşamın ilk iki yılında bebeğin beslenme biçimi, sağlık özellikleri ve tabi doğumdaki boyu, kilosu; gelişim özellikleri büyümesini ve gelişimini belirleyici olmaktadır. Daha küçük doğan ve bazı sağlık problemleri olan bir bebek yaşamın ilk 2 yılında daha yavaş gelişim gösterebilir. Ancak sonrasında genetik özellikler ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle ilk bebeklik dönemindeki gelişim farklılıklarının doğal olabileceği ve ilerleyen yıllarda bu farklılığın ortadan kalkabileceği unutulmamalıdır.

Ailede bir arada vakit geçirmek önemlidir ama zaman zaman her iki çocuğun da anne ile ve baba ile baş başa zaman geçirme, her iki ebeveyninden de tek ilgi alma ihtiyacı unutulmamalıdır. Birlikte geçirilen zamanlar bu şekilde de planlanmalıdır. Bazen anne sürekli çocuklardan biri ile baba da sürekli diğeriyle vakit geçirir ve bunun çocukların kendi tercihi olduğu söylenir. Oysa bu durum çocukların tercihine bırakılmamalıdır.

Anne babaların özellikle ikizleri aynı görme çabasından kurtulmaları gerekir. Onların farklı ihtiyaç, arzu, istek, yetenek ve zevkleri olduğu düşünülerek buna kulak verilmelidir. Bebeklik döneminden itibaren giysi, oyuncak seçiminde, odalarının düzeninde, sunulan aktivitelerde bu farklılık göz önünde bulundurulmalıdır. Okul öncesi dönemden itibaren de farklı sınıflarda eğitim görmeleri, farklı arkadaşlıklar kurarak, farklı sosyal özellikler geliştirmelerine fırsat verilmelidir. Daha iyi oldukları ve daha az iyi oldukları alanlar belirlenmeli ve yine kendi seçimlerine özen gösterilmelidir. Belli bir alan belirleyip o alandaki başarıları karşılaştırıldığında birinin diğerinden daha yetersiz hissetme ve dolayısıyla rekabeti yapıcı değil yıkıcı yaşama olasılığı doğacaktır. Ayrıca bu karşılaştırmadan doğan, çok küçük yaşlardan itibaren beslenen yetersizlik duyguları ileriki yıllarda depresyon, kaygı sorunları gibi çok ciddi ruhsal sorunların oluşumuna da zemin hazırlamaktadır.

Ailece Tatil

• Tatilin anne-babalar ve çocuklar için anlamı nedir?

Tatil ailelerin iş ve okul dışında birlikte keyifli vakit geçirebilmeleri için önemli bir fırsattır. Özellikle kış aylarında okullar açıkken aile içindeki tempolu, sürekli bir program dahilinde hareket etme zorunluluğu ve sürekli zamanla yarışma telaşı ister istemez tüm aile bireylerinin gerilmesine ve olumsuz bir ruh hali içine girilmesine neden oluyor. Bu nedenle de okulların kapanması ile birlikte evin içinde bambaşka bir ruh hali oluyor. Daimi zorunluluklar ve yetişme telaşı yetişkinler için de çocuklar için de stres verici özellikte oluyor. Ama çocuklar doğaları gereği çok daha dürtüsel oldukları için yaşam zorunlulukları dışında kendilerine keyif verecek aktivitelere yetişkinlere göre daha fazla ihtiyaç duyuyorlar. Ve bu ihtiyaçları karşılanamazsa gelişimleri bundan zarar görebiliyor. Bu nedenle tatil dönemi büyük önem taşıyor. Tatil zamanının çocukların keyif alacakları, ilgi duydukları, mutlu oldukları, eğlendikleri aktivitelerle doldurulması ve çocuklara kendi seçimlerini yapabilecekleri serbest zamanlar verilmesi çok önem taşıyor. Ayrıca özellikle okul yaşlarındaki çocukların tatil döneminde sosyal becerilerini geliştirmeleri ve başka çocuklarla bir arada olabilmeleri de önem taşıyor. Çünkü akranlarla bir arada olmak her zaman ruh sağlığı için koruyucu özellik taşıyor. Aynı şey anne babalar için de geçerli elbette. Ailece bir arada mutlu, keyifli, huzurlu zamanlar planlamanın dışında başka sosyal ilişkilere de yer vermek ve arkadaşlarla zaman geçirmek tatili daha verimli kılıyor. Ayrıca günlerin uzaması ile birlikte daha fazla açık havada bulunmak, duvarlar arasında sıkışmış olma psikolojisinden uzaklaşıp ferahlık hissi yaşayabilmek, keyif veren, eğlendiren, huzur veren aktivitelere yer vermek tatilin verimini artıracaktır. Aile bireylerinden birinin bile huzursuzluğu tüm aileyi etkiler. Bu nedenle tatil planlanırken herkesin kendini mutlu hissedeceği aktivitelere yer verilmesi gerekir.
• Ailece tatil yapmanın önemi nedir?

Tatil her şeyden önce birlikte vakit geçirme fırsatıdır. Hem anne babaların çalışıyor olması hem de okul nedeniyle aileler bir arada olma, birlikte keyif yapma fırsatını bulamıyorlar. Hatta bir çok anne baba çocuğunun gelişimiyle ilgili bir çok özel zamana tanıklık edememekten şikayetçi oluyor. Bu nedenle tatil dönemleri herkesin birbirini anlaması, dinlemesi, birbirlerinin ihtiyaçlarını fark etmesi açısından da önem taşır. Çocuklar anne babalarını mutlu görmeye ihtiyaç duyarlar. Anne babanın gerginliği önce çocukları etkiler. Bu nedenle keyifli ve gerginlikten uzak zaman geçirmek ve bu mutluluğa çocuğun da tanık olması aile içi güvenin oluşmasında ve çocuğun ruh sağlığında önemli bir husustur.
• Tatil de aileyle birlikte tatil yapmanın çocuk açısından önemi nedir?

Çocuklar neredeyse ergenlik yaşlarına kadar anne baba ile vakit geçirmekten çok keyif alırlar. Onların ilgilerini, sevgilerini hissetmek için tatil önemli bir fırsattır çünkü. Anne ve babasının her ihtiyaç duyduğu anda yanında olması, kendisinin onların gözünde değerli olduğunu hissetmesi, birlikte eğlenebilmeleri, ortak aktiviteler yapmaları çocuklar için çok önemli deneyimlerdir. Birçok çocuk yıllar sonra bile en çok tatil anılarını hatırlarlar.
• Tatilin eşler arası ilişki için önemi nedir?

Kışın yoğunluğu, sürekli bir şeylerin yetiştirilmesi telaşı eşlerin de birbirlerinden biraz uzak kalmalarına neden olmaktadır. İşten gelinmesi, yemeğin hazırlanması, çocuğun ödev telaşı, banyo, yatma saati telaşı, erken uyanma, servisi yakalama telaşı derken eşler genellikle keyifli bir şey için bir araya gelememekte ve tüm aktiviteler görev gibi yapılmaktadır. Okulların kapanması ile birlikte öncelikle zaman kısıtlaması ortadan kalkar. Havaların geç kararması ve ısınması ile bazen eve daha geç gelinir, açık havada birlikte vakit geçirilebilir ve akşamları ödev ve erken yatma gibi bir zorunluluk olmaz. Anne-babanın çocuğu kontrol etme kaygıları azalacağından hem çocuklar ile anne baba arasındaki hem de eşler arasındaki ilişkiler daha keyifli bir hal alır. Eşler birbirleriyle ve arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirme fırsatı bulurlar. Bu nedenle herkes daha keyiflidir.
• Tatil sırasında anne-babalar ve çocuklar kendilerine vakit ayırmalı mıdır? Aile bireylerinden birinin bile huzursuzluğu tüm aileyi etkiler. Bu nedenle tatil planlanırken herkesin kendini mutlu hissedeceği aktivitelere yer verilmesi gerekir. Anne baba ve çocuğun birlikte zaman geçireceği, eğleneceği programların yanı sıra aile üyelerinin her birinin yalnız başına kalabileceği ya da kendi arkadaşlarıyla farklı bir program yapabileceği şekilde esnek bir programa izin verilmesinde yarar vardır.
• Tatil aile içi dengeleri nasıl değiştirir?

İş ve okul gibi zorunlulukların getirdiği sorumluluklar ve kış döneminde anne babaların ve çocukların sosyal ihtiyaçlarının yeteri kadar karşılanamaması aile üyelerinin huzursuz ve mutsuz olmalarına neden olabilir. Bu tür durumlarda aile üyeleri duygularını paylaşma ortamları bulamadığında bazı psikolojik sıkıntılar yaşayabilirler. Bu noktada aile bireylerinin tümünün birbirini anlaması, kendini rahat ve düzgün ifade edebilmesi, olumlu ve olumsuz tüm duyguların konuşulabilmesi ve dolayısıyla yaşanabilecek çatışmaların en aza indirilip etkin bir şekilde çözülebilmesi için etkili bir aile içi iletişime ihtiyaç vardır. Birçok ailede bu iletişimin yetersiz olduğu ve bu nedenle sıklıkla yaşandığı, sonuçta da huzursuzlukların, mutsuzlukların, ayrılıkların ve ciddi psikolojik problemlerin yaşanabildiği bilinmektedir. Bu nedenle yaz dönemi aileler için bir fırsattır. Aile içinde okul gibi çok önemli bir gündemin ortadan kalkmış olması ciddi bir rahatlama sağlar. Kışın problemlerini yaza da taşıyıp orada da huzursuzluğu devam ettirmek yerine yeni düzenlemelerin yapıldığı, birlikte keyifli zaman geçirilen ve sorunların konuşularak çözüm önerilerinin getirildiği bir tatil dönemi aile içi dengelerin olumlu yönde gelişmesine katkı sağlar.
• Anne-babalara önerileriniz neler?

Yazı aile içindeki iletişiminizi yeniden gözden geçirmek için bir fırsat dönemi olarak değerlendirin
Çocuğunuza biraz daha esnek bir program hazırlayın.
Kış döneminde çok çalıştığını bu nedenle yazın dinlenmeyi, eğlenmeyi ve ilgi duyduğu aktivitelerle ilgilenmeyi hak ettiğini vurgulayın.
Birlikte sosyal programlar planlayın. Sevdiğiniz dostlarınızla, arkadaşlarınızla, mümkünse açık havada bir araya gelin ve çocuğunuzun da sevdiği kişilerle ve arkadaşlarıyla vakit geçirmesi için olanak yaratın. Okul döneminde yaşadığı öğrenme ve ders sorunları varsa bunları hafifletmeye yönelik düzenli bir program hazırlayın. Örneğin her gün kısa da olsa okuma-yazma ve akademik konulara yönelik bir çalışma saati olsun. Ancak bu programı yeniden bir baskıya ve sıkıntıya dönüştürmeyin. Günün kalan diğer kısmının birlikte keyifle geçmesine özen gösterin. Keyifli aktiviteleri çalışmanın sonrasına koyarsanız çalışmak için motive edici bir unsur olabilir.
Çocuğunuzun oyunlarını dikkatle gözlemleyin; oyun ortamı çocukların kendilerini en iyi ifade ettikleri ortamdır. Onların kaygılarını, sevinçlerini, üzüntülerini, korkularını, oyunlarını gözlemleyerek anlayabilirsiniz. fark ettiğiniz duygularını daha rahat ifade etmeleri için ortam hazırlayın. Olumsuz duyguları için onları yargılamayın, eleştirmeyin.
Özellikle kışın çocuklarıyla fazla vakit geçiremeyen babaların yazın bunu telafi etmeleri mümkün olabilir. Çocuğunuzla bol zaman geçirin, onu dinleyin, kendi duygularınızı anlatın. Sizi etkin, problem çözen, gerektiğinde övmeyi bilen, kendisini destekleyen ve zorluklar karşısında yüreklendiren bir baba olarak model alma fırsatı verin.
Esprili olun. Çocuklar problemlerin ele alınış biçimi esprili olduğunda problemin çözümüne daha fazla katılırlar. Ancak esprili olmak çocukla veya içinde bulunduğu durumla dalga geçmek şeklinde olmamalıdır. Bunun yerine durumun kendisinden hoş ve esprili bir yan bulmaya çalışılmalıdır.
Çocukların davranış problemleri karşısında hemen cezalandırıcı ve uyarıcı olmak yerine davranışa neden olan duygunun ne olduğunu anlamaya çalışın ve bu duyguyu çocukla konuşun. Özellikle kış döneminde anne-babadan fazla ayrı kalan çocuklar birden bire yoğun bir şekilde anne-baba ile bir arada olduklarında tam olarak nasıl ilgi alacaklarını bilemedikleri için bazı davranış problemleri gösterebilirler. Bu tür davranışları birer davranış problemi olarak ele almadan önce onu yeterince dinleyip dinlemediğinizden emin olun. Bazen sürekli yönerge vermek çocuğun duygularını gözden kaçırmamıza neden olabilir.

Çocuğunuz Okula Hazır mı ?

Birçok aile çocuğunu yaşı geldiği için herhangi bir değerlendirme yapmadan birinci sınıfa gönderiyor. Hatta hala okul öncesi eğitimi almadan birinci sınıfa başlayan çocuklar var. Bu durumda yeterince okula hazır olmadan başlayan çocuklar hem okula ilk alışma döneminde hem de sonraki yıllarda okula uyumda ve okul başarısında ciddi sorunlar yaşayabiliyorlar. Bu nedenle de okula başlamadan önce her çocuğun yeterli okul olgunluğuna sahip olup olmadığının incelenmesi gerekiyor.
Psikolojik Olgunlaşma Neleri Kapsar?
Okula başlaması düşünülen bir çocuğun öncelikle yeterli özgüvene sahip olması gerekir. Bunun için de anne ile olan bağımlılık probleminin çözülmüş olması gerekir. Yani çocuk kendi başına hareket edebilmeli, kendini rahatça ifade edebilmeli ve sosyal ortamlarda karşılaşacağı olası problemlerle baş etme ve problem çözme becerisine sahip olmalıdır. Özellikle çocuğunuz okul öncesi eğitimi almamışsa psikolojik gelişiminin dikkatle değerlendirilmesi gereklidir. Benmerkezcilik özelliği pekiştirilmiş, sürekli tek olmaya ve ilgi odağı olmaya alışmış bir çocuğun birden bire bir sosyal grubun parçası olması başlangıçta çok zor olabilir. Okul öncesi bir kuruma devam eden, kendine güvenen, duygularını rahat ifade edebilen, tek başına hareket etmeye alışık, kurallara uyabilen, anne ya da baba ile ilişkisinde ciddi sorunlar yaşamayan bir çocuk genellikle ilkokula başlarken ciddi bir uyum sorunu yaşamaz. Anneye bağımlı yetişmiş, anne-babadan ve aile ortamından ilk kez ayrılan çocuklarda ise uyum sorunu yaşama olasılığı daha yüksek olmaktadır. Ayrıca kuralların ve aile içi sorumlulukların net olmadığı ailelerde büyüyen çocuklar da okula uyum sorunu yaşama olasılığı bulunan çocuklardır.
Gelişmesi Gereken Beceriler


Psikolojik Olgunlaşmanın yanı sıra okula başlayacak bir çocuğun sosyal gelişiminin, dil becerilerinin, hareket yeteneğinin ve akademik becerilerinin de gelişmiş olması gerekmektedir. Yeterli kelime bilgisine sahip olma, düzgün cümle kurabilme, olayları bir düzen içinde takip edebilme ve anlatabilme-yorum yapabilme, el becerilerinin gelişmiş olması (kalem hakimiyeti, çizgi becerileri vs) bedenini rahat kullanabilmek, bedensel koordinasyon yeteneği, kavram bilgisinin (sayı-renk-şekil-yer bildiren kavramlar) gelişmiş olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra sorumluluk alabilmesi, yaşıtlarıyla rahat sosyal ilişkiler kurabilmesi ve bu ilişkileri sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi de sosyal uyum için gerekli önkoşullardır.
İlk “Okul” Deneyimi


İlkokul bütün çocuklar için çok önemli bir ilk deneyimdir. Çocuğun öğrenme ve eğitim süreciyle ilk deneyimi neredeyse onun tüm hayatı boyunca “okul” ve “okumak” kavramlarını nasıl algılayacağını belirler. Bu nedenle okula gidecek çocuğumuzun okul ile ilgili ihtiyaçlarını tamamlarken onun psikolojik ve akademik olarak okula ne kadar hazır olduğunu da değerlendirmemiz gerekmektedir.
Okulda İlk Günler


Çocuğun kendi olgunluğu kadar dış koşulların da uyumu etkilediği bilinmektedir. Örneğin kalabalık sınıflar, öğretmenin ve ailenin ilk günlerde çocuğun performansına ait yüksek beklentileri de çocuğun ilk günlerdeki uyumunu olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Hatta yaşanan bu uyum sorunları bazı çocuklarda okul fobisine dönüşebilmekte ve bu durumda tedavi gerektiren daha önemli bir sorun halini almaktadır.
Anne-Babalara Öneriler


Çocuğunuz okula başlamadan önce;


Çocuğunuzun şu becerilere sahip olup olmadığını kontrol etmenizde fayda var:


• Bağımsız olarak hareket edebilme becerisine sahip mi?
• Sorun çözme becerisine sahip mi?
• Kendini ifade edebilecek yeterli kelime bilgisine ve cümle kurma yeteneğine sahip mi?
• Duygularını ifade edebilir mi?
• Kendi ihtiyaçlarını ifade edebilir ve kendi kendine karşılayabilir mi? (Yemek yeme, giyinme-soyunma, temizlik vb)
• El becerileri yeterince gelişmiş mi?
• Genel vücut koordinasyonu yeterli mi?
• İhtiyaçlarını geciktirebiliyor mu? (Belli bir süre beklemeye sabrı var mı?)
• Kurallara uyma becerisi gelişmiş mi?

Şu hususlara dikkat etmenizde fayda var:


• Okul ve öğretmenle işbirliği yapın; çocuğunuzun gelişimini birlikte takip edin ve çocuğunuzu öğretmene iyi tanıtın. (Başlangıçta öğretmenin çocuğu tanıması zaman alacaktır)
• Çok kalabalık sınıflar her zaman çocukların uyumunu olumsuz etkiler. Mümkün olduğunca az mevcutlu sınıflar tercih edin. (30 kişinin üstüne çıkılmaması ideal)
• Okulda rehberlik servisi bulunmasına ve bu servisin fonksiyonel çalışıp çalışmadığını göz önünde bulundurun.
• Çocukların bireysel farklılıklarına özen gösteren bir okul seçmeye gayret edin.
• Çocuğunuzun potansiyeline uygun bir okul seçin. (Çocukları kapasitelerinin üzerinde bir yüke maruz bırakmak her zaman ciddi psikolojik sorunlar için risk faktörüdür.)
• Çocuklardaki bir çok ruhsal ve davranışsal sorunun okulun ilk yılında fark edildiğini aklınızdan çıkarmayın; bu dönemdeki problemleri göz ardı etmeyin.
• Çocuğunuzun okula hazır olup olmadığı ile ilgili endişelerini varsa ya da okula başladığında okula uyumla ilgili problemler yaşıyorsa mutlaka bir uzmana başvurun.
• Eğer profesyonel destek gerektiren bir sorun yaşıyorsanız; bu soruna anne baba olarak sizin de bir katkınız olacağı ihtimali söz konusu olabilir. . Çocuklarla yapılan değerlendirmelerde her durumda anne babanın da işin içinde olması gerektiğini aklınızdan çıkarmayın

Başlıklar :

Çalışan Anneler

    Günümüzde kadınlar aile geçindirmek veya aile bütçesine katkıda bulunmak, yaşam standartlarını yükseltmek, kariyer yapmak, saygınlık kazanmak, çevre edinmek, eşinin yanında konumunu yükseltmek gibi ekonomik ve psikolojik nedenlerle çalışma hayatında yer almaktadırlar.

Çalışan annelerin yaşadıkları zorluklar

    Kadının anne olduktan sonra çalışma hayatı içerisinde yer alması beraberinde bazı sıkıntıları da getirmektedir. Bu zorlukların başında anne işteyken çocuğa kimin bakacağı konusu vardır. Bu durumda profesyonel bir bakıcıdan mı yardım alınacağı yoksa aile büyüklerinin mi çocuğa bakacağı konusu gündeme gelir. Her ikisinin de avantaj ve dezavantajları vardır. Büyük ebeveynin çocuğa bakması hem ekonomik hem de güvenlik açısından tercih edilmektedir. Ancak büyük ebeveynlerin çocuğun bakımını üstlendiği durumlarda çocuğun farklı disiplin yöntemleri ile yetiştirilmesi, bu nedenle de anne-çocuk-büyük ebeveyn arasında sorunlar yaşanması sıklıkla karşılaşılan sorunlardandır. Aile büyüklerinin şehir dışında yaşıyor olması ya da sağlık sorunlarının bulunması nedeniyle aileler profesyonel bakıcıları da tercih etmek zorunda kalabilirler. Bu durumda da bakıcının uzun süreli bakım verebilecek ve güvenilir biri olma endişesi çalışan annenin en büyük zorluklarından biridir.     İşten yorgun gelen annenin evle ilgili sorumlulukları ve çocuğuna yeterince zaman ayıramaması da çalışan annelerin yaşadığı önemli zorluklardandır.

    Zaman zaman iş yeri sorumlulukları ile annelik rolü çakışabilir. Özellikle çocuğun hasta olduğu zamanda annelerin işle ilgili planlarında aksamalar olabilir. Bu durum çalışma koşullarının zorlu olduğu iş yerlerinde annelerin yaşadığı sıkıntıların daha da yoğun yaşanmasına neden olur.

Annenin çalışmasının çocuk üzerindeki etkileri

    Annenin çalışmasının çocuk üzerinde yaratacağı etkiler annenin eğitim düzeyi, çalışma nedeni, çalışma koşulları, statüsü, kazancı, iş tatmini, anne çocuk ilişkisinin kalitesi, aile ilişkileri, annenin yokluğunda çocuğa kimin bakacağı, bakan kişinin özellikleri, bakımın sürekli ve dengeli olup olmaması, çocuğun içinde bulunduğu gelişim basamağı, ailedeki çocuk sayısı gibi etkenlere bağlıdır.

    Yapılan çalışmalar annenin çalışmasının çoğu zaman çocuğu olumsuz olarak etkilemediğini göstermektedir. Çalışmayan annelerin bütün gün evde çocuklarıyla birlikte olmaları, çocuğun bakımı ve disiplini konusunda daha fazla enerji harcamaları anne-çocuk ilişkisinin yıpranmasına neden olabilmektedir. Çalışmayan annenin yaşadığı maddi sıkıntılar da anne-çocuk ilişkisini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Çocuğuna bakmak zorunda olduğu için işten ayrılan annelerde ise sosyal yaşamdan izole olmanın getirdiği sıkıntılar çocuğa kızgınlık olarak yansıyabilir. Bu da anne-çocuk ilişkisinin bozulmasına neden olur.

    Buna karşılık çalışan anneler planlı olarak bazı etkinlikler yapabilmek ve birlikte olabilmek için daha fazla zaman ayırabilirler. Evde oldukları zamanda çocukları ile daha fazla ilgilenerek birlikte olmadıkları zamanı telafi etmeye çalışırlar. Çalışan anne çocuğuyla sinemaya, alışverişe gitmek, ona kitap okumak, çeşitli aktivitelere katılmak konusunda daha rahat organizasyon yapabilir. Ayrıca çalışmanın verdiği üretkenlik ve kendine güven hissi annenin daha mutlu ve huzurlu olmasını sağlar. Anne mutlu ve huzurlu olduğunda çocuğuyla kurduğu ilişki daha sağlıklı ve doyumlu olur.

    Annenin çalışması çocuğun benlik algısının gelişimi açısından önemlidir. Bu durum özellikle kız çocuklarını olumlu olarak etkilemektedir. Yapılan çalışmalar annesi çalışan kızların annesi çalışmayan kızlara oranla sosyal açıdan kadınlık rolüne daha fazla sahip olduklarını, akademik başarı ve kariyer hedeflerinin daha fazla olduğunu göstermektedir.

    Ancak annenin çalışma koşullarının ağırlığı, işinden tatmin olmaması, çocuğun bakımı konusunda sıkıntılar yaşaması durumunda annenin çalışması anne-çocuk ilişkisini olumsuz yönde etkileyecektir. İşten eve yorgun, mutsuz ve kaygılı gelen annenin çocuğuna karşı toleransı azalabilir.

Çalışan anne ve suçluluk duygusu

    Çalışan annelerin çoğu çocuklarına yeterince zaman ayıramamanın verdiği suçluluk duygusu nedeniyle çocuklarının her dediğini yapmaya, her istediğini almaya çalışırlar. Sınır ve kural koymakta zorlanırlar. Bu durum hem çocuğun anneyi maddi doyum aracı olarak görmesine ve ileride doyumsuz bir birey olmasına, hem de kural ve sınır bilmediği için sosyal yaşama uyum sağlamakta zorlanmasına neden olur.

    Çalışmanın ve çocuğuna yeterince zaman ayıramamanın verdiği suçluluk duygusu nedeniyle çoğu anne çocuğunun her gereksinimini karşılamaya, her şeyi çocuğu yerine yapmaya çalışır. Bu durum çocuğun becerilerinin gelişmesini ve özgüven gelişimini olumsuz olarak etkileyip, bağımlı bir birey olmasına neden olduğu gibi, annenin daha fazla enerji harcamasına, çocuğuyla geçirebileceği kaliteli zamanı boşa enerji harcayarak geçirmesine neden olur. Bu durumda da çocuğun annesinin çalışması ile ilgili yaşadığı sıkıntılar artar.

    Çocuk için annesi ile kurduğu ilişkinin niteliği, şekli ve bu ilişkinin çocukta uyandırdığı güven duygusu çok önemlidir. Yapılan pek çok araştırma sağlıklı bir aile ortamı olduğunda annesi çalışan çocuklarla annesi çalışmayan çocuklar arasında benzer zeka ve duygusal gelişim olduğunu göstermektedir. Anne ile çocuk arasındaki ilişkinin ve birlikte geçirilen sürenin miktarından çok kalitesi önemlidir.

Çalışan anne ve suçluluk duygusu

    Kaliteli zaman geçirmek nitelikli ve sürekli beraberlik kurmak anlamına gelir. Kaliteli zaman çocuğun etkin şekilde dinlendiği, isteklerinin, duygu ve düşüncelerinin anlaşılmaya çalışıldığı, oyun oynama, sohbet etme, etkinlik yapma gibi beklentilerinin karşılanabildiği zamandır. Çocuğa ayrılan zaman dolu ve anlamlı geçirilebilirse birçok olumsuzluk önlenebilir. Çocukla birlikte geçirilen süre içersinde çocuğun yaşı ve becerileri doğrultusunda ona sorumluluklar vermek, birlikte bir iş yapmak, bu sırada günlük yaşamdan konuşmak, çocuğun anlattıklarını ilgi ve dikkatle dinlemek anne-çocuk iletişimini arttıracak; böylece annenin çalışıyor olmasının getirdiği olumsuzluklar en az düzeyde yaşanacaktır. Her gün belirli bir zaman diliminin paylaşılması çocuğun duygusal gelişimi için önemlidir.

Çalışan anneler için öneriler

    • Çalışan anne olmanın verdiği suçluluk duygusu nedeniyle her istediğini almak ya da yapmak, her akşam eve gelirken hediyeler almak gibi çocuğunuzun kişilik gelişimini olumsuz olarak etkileyebilecek yaklaşımlardan kaçının.

    • İş dönüşü çocuğunuzla birlikte zaman geçirmek için fırsat yaratın.

    • Çocuğa çok zaman ayırmak değil, kaliteli zaman ayırmak önemlidir. Birlikte geçireceğiniz zamanı çocuğunuzun yaşı, becerileri ve istekleri doğrultusunda önceden planlayın.

    • Güvendiğiniz ve uzun süreli bakım verebilecek bir bakıcı bulun.

    • Doğum günü, okul gösterisi gibi çocuğunuz için önemli olan zamanlarda yanında olmaya çalışın.

    • Yorgun ya da stresli olduğunuzda çocuğunuza bu durumu anlayabileceği şekilde belirtip dinlenmek için zaman isteyin. Dinlendikten sonra birlikte yapacağınız etkinliği planlayın.

    • Kendinize zaman ayırmaya çalışın. Yeniden enerji toplayabilmenizi sağlayacak etkinlikler yapmak çocuğunuz ve ailenizle geçireceğiniz zamanın daha verimli hale gelmesini sağlayacaktır.

    • Çocuğunuzun yaşına ve becerilerine göre ev işlerinde yardım isteyebilirsiniz. Bu şekilde sorumluluk sahibi bir birey olmasına ve güven duygusunun gelişmesine yardım edebilirsiniz.

Çocuklarda Uyum Ve Davranış Bozuklukları
*Uyum ve Davranış Bozukluğu Nedir?

    Bireyin içinde bulunduğu çevre ile dengeli ilişki kurabilmesi ve bu ilişkiyi sağlıklı bir şekilde sürdürebilme becerisine uyum denir.

    Çocuklar büyüme süreçleri boyunca çeşitli beceriler kazanırlar. Kazanılan her beceri ile birlikte birçok da sorunla karşılaşırlar. Bu sorunlar karşısında anne baba ve yakın çevre uygun tutum ve davranışlar sergilediklerinde yaşanan sorun kolaylıkla halledilirken, uygun olmayan tutumlar karşısında yaşanan sıkıntılar kalıcı uyum ve davranış sorunlarına dönüşebilir.

*Uyum Bozukluğu ile Normal Davranış Birbirinden Nasıl Ayrılır?

    Çocuğun gelişim dönemine bağlı olarak yaşadığı olağan sorunlarla, uyum bozukluğu olarak kabul edilen davranışlar arasında ayırım yapmak anne babalar için zor olmaktadır. Yaşanan sorunun gelişim döneminden mi kaynaklandığı, yoksa gerçek anlamda bir davranım bozukluğu mu olduğunu anlamak için şu noktalar göz önünde tutulmalıdır:

    1.Çocuğun gelişim dönemi: Davranış belli bir gelişim döneminde görülen geçici bir durum olabilir. Örn: 4-5 yaşına kadar olan gece işemeleri, 2-3 yaşlarında ortaya çıkan uyku bozuklukları, kısa süren konuşma düzensizlikleri kaygı duyulmasını gerektirmez.

     2. Belirtinin sıklığı: Çocuğun yaptığı davranışın ne kadar sıklıkta yapıldığı önemlidir. Ara sıra söz dinlememe, yaramazlık yapma, evde huysuz ve hırçın ama dışarıda uyumlu olan çocukların davranışları olağandır. Her söylenene zıt davranışlar gösteren, okulda ve çevrede sürüp giden davranışlar ruhsal açıdan incelenmelidir.

     3. Davranışın şiddeti: Davranışın yoğunluğu arttığında sorun sinyali verir.

     4. Davranışın sürekliliği: Süreklilik gösteren davranışlarla bir müddet olup kaybolan davranışlar aynı düzeyde tutulamaz. Örn: kardeş kıskançlığı nedeniyle hırçın ve huysuz olan çocuğun davranışı normal olarak nitelendirilebilir. Ancak çeşitli nedenlerle sorunların sürmesi uyumsuzluk olarak nitelendirilir.

     5. Bir davranışın başka davranışlara eşlik etmesi: Örn: Sadece gece altını ıslatmak yeterli değildir bunun yanında kekemelik, korku, kaygı gibi durumlar da söz konusu ise bu durumda davranım bozukluğu olduğu söylenebilir.

     6. Sorunun dışa vurulmaması: Çocukların hepsi ruhsal sorunlarını dışa vurmaz. Dıştan belirti göstermeyen içten birçok sorun yaşayan çocuk bunları davranış sorunu yokmuş gibi gösterebilir ancak çocuğun her zaman uyumlu ve dengeli davranması beklenemez. Yaşadığı sorunlarla kendisinin başa çıkmaya çalışması ve yorulması sonucu belirtiler göstermeye başlar.

    7. Çocuğun geçmiş yaşantılarının incelenmesi: Çocuğun geçmişteki uyumunun ve olumlu özelliklerinin de incelenmesi gerekmektedir. Geçtiği gelişimsel dönemlerde sapmaları olan çocuklarda aile desteği ve aile tutumlarının olumlu ya da olumsuz olması nedeniyle geçici ya da kalıcı uyumsuzluk durumu oluşabilir.

*Uyum ve Davranış Bozukluklarına Yol Açan Nedenler Nelerdir?

    • İhmal: Çocuğun fiziksel, duygusal ve sosyal gereksinimlerinin zamanında ve yeterince karşılanmaması.
    • Anne baba tutumları: Aşırı baskıcı, zorlayıcı, gevşek veya aşırı korumacı tutumlar.
    • Şiddet: Fiziksel, duygusal ya da sözel olarak çocuğa zarar verme, aşağılama, uzun süreli ve aşırı cezalandırma.
    • Ayrılık: Anne babadan uzun süreli ayrı kalma, sık bakıcı değişiklikleri.
    • Boşanma
    • Ölüm
    • Günlük rutinde yaşanan büyük ve ani değişimler
    • Kardeş doğumu
    • Kaza, hastalık, afet gibi travmatik olaylar

*Çocuklarda Görülen Uyum ve Davranış Bozuklukları Nelerdir?

Uyum ve davranış bozuklukları üç ana başlık altında listelenebilir. Bunlar;

Alışkanlık bozuklukları: Parmak emme, tırnak yeme, alt ıslatma, dışkı kaçırma, mastürbasyon, saç koparma.

Davranış bozuklukları: Yalan söyleme, çalma, inatçılık, zarar verme.

Duygusal bozukluklar: Korku, kaygı, çekingenlik, tik, kekemelik, uyku ve yeme bozuklukları.

*Bu Davranış Bozukluklarının Özellikleri Nelerdir? Nasıl Oluşur? Nasıl Davranılmalı?

     Parmak emme: Çocukların doğuştan sahip oldukları en önemli reflekslerden biri emme refleksidir. Doğumdan sonraki ilk bir yıl içerisinde parmak emme normal olarak kabul edilir. Emme, haz yaratan ve psikolojik olarak rahatlamayı sağlayan bir davranıştır. Psikolojik sorun ve gerginliklerin sonucu olarak gelişebilir. Ev ortamında yaşanan gerginlikler, yeni bir kardeşin doğumu, emme ihtiyacının yeterince doyurulmamış olması gibi durumlar parmak emme davranışının daha sık görülmesine neden olan durumlardır. Genellikle 2 yaş civarında azalması, hatta yok olması beklenen parmak emme davranışı bazı durumlarda çocuk okula başlayana kadar devam eder. Hatta bazen okul zamanında da bu davranışın devam ettiği görülür. Parmak emmenin 2 yaştan sonra devam etmesi durumunda bunun bir uyum ve davranış sorunu olarak görülme olasılığının yüksek olduğu düşünülür.
    Nasıl Davranılmalı? Öncelikle parmak emme davranışının nedenleri, çocukta kaygı uyandıran bir olayın var olup olmadığı araştırılmalıdır. Asıl neden ortadan kalkmadıkça parmak emme davranışı da devam eder. Çocuğun emme ihtiyacı gerek anne memesi gerekse emzik ve biberon kullanımıyla yeterince karşılanmalıdır. Emmenin haz verdiği gerçeği ve bu davranışın 2 yaşa kadar normal olduğu kabul edilmelidir. Hatalı davranışlar sergilenmemeli, çocuk doğru olmayan fikirlerle korkutulmamalıdır. Bu davranışın hoşa gitmediği sakin bir dille belirtilmeli, bırakmayı denemesi konusunda cesaretlendirilmelidir. Alışkanlıktan vazgeçirmek için uygun zaman seçilmelidir. Çocuğun hasta olması ya da yeni bir kardeşin gelmesi alışkanlığın vazgeçirilmesi için uygun zamanlar değildir.

    Tırnak yeme: Tırnak yeme en sık görülen davranış sorunlarından biridir. Çoğunlukla 3-4 yaşlarından önce başlamaz. Çocukların %33’ünde tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ergenlik çağında tırnak yiyen çocukların oranı % 40-45’e yükselir. Ailede aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi, ilgi ve sevgi yetersizliği, kıskançlık, sıkıntı ve gerginlik, anne baba geçimsizlikleri, anne babanın aşırı kaygılı olması, çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması tırnak yemeye sebep olan başlıca etkenler arasında sayılabilir. Ayrıca tırnak yeme taklit yoluyla da edinilebilen bir davranıştır.
     Nasıl Davranılmalı? En etkili yöntem 4 yaşına kadar bu alışkanlığın ebeveyn tarafından görmezden gelinmesidir. “Tırnağını yeme, elini ağzından çek” gibi uyarılarda bulunmak davranışın azalmasından çok artmasına neden olur. Asıl olan, çocuğun bu alışkanlığı kazanmasına neden olan etkenleri saptayıp ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Fakat çocuğun kendisini güvensiz hissetmesi halinde bu alışkanlığa yeniden başladığı görülür.

     Alt ıslatma: Tuvalet eğitimi almış olan bir çocuğun alt ıslatma sorunu yaşamasının temelde iki nedeni olduğu düşünülür; çocuk ya duygusal ya da fiziksel bir sorun yaşamaktadır. Öncelikle organik bir sorun olup olmadığı belirlenmelidir. Ateşli hastalıklar, idrar yolu enfeksiyonları, şeker hastalığı, nörolojik hastalıklar alt ıslatma davranışının görülmesine yol açar. Fiziksel bir problemden kaynaklanan alt ıslatma davranışı kısa süreli ve geçicidir. Hastalığın tedavi edilmesi ile ortadan kalkar. Özellikle erkek çocuklarda görülen alt ıslatmanın en önemli nedeni kalıtsal olmasıdır. Eğer ebeveynlerden birinin geçmişinde bu sorun varsa çocukta görülme olasılığı %25, her iki ebeveynde de varsa %65 artmaktadır. Genetik nedenlerden kaynaklanan alt ıslatmanın ergenlik döneminde ortadan kalktığı görülmektedir. Çocuğun uykusunun çok derin olması ve tuvaletinin geldiğini fark etmemesi de alt ıslatma nedenlerinden birisidir. Ancak çocuğun gelişimi normalse, tuvalet eğitimi uygun yaşta verildiyse, tuvalet eğitimini tamamladığı halde aralıklı da olsa gece ve/veya gündüz alt ıslatma davranışı varsa o zaman bunun psikolojik kaynaklı olduğu düşünülür. Yeni bir yere taşınmak, boşanma, aile bireylerinden birinin ölümü, yeni bir kardeşin gelmesi ya da tuvalet eğitimi sırasında çocuğun zorlanması, cezalandırılması gibi nedenler duygusal kaynaklı alt ıslatma sorununu gündeme getirebilir.
     Nasıl Davranılmalı? Altını ıslatma davranışının tıbbi bir nedenden olup olmadığını belirlemek gerekir. Ailenin çocuğu ile kurduğu iletişimde tutarlı ve kararlı olması önemlidir. Ailenin tuvalet eğitimi için çocuğun idrar kontrolü konusunda belli bir olgunluğa ulaşmasını beklemesi gerekir. Anne baba tuvalet eğitimi verirken çocuğa korku ve endişe vermemeye özen göstermelidir. Anne baba hiçbir zaman çocuğunun altına yapması konusunda çocuğun yanında bu rahatsızlığını dile getirmemelidir. Çocukta tek başına görülen yatak ıslatma dengeli, mutlu ve uyumlu çocuklarda kaygı uyandırıcı olmayabilir. Çocuğun uykusunun derin olması nedeniyle oluşan altını ıslatma sorununun çözümüne yönelik olarak çocuğu sık sık tuvalete kaldırmak ve gece yatarken çok sulu besinleri vermemek uygun olur. Altını ıslatma problemi ciddi boyutlara ulaştığında bir uzmandan yardım alınmalıdır.

     Dışkı kaçırma: Altını ıslatmadan daha ağır bir ruhsal uyumsuzluk göstergesidir. Genellikle yetersiz ve gevşek bir eğitim nedeniyle dışkı tutma alışkanlığının kazanılmamış olmasından kaynaklanır. Dışkılama düzene girdikten bir süre sonra da bozulmuş olabilir. Altını ıslatmadaki gibi ruhsal etkenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Kardeş doğumu, anneden ayrılık, hastaneye yatış gibi çeşitli korku ve kaygılar çocukta gerilemeye yol açabilir. Bu davranış hem annenin ilgisini çekmek, hem de başkaldırmak amaçlı yapılabilir. Bazı çocuklar tuvalete gitmeye karşı direnç gösterir. Okulda dışkısını tutarken evde dışkı kaçırabilir. Dışkı sorunu olan çocuklar genellikle yaşlarından küçük davranan okula uyumları yetersiz, arkadaş ilişkileri bozuk, bağımlı ve inatçı çocuklardır.
     Nasıl Davranılmalı? Çocuğun dışkı kaçırma probleminin tıbbi bir nedenden kaynaklanıp kaynaklanmadığının belirlenmesi gerekir. Çocuğun üzerindeki gereksiz baskıların kaldırılması ve aşırı titiz tutumlardan vazgeçilmesi gerekir. Çocukla olumlu bir iletişim kurularak onun değerli olduğunu hissetmesini sağlamak yararlı olur. Çocuğun dışkısından tiksinme yerine dışkısını tuvalete yaptığı zamanlarda ödüllendirmek gerekir. Çocuk 3-4 kez belirli aralıklarla tuvalete oturtulmalıdır.

     Mastürbasyon: Çocuğun cinsel bölgeleriyle oynayarak kendini uyarması ve rahatlama sağlaması durumudur. Çocukluk mastürbasyonunu tanımlamak için çocuğun genital bölgesinde fiziksel bir sorun olmadığını saptamak çok önemlidir. Kimi zaman, bazı genital sorunlar bölgede kaşınmaya ve tahrişe yol açar ve çocuğun dikkatini o bölgeye yöneltmesine neden olur. Bunun dışında bazı çocuklar, bedenlerini keşfetmek, bazıları çeşitli duygusal zorluklarıyla baş etmek, bazıları da uykuya geçerken rahatlamak için mastürbasyona başvurabilirler. Mastürbasyona en sık olarak 3-6 yaş arasında rastlanır. Bu dönemdeki çocuk, artık cinsel kimliğini bilmektedir ve bedenini keşfetmeye büyük önem vermektedir. Cinsel bölgesiyle oynadığında duyduğu hazzı tekrar yaşayabilmek için bir yere sürtünerek, bir nesneyi kendisine sürterek veya eliyle kendisini uyarabilir. Çocuk, bunu odasında yalnızken yapabileceği gibi, kalabalık ortamlarda, kendini kontrol etmede çok zorlanarak da yapabilir. Bazı hallerde çocuk o derece enerji harcar ki, ter içinde kalır, kızarır, hatta sesler çıkarabilir. Yine aşırı hallerde, çocuğun cinsel bölgesi tahriş olabilir. Mastürbasyon, genellikle ortaya çıkışından bir süre sonra kendiliğinden kaybolur. Ancak, ailenin olaya gerektiğinden fazla ilgi göstermesi durumunda veya çocuğun yasadığı duygusal zorluklar kapasitesinin üstünde olduğunda, mastürbasyon bir ilgi çekme, rahatlama ve kaçış yöntemi olarak görülebilir.
     Nasıl Davranılmalı? Çocuğun bu davranışı fark edildiğinde bu konuya sert tepki gösterilmemeli, çocuk korkutulmamalı, mastürbasyon yaptığı fark edildiğinde, bu işi kendi odasında yapması söylenmeli, kısa bir süre sonra yanına gidip işi sonlandırması sağlanmalı, dikkati başka bir konuya yönlendirilerek, onunla oyun oynanmalıdır.

     Saç koparma: 1-2 yaş kız çocuklarında daha çok görülür. Çocuğun stresini yenmek için yaptığı bir harekettir. Bu davranışın en büyük nedeni anneyle çocuk arasında duygusal bağın kurulmamış olmasıdır. Duygularını ifade etmede güçlük çeken, yasak ve baskı altında büyüyen kız çocuklarında saç koparma davranışına daha sık rastlanmaktadır.
     Nasıl Davranılmalı? Çocuk elini saçına götürdüğünde uyarılmamalı, dikkati başka yöne kaydırılmalıdır. Saçı toplamak, toka takmak kısa süreli çözümler sağlayabilir. Eğer çocuk sinirlendiğinde yüzünüze bakarak saçını çekiyorsa bu davranışa tepki vermemek gerekir. Ancak davranışın duygusal kaynaklı olabileceği düşünülüyorsa mutlaka uzman desteği alınmalıdır.

     Yalan söyleme: Çocukların söylediği yalanlarda çocuğun gerçeği iyi değerlendirememesi, gördüğü ve duyduğu şeyleri uydurması veya olmamış şeyleri olmuş gibi anlatması söz konusudur. Çocukları yalana iten çoğunlukla yetişkinlerin gerçek karşısındaki çelişkili tutumlarıdır. Çocuk yalan söylese bile anne babasının yalanlarına karşı çok duyarlıdır. Anne ve babanın yalanına çocuğunu ortak etmesi ve bunun sonucunda çocuğa susması konusunda ödüller vaat etmesi ile çocuk yalanlardan kendine kazanç sağlamak gibi bir alışkanlık elde eder. Bazı çocuk yalan söylerken bir özlemini dile getirebilir veya bunun tam karşıtı bir tutum takınabilir. Çocuk anne ve babasının beklentilerini karşılamakta güçlük çekiyorsa ya da ceza korkusu varsa yalana başvurur.
     Nasıl Davranılmalı? Kendine güven duygusu aşılanmalıdır. Anne baba tutumlarında çelişkili durumlardan kaçınılmalıdır. Çocuğa uygun modeller sunulmalıdır. Çocuğu doğru söylemeye teşvik edici pekiştireçler kullanılmalıdır. Çocuğun söylediği yalanı doğrudan yargılamak yerine yalan söylemeye teşvik eden nedenler araştırılmalıdır. Çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşim kurulmalıdır. Çocuğun yapacağı olumsuz davranışlar karşısında alacağı tepkilerle başa çıkma yolları öğretilmeli ve yalandan uzaklaştırılmalıdır.

     Çalma: Okul öncesi dönemde mülkiyet duygusu tam olarak gelişmemiştir. Bu dönemdeki çocuklar, başka birine ait bir eşyayı izinsiz olarak almanın kötü bir davranış olduğunu anlamakta güçlük çeker. Bu nedenle, çalma davranışının bir uyum ve davranış bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için çocuğun ilkokul çağına gelmiş olması gerekir. Çalma davranışının altında yatan sebepler, aşırı disiplinli tutum, kıyaslamacı tutum, anne babanın paraya aşırı düşkünlüğü veya cimrilik, maddi cezalar verme, gereksinimlerin giderilmemesi, önceki çalma davranışının pekiştirilmesi, çocuğun kendini değersiz hissetmesi ve özgüven kaybı, kıskançlık ve rekabet duyguları ile sevgisizlik ve ilgisizlik olarak belirtilebilir.
    Nasıl Davranılmalı? Öncelikle çocuğa kendisine ait olmayan bir şeyi almasının doğru olmadığı söylenmeli ve kendisine ait bir şeyi izinsiz alındığında nasıl hissedeceğini düşünmesi sağlanmalıdır. 4-5 yaşlarından itibaren çocuklar, davranışlarının karşısındaki kişide bırakacağı etkiyi anlamaya başlarlar. Bu noktada dramatizasyon oyunları işe yarayabilir. Eşyasını aldığı kişiden özür dilemesi gerektiğini öğretilmeli, eşyayı sahibine vermesini sağlanmalıdır. Sakin ve kararlı olunmalıdır. Suçlayıcı, eleştirici ya da kızgın davranılmamalıdır.

     İnatçılık: İnatçı çocuk gergin anne çocuk ilişkisinin bir sonucudur ve başlangıcı bebeklik dönemine kadar gider. Annenin tuvalet eğitimi veya yemek konusunda çok katı ve ısrarcı oluşu çocuğu pasif direnmeye götürür. Çok karışan çok söylenen ayrıntılar üzerinde çok duran bir anne çocuğunu böyle bir savunma yoluna kolayca iter. Kardeşler arasında ayırım yapılması da yine inatçılığı tetikleyen bir durum olabilir. Çocuklarda 2-3 yaş dönemlerinde gelişimsel olarak inatlaşma davranışı görülmektedir. Bunun nedeni çocukların bağımsız bir birey olduklarını, kendi tercihlerini kendilerinin yapabileceklerini kanıtlama çabasından kaynaklanmaktadır. Bu dönemdeki uygun olmayan anne baba tutumları çocuğun bunu bir alışkanlığa dönüştürüp ileriki yaşlarda da bu davranışları göstermesine neden olur.
     Nasıl Davranılmalı? Her şeyden önce bunu bir güç savaşına dönüştürmemek gerekir. İnatlaşmadan ya çocuk galip çıkar ve bundan sonra da her istediğini yaptırmaya çalışır ya da anne baba çözüm olarak şiddete başvurabilir. Sakin kalmaya çalışmak çok önemlidir. Anne babanın gerginliği çocuğun inatlaşmasının artmasına neden olur. İstediği şey bir ödül olarak kullanılabilir. İstenen bir davranışı yaptıktan sonra kendi istediğinin olacağı söylenebilir. İstediği şeyin neden yapılamayacağını anlatırken basit bir dil kullanmak ve isteğini yerine getiremediğiniz için üzgün olduğunuzu belirtmek, duygularınızı paylaşmak onu rahatlatacaktır. Kararlı ve tutarlı davranmaya özen gösterilmelidir. Önce “hayır” dediğiniz bir şeye ısrarlar sonrasında “evet” dememek önemlidir. Çocuğa seçenek sunmak hem onu hem de sizi rahatlatacaktır. Seçenek sunmak çocuğa kararlarını kendisinin verebileceği mesajını verir ve inatlaşmaktan vazgeçmesini sağlar. Böylece siz de kendi istekleriniz arasından birinin tercih edilmesinden dolayı daha rahat hissedersiniz. Seçeneklerin az sayıda olması çocuğun daha kolay karar vermesini sağlar.

     Zarar verme: Saldırganlık insanda var olan bir dürtüdür. Bu dürtü yok olmaz veya tümüyle bastırılmaz ancak biçim değiştirir. Saldırganlığın sözel, fiziksel, pasif ve aktif olmak üzere çeşitleri vardır. Bebeklik döneminde amaçsız olan ağlama vurma gibi öfke tepkileri görülür. 1-4 yaşları arasında fiziksel saldırganlık daha çok görülürken, 4-5 yaşlarında ise sözel saldırganlık ifadeleri artar. Orta çocukluk döneminde çocukların saldırganlığı daha amaçlıdır. Çocuk çok sert veya gevşek disiplinle yetiştiğinde bu davranış oluşabilir. Kendine güvensiz çocuk saldırgan davranışlar gösterebilir. Çocuğun engellenmesi ile saldırganlık oluşabilir. Saldırganlık kendine ve çevresine zarar verme şeklinde de görülebilir. Aile içerisindeki sorunlar, iletişim bozukluğu, sevgi yetersizliği, çocuğu suça teşvik edici davranışlar, örselenme, kendi dürtülerine engel olamama gibi nedenler saldırganlığın ortaya çıkmasına neden olur.
     Nasıl Davranılmalı? Aile içindeki dengesiz ve olumsuz ilişkilerden kaçınılmalıdır. Güven duygusu geliştikçe çocuk beklemeyi ve tepkisini dizginlemeyi öğrenir. Bu yüzden çocuğa güven aşılanmalıdır. Başkaldırma yerine uysal davranmanın kendi yararına sonuçlandığını gördüğünde saldırganlık davranışı azalır. Saldırgan dürtüyü boşaltmak için spor gibi çeşitli faaliyetlere çocuk yönlendirilmelidir. Okul ortamında çocuğun ilgi istek ihtiyaç ve gelişimsel düzeyine uygun programların yapılması, fiziksel ortamların hazırlanması ve materyal seçimi önemlidir. Saldırgan çocuğa aktif olmasını sağlayacak hareketli oyunlar veya etkinlikler hazırlanmalıdır. Çocuğun kendi davranışını eleştirmesine ve empati kurmasına yönelik hikayeler oluşturmak ve bu hikayeleri çocuğa okumak yararlı olur. Saldırganlık davranışını pekiştirebilecek her türlü davranış biçiminden kaçınılmalıdır.

     Korku ve fobi: Korku çevresel tehlikeye karşı gösterilen normal bir reaksiyondur. Bebeklik döneminde yüksek gürültü, ani hareketler, tanımadığı insanlar ve hayvanlardan korkma şeklindeyken; okul öncesi dönemde trafik kazaları, yangın, ceza, hayali yaratıklar ve kabuslardan korkma görülür. Son çocuklukta ise vücutsal zararlar, TV’deki filmlerden etkilenme, okul başarısızlığı gibi korkular gözlemlenir. Anne babadan ayrılma çocuğu tedirgin eder, güvenini sarsar ve anne babanın onu terk etmesinden korkar. Çocuklarını korku ile yetiştiren veya aşırı koruyucu olan ailelerin çocuklarında korku oranı daha fazladır. Çocuğun evde tanık olduğu çeşitli kavgalar, hastalık durumları, ameliyat olma, deprem, yangın, su baskını gibi doğal afetlerle karşılaşan çocuklarda da korku yoğun olarak görülür.
     Nasıl davranılmalı? Çocuğu disipline etmek için onun korktuğu durumlar kullanılmamalıdır. 2-3 yaş çocuklarının gerçekten korunmaya gereksinimleri vardır. Bu yüzden çocukların oyunlarının denetlenmesi, çeşitli tehlikelere karşı önlemler alınması gereklidir. Aşırı koruyucu olmak çocuğun karşılaştığı durumlarla başa çıkma becerisini geliştirmez ve çocuğu ürkek yapar. Çocuğun korkuları karşısında sert tepkilerden kaçınılmalıdır. Korkularından dolayı çocuğu ayıplamak, utandırmak, alay etmek ve korkunun üstüne gitmekten kaçınılmalıdır. Çocuk oyundan ve arkadaştan yoksunsa buna olanak yaratılmalıdır. Çocuğun korkuları tanınmalı, bastırmamalı ve bir korku diğer bir korku ile yenmeye çalışılmamalıdır. Çocuğa korkularını yenme konusunda küçük adımlarla başlayarak destek olunmalıdır. Örneğin denizden korkan çocuğu sadece su ile barışmasını sağlamak için kumsalda küçük bir su havuzu yapılabilir.

     Kaygı: Korku ve kaygı birbirine çok yakın ancak farklı kavramlardır. Korku belli bir nesne ya da durumdan oluşurken, kaygıda daha çok nesne belirsizdir. Kaygılı çocuk gergin, endişeli ve duygusaldır. Kaygılı çocuk karşılaştığı yeni durumlarda fazla heyecanlıdır. Bu durum tırnak yeme, saçı ile oynama gibi bazı fiziksel davranışlar göstermesine neden olur. Kaygılı çocuk kurallara uymaya özen gösterir. Kendisine kızılmasına veya eleştiriye karşı duyarlıdır. Ayrıca çocuktaki kaygı fizyolojik bir rahatsızlığın sonucunda da oluşabilir. Kendi gelişimsel uygunluğu içinde çocuklar pek çok kaygı yaşayabilirler. Ancak uygunluk yaşını çoktan aşmış ise o zaman geçici olmayan bir hal almış olabilir. Kaygı düzeyinin yüksek olması durumunda çocuklarda sosyal ortamlardan izole olma, iyi ilişkiler geliştirememe gibi güçlükler görülebilir. Bu durum çocuğu saldırgan yapabileceği gibi, içe kapanık, itaatkar ve çekingen de yapabilir.
     Nasıl Davranılmalı? Çocuğa kaygı veren ortamlardan kaçınılmalıdır. Kaygı durumunun organik kökenli bir rahatsızlık sonucu olup olmadığını belirlemek için tıbbi yardım almak gerekir. Çocuğun kendine olan güvenini arttırıcı faaliyetlerde bulunmasına destek olunmalıdır. Ailevi sorunların çocuktaki kaygıyı arttırdığı unutulmamalıdır. Kaygının nedenlerini araştırmak ve çocuğa anlayabileceği bir dille bu kaygıların önemli olmadığını açıklamak uygun olacaktır.

     Aşırı çekingenlik/içe kapanıklık: Duyguları ve haklı tepkileri ceza ile bastırılan kınama, suçlama ile karşılanan çocuklar zamanla kendilerine olan güvenlerini kaybeder, yanlış yapmamak için susmayı ve içlerine kapanmayı tercih ederler.
     Nasıl Davranılmalı? Sık sık çocuğa söz hakkı tanınmalı, her konuda duygularını ifade etmesi sağlanmalı, sık sık ne hissettiği ve düşündüğü sorulmalı, çocuğa değer verilmeli, konuştuğu zaman çocuk dinlenmeli, çocuğa karşı çok müdahaleci olunmamalıdır.

     Tik: Beden kaslarında istem dışı beliren aralıklı kasılmalardır. Örneğin; göz kırpma, baş ya da omuz oynatma, kaş kaldırma gibi. Tikler aşırı bir heyecan ve korku yaratan olaylar sonucu oluşabilir. Tiki olan çocuklar genelde tedirgin, kaygılı ve gergindir. Tikler genellikle kaygılı durumlardan kurtulmak amaçlı gerçekleşir. Tikler de kekemelik gibi dikkat çektikçe artış gösterir. Yüzdeki tikler büyük çoğunlukla ruhsal nedenlere bağlıdır. Ancak bütün bedene yayılan geniş hareketler biçimindeki tiklerde bedensel bir neden bulunabilir. Tikler çoğu zaman geçicidir. Ergenlik çağından önce sönerler.
     Nasıl Davranılmalı? Tiki olan bir çocukla konuşurken çocuğa sık sık tik davranışını yapmaması gerektiğini anımsatmak bu davranışın yapılma sıklığını attırır. Tiklerin çocukta gerginlik yaratması nedeniyle bu durumun kaynağını bulup çıkarmak ve düzeltici değişikliklere gitmek uygun olur. Çocuğa korku veren olaylar, ortamlar, durumlar kişiler ve nesneler belirlenmeli ve kaçınması sağlanmalıdır. Çocukla kurulan iletişimde çocuğun tikine çok fazla dikkat çekilmemelidir. Çocuğun gösterdiği tik davranışının alay konusu olmasına izin verilmemelidir. Tik davranışını engellemek amaçlı çocuğa özgüven kazandırılmalıdır.

     Kekemelik: Genellikle okul öncesi yaşlarda ortaya çıkar. Eğer herhangi bir organik bozukluğa bağlı değilse, psikolojik kökenlidir. Doğal afetler, trafik kazaları, hastalık ve ameliyatlar, bir kavgaya tanık olma, hayvandan korkma, sesle korkutulma gibi travmatik yaşantılar, aile içi sorunlar, boşanma ve ölüm, hatalı anne baba tutumları kekemeliğe neden olabilir. Psikolojik kökenli kekemeliklerin bir kısmı geçicidir, büyük bir çoğunluğu ergenlik dönemine kadar devam eder, bir kısmı ise 20 yaşlarından sonra azalır ancak dönem dönem yeniden ortaya çıkar. Çocukluk döneminden sonra devam eden kekemelikler stres, kaygı ve heyecan nedeniyle zaman zaman artabilir. Çocuklarda da, kekemelik sürekli olmayabilir; kaygı ve heyecanla zaman zaman artabilir, bazen kısa sürelerle de olsa tamamen ortadan kalkabilir. Çocuklarda görülen psikolojik kökenli kekemelik, çocuğun çevresindeki kişilerin yanlış tutumlarıyla iyice kuvvetlenebilir ve pekişebilir. Anne-baba bu konuda dikkatli davransa bile, çocuğun etkileşimde olduğu diğer aile bireyleri, okul arkadaşları, öğretmenleri ve komşuların yaptığı hatalar nedeniyle çocuğun kekemeliği artabilir veya kekemelik nedeniyle başka sorunlar ortaya çıkabilir.
     Nasıl Davranılmalı? Çocuk konuşurken, konuşması düzeltilmemelidir. Konuşmasını dinlerken sabırsız ve sinirli davranmamalı, başka şeylerle ilgilenilmemelidir. Konuşmasıyla alay edilmemeli, çocuk küçümsenmemelidir. Konuşmaları taklit edilmemeli, başkalarının taklit etmesi de önlenmelidir. Dikkatini konuşmasına vermesi önlenmelidir; sık sık konuşturmak, güzel konuşmasını öğretmeye çalışmak gibi davranışlar, konuşma sorununun altını çizeceği için kekemeliği artırır. Kendine güven kaybını önlemek için diğer alanlarda yaptığı olumlu şeyler övülmeli, küçük sorumluluklar vererek yaptıkları onaylanmalıdır. Anne-baba olarak aşırı baskıcı ve koruyucu tutumlardan uzak durulmalıdır. Çocuk, kardeşlerle ve diğer çocuklarla kıyaslanmamalıdır. Çocuk sık sık eleştirilmemeli ve azarlanmamalıdır. Heyecanlandığı durumlarda sakinleştirmeye çalışılmalıdır. Başkalarına onun yanında kekemeliğinden söz edilmemelidir.

    Yeme bozukluğu: Yemek seçme, psikolojik nedenlerle yemeği reddetme gibi davranışlarla sıklıkla karşılaşılır. Anne babanın yedirmek için ısrarı, ödüllendirme ve ceza verme gibi zorlamalar çocuğun yeme alışkanlıklarını olumsuz yönde etkiler.
    Nasıl Davranılmalı? Çocuğun yediği miktar diğer çocuklarla kıyaslanmamalıdır. Önemli olan çocuğun ne kadar yediği değil nasıl gıdalarla beslendiğidir. Özellikle iştahı az olan çocuklarda besin kalitesi yüksek gıdalar verilmeye çalışılmalı, kesinlikle miktar için zorlanmamalıdır.

*Son olarak…

    • Çocuğun karşılaştığı sorunların hangi yaşta normal, kısa süreli ve geçici olduğunu tespit edilebilmesi için bilinçli ve bilgili olunmalı.
    • Davranışın bilinçli yapıldığı düşünülmemeli
    • Yaşanan sorun göz ardı edilmemeli
    • Sorunu gidermek amacıyla çocuğu eleştirme, küçümseme gibi uygun olmayan tavırlar gösterilmemeli
    • Sorunun kendiliğinden geçmesi beklenmemeli
    • Uzman yardımı alınmalı. Çocuk gelişimi ve eğitimi konusunda çok okuyan bilinçli aileler bile bu tip sorunları fark etmekte güçlük çekmektedirler. Bu nedenle tüm anne-babaların kişilik gelişiminde çok önemli olan 0-6 yaş döneminde sıklıkla çocuklarının gelişimlerini kontrol ettirmek, anne-babanın farkına varamadığı bir sorun olup olmadığını öğrenmek ve ortaya çıkabilecek olası uyum ve davranış bozukluklarına karşı önlem almak için bir uzmana başvurmalarında yarar vardır.
Boşanma Sürecini Çocuğunuza Anlatmanın Yolları
Boşanmanın Kaynakları

Birlikte bir gelecek kurmak ve yeni nesiller oluşturmak amacıyla kurulan evlilik birliği bazen hayal edildiği gibi hayat boyu devam etmez ve boşanma ile sonuçlanır. Son yıllarda hem ülkemizde hem de tüm dünyada boşanma oranları gittikçe artmaktadır.

Eğitimsel ve kültürel farklılıklar, ekonomik sorunlar, sevgi, yakınlık, güven ve saygı gibi beklentilerin yeterli şekilde karşılanmaması, eşlerin birbirlerine karşı ilgisiz ve incitici davranmaları, ailelerin evliliğe müdahaleleri, aldatma, bağımlılıklar, cinsel sorunlar evliliğin sonlanmasına neden olmaktadır.

Boşanma Doğru Bir Tercih Mi?

Boşanmanın doğru bir tercih olup olmadığı konusunda eşler sıklıkla tereddüt yaşarlar. Özellikle de çocuk söz konusu olduğunda boşanma kararı vermek güçleşir. Çoğu zaman evlilikler sadece çocuk nedeniyle devam ettirilir. Evliliğin olumsuz bir şekilde devam etmesindense sağlıklı bir boşanma çocuk açısından her zaman daha iyidir. Çünkü çocuklar yaşadıklarını model alırlar. Ev içerisinde şiddet olmasa bile anne baba arasındaki gerginlik, çatışma ya da uzaklık çocukların işlerin yolunda gitmediğini fark etmelerine ve kaygılanmalarına neden olur.

Boşanma Sürecinde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar

Her şeyden önce çocuklara karşı dürüst ve samimi olmak çok önemlidir. Boşanma hakkında konuşmadan önce kararların verilmiş, planların yapılmış olması gerekir. Neler olduğu ve sonrasında neler yaşanacağına dair net ve basit bilgiler verilmelidir. Bu durumun herkes için zor olduğu ancak zamanla yeni duruma alışılacağı söylenmelidir. Çocuklar sıklıkla anne babanın neden boşandığını, bu durumun kendileriyle ilgisi olup olmadığını, bundan sonra kendilerine ne olacağını, nerede ve kiminle yaşayacaklarını, diğer ebeveynle görüşme sıklığını ve karşılaşacakları değişiklikleri sorgularlar. Bu sorulara hazırlıklı olmak ve her biri konusunda karar vermiş olmak gerekir. Sorulara basit, net, doğru yanıtlar verilmelidir. Belirsizlik kaygıya, kaygı da uyum ve davranış sorunlarına neden olur.

Çocuğa Nasıl ve Hangi Dille Anlatılmalı?

Boşanma kararını çocuğa anne baba birlikte anlatmalıdır. En uygun anlatım şekli boşanmanın evliliğin bitmesi demek olduğu, artık ayrı evlerde yaşanacağı, evlilik bitse de anne ve babalığın devam ettiği söylenmeli, boşanma sonrasında kiminle nerede yaşayacağı ve yaşamında olacak değişiklikler söylenmelidir.

Her Ayrıntı Anlatılmalı Mı?

Boşanma kararı verilmiş olsa da boşanma süreci ve sonrası herkes için zorlu bir dönemdir. Yeni duruma alışana kadar çocuklar sıklıkla anne babaya neden boşandıklarını sorarlar. Tüm olan biteni ve boşanma nedenlerini detaylı biçimde anlatmak hangi yaşta olursa olsun çocuklar için son derece kaygı vericidir. Okul öncesi dönemdeki çocuklarsözel becerileri açısından uzun ve detaylı açıklamaları anlamakta ve dinlemekte zorlanırlar. Daha büyük çocuklarda ise yaşananların detayları çocukların kafalarının karışmasına ve suçluluk hislerinin artmasına neden olur. Bu nedenle detaya girmeden basit ve net ifadeler kullanılarak boşanma süreci anlatılmalıdır.

Çocuk Modelini Kaybeder Mi?

Boşanma sonrası çocukların ebeveynleriyle görüşme şekli ve sıklığı düzenli ve belirgin olmalıdır. Çoğunlukla çocuklar hafta içi ve okul zamanlarında anne, hafta sonu ve tatil zamanlarında baba ile kalırlar. Bu durum düzenli olduğu sürece çocuk her iki ebeveyni ile de zaman geçireceğinden model alma konusunda bir kayıp yaşamaz. Ancak herhangi bir nedenden dolayı ebeveynlerden birinin çocukla görüşmeyi istememesi ya da görüşme zamanlarını aksatması halinde çocukta anne/babası tarafından terk edilmiş olma duygusu oluşur. Bir ebeveyni tarafından terk edilen çocuk diğer ebeveyni tarafından da terk edileceği kaygısı duymaya başlar. Anne ya da babasıyla yeterli ve kaliteli zaman geçiremeyen çocukta model kaybı yaşanabilir. Bu durumda anne ya da babanın yerine geçebilecek modeller ebeveynin yerini doldurabilir.

Çocuğun Yaşı Önem Taşır Mı?

Hangi yaşta olursa olsun aile bütünlüğünün bölünmesi çocukları etkiler. Verilen tepkiler ise çocuğun yaşına, cinsiyetine, duygusal durumuna ve anne babadan gördüğü desteğe göre değişir. Çocuğun yeni duruma tepki göstermesi normal ve beklenen bir durumdur. Ancak gösterilen tepkinin şiddeti ve süresi önemlidir.

Küçük çocuklarda anne ya da babadan ayrılmak istememe, uyku ve yeme sorunları, çiş/kaka kaçırma, yaşıtlarına zarar verme, içe kapanma ve kederli görünme, huysuzluk, mastürbasyon gibi belirtiler görülürken daha büyük çocuklarda boşanmadan kendini sorumlu tutma, kaygı, depresyon, içe kapanma ya da aşırı hareketlilik, öfke, uyum sorunları, akademik başarıda düşüş, otorite ile çatışma şeklinde sorunlarla karşılaşılır. Bazı çocuklarda da duyguların ifade edilememesi sonucu baş ve karın ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik hastalıklar görülebilir.

Ebeveynler boşanma kararı aldıkları andan itibaren durumu nasıl anlatacakları, ne gibi tepkilerle karşılaşabilecekleri ve süreci nasıl yönetecekleri konusunda uzman desteği aldıklarında hem kendileri hem de çocuk için boşanma daha kolay baş edilebilir bir durum olacaktır.
Erkek Dadılar
Bir erkek, bebeğe bir kadının gösterdiği özeni gösterebilir mi? 

Kadınların doğuştan çocuk yetiştirme becerisine sahip oldukları ve erkeklerin bu beceriden yoksun olduklarına dair yaygın bir inanış vardır.  Ancak günümüzde yaşanan birçok durum bunun farklı olabileceğini de göstermektedir. Çocuğa yetersiz bakım veren çok sayıda kadın olduğunu son zamanlarda gerek yerli, gerekse yabancı basında görüyoruz. Buna karşılık çocuk bakma konusunda bir kadın kadar hatta bazen daha da üstünde becerikli erkekler eskiye oranla giderek artıyor. 

Sizce bir erkeğin bebek bakımıyla ilgili ne tarz eğitimleri alması gerekiyor? Neler öğrenmeli? 

Erkek dadıların bebeğin psikolojik ve fizyolojik gelişim özellikleri, bakım, beslenme, giyim, ilk yardım, beslenme ve tuvalet alışkanlıklarının kazandırılması, uyum ve davranış sorunları (parmak emme, alt ıslatma gibi), fiziksel rahatsızlıklar (gaz sancısı, diş ve kulak ağrıları, pişik gibi), yaşlara göre oyun ve aktiviteler, şarkı ve masallar gibi konularda eğitim almaları gerekiyor. 

Bebek bakımı sizce profesyonel, öğrenilebilir bir şey mi, yoksa içgüdüsel tarafı olabilir mi? 

Kadınların içgüdüsel olarak bebeği taşıma, doğurma ve bebeğe bakma becerileri ile dünyaya geldikleri düşünülmektedir. Ancak günümüzde bebek bakımından anlaşılan sadece bebeğin temel bakım gereksinimlerinin karşılanması değil, aynı zamanda çocuğun dil, zihinsel ve psikolojik gelişiminin de desteklenmesi gerekmektedir. Bu da ancak dadıların bu konuda eğitim alması ile mümkündür. Dolayısı ile bebek bakımı içgüdüselliğin yanı sıra öğrenilebilir de.

Erkek dadının artı ve eksi yönleri neler olabilir? 

Model Alma: Özellikle erkek çocuklar için erkek dadı olması model alma açısından önemlidir. Özellikle de babaların yoğun çalıştığı, eve geç geldikleri, sık sık iş seyahatlerine gittikleri düşünülürse çocuğun babası ile geçirdiği zaman dilimi oldukça az olmaktadır. Bu durumda bir erkek modelinin olması açısından erkek dadı daha uygun olabilir. 

Hareketli Aktiviteler: Erkek dadıların özellikle hareketli aktivitelerde (top, araba, tamircilik gibi) daha başarılı olmaları tercih edilme nedeni olabilir. 

Rekabet: Anneler zaman zaman bayan dadıları kendilerine rakip olarak görebilmektedirler. Özellikle annenin yapamadığı bir şeyi dadı yapabildiğinde (yemek yedirmek ya da uyutmak gibi) anne bundan 

rahatsızlık duyabilmekte ve kendi annelik becerileri sorgulayabilmekte ya da dadının işine son vermeyi tercih etmektedir. Dadı erkek olduğunda bu şekilde bir rekabet de olmayacaktır.

Annenin Yerini Almaması: Çalışan annenin en büyük sıkıntısı çocuğu ile yeterli zaman geçirememek, onunla yeterli ilgilenememektir. Bu işi kendileri yerine başka bir kadının yapması ve çocuğun dadıya yakınlık göstermesi anne açısından hem sevindirici hem de kıskanılan bir durumdur. Çocuğun gözünde dadının kendi yerini aldığını düşünebilir. Oysaki erkek dadı olduğunda böyle bir durum söz konusu olmamaktadır. 

Otorite: Çocukların çoğu kadınlarla çevrili bir dünyada büyüyor. Annesi, dadısı, eve gelen yardımcı, öğretmeni hep kadın olan çocuk zamanla kadınların otoritesini kabul etmeyebiliyor. Özellikle erkek çocuklar için erkek dadının olması onu hem bir ağabey hem de otorite olarak görmesini sağlayabilir. 

Bununla birlikte bayan dadılardan zaman zaman ev işlerine de destek olmaları beklenirken erkek dadılardan bunu beklemek pek mümkün olmayabilir. Ebeveynler kız çocukları için erkek dadı tercih etmeyebilirler. Babalar erkek dadıları kendilerine rakip olarak görebilirler. 

Yurtdışındaki bu trend, Türkiye’de tercih edilebilir gibi görünüyor mu? 

Yakın zamanda bu trend toplumun geneli tarafından tercih edilebilir gibi görünmese de toplumun üst sosyo-kültürel kısmı tarafından, özellikle erkek çocuk bakımı için tercih edilebilir.
Tek Çocuk
Günümüzde geç yaşta evlenme, kariyer nedeniyle geç yaşta çocuk sahibi olma, birden fazla çocuğa bakacak maddi güce sahip olmama ve yeterli ilgiyi gösterememe endişesi nedeniyle tek çocuklu ailelerin sayısı gittikçe artmaktadır. Ancak kültürel etkenler, aile ve çevre baskısı nedeniyle birçok anne baba çocuklarının tek çocuk olarak büyümelerinin sorun yaratacağını düşünüp ikinci bir çocuk sahibi olup olmama konusunda kararsız kalmaktadırlar. Anne babalar tek olarak büyüyen çocukların paylaşmayı öğrenememesi, bencil olmaları, oynayacak arkadaşlarının olmaması konularında endişe yaşamakta ve tek çocuk olmayı bir sorun olarak görmektedirler.  
Paylaşmayı öğrenmekte zorlanmak, oynayacak arkadaş bulamamak, anne babaların aşırı koruyucu davranmaları sonucu bağımlı bir birey olmak, istek ve ihtiyaçlarının hemen karşılanması nedeniyle beklemekte, sabretmekte zorlanmak tek olarak büyüyen çocukların en çok yaşadıkları sorunlar olarak düşünülebilir. Ancak bu sıkıntıların çok çocuklu ailelerde de görülebildiği, bu durumun çocuk sayısından ziyade anne baba tutumlarından kaynaklandığı söylenebilir. Bu noktada anne babalar tek çocuk olmayı bir sorun olarak görmek yerine uygun ebeveyn tutumları sergileyerek çocuklarını yetiştirme konusunda birbirlerine destek olmalıdırlar. Paylaşmak, başkalarının da istek ve ihtiyaçları olduğunu anlamak, kurala uymak, beklemek, sabretmek gibi beceriler çocukların üç yaşından itibaren kazanabilecekleri becerilerdir. Uygun anne baba tutumlarıyla tek çocuklar da bu becerileri aile ortamı içerisinde kazanabilirler. Uygun tutum ve eğitimle tek çocuk olmanın dezavantajları değiştirilebilir. 

İkinci bir çocuğa sahip olmanın söz konusu olmadığı durumlarda anne babalar nasıl davranmalı, nelere dikkat etmeliler?

* Anne babalar tek çocuğun sorunlu olacağı endişesini yaşadıkları sürece farkında olmadan bu kaygılarını çocuklarına da yansıtırlar. Bu nedenle tek çocuk olmayı bir sorun olarak görmektense çocuğun bunun avantajlarını yaşamasını sağlamak yerinde olur. 
* Çocuk yetiştirme konusunda anne baba fikir birliği içerisinde olmalı, uygun ebeveyn tutumları ve disiplin yöntemleri uygulanmalıdır. Çocuk bu şekilde beklemeyi, kurala uymayı öğrenir. Bu da onun mutlu ve huzurlu bir birey olmasını sağlar. 
* Özellikle üç yaşından sonra diğer çocuklarla bir arada bulunmasını sağlayın. Çocuklar diğer çocuklarla birada bulunarak paylaşmayı, birlikte oyun oynamayı, sorun çözmeyi öğrenirler.
* Yaşına uygun olarak kendisine ait işleri yapması konusunda fırsat tanıyın.
* Yaşından büyük olgunluğa sahip olmasını beklemeyin. 
* Çocuğun da söz hakkı olmasını sağlayın. Ancak bunu yaparken tüm kararları çocuğun almasına, sizi yönetmesine izin vermeyin.

Anne babaların tek çocuk olmayı bir sorun olarak görmemeleri tek çocuk olmanın dezavantajlarının avantaja dönüştürülebilmesi ile mümkün olabilir. Tek çocuğa sahip olmanın en büyük avantajı maddi olanakların tamamının tek bir çocuk için kullanılıyor olmasıdır. Beslenme, bakım ve eğitim olanakları açısından bakıldığında tek çocuğa ayrılacak maddi olanakların birden çok çocuğa ayrılacak olanaklardan daha fazla olacağı kuşkusuzdur.
Okul Öncesi Dönemde Görülen Korkular
Okul öncesi çocuğunun korkularının olması doğaldır. Her şeyden önce endişe bize yeni deneyimlerle baş etme ve tehlikeden korunma konusunda yardım eden doğal bir durumdur. 

Bazı 3-4 yaş çocukları böcek, köpek, karanlık, palyaço gibi şeylerden, bazılar da yeni durumlar ve yeni insanlarla tanışmaktan korkarlar. Bu tür korkular okul öncesi dönem boyunca devam eder çünkü çocukların sınır tanımayan hayalgüçleri yaratık, sağlık, ölüm, felaket ve acı gibi konularda çocukların endişe duymalarına neden olur. Canının acıması da en sık görülen korkulardandır. Bu nedenle en ufak bir kesik ya da çizikte bant yapıştırılmasını isterler. 

5 yaş civarında hayvanlardan, yangın, fırtına deprem gibi doğal afetlerden korkmaya başlarlar. Karanlık ve evde bırakılma korkuları ise devam eder. Televizyonda seyrettikleri suç, şiddet, savaş, felaket görüntüleri de endişeye neden olur. 5 yaş çocuğu aynı zamanda yakın geçmişte aile içerisinde hastalık, kaza ya da ölüm olayı yaşandıysa sevdiklerinin sağlığı konusunda da endişelenir. Utangaç ya da içe kapalı çocuk yabancı insanlarla tanışmaktan, kalabalık ortamlara girmekten ya da doğum günü partisi gibi sosyal aktivitelerden de korkabilir. Birçok çocukta korkular çocuk kendisini ve çevresini güvende hissettikçe söner.

            Ne Yapmalısınız?

Öncelikle bir korkusu olduğunu kabul edin. Korkuları saçma ve gerçekçi görünmeyebilir ancak onun için bu korkular son derece gerçek ve ciddi boyuttadır. Size korktuğunu, odasında, yatağının altında bir şey olduğunu söylediğinde gülmeyin. Korkunun ya da korktuğu şeyin neye benzediğini, neler hissettiğini sorun. Şüphelerini giderdiğinizde ve onu rahatlattığınızda korkunun doğal olduğunu öğrenecektir. Korkular onları yok saydığımızda kaybolmazlar aksine bunu konuşmak gerekir. Korkacak bir şey olmadığına dair ikna etmeye çalışmak sadece geri teper. Örneğin köpekten korkan çocuğa “korkacak bir şey yok” demek onu daha çok üzecek ve endişelendirecektir. Bunun yerine “köpeğin seni korkuttuğunu anlıyorum. Şimdi birlikte önünden geçelim. Eğer bunu yapmak istemezsen yanımızdan geçinceye kadar sana sarılırım.” demek onu rahatlatacaktır. 

Çocuğunuzun korkusunun yeni bir duruma (okula başlama, okula yeni birinin gelmesi gibi) duyulan öfke ya da endişeden kaynaklandığını düşünüyorsanız dramatizasyon oyunlarıyla duygularını ifade etmesini sağlayabilirsiniz. 

Sevdiği objeleri kullanın. Bazı çocuklar yastık, oyuncak gibi sevdikleri nesneler yanlarında olduğunda kendilerini daha rahat hissederler. Bu oyuncaklar çocuk okula bırakıldığında ya da yatağına konduğunda endişesini gidermek için önemlidir. Bu nesneler aynı zamanda yeni kişilerle tanışmak, bir oyun grubuna katılmak, doktora gitmek gibi çocukta korku yaratan durumların da daha kolay atlatılmasını sağlar. Bu nedenle sevdiği nesneyi yanında taşımasına izin vermek gerekir. Bunun “bebekçe” olduğunu söylemeyin. 

Bazı çocuklar kendilerini korkutan nesne/olay hakkında gerçekçi ve basit bir açıklama yapıldığında bunun üstesinden gelebilirler. Kalabalıkta kaybolmaktan korkan çocuğa “yanımda durduğun ve elimi tuttuğun sürece birbirimizi kaybetmeyiz. Kazara birbirimizden ayrılırsak olduğun yerde dur, ben seni bulurum” dediğinizde bu onun korkusunun azalmasını sağlayacaktır. 

Korku, iğne/aşı olmak gibi önceki deneyimlerinden kaynaklanıyorsa bu konuda ona asla yalan söylemeyin, çok kötü bir tablo da çizmeyin. Sadece iğne ilk battığında canının biraz acıyabileceğini, bunun uzun sürmeyeceğini, bittikten sonra da birlikte eğlenceli bir şey yapacağınızı söyleyin ve yapın. 

Problem çözümünü birlikte bulun. Örneğin karanlıktan korkuyorsa odasına gece lambası koyun. Gece korkularında sevdiği oyuncağı yanına koymak, odaya “canavar spreyi” sıkmak ( püskürtmeli bir şişenin içine su koyun, çocuk şişenin içindekinin su olduğunu bilmemeli) gibi farklı taktikler kullanabilirsiniz. Korkularının üstesinden hemen gelmesini beklemeyin. Bu bazen aylar hatta yıllar bile alabilir. 

Dramatizasyon oyunları oynayın. Doktordan korkuyorsa doktor setiyle oynayarak orada neler yapıldığını gösterin. Kostümlerden korkuyorsa birlikte değişik kıyafetler giyip yüzünüzü boyayın. 

Korkunuzu göstermeyin. Sizin korktuğunuzu gördüğünde aynı nesne ya da durumlardan o da korkacaktır. Çocukken dişçiye gitmekten korktuğunuzu ama dişçiye gittiğiniz için sağlıklı dişleriniz olduğunu söyleyebilirsiniz. Böylelikle çocuğunuz hem yalnız olmadığını hisseder, hem de korkunun üstesinden nasıl gelindiğini görmüş olur.

Korktuğu şey hakkında kitap okumak, bir gösteri izlemek ya da odurumu yaşamak da yararlı olur. Örneğin böceklerden korkuyorsa birlikte belgesel seyredebilirsiniz. Karanlık korkusu için odasının tavanına karanlıkta parlayan yıldızlardan yapıştırıp, karanlık odada birlikte bu yıldızları seyredebilirsiniz.

Dikkat !!!

Korkular günlük yaşamını etkilemeye başladıysa örneğin, karanlıktan korktuğu için yatmayı reddediyorsa ya da köpekle karşılaşmaktan korktuğu için evden çıkmamakta direniyorsa mutlaka bir uzmandan yardım alın.
Tırnak Yeme
Tırnak yeme alışkanlığı en sık görülen davranış sorunlarından biridir. Çoğunlukla 3-4 yaşlarından önce başlamaz (Çok ender olarak 5 aylık gibi erken bir dönemde görülebilir). Çocukların %33’ünde tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ergenlik çağında tırnak yiyen çocukların oranı %40-45’e yükselir. Yani ergenlik çağına doğru çocukların hemen hemen yarısı tırnak yeme davranışı gösterir. 

Tırnak yeme alışkanlığının sebepleri     

Aile de aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi, ilgi ve sevgi yetersizliği, kıskançlık, sıkıntı ve gerginlik tırnak yemeye sebep olan başlıca etkenler arasında sayılabilir. 
Anne baba geçimsizlikleri anne babanın sık sık kavga etmesi, ailedeki sorunlar çocuklarda tırnak yeme gibi davranışlara neden olur. 
Bunun yanı sıra anne babanın aşırı kaygılı olması, çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması da tırnak yeme davranışının gelişmesine neden olabilir.
Tırnak yeme taklit yoluyla da edinilebilen bir davranıştır. Tırnak yiyen çocukların ailelerinde de tırnak yiyenlere rastlanmaktadır.

 Alınabilecek önlemler

En etkili yöntem 4 yaşına kadar bu alışkanlığın ebeveyn tarafından görmezden gelinmesidir. “Tırnağını yeme, elini ağzından çek” gibi uyarılarda bulunmak davranışın azalmasından çok artmasına neden olur. 

Asıl olan, çocuğun bu alışkanlığı kazanmasına neden olan etkenleri saptayıp ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Fakat çocuğun kendisini güvensiz hissetmesi halinde bu alışkanlığa yeniden başladığı görülür.

Durumun uzaması veya sık sık tekrarlaması halinde bir uzmandan yardım almak en doğru yaklaşımdır.
Paranın Farkına Varmak
Çocuğunuz parayla ilgili sorular sormaya başladıysa ona ilk ekonomi derslerini vermenin zamanı gelmiş demektir. 

2-3 yaşlarındaki bir çocuğun paraya duyduğu ilgi onun materyalist olduğunun değil sadece meraklı olduğunun göstergesidir. Çocuğunuz ilk olarak kendi vücudunu keşfetmeye çalışır. Bunun arkasından çevresinde olan bitenler ilgisini çekmeye başlar. Özellikle de sizlerin davranışlarınızı izlemek onun için büyük önem taşır. Anne-babaların yaptıkları en ilginç şeylerden biri de kuşkusuz para kullanmaktır. Paranın görüntüsü de çocukların çok ilgisini çeker. Renkli kağıtlar, ses çıkaran pırıl pırıl bozukluklar…

Çocuklar için bankamatik kartı ile para çekmek ya da dolmuşta para verip üzerine bozukluklar almak çok eğlencelidir. Aynı zamanda da bu görevler onların kendilerini önemli hissetmelerini sağlar.

Alışkanlık edindirmek

Çocuğunuzun paraya saygılı bir tutum takınmasını sağlamak için ona küçük yaştan itibaren para sorumluluğu vermeniz gerekir. Kilitli bir kumbara alarak bozuk paraları içine atmasını sağlayın. Ya da kullanılmamış kağıt paralarını bir cüzdana dizmesini söyleyebilirsiniz. Bir diğer yöntem ise oyuncak yazar kasa almak olabilir. 

Çocuğunuz henüz harçlık vermek için çok küçük olduğundan onunla sokağa çıkarken anlaşma yapmalısınız. Her gördüğünü istememesini, istediklerinden ise belli bir miktara kadar (örneğin 2 lira gibi) olan ve tek bir tanesini alabileceğinizi söyleyin. Ya da bir şey almayı düşünmüyorsanız ona önceden “Bugün sadece ihtiyacımız olan şeylerden alacağız, oyuncak almak yok” gibi cümleler söylemeniz doğru olur. Ona asla çok para harcarsanız parasız ve sokaklarda kalacağınız gibi ifadeler söylemeyin. Bunların şakası bile çocukları çok telaşlandırır.

Bunun yanı sıra sınırsız paranız olmadığını da hatırlatın. “Yeterli paramız var ama gereksiz şeylere harcarsak asıl ihtiyaçlarımız için paramız yetmez” diyebilirsiniz. 

En güzel şeyler bedava

Paraya olan ilgi materyalistik olmayan değerlere duyulan ilgiyi de kamçılayabilir. Örneğin çocuğunuz doğum gününüz için size bir resim yaparsa ona defalarca teşekkür edin ve hediyesine değer verdiğinizi göstermek için onu duvara asın. Aynı şekilde eğer para biriktirirse ihtiyacı olanlarla paylaşmasının doğru olacağını söyleyerek, bazı yerlerde karşılaştığı yardım kumbaralarına birkaç bozuk parasını atmasının çok güzel bir davranış olacağından bahsedebilirsiniz.

Bazı ebeveynler çocuklarına parayı öğretmeyi gerekli görmezler, buna zaman ayırmazlar. Ancak ne olursa olsun para kavramı öğretilmeli, gelir hakkında bilgi verilmeli ve buna çocuk küçükken başlanmalıdır. Çocuk 2-3 yaşındayken para kazanma, harcama ve biriktirme konuları hakkında konuşulabilir. 

Bu yaştaki çocuklar somut olarak öğrendikleri için parayı görüp dokunabildikleri zaman para biriktirme kavramını anlayabilirler. Bunu öğretmek için oyuncak parayla alışveriş oyunları oynanabilir, bozuk paralar bir kavanoz ya da kumbarada biriktirilebilir. 

Paraların farklı değerleri olduğunu anlayamazlar. Paraları renk ve boyutlarına göre sınıflandırarak her birinin farklı olduğunu gösterebilirsiniz.    

Bozuk paraların kağıt paralardan daha değerli olduğunu düşünebilirler. Bu nedenle alışveriş yaptıktan sonra aldığınız ürünlerden birinin ödemesini çocuğunuz yapabilir. 

Ödünç alma kavramını bir şeyi ödünç alıp geri vererek öğrenebilir. VCD kiralayıp işiniz bittikten sonra geri götürerek ödünç alma kavramını geliştirebilirsiniz.

Çocuğa parayı öğretmek onu ileriye hazırlamak ya da kazandığının bir kısmını biriktirme alışkanlığını edindirmenin yanı sıra paranın olumlu ve olumsuz anlamlarını öğrenmesini de sağlar. Örneğin, birisine sevgiyi gösterme yolunun hediye almak kadar sözler ve davranışlarla da ifade edilebileceğini öğrenirler.

Küçük çocuklar anne babalarının ne kadar para kazandığını değil neden istedikleri oyuncağı almadıklarını merak ederler. Maddi olarak karşılayamayacağınız istekler karşısında duyduğunuz üzüntüyü paylaşın. Çocuklar anne babalarının kendilerine neden "hayır" dediklerini bilmek isterler.
0-1 Yaş Gelişim Özellikleri
Yeni doğan : Yeni doğan bebeğin davranışları çok sınırlıdır. Bebek doğduğu andan itibaren yüksek bir öğrenme potansiyeline sahip olmakla birlikte, yapabildikleri, öğrendiklerine oranla azdır. Çevresine büyük ilgi duyar, anlamaya çalışır, parlak hareketli objelere, seslere ve insan yüzlerine tepki verir. Bu nedenle bebeğin yanında olmaya ve çevresini algılamasına yardımcı olunması önemlidir. Dokunma ve yerinin değiştirilmesi durumlarına karşı hassastır. Yeni doğan otomatik olarak uyaranlara bağlı tepkiler verir. Tabanlarına dokunulduğunda bebeğin otomatik olarak ayaklarını göğsüne doğru çektiği(babinski refleksi) veya avuç içine dokunulduğunda yine otomatik olarak parmaklarını sıktığı görülür. Yeni doğanın en önemli reflekslerinden biri de moro reflekstir. Moro refleks belirli bir uyaran karşısında hemen ortaya çıkan simetrik bir duruştur. Bu tepki biçiminde bebek kollarını yana doğru atar, parmaklarını gerer, sonra el ve kollarını ortada kavuşturur. Annenin bebeğin başını desteklediği elini birden hafifçe bırakmasıyla moro refleks görülür. Bu tepki 3.-4. aydan itibaren kaybolur. Yeni doğan başını kaldıramaz. Yatarken dönemez ve oturamaz. Birkaç hafta sonra bazılarını yapmaya başlar. Görme alanı içindeki parlak cisimleri fark eder. Kendisine yaklaştırılan oyuncakları nesneleri kolayca görebilir. 2 haftalık bebek yüzeydeki nesneyi görebilmek için göz hareketlerini değiştirir. Doğuştan itibaren bebeğin gözbebekleri ışığa duyarlıdır. Parlak ışık karşısında gözlerini kapatabilir. Dik tutulduğunda gözlerini açar. İki gözüyle aynı ışığa bakabilir. Özellikle insan yüzüne ilgi duyar. Yaklaşık 3. haftadan itibaren annesi beslerken veya onunla konuşurken gittikçe artan bir dikkatle annesinin yüzünü inceler. Asılı duran, sallanıp ses çıkaran parlak renkli hareket halindeki görüntülerden de hoşlanır. Nesne çocuğun görme çizgisinin üzerinde hareket ettirilirse onu sınırlı bir alan içinde baş ve göz hareketleri ile izler. Yeni doğanın duyma alanındaki algısal keskinliği görmesine oranla daha iyidir. Kolaylıkla sesleri algılayabilir. Bazı eşyaların seslerini tanıyabilir. Başını sesin geldiği yöne çevirir. Araştırmalar bir haftalık bebeğin anne sesini diğer kadın seslerinden ayırabildiğini ve diğer seslere tercih ettiğini ortaya koymuştur. Yaşamın başlangıcında görülen ilk sosyal davranış bebeklerin annelerine olan bağlılığıdır. Bebeğin sosyal becerileri sınırlıdır. İhtiyacı olduğunda ağlayarak ilgi sağlamaya çalışır. Yeni doğan ağlarken ve sızlanırken bile konuşma için gerekli bazı alıştırmaları yapmış olur. Bebek ağlama sırasında seslerin çıkartılması için gerekli dudak, çene ve dil hareketlerini tekrarlama olanağı bulur.

1 - 3 ay : Sırtüstü yatar durumdayken başını yana çevirir. Kol ve bacaklarda ani hareketler ve duruş değişiklikleri görülür. Kollar bacaklardan daha etkindir. Yanağa veya ağız kenarına okunulduğunda başını aynı yana çevirip emmeye çalışır. Sert bir zeminde ayakta durdurulduğunda ayaklarını yere basar, gövdeyi dikleştirir ve genellikle ileri doğru bir yürüme hareketi yapar. Başını ve gözlerini ışık kaynağına doğru çevirir. Görsel uyarıcılar arasında en çok insan yüzüne yüz içinde de göze bakar. 2 aylık bebek bakışlarını odaklamayı öğrenir. Ani ses ya da gürültü karşısında ürker. Acıktığında ya da huzursuz olduğunda, rahat edemediğinde ağlar. Konuşulunca sesler çıkarır. Tanıdık seslere başını çevirir. 5-6 haftalığa doğru sosyal gülümsemenin ve tepki biçimindeki sesli ifadelerin geliştiği görülür. İlk 2 ay süresince bebek görüş alanındaki veya kendisini kucağa alan herkese karşı ayrım yapmadan benzer tepkiler geliştirir. Seslere duyarlıdır, yüzlere dikkat eder, ilgi gösterir. 1. ayın sonuna doğru bebek elini ağzına götürür ve başparmağını emer. Ağız tepkileri el tepkileriyle kaynaşmıştır. Bebeğin rastlantı sonucu başardığı bir davranışı 1.-4. aylar arasında sürekli tekrarladığı görülür. Gözleri ile hareket eden şekilleri izler. Kucağa alındığında kafasını dik tutar. Yüzüstü yatarken başını kaldırır. Kucakta otururken kafasını çevirip etrafa bakar. Kucağa alındığında susar, sakinleşir. Meme yaklaşınca ağzını açar. Sırtüstü yatarken ellerini seyreder. Gülümsendiğinde karşılık verir. 

3 - 6 ay : Sırtüstü konumda, başı ortada tutarak yatmayı tercih eder. Kollar ve bacaklar daha kolay bükülür, hareketler daha düzenlidir. 3. aya gelindiğinde bebek artık nesnenin nerede olduğuyla değil ne olduğuyla ilgilidir. Nesneyi tanımaya çalışır. Bebek 3 aylık olduğunda annesinin yüzünü diğer yüzlerden ayırabilir. Yakınındaki kişinin yüzüyle yoğun biçimde ilgilenir. Görüş alanına giren yetişkin hereketlerini izler. Eline verilen çıngırağı birkaç dakika boyunca tutar, yüzüne yaklaştırabilir. Yüzükoyun pozisyonda iken başını 90°’lik açı oluşturacak şekilde kaldırabilir. Kendi kendine ya da beslenirken ağlama dışında ses çıkarır. Gıdıklanma ya da dokunulma olmaksızın yüksek sesle güler. Eşyalara uzanır. Eşyaları eline alıp bakar. Elindeki nesneyi ağzına götürür. Çıngırağı bir elinden öbür eline geçirir. Uzanabileceği yerdeki oyuncağı tutar. Önüne konan küpleri eline alır. Anne babaya sarılarak sevgisini gösterir. 

6 - 9 ay : 6. ayda bebek dikkat çekici farklı sesler çıkarmaya çalışır. Birinin geldiğini duyduğunda heyecanlanıp kucağa gitmek için kollarını yukarı doğru kaldırmaya başlar. Kendi adını bilir. Sırtüstü konumda başını yastıktan kaldırır. Bacaklarını kaldırarak dikey konuma getirir. Ayaklarını elleriyle kavrar. Destekle oturur. Yüzükoyun konumdan sırtüstüne ve sırtüstünden yüzükoyun konuma dönebilir. Kendisini yukarı çekerek oturur. Kollarının altından tutulduğunda yürüme hareketleri yapar. Önüne konan şeyleri almaya çalışır. Bardağı iki eliyle tutar. Nesneyi bir elinden diğerine geçirir. Başlığını çekip çıkarır. Nesneleri avuçlayarak alır. Anlamlı bir ilgiyle yetişkinin odada yaptıklarını izler. 6 aylık bebek hangi sesin hangi yüze ait olduğunu bulabilir. Oyun oynarken gülücükler dağıtır. Kızdığında ya da canı sıkıldığında bağırır. Herşeyi ağzına götürür. Oyuncakları yere atıp düşüşünü seyreder. Eğilerek düşen eşyaları arar. Elindeki nesneyi ses çıkarmak için yere vurur. “da-da, ba-ba, ma-ma” gibi hecelemeler yapar. 

9 – 12 ay : 9. ayda bebek kendi adını bilir. “Hayır” kelimesini anlar. Yüzünü ve başını anne babasına bastırarak sevgi gösterisinde bulunur. Oyuncağı elinden alındığında sinirlenir. Desteksiz 10-15 dakika oturabilir. Emekler. Kendisine uzatılan oyuncağı almak için uzanır. Eşyaları işaret parmağıyla iter, gösterir. İlgi çekmek için bağırır. Yabancılarla tanıdık kişiler arasında belirgin biçimde ayırım yapar. Bardağı eliyle kavrar. Yemek yedirilirken kaşığı tutmaya çalışır. Bazı basit talimatlara uyabilir(ver gibi). Hayvan seslerini taklit edebilir. 9 aylık bebek saklanmış olan nesneyi aramaya başlar. Önündeki oyuncak bir örtüyle saklandığında örtüyü çekerek oyuncağı bulur. Elindeki iki oyuncağı birbirine vurur. “atta” dendiğinde kapıya bakar. El çırpar oyunu oynar. 10.-11. aylarda babasını görünce “baba”, yemek görünce “mama” kelimelerini söyler. “Bana ver” deyince elindeki oyuncağı uzatır. Eşyaya tutunarak sıralar. Tek eli tutulduğunda adım atar. Müzik çalınca sallanır. El sallar. 

12 ay: Anlama, kavrama, iletişim becerilerinde büyük ilerlemeler görülür. Anlamlı iki veya üç sözcük söyler. Söyleyebildiğinden daha fazlasını anlar. Eşyaların nerede olduğunu gösterebilir. Beden bölümlerinin adlarını bilir. Başparmak ve işaret parmağını kullanarak küçük nesneleri tutabilir. İşaret parmağını itmek ve göstermek için kullanabilir. Bazı nesneleri diğerlerinin içine, üzerine koyabilir. Kitaptan tanıdığı nesneleri gösterebilir. 1 yaşındaki bebek yürüyebilir. Yatar konumdan oturur konuma geçebilir. Resimlere ilgi göstermeye başlar. Seslenildiğinde hemen döner. 1 yaşından itibaren çocuk boşlukların içine uygun şekilleri atmayı, kuleler yapmayı öğrenir. Kaşığı tutar ama henüz kendi başına kullanamaz. Giyinirken kolunu, ayağını uzatarak giydirene yardımcı olur. 

* Anne Baba Tutumları :

Çocuk ilk aylarda yaşamını sürdürebilmek için yetişkinin varlığına, onun bakım ve beslemesine, en az bunlar kadar önemli olan sevgisine ihtiyaç duyar. Bu bakım ve sevgi yeterli değilse yaşamını sürdürebilmesi son derece güçtür. Hareket olanağı ve yaşam alanı son derece sınırlı olan bebeğin gördüğü özen ve sevgi ihtiyaçlarının duyarlılıkla karşılanması onun gelişimini olumlu yönde etkiler.

İlk 6 ay çocuğun kendi bedeninin ihtiyaçlarına duyarlı olduğu bir dönem olmakla birlikte bu ihtiyaçları karşılamada ona yardımcı olan yetişkinlere de bağlılık geliştirdiği bir dönemdir. Bu bağlılık aynı zamanda çocukta özellikle bu ilk yıllarda temelleri atılan güven duygusunun da kaynağını oluşturur. Annenin bebekle sağlayacağı göz teması aralarındaki sosyal bağın gelişmesinde önemli rol oynar. Eğer çocuk doğumu izleyen ilk hafta ve aylarda tercihan anne ya da onun yokluğunda yerini alabilecek başka bir yetişkinle olumlu ilişki geliştiremezse daha sonra toplumda diğer insanlarla rahatça ilişki kurabilen, güven dolu ve güvenilir bir yetişkin olabilmekte zorlanır. Eğer anne çocuğun kaşığı ağzına götürmeyi başardığı ilk günlerden itibaren onun bu davranışını destekleyecek şekilde hareket ederse yemek yedirirken bir başka kaşıkla bebeğin kendi kendine yemesini teşvik edebilirse gelecekte doğru yemek alışkanlıklarının temelini atmada olduğu kadar kendine güvenmede ve teşebbüs yeteneğini geliştirmede de ona destek vermiş olur.  

Çocuğun gereksiniminin karşılanışı sırasındaki anne baba davranışı ileride yaşamındaki davranış modelini oluşturan örnekler oldukları için son derece önemlidir. Annenin ses tonu, çocuğu tutuş biçimi, gereksinimlerini karşılamadaki dakikliği çocuğun yeni geldiği bu yabancı dünyaya bakış açısını etkiler. Annesi onu şefkatle kucaklıyor, meme verirken tatlı sözler söyleyerek başını şefkatle okşuyor, altı ıslanır ıslanmaz onu rahatlatmak için önlem alıyorsa bu sırada babasının yumuşak sesi güzel olduğuna emin olduğu bir şeyler söylüyorsa çocuk onlara gülümser, çevresine güvenle bakar. Aksine anne çocuğun karnını doyurmayı güç bir görev gibi kabul edip onu sertçe kucağına alıyor ve katı bir tutumla davranıyorsa veya baba ağlamasından rahatsız olduğunu belirtir şekilde bağırarak birşeyler söylüyorsa çocuğun dünyaya güvenle bakabilmesi mümkün olamaz.

Önceleri her şeyi annesine bağımlı olan bebeğin yaşça büyüdükçe kendi yaşamını kendisinin denetleyebilme gücünü göstermesi beklenmektedir. Bunun gerçekleşmesi için çocuğun kuşkusuz zengin uyarıcı çevreye ihtiyacı vardır. 

Doğum sonrasında yerinde sunulan işitsel uyarım duygusal ve sosyal gelişim ile dil gelişimini güçlendirmektedir. Bir başkasıyla ilişki kurmanın önemli bir yöntemi olan dilin temelleri erken yaştaki deneyimlerle öğrenilir.Çocuklar anne babaları kendileriyle konuştukları sürece iyi seslendirme yapabilirler.Sesler belirli bir kavramın karşılığında kullanıldığında bazen konuşanla işiten için aynı anlama gelir ve herkesin kabul ettiği bir sözcük olur. Örneğin gerçek sözcük yerine sembolleri kullanmaya başlayan çocuk araba yerine “düt” diyebilir. Yetişkinlerin çocuğun bu sembollerini benimsemeleri, hatta birlikte kullanmaya başlamaları, sembollerin yerini sözcüklerin almasını geciktirebilir. 

* Anne babalar gelişimle ilgili bir problem olup olmadığına nasıl karar verebilirler?

Aşağıdaki uyarı sinyallerinden herhengi birinin varlığı karşısında profesyonel yardım gerekir.
* “Çok iyi” bir bebek, sürekli uyuyor.
* Anne baba ile fazla göz teması kurmuyor.
* İnsan sesleri ve diğer seslere karşı tutarlı bir tepkisizlik gösteriyor.
* Kol ve bacak hareketlerinde belirgin asimetri görülüyor (bedenin sağ ve sol bölümleri ilk yıl boyunca eşit derecede güçlü görünmelidir).
* Motor gelişmenin genel olarak kabul edilen kilometre taşlarının çoğunda ya da tümünde (emekleme, oturma, yürüme, vb) dikkate değer bir gecikme olması.
* Sosyal iletişimde kayda değer bir gecikme, saklanıp “ce” yapmak, vedalaşma anlamında el sallamak gibi oyunlara katılmama.
* Uygun zaman sınırları içinde dil gelişimini tamamlayamama.
* Ses, ışık, temas gibi fiziksel uyarıcılar karşısında anormal şiddetlere tepkiler verme.
Özel Eğitim
* Özel eğitim nedir ? 

Milli eğitimin eğitim öğretim imkanlarından yararlanabilen çocuklar normal olarak kabul edilirse, bedensel, zihinsel, duygusal, davranışsal ve sosyal açıdan farklılık gösteren ve eğitim sisteminden yararlanamayanlar çocuklar farklı gelişen ayrıcalıklı çocuklardır. Özel eğitim, bu çocukların eğitim ve öğretimine yönelik yapılan çalışmalardır.

* Özel eğitim çalışması kimlere yönelik yapılır?

Özel eğitim çalışmaları; bedensel, zihinsel, duygusal, davranışsal ve sosyal gelişimlerinde faklılık bulunan, normal eğitimle kapasitesi ölçüsünde gelişim gösteremeyen, normal eğitim hizmetlerinden yeterince yararlanamayan, özel eğitim hizmetlerine, psikolojik ve akademik desteğe gereksinimi olan çocuklara yöneliktir.
Özel eğitim desteğine gereksinimi olan çocuklar şu başlıklar altında sınıflandırılabilir:

1- İletişim bozukluğu olanlar:
     Otizm 
     Asperger sendromu 
2- Zihinsel yönden faklılığı olanlar
     Zeka geriliği 
     Üstün zeka 
3- Uyum ve davranış bozukluğu olanlar:
     Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu 
     Karşıt gelme ve yıkıcı davranış bozukluğu 
     Tikler 
4- Öğrenme açısından faklılığı olanlar:
     Okuma güçlüğü 
     Yazma güçlüğü 
     Matematik öğrenme güçlüğü 
5- Bedensel yönden faklılığı olanlar:
     Görme sorunu olanlar 
     İşitme sorunu olanlar 
     Konuşma sorunu olanlar 
     Ortopedik sorunu olanlar 
* Özel eğitimin hedefi nedir?

Bütün çocukların eğitiminde olduğu gibi bedensel, zihinsel, duygusal, davranışsal ve sosyal gelişimlerinde faklılık bulunan çocukların eğitiminde de, onların ileride başkalarına bağımlı olmadan yaşamlarını sürdürmeleri, kendi kendilerine yeterli duruma gelmeleri ve toplumla bütünleşmeleri amaçlanmaktadır. Bu amaç doğrultusunda, özel eğitim çalışmalarıyla çocuğun iletişim kurma becerisini kazanması, özbakımını yapabilmesi (giyinme, beslenme, temizlik), ev yaşamında gerekli becerileri kazanması (ev eşyalarının kullanımı, yemek hazırlama), sosyal ilişki kurabilmesi, akademik becerilerinin desteklenmesi, boş zaman ve iş gibi uyumsal beceri alanlarının geliştirilmesi hedeflenir.

* Özel eğitimde anne babaların rolü:

Özel eğitim çalışmaları kurumlarda ve bu konuda eğitim almış uzman kişiler tarafında yapılır. Ancak eğitimin bununla sınırlı kalmaması, uzman tarafından uygulanan programın evde anne babalar tarafından da desteklenmesi hedeflenen becerilere ulaşılmasında önemli rol oynamaktadır. Araştırma sonuçları anne-babaların eğitildiklerinde eğitime doğrudan katıldıklarını ve çocuklarına yardımcı olabildiklerini göstermektedir.
Cinsel Gelişim
Cinsel eğitim doğumdan ergenlik dönemine kadar olan bir dönemi kapsar. Cinsel eğitime başlama yaşı ne çok erken, ne de çok geç olmalıdır. 

Çocuğun cinsel konulara merakı diğer merakları gibi yerinde ve sağlıklıdır. Dünyayı tanıma ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Çocuklar genellikle cinsiyetler arasındaki farklılıkları ve dünyaya nasıl geldiklerini sorarlar. Bu sorulara kaçamak cevaplar vermek, çocuğa kızmak, bu konuların “ayıp, günah” olduğunu söyleyerek tepki vermek çocuğun bir daha anne babasına bu soruları sormamasına, cevapları başka yerlerde bulmaya çalışmasına neden olacaktır. 

Cinsel eğitim konusunda detaylı bilgi vermeye gerek yoktur. Çocuk sordu diye tüm bilgileri çocuğa aktarmak ve başka sorular sormasını önlemek yanlış bir tutumdur. Her yaş dönemine göre verilecek bilgi düzeyi farklıdır. Küçük yaşlarda birkaç cümle ile açıklamak yeterlidir. Yaş büyüdükçe bilgiler biraz daha detaylandırılabilir. 

Cinsel bilgilerin kız çocuğa anne, erkek çocuğa da baba tarafında verilmesi uygundur. 

Bilgi vermek için çocuğun soru sormasını beklemek gerekir. Çocuklar genellikle 3-4 yaşlarında soru sormaya başlarlar. Sorduğu soruları geçiştirmek, cevap vermemek ya da konuşmakta zorlanmak çocuğu daha da meraklandıracak ve endişelendirecektir. Çocuğa istediği anda basit, kısa, gerçek ve endişesiz cevap verilmelidir. Çocuklar bu bilgileri unutabilirler. Bu nedenle sorduklarında yeniden aynı cevaplar verilmelidir. Doğru cevap aldıklarında çocukların güvenleri de desteklenmiş olur. Cevap konusunda yeterli hissedilmediğinde en yakın zamanda açıklanacağı söylenip bir uzmandan yardım almak uygun olur. Cinsellik konusunda bilgi sahibi olan çocuklar genellikle bunu uygulamazlar. Sadece oyunlarla geçiştirirler. Ancak anne baba ve çevrenin tepkileri karşısında ilgilerini arttırabilirler. Yetişkinin değişen tutumu ve karmaşık yanıtlar çocuğun güvenini sarsar. Çocuğa bilgi vermemek ise onun yanlış bilgiler edinmesine neden olabilir. 

Hamilelik ve doğuma yönelik sorulara dikkatli cevap verilmelidir. Bu konuda annenin bilgi vermesi daha doğrudur. Doğumla ilgili sorularda yaşanan acılar yerine annelikle ilgili bilgi verilmesi daha uygundur. 

Bazen çocuklar anne babalarının vücutlarını görmek isterler. Bu doğaldır. Bu durumda reddetme, azarlama gibi tutumlardan kaçınılmalıdır. Bu tutumlar çocuğun kendisini suçlu hissetmesine neden olur. Çocukların önünde çıplak dolaşmamaya özen gösterilmeli, çocuğun aniden odaya girmesi durumunda ise tepki verilmeden giyinme normal şekilde sürdürülmelidir.

Doğumdan sonraki birinci yılda bebeğin ilk cinsel duyguları yıkanma ve altının değiştirilmesi sırasında ortaya çıkar. Bebek bezinin genital bölgedeki baskı ve hareketi bebeğin bundan haz duymasına neden olur. Bebek tesadüfen cinsel organına dokunabilir ve hazzı yeniden yaşamak isteyebilir. Bebeklerin bu davranışı doğal, normal ve sağlıklıdır. Cinsel eğitim bu noktada başlar. Tuvalet eğitimi sırasında ilgi yeniden cinsel organlara yönelir. 

Çocukta cinsiyet farkıyla ilgili sorular 2. yaşta, doğumla ilgili olanlarsa 3-4 yaşlarında başlar. Cinsiyet farklılığına yönelik sorulara kızlarla erkeklerin farklı yaratıldıklarını, kızların büyüyünce anne olabilmeleri için erkeklerden farklı olduklarını söylemek yeterlidir. Bebeklerin nereden geldiklerine yönelik sorulara ise annenin karnında bebeğin büyümesi için sıcak bir yerin olduğunu, doğumla ilgili sorulara ise bebeğin çok küçük olduğu için annedeki bir delikten kolayca çıktığını söylemek çocuk için açıklayıcı bilgidir.
Otizimle Barışın
Otizm : 
Karşılıklı sosyal ilişki ve iletişim becerilerinde bozulma, tekrar eden davranışlar, ilgi ve etkinliklerde yetersizlikler ile kendini gösteren, 3 yaştan önce ortaya çıkan yaygın gelişimsel bozukluktur.

Otizmin Nedeni :
Anne babalar tarafından en sık sorulan sorulardan biri otizme neyin neden olduğudur. Birçok aile yeterli şekilde ilgilenememeleri nedeniyle çocuklarının otistik olduğunu düşünmektedir. Otizmin ilk olarak tanımlandığı 1940’lı yıllarda annelerin çocuklarıyla yeterli ilişki kuramamaları sonucu otizmin görüldüğü düşünülmüş; ancak yapılan araştırmalar bu görüşün geçerli olmadığını ortaya koymuş; daha sonra otizmin beyindeki fonksiyonların  bazılarının fizyolojik olarak bozulmasından kaynaklandığı görüşü ağırlık kazanmıştır. Bazı araştırmalar ise otizmin daha çok genetik olduğunu ortaya koymakta ve bu nedenlere bağlı olarak beyindeki bazı yapılarda kimyasal dengenin bozulduğu düşünülmektedir. 

Genler ve Otizm :
Otizm genetik ve çevresel etkilerin bir araya gelmesi ile görülmektedir. Birden çok genin otizmde etkili olduğu araştırmalar sonucu ortaya konmuştur. Ancak otizmin tamamıyla genetik olduğu söylenemez. İkizler üzerinde yapılan araştırmalarda tek yumurta ikizlerinden biri otistikse diğerinin otistik olma olasılığının % 60 olduğu, çift yumurta ikizlerinde bu oranın % 15’e düştüğü görülmektedir. Otistik bir çocuğun kardeşinin otistik olma olasılığının ise % 1.3 oranında olduğu belirtilmektedir. Yine araştırmalar sonucu ortaya çıkan başka bir bulgu da otistik çocukların yakın akrabalarında içe dönüklük özelliğinin yaygın olduğudur.

Otistik Çocukların Özellikleri :

* Sosyal ilişkide bozulma: Sosyal ilişkide görülen bozulma sürekli ve belirgindir. Göz teması kurma, yüz ifadesi, vücut pozisyonu, el-kol hareketleri gibi sözel olmayan davranışlarda diğer çocuklara oranla oldukça büyük farklılıklar görülür. Bu çocuklar göz teması kurmaktan kaçınırlar, bakışları karşısındakini delip geçiyor gibidir. Otistik çocuklar kucaklanmak istemeyebilirler. Kendilerine seslenildiğinde duymuyormuş gibi davranabilirler. Yaşıtlarıyla uygun ilişki kurmada başarısızdırlar. Yaşıtlarına karşı ilgileri ya hiç yoktur ya da çok azdır. Genellikle oyuncaklara ilgi göstermezler; ilgi gösterseler bile bu, oyuncağı amacına uygun şekilde kullanmaya yönelik değildir. Örneğin oyuncak arabayı yerde sürütmek yerine ters çevirip tekerleklerini döndürebilirler. Ev içindeki eşyalara özellikle mutfak eşyalarına, deterjan kutularına karşı daha ilgilidirler. Oyun oynama becerisi gelişmiş otistik çocuklarda ise karşılıklı oyun oynama davranışı görülmez. Yere yatıp saatlerce arabayı ileri geri sürütürler ancak karşılıklı olarak arabalarla oynama davranışını gösteremezler. Oyuncağını ya da ilgilendiği nesneyi başkalarına gösterme, getirme gibi ilgilerini paylaşmaya yönelik davranış göstermezler. Çoğunlukla başkalarının varlığının farkında değillerdir. Diğerlerinin kendileri hakkındaki duygularından ve kendi davranışlarının da diğerleri üzerinde yarattığı etkiden habersiz görünürler. Başkalarının duygularına karşılık vermekte, gereksinimlerinin ve sıkıntılarının farkında olmakta ve anlamakta zorlanırlar. Bazı otistik çocuklar aşırı şekilde anneye bağlıdır ve ayrılmaya tolerans gösteremezler. Taklit becerisindeki yetersizlik de uygun durumlarda uygun tepkiler verebilmelerini (el sallamak, gülümsendiğinde karşılık vermek gibi) zorlaştırmaktadır. 

* Dil gelişimi ve iletişimde bozulma: İletişimdeki yetersizlikler hem sözel hem de sözel olmayan iletişim becerilerini etkiler. Konuşma ya hiç yoktur ya da gecikmiştir. Bu, en sık görülen problemdir. Bazı otistik çocuklar sessizdir ve kendilerine söylenenlerin çok azını anlıyor gibidirler. Bazen tek bir kelime veya cümle kullandıkları ancak bunu bir daha tekrar etmedikleri görülebilmektedir. Otistik çocukların büyük bir kısmı konuşmayı geç de olsa öğrenirler. Konuşması gelişen otistik çocuklarda dilin karşılıklı konuşmayı sürdürebilmek için yeterli olmadığı, basit ihtiyaçları belirtmek amacıyla kullanıldığı; bunun yanı sıra telaffuz güçlükleri, gramer bozuklukları, konuşmanın hızında, tonlamada, ritim ve vurguda farklılık olduğu görülebilmektedir. Bir kısmı kendilerine söyleneni tekrar eden bir konuşma yapısına sahiptir. Bu çocuklar sözsüz iletişim kurmakta da başarısızdırlar. Bir şeyi göstermek yerine annelerinin ya da kendileriyle ilgilenen kişilerin ellerinden tutup istediklerini elde etmeye çalışırlar. Dili anlamadaki bozukluk şakaları ve soru cümlelerini anlayamama ile ortaya çıkar.

* İlgi ve etkinliklerde görülen sınırlılık ve tekrar eden davranışlar: Otistik çocuklarda görülen problemlerden biri de sınırlı ilgi ve etkinliklerin, yinelenen davranışların görülmesidir. Otistik çocuklar heyecanlandığında kuş gibi kanat çırpma, ayakta ya da otururken ileri geri sallanma, kendi etrafında dönme, araba tekerleği, tencere kapağı, tabak gibi nesneleri döndürme, eşyaları sıralama, kendini sıkma, bir yere sürekli vurarak ses çıkarma, çalışmakta olan çamaşır makinesini seyretme, sürekli zıplama gibi hareketler yaparlar. Bazı çocuklarda ise sürekli aynı şarkıyı dinleme, aynı şarkıyı, tekerlemeyi ya da reklamı söyleme tarzında davranışlar görülür. Aynılıkta ısrar ederler ve değişikliklere karşı direnç gösterirler. Evdeki eşyaların yer değiştirmesi, eve uzun süreli bir misafirin gelmesi, bildiği bir yere farklı bir yoldan gitmek gibi yaşadıkları mekanda veya günlük programlarında oluşan değişiklikler karşısında huzursuzluk, ağlama, sinirlilik gibi davranışlar sergileyebilirler.

* Davranışsal özellikler: İnsanlara karşı ilgisiz davranma, anne-babadan ayrılmaya tepki göstermeme, kapalı ve kalabalık ortamlarda huzursuz olma, tehlikenin farkında olmama, eşyaları atma, kırma, elini ısırma, başını yere ya da duvara vurma gibi çevreye ve kendisine zarar verme, nedensiz gülme ve ağlamalar, tüylü oyuncaklardan korkmak, parmak boyası, oyun hamuru gibi malzemeleri elleyememek, ağlama, bağırma, kendini yere atma şeklinde görülen öfke nöbetleri, ileri-geri sallanma, kendi etrafında dönme, parmaklarını oynatma, eliyle vücuduna vurma gibi değişik davranışlar gösterirler. Bu davranışların iletişimdeki yetersizliğe bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmekte; iletişimin artması, konuşmanın gelişmesiyle birlikte bu problemlerin azalacağı kabul edilmektedir.

* Duyusal uyaranlara karşı tepkiler : Otistik çocukların genellikle kendi isimlerine ve seslere tepkisiz davranmalarına karşın bazı seslere aşırı tepki verdikleri, yüksek ve tekdüze seslerden rahatsız oldukları görülmektedir. Bazı seslere ise hiç tepki vermemeleri anne babalara, işitme problemi olabileceğini düşündürmektedir. Yapılan işitme testleri sonucu bu çocukların organik olarak bir işitme problemi yaşamadıkları, uyaranlara karşı çok açık olmamaları nedeniyle tepki göstermedikleri görülmektedir. Birçok nesneye bakmamalarına karşın dönen, hareket eden, parlak nesnelere uzun süre bakabilirler. Dokunmak, kucaklanmak gibi fiziksel temasa tepki gösterebilirler.         

* Motor gelişim özellikleri : Kaba motor denilen, bütün vücut kaslarının kullanıldığı, yürüme, koşma, atlama gibi becerilerde çoğunlukla yaşlarına uygun bir gelişim gösterdikleri; bununla birlikte kesme, yırtma, kalem tutma gibi parmak becerisi gerektiren çalışmalarda zorlandıkları, bazı otistik çocukların özellikle kalem tutmaya karşı dirençli oldukları; çoğunun el tercihi yapmadığı, uzun yıllar her iki ellerini de kullandıkları görülmektedir.                                                                              

Otizmin Görülme Sıklığı :
Yapılan araştırmalarda her 10.000 doğumda 5 ila 15 sıklığında olduğu, erkeklerin kızlara oranla 4 kat daha fazla etkilendikleri görülmektedir.

Tanı Konma Yaşı :
Tanı konma yaşı 3 yaş olmasına rağmen doğumdan itibaren bazı farklılıkların görülmesi otizm olasılığını düşündürebilir. İlk belirtiler taklit alanında görülür. El sallama, gülümsemeye karşılık verme gibi davranışları taklit etmeme, kendisine bakan kişiye ilgi göstermeme, kucaklanmaya tepki gösterme, göz kontağının yetersiz olması ya da hiç olmaması, nesnelere uzanmama, ihtiyaçlarını belirtmek için değişik ağlamalar kullanmama, isteğini belirtmek amacıyla işaret etme davranışını yapmama gibi özellikler gösterebilirler.

Otistik Çocuklar ve Kardeşleri :
Otistik kardeşi olan çocuklar birçok özel problemle karşı karşıyadır. Onlar için en zor olanı anne babalarının kardeşlerine çok fazla zaman ayırmaları ve dikkat etmeleri; bu nedenle de ailenin geri kalanına çok az zaman kalmasıdır. Bu durum özellikle yaşı otistik çocuğa yakın olan kardeşi daha fazla etkiler. Anne babaların bu durumu fark edebilmeleri, her çocuğun eşit derecede değerli olduğunu ve sevildiğini göstermeleri önemlidir. Yıkıcı davranışları olan otistik çocuk, oyuncakları ve diğer eşyaları kırabilir. Bu nedenle kardeşlerin kendi eşyalarını koyabilecekleri güvenli ve kilitli bir yere ihtiyaçları vardır. Mümkünse kendilerine ait bir oda olması önemlidir.  Anne babaların zarar verilmiş  eşyaları yenileyebilmeleri ve otistik çocuğa kendisinin olmayan eşyaya dokunulmayacağını öğretmeleri yararlı olacaktır. Kardeşler anne babaları tarafından kendi haklarının korunduğunu gördüklerinde eşyalarının zarar görmesine karşı daha toleranslı olabilirler.Okul çağındaki kardeşler arkadaşlarını eve çağıramamanın sıkıntısını yaşayabilirler. Bu durumda anne babaların, arkadaş ziyaretleri konusunda çocuklarını cesaretlendirmeleri önemlidir. Böylece otizmin ne olduğunu basit olarak anlatabilir ve çocukların sorularını cevaplayabilirler. Otistik çocuk belki diğer çocuklarla oynayabilir. Ancak devamlı yıkıcı aktiviteler yapıyorsa anne babalar çocukları ve arkadaşlarının kendi başlarına oynayabilmeleri için ortam hazırlamalıdırlar. Birçok çocuk otistik kardeşiyle oynamaktan ve ona bir şeyler öğretmekten hoşlanır, değişik aktivitelere katılmasını sağlar. Bu işte kardeşler anne babalarından daha başarılıdır. Engelli çocuklar yıllar geçtikçe gelişimsel olarak ilerleme kaydetseler de yetişkin yaşamlarında profesyonel bakıma gereksinim duyabilirler. Otistik çocukların anne babaları diğer çocuklarının omuzlarına çok fazla sorumluluk yüklememeleri konusunda duyarlı olmalı ve çocuklarının kendileri için zaman ayırmalarını sağlamalıdır. Anne babalar doğal olarak engelli çocuklarının gelecekleri hakkında kaygı duyar ve bazıları kardeşlerin bakım sorumluluğunu üstlenmelerini bekler. Bu, kardeşler açısından çok zor bir durumdur ve hayatlarını olumsuz olarak etkileyebilir. 

Bazı çocuklar otistik kardeşle iletişim kurmakta zorlanabilir. Onların bu duygularına saygı gösterilmeli, ilişki kurmaları konusunda zorlanmamalı ve suçlu hissettirilmemelidirler. Bu, yardım umudunda olan anne babalar için zordur. Ancak isteksizce ve zorla yapılan yardım hiç yardım edilmemesinden daha kötüdür. Otizmin ne demek olduğunu öğrenmeden önce kardeşler kendilerinde otistik davranışlar olup olmadığı konusunda endişe duyabilirler. Anne babaların bu duruma karşı duyarlı olmaları ve çocuklarını rahatlatmaları önemlidir. Ergenlik çağındaki çocuklar sıklıkla ileride kendi çocuklarının otistik olup olmayacağını merak ederler. Bu riskin oranı sayısal olarak belirlenememekle birlikte genel popülasyona oranla daha fazladır.

Çocuğunuz :

 Seslenildiğinde bakmıyorsa,
 “Gel, otur, ver” gibi basit talimatları anlamakta ve uygulamakta zorlanıyorsa,
 Göz kontağı kurmuyor ya da kısa süreli kuruyorsa, 
 Bir şey söylendiğinde duymuyormuş gibi davranıyor ancak sevdiği bir müzik ya da reklam olduğunda arkadaki odadan koşup geliyorsa,
 Oyuncaklarla amacına uygun olarak oynamıyor, karşılıklı oynamakta zorlanıyorsa,
 Hareket ve kelimeleri tekrar etmek için çaba göstermiyorsa, 
 Yaşı geldiği halde konuşmuyorsa,
 Bir şey istediği zaman sizi oraya götürüyor, sizin elinizi kullanarak elde etmeye çalışıyorsa,
 Değişikliklere tepki gösteriyorsa,
 Heyecan, mutluluk, üzüntü gibi ifadeleri belirtemiyor, karşısındakinin duygu ifadeleriyle ilgilenmiyorsa,
 Belli bir şeye dikkatini veremiyorsa,
 Dönme, sallanma, elleriyle değişik hareketler yapma gibi davranışlar gösteriyorsa

otistik bozukluk olabileceği olasılığı düşünülerek mutlaka bir çocuk nöroloğu ya da çocuk psikiyatristi ile görüşmek ve profesyonel yardım almak gerekir. Burada önemli olan bir konu da bu belirtileri gösteren her çocuğun otistik olmadığıdır. Çok farklı nedenlerden bu belirtilerin bir ya da bir kaçı görülüyor olabilir (işitme kaybı gibi) . Bazen tıbbi müdahale (işitme cihazı gibi) ya da ev içi düzenlemelerin yapılması (anne çocuk iletişimini arttırıcı etkinlikler gibi) ile belirtilerin azaldığı görülebilir. Bu nedenle uzmanlardan yardım almanın önemi büyüktür.

Erken Tanının Önemi :
Erken tanı özel eğitim çalışmasının bir an önce başlatılması açısından önemlidir. Otistik çocukların diğer çocuklar gibi kendi kendilerine öğrenme tekniği geliştiremedikleri, bu nedenle zaman kaybetmeden profesyonel yardım almalarının özellikle dil gelişimi ve sosyal becerilerin ilerlemesinde önemli olduğu vurgulanmaktadır.

Tedavi :
Otizmin nedeni tam olarak bilinemediğinden tamamen tedavi edilebilen bir durum olmadığı düşünülmektedir. Ancak uygun eğitim programı ile dikkat ve dürtü düzenleyici ilaçların kullanılması ile çocuğun var olan potansiyelini olabildiğince en üst düzeye getirmek mümkün olabilir. Yaşanan problemin şiddeti, belirtilerin yoğunluğu, çocuğun var olan kapasitesi eğitimden yararlanabilmesinde önemli faktörlerdir.
Eğitimin başlıca amacı çocuğa öğrenmeye hazır olmasını sağlayacak becerileri kazandırmaktır. Bunlar göz kontağı kurma, uygun oturma ve basit talimatlara uyma gibi temel becerilerdir. Daha sonra kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlama amacıyla giyinme-soyunma, beslenme, temizlik, tuvalet eğitimi gibi özbakım becerilerinin kazandırılması, iletişim becerilerini geliştirmek amacıyla dikkat, taklit etme, dinleme, tanıma, anlama çalışmalarının yapılması, uygun durumlara uygun tepki vermek, oyun oynamak gibi sosyal becerilerin kazandırılması hedeflenir.
Zaman zaman diyet teorisi, yunuslarla tedavi gibi alternatif tedaviler gündeme gelmekte; ancak bu tedavi şekillerinin etkililiği kanıtlanamamaktadır. En uygun tedavinin eğitim olduğu bilinmektedir.

Eğitim Sürecinde Ailenin Katılımı :
Eğitimdeki başarı, anne babaların eğitim programına katılmaları, anne-baba-uzman işbirliğinin sağlanması, yapılan çalışmaların evde desteklenmesi ile mümkündür. Yapılan birçok çalışmada ailelerin eğitim programına katıldıklarında çocukların başarı düzeyinin arttığı bulunmuştur. Çocukla aynı göz hizasında bulunarak iletişim kurmaya çalışmak, göz kontağı kurmak, onunla konuşurken kısa ve basit cümleler kullanmak, göstererek ya da adını söyleyerek istediği şeyi elde etmesini sağlamak çocuğu eğitime hazırlama sürecinde ailelerin yapabilecekleri çalışmalardır.

Okul Hayatı :
Otistik çocuğu olan aileleri endişelendiren konulardan biri çocuklarının okula gidip gidemeyeceğidir. Normal bir eğitim programına katılıp katılamayacağı çocuğun kapasitesi, erken yaşta tanı konulup eğitime başlanması, profesyonel desteğin düzenli ve sürekli olması, ailenin eğitim sürecine katılması ve işbirliği içinde olması kriterlerine bağlıdır. Belirtilen durumların gerçekleşmesi halinde birçok otistik çocuğun zaman zaman destekle de olsa normal eğitimden yararlanabildikleri görülmektedir. Gelişimi yavaş seyreden, belirtilerin yoğun olduğu çocukların ise kendilerine uygun programların olduğu özel eğitim okullarında eğitim almalarının daha yararlı olduğu düşünülmektedir.
Otistik çocuklarda dikkatin yeterli olmaması nedeniyle bazı öğrenme sorunları görülebilir. Somut örneklerle ve görsel olarak daha kolay öğrenebilirler. Ayrıca ders düzenini bozma, uygun olmayan tepkiler verme gibi davranış problemleri gösterebilirler.

Yetişkin Yaşamı : 
Otizmin çok hafif formlarında tamamen normal bir gelişim ve hayat çizgisi izleyen otistikler yetişkin yaşamlarında kişilerarası ilişkilerde, espri, şaka, mecaz ve imaları anlamakta sorun yaşarlar. Bir kısmı az bir destekle kendi başına bir evde yaşayabilir. Çok azı tamamen bağımsız yaşar. Çok azı evlenir ve aile oluştururlar.
Kendi başına karar verebilme becerisindeki yetersizliğin devam etmesi nedeniyle karar vermeyi gerektirmeyen, yapılacak işin belirli ve basit olduğu, örneğin bahçe bakımı, paketleme işi, bilgisayar verilerinin girilmesi gibi işlerde çalışabilirler.
Down Sendromu
Down Sendromu Nedir ? 

İnsan vücudu oldukça fazla sayıda hücrelerden bir araya gelmiştir. Her bir hücre içinde, genetik bilgilerin bulunduğu iplik tarzında "kromozom" dediğimiz yapı vardır. Normalde spermlerde ve kadının yumurta hücrelerinde 23 adet tek kromozom bulunur. Döllenme ile bunlar birleşip bebeğin 23 çift (toplam 46 adet) kromozomunu oluştururlar. Kromozom sayısı  normalde 46 adettir. Ancak bu sayı Down Sendromlu bireylerde 47 dir. Bazen sperm ya da yumurta hücresinde, kromozom yapımında bir hata olur ve spermde ya da yumurta hücresinde 21nolu kromozomdan bir yerine iki adet üretilir. Böylece anormal sperm veya yumurta hücresi 23 adet yerine 24 adet kromozom taşır (21 nolu kromozomdan iki adet oluşur). Anormal sperm ya da yumurta hücresinin normal bir sperm ya da yumurta hücresi ile döllenmesi sonunda, oluşan bebeğin toplam kromozom sayısı 47 adet (21 nolu kromozomu ise 3 adet) olacaktır. Down Sendromuna bu yüzden trizomi 21 de denilmektedir. 

Down Sendromunun Görülme Sıklığı Ne Kadardır?
Down Sendromuna her 600–700 canlı doğumda bir rastlanır. Kabaca bir hesaplama ile her yıl yurdumuzda 2500–3000 Down Sendromlu bebek dünyaya gelmektedir. Bu ise ayda 250–300, günde 10 Down Sendromlu bebek dünya'ya geliyor demektir.  Amerika Birleşik Devletleri’nde yılda 5000, Almanya’da yılda 1200, Avusturya’da yılda 800 Down Sendromlu bebek dünyaya gelmektedir.
Down Sendromu neden olmaktadır? 
Down Sendromunun neden olduğu konusu şu ana kadar açıklığa kavuşmamıştır. Konunun uzmanları Down Sendromu için "tesadüfler sonucu ortaya çıkmaktadır" derler. Yapılan araştırmalarda bilimsel olarak ortaya konabilen neden, annenin yaşının 35'in üzerinde olması veya babanın yaşlı olması Down Sendromlu bebek sahibi olma olasılığını arttırdığı şeklindedir.

Down Sendromlu bebeklerde doğum sonrası görülen bazı ortak özellikler:
 Yüz     :  Down Sendromlu bir çocuğun yüzü genelde yuvarlakça ve basıktır. 
 Baş: Yuvarlak, boyun ve sırt aynı düzlemdedir. 
 Gözler: Hemen tüm Down Sendromlu çocukların gözleri badem gibi yukarı doğru çekiktir. Gözlerinin burun taraflarında "epikantus" denen bir deri kıvrımı vardır. Yeni doğanlarda göz içinde beyaz veya hafif sarı lekeler olabilir. Bunlar zaman içinde kaybolur. 
 Saçlar: Saçlar genelde yumuşak, seyrek  ve  parlaktır. 
 Ense   : Down Sendromlu yenidoğanın ensesinde büyüdükçe kaybolan bir deri kıvrımı  gözlenebilir.   Saç çizgisi enseden genelde daha yüksektedir. Ense daha düz gibi durmaktadır. 
 Kas tonusu: Yenidoğanların boyun ve  diğer eklemleri gevşektir. Çocuklar ele alındığında pelte gibi gözlenir. Yani kasları gevşektir. Buna Hipotoni denir. 
 Ağız: Ağızları genellikle küçüktür. Damakları yüksektir. Tüm kaslarda olduğu gibi dilin ve ağız kaslarının gevşekliği nedeniyle dil genelde dışarı sarkıktır. 
 Eller: Eller  geniş ve parmaklar kısadır. Birçoğunda avuç içinde enlemesine kalın bir çizgi vardır. (Simian hattı) 
 Ayaklar : Ayaklar genellikle dardır ve ayak baş parmak ile ikinci parmak arasında bir boşluk vardır.(Sandalet boşluğu
 Boy: Down Sendromlu çocukların kilosu ve boyu doğumda genellikle normalden  pek farklı değildir. Bazıları ise ortalamanın biraz altında olabilirler. Erişkin yaşta genelde kısa boyludurlar. Ailelerinin boy ortalamasına yaklaşanların sayısı az değildir. 

Down Sendromu tipleri nelerdir? 
Down Sendromunun değişik şekilleri vardır. Bunlar: 
 Serbest trizomi 21: 

En fazla rastlanan tiptir. Tüm Down Sendromu olaylarının yaklaşık % 95 kadarı bu tiptir. Down Sendromunun tüm bulgulari vardır. Kromozom sayısı 47 tanedir. Annenin yaşının ileri olması ile daha fazla ilgilidir.  Babanın yaşının ellinin üzerinde olması da bu tipte ön plandadır. 
 Translokasyon trizomi 21: 

Genellikle yeni bir olgu olarak ortaya çıkar. % 4-5 oranında rastlanır. Kromozom sayısı 46 olarak saptansa da fazla olan kromozom kaybolmamış, başka bir kromozomla birleşmiştir. Ailede % 25 oranında bir kromozom translokasyonu olabilir. Bu çocuklarda serbest Trizomi 21 gibi Down Sendromunun tüm bulgularına rastlanır. Ailede kromozom analizi önerilir. 
 Mozaik trizomi 21: 

Tüm Down Sendromu olguları içinde  yaklaşık % 1- 2 oranında rastlanmaktadır. Etkilenen bireylerin bazı hücrelerinde 46, bazılarında ise 47 kromozom vardır. Bulgular hücrelerin etkilenmesine göre farklılıklar gösterebilir. 

 Down Sendromunun tedavisi var mıdır?
Down Sendromu  bir hastalık değil;   tıpkı yeşil göz, sarı saç gibi   bir oluşumdur. Bu nedenle tedavi olanağı yoktur. Ancak Down sendromuna eşlik eden bazı hastalıklar vardır. Öncelikle onların tedavi edilmesi gerekir.

Down Sendromuna eşlik eden hastalıklar nelerdir?
Down Sendromuna eşlik eden hastalıklardan bazıları şunlardır: 
 Doğumsal kalp hastalıkları 
 Tiroid hastalıkları 
 Bağışıklık sistemi yetmezliği 
 Artmış lösemi oranı 
 Üst solunum yolları enfeksiyonu başta olmak üzere çeşitli enfeksiyonlar. 
 Mide ve barsak sorunları 
 Göz ve kulak hastalıkları 
 Kalıcı dişlerde şekil bozukluğu 

Down Sendromlu çocuk için neler yapılabilir?
Down Sendromunda zihinsel ve bedensel gelişimin desteklenmesi için erken eğitim ve erken fizyoterapi gereklidir. Bu nedenle doğum sonrası en kısa sürede çocuğun eğitimine başlanmalıdır.

Down Sendromunda Konuşma:
Down Sendromlu  bir çocukta gelişim yaşıtlarına oranla geriden takip ettiği için konuşma da gecikecektir. Bu nedenle eşlik eden hastalıklar tedavi edilir ve olası işitme sorunları giderilirse,  verilecek eğitimin kalitesi ile orantılı olarak çocuk ortalama 2–3 yaşında ilk kelimeleri konuşmaya başlar. İlk kelimelerden sonra konuşma hızla gelişir. 

Down Sendromunda Fizyoterapi: 
Down Sendromunda çocuklarda genelde bir kas gevşekliği vardır. Bu nedenle çocuğun başını tutması, emeklemesi ve yürümesi geç olmaktadır. Bunu hızlandırmak için fizyoterapiye erken başlanması, onun hayata bir an önce başlamasında etrafını keşfetmesinde yardımcı olur.  

Davranışsal özellikler nelerdir ?
Her şeyden önce Down Sendromlu bireyler neşeli, dürüst ve kurallara uyumludurlar. Yardımseverdirler. Acıma duyguları çok iyi gelişmiştir. Kinlenme, bencillik ve çıkarcılık onlardan uzaktır. Doğayı severler. Dine eğilimleri fazladır. Sempatiklikleri ile toplumda hemen her zaman ilgi odağı olurlar. Sokulgandırlar. Olumsuzluklardan çabuk etkilenirler. Duygusaldırlar. Taklit yetenekleri çok iyi gelişmiştir; mizah yetenekleri de vardır. Güzel sanatlarda başarılı olurlar. Müzik ve danstan hoşlanırlar. Ancak özellikle küçük yaştaki Down Sendromlu çocukların bir grubunda davranış bozukluğu ve dikkat eksikliği görülür. Bu çocuklar zaman zaman başa çıkılması konusunda anne baba ve öğretmenleri zorlar. Kaçma, eşyaları atma, ısırma gibi tipik davranış problemleri görülebilir. Büyük küçük tüm DS’li bireylerde görülebilecek en tipik özelliklerden biri de inatlaşmaya yatkın olmalarıdır. Bu nedenle yönergelerin emir şeklinde değil de oyun şeklinde sunulması yönergeye uyulmasını kolaylaştırır; inatlaşma sürecinin yaşanma riskini azaltır.
Down Sendromu çocuğu nasıl etkiler?
Her çocukta olması gerektiği gibi Down Sendromlu bebekler ve çocuklar iyi bir bakım ve erken eğitime gereksinim duyarlar. Çocuklarda gelişim genelde geriden takip etmektedir. Oturma ve yürüme geç olmakta, öğrenme diğer çocuklardan daha geriden gelmektedir. İlk beş yaşta gelişim diğer çocuklar gibi ama yarı tempoda oluşmaktadır. Down Sendromlu çocuklar uyaranlara yanıt vermek için daha fazla zamana ihtiyaç duyarlar. Eğer çocuğa yeterli zaman verilirse uyaranlara yanıtları sağlıklı çocuklar gibi olacaktır. Gelişim sağlıklı çocuklardan geride olsa da Down Sendromlu çocuklar arasında da gelişimde farklılıklar gözlenir. Kas gevşekliği nedeniyle hareket kısıtlılığı gözlenebilir. Fizyoterapi bu sorunun giderilmesine yardımcı olur. 

Erken eğitimin önemi
Erken yaşlarda başlanılan eğitim sonucu zihinsel gelişimde ilerlemeler olduğu, zihinsel potansiyeli daha iyi durumda olan DS’li çocukların normal ilköğretim okullarına gidip kaynaştırma eğitimine uyum sağlayabildikleri bilinmektedir. DS’li çocukların hayatlarının ilk 18 ayında yaşadıkları zihinsel gerilemeden erken eğitimle korunduğu sonucu Avustralya, İsrail ve Amerka’da yapılan araştırmalardan edinilmiştir. DS’li çocukların kendi kendilerine öğrenme konusunda motivasyonlarının olmadığı, verilen görev ve problemlerden çok çabuk vazgeçtikleri ancak oyun, ödül ve olumlu yaklaşımla devam ettikleri saptanmıştır.
Büyümek İstemiyor
Çocuklar 3 yaştan itibaren birey olma sürecine girerler. Birey olma, büyüme, yaşına uygun sosyal davranışlarda bulunma, ihtiyaçlarını karşılayabilme becerilerini de beraberinde getirir. Büyüme yalnızca fiziksel olarak boy ve kilonun artması değil aynı zamanda duygusal anlamda da yaşına uygun davranabilmektir. Çocuğun yaşına uygun davranmayı öğrenebilmesi için ebeveynlerin çocuğun becerilerinin gelişmesi için fırsat tanımaları ve uygun ortam hazırlamaları, çocuğa güvenmeleri ve çocuğun da kendisine güven duymasını sağlamaları, kural-sınır koyma, kararlı ve tutarlı davranma gibi temel prensiplere dikkat etmeleri, çocukla karşılıklı doyumun sağlanacağı yeterli ve kaliteli zaman geçirmeleri gerekir. Kurallar ve sınırların belirgin olmadığı durumlarda, çocuğun gelişmesine fırsat verilmeyen, onun yerine her türlü ihtiyacının karşılandığı aşırı korumacı ailelerde çocukların yaş ve fiziksel olarak büyüdükleri ancak duygusal anlamda olgunlaşamadıkları, yaşından daha küçük bir çocuk gibi davrandıkları görülür. 

Büyümek istememenin altında yatan yaygın nedenler nelerdir?
Çocuğun gereksinimleri yeterince karşılanmadığında daha önceki gelişim dönemlerine geri döndüğü görülür. Çocuklar istek ve ihtiyaçlarını dile getirmekte zorlandıklarında bunu davranışlarıyla gösterirler. Bunun en belirgin görülme şekli yaşından küçük davranarak ilgiyi üzerine çekmektir. Yeni bir kardeşin gelmesi, aşırı koruyucu ebeveyn tutumu, ayrılıklar, geçimsizlikler, hastalık, ölüm, okul başarısızlığı gibi yaşam olayları, çocuğun yerine bazı görevleri üstlenme, ona olduğu yaştan daha küçükmüş gibi davranma çocukların geri dönüş yaşamalarına neden olan durumlardır. Bu durumlar karşısında çocuklarda alt ıslatma, bebeksi konuşma, parmak emme, anneden ayrılmak istememe gibi davranışlar görülebilir.

Büyümek istememenin sosyalleşme sürecine etkileri nelerdir? 
Sosyal ortamlarda yaşına uygun davranan, hem yaşıtlarıyla hem de yetişkinlerle uyumlu ilişki kurabilen çocuk sosyal açıdan uyumlu bir birey olarak görülür. Ancak psikolojik olarak henüz tam olgunlaşmamış, büyümek konusunda direnç gösteren çocuklar ne yaşıtlarıyla ne de yetişkinlerle uygun sosyal ilişkiyi tam olarak kuramazlar. Alt ıslatma, bebeksi konuşma, parmak emme, anneden ayrılmama gibi davranışsal belirtiler gösteren çocuklar yaşıtları tarafından kolayca alay edilebilen, incitilebilen çocuklardır. Bu çocuklar bir sorunla karşılaştıklarında bunu çözebilecek psikolojik olgunluğa sahip değillerdir. Uygun çözüm yöntemleri yerine yaşından küçük bir çocuğun gösterdiği davranışları sergilerler. Bu nedenle arkadaş edinmekte, bir gruba dahil olmakta zorluk yaşayabilirler.

Bu, eğitim hayatına nasıl yansır?
Büyümek konusunda direnç gösteren çocuk eğitim hayatında akademik beceriler ve sosyal ilişkiler açısından çeşitli zorluklar yaşayabilir. Akademik alanda ders çalışma ve ödev yapma sorumluluğunun kazanılması konusunda zorlanma, ödevini anne babaya yaptırma gibi sıkıntılar görülebilir. Sosyal ilişkiler açısından bakıldığında ise sorumluluk duygusunun yeterince gelişmemiş olmasından dolayı öğretmeninden sık sık uyarı alabilir. 

Anne babalar büyümek istemeyen çocuklarına nasıl yaklaşmalıdır ve nasıl yaklaşmamalıdır?
 Anne babalar öncelikle çocuklarının kişilik özelliklerini dikkatli incelemeli, gelişim dönemlerini yakından takip etmelidirler. Hangi yaşta hangi becerilere sahip olduklarını, neleri yapabileceklerini göz önüne alarak yaşa uygun düzeylerde sorumluluk vermeli ve bunun takibini yaparak zorlandığı noktada çocuğa yol göstermeli ve yardım etmelidirler. 
 Boşanma, kayıp, okul başarısızlığı, yeni bir kardeşin doğumu gibi yaşam olaylarında çocukla kurulan iletişimin kalitesine dikkat edilmeli, bu dönemlerde çocuğun daha fazla ilgiye gereksinim duyduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
 Aşırı korumacı, çocuğun yerine anne babanın çocuğun yapması gereken işleri yaptığı aile ortamında çocukların “büyümeleri” gecikir. Bu nedenle çocuğa yaşına uygun sorumluluklar verilmelidir.
 Bebeksi davranışların kabul görmediğini, yaşına uygun davranışların kabul göreceği mesajı verilmelidir.

Uzman yardımı ne zaman gereklidir?
Çocuklar yaşlarına uygun davranışlar sergilemediklerinde anne babalar öncelikle kendi tutumlarını gözden geçirmelidirler. Çocukla kurdukları iletişimin ve birlikte geçirilen zamanın kaliteli olması, yemek, uyku gibi düzenlere yönelik problem yaşanmaması, yaşamsal bir krizin bulunmaması, bebeksiliğin pekiştirilmemesi durumlarında bile çocukta yaşına uygun olmayan davranışlar görüldüğünde bir uzmandan yardım alınması uygundur.
Yaşamın İlk Dönüm Noktası: 1 Yaş
İlk doğum günü ile birlikte bebeklikten çocukluğa geçiş dönemi başlar. 1 yaş çocuğunun anlama, kavrama, yetişkinlerle iletişim kurma becerilerinde ilerlemeler görülür. Hareket etme becerisi artar. Daha hızlı emeklemeye ve artık yavaş yavaş yürümeye başlamıştır. İlk kelimeler, ilk adımlar 1 yaş dolaylarında gerçekleşir. Yürüme ile birlikte çevresini daha fazla keşfetmeye başlar, her gün yeni bir şey öğrenir. Birkaç kelime söyler. Çeşitli sesler çıkarır. Duyduğu sesleri taklit eder. Konuşabildiğinden daha fazlasını anlar. Resimlerle, renkli objelerle, kontrol edebildiği ses çıkaran nesnelerle anlamlı şekilde ilgilenir ve tüm bu objeleri kontrol edebildiğini fark eder. 

1 yaş çocuğu dış dünyayı kontrol edebildiğinin farkına varmaya başlar. Artık temel bakım gereksinimlerinin karşılanmasının yanı sıra keşfetmesi ve öğrenmesi için de ortamlar yaratılması, fırsat tanınması gerekir. 1 yaşla birlikte artık yavaş yavaş kurallar da konmaya başlanmalıdır. Hareket özgürlüğü kazanan çocuk sürekli yeni yerleri keşfetmek, dolapları, çekmeceleri karıştırmak, bulduğu kağıtları buruşturup yırtmak, ev eşyaları ile oynamak ister. Tehlikenin farkında değildir, kendisini tehlikeye sokabilecek davranışlarda bulunur.  Bu nedenle çocuğun emeklemeye başlamasıyla birlikte kural koyma ihtiyacı ortaya çıkar. Anne babaların en sık başvurdukları yöntem “yapma” demek, hatta kızmaktır. Bunun yerine “Hayır, yapılmaz” demek ve dolap kapaklarına kilit asmak, çocuğun hayatını tehlikeye sokabilecek eşyaları ulaşamayacağı bir yere kaldırmak gibi çeşitli güvenlik önlemleri almak gerekir. Bu yaşta çocuk kuralın kural olduğunu tam olarak anlayamaz. Bu nedenle istenen davranışların “aferin” denerek, alkışlanarak pekiştirilmesi, istenmeyen davranışların da “hayır” denerek ve zaman zaman da görmezden gelinerek söndürülmesi uygun yaklaşımlardır. Bu yaşın en önemli avantajı çocuğun dikkatinin kolaylıkla istenen yöne yönlendirilebilmesidir. Yani çocuk uygun olmayan ya da kendisine zarar verebilecek bir objeye yöneldiğinde ilgisi başka bir obje ya da aktiviteye çekilebilir. Merak bu yaşın en önemli özelliklerindendir. Çocuk engellenmeye çalışılırken merakı da söndürülmemelidir. Dış dünyayı keşfetmek için gösterdiği çabalar için uygun oyun malzemeleri sunulmalı ve merakının giderilmesi sağlanmalıdır. Bu dönemdeki eğitim ve çocuğa yaklaşım şekli çocukta güven ya da güvensizlik duygularının oluşumuna neden olur. İlk bir yılda bebek güvenmeyi öğrenir. Annesinin her durum ve koşulda yanında olduğunu, tüm gereksinimlerini karşılayacağını bilir ve bunun güvenini yaşar. Bu nedenle ilk yılda bebekleriyle yeterince yakın ve sağlıklı iletişim kuramayan annelerin daha sonraki yıllarda da çocuklarıyla güvenli bir ilişki sağlayamadıkları bilinir. Anne bebek arasındaki güven duygusu kişinin ileriki yıllarda başkalarıyla kuracağı ilişkilerin de temelini oluşturur. Bir yaş civarında çocuğun anneye güvenmenin rahatlığını iyice hissetmesi beklenir. Bunun beraberinde annede de rahatlama görülür. Önceden daha yapışık bir ilişki söz konusuyken bir yaş itibariyle annenin varlığının güvenini hissetmesi nedeniyle anneden daha uzun süreli ayrı kalmaya karşı toleransı artmıştır.

Dil Gelişimi:

Bir yaş çocuğu insanlarla bir arada olmaktan, konuşulanları dinlemekten hoşlanır. 1 yaşta ilk anlamlı kelimeler çıkar. Duyduğu sesleri taklit etmeye çalışır. Bazı kelimeleri farklı söyler. “Su” yerine “bu” der. Bazen de kelimeyi söylemek yerine onu ifade eden sembolü kullanmayı tercih edebilir. Örneğin araba yerine “düt düt”, gezme yerine “atta” gibi. Bu tarz yarım ve bebeksi konuşma yetişkinlerin hoşuna gittiğinden onlar da çocukla konuşurken aynı kelimeleri, sesleri kullanırlar. Ancak yetişkinlerin bu sembolleri benimseyip kullanmaları kelimenin gerçek formunun kullanılmasını geciktirir. Bu nedenle çocuğun her zaman yetişkinden kelimenin gerçek şeklini duyması dil gelişimi açısından önemlidir. 

Model Olmanın Önemi:

1 yaş çocuğu etrafını daha dikkatle incelediği için bu dönemdeki anne baba davranışları çok önemlidir. Yapılan birçok davranışı taklit etmeye çalışır. Anne baba ve kendisine bakan kişiyi model alır, onların yaptıklarını yapmaya çalışır. Çocuk model alma davranışı ile uygun olan ve uygun olmayan davranışları öğrenir. Duygu ifadelerini taklit etmeye başlar. Anne babanın sevgiyi, kızgınlığı nasıl gösterdiklerini dikkatle inceler ve taklit eder. Bu dönemde görülen atma ve vurma tarzı davranışlar genelde anne baba davranışlarının taklit edilmesi sonucu ortaya çıkar. 

Oyun ve Oyuncak:

1 yaş çocuğu şekilleri uygun deliklerden atar, objeleri iç içe, üst üste koyar. Alkış yapma, el sallama gibi davranışlarda bulunur. Saklandığını gördüğü bir oyuncağı hemen bulur. Karşılıkla top oynamaya başlayabilir. Bu yaşta üzerinde değişik şekillerin olduğu kovalar, iç içe geçen kaplar, büyükten küçüğe sıralanan halkalar, tek parçalı puzzle, basınca ses çıkaran oyuncaklar ve kitaplar, çocuğun kendi başına kullanabileceği basmalı, itmeli oyuncaklar dil, bilişsel ve motor becerilerinin desteklenmesi için kullanılabilecek materyallerdir. 
2 Yaşında Hala Konuşamıyorsa
2 Yaş Çocuğunun Psikolojik Özellikleri 

2 yaş, hareket edebilme ve konuşma becerilerinin kazanılmış olması ile birlikte bağımsızlaşma girişimlerinin görüldüğü bir yaş dönemidir. 2 yaş çocuğu bir taraftan anneye bağımlılığını sürdürürken bir taraftan da kendi başına hareket etmekten hoşlanır. 

Yabancılarla ve yaşıtlarıyla yavaş yavaş ilişki kurmaya başlar. Bağımsızlık duygusu çok önemlidir ve tüm becerilerde bu özellik görülür. 

2 yaş çocuğu inatçıdır, sürekli tutturur, hareketli ve meraklıdır, etrafı karıştırır, olumsuz, kararsız ve isyankar bir tutum içindedir. Her şeyi kendi yapmak ister. Yaptığı işler kısıtlandığında ya da izin verilmediğinde öfkelenir. Anne baba ile sürekli çatışma halindedir. Söylenenin tersini yapar. 

2 yaşla birlikte mutlu, sakin, kolay idare edilebilen ve söz dinleyen çocuk bir anda huysuz, kararsız, mutsuz, sık sık ağlayan ve söz dinlemeyen bir çocuk haline gelir. 

Dil Gelişimi

2 yaş çocuğunun konuşması yabancılarca da anlaşılır olmaya başlamıştır. Sözcük dağarcığı hızla artar. Kullandığından daha fazlasını anlar. Çocuk ilk önce nesne isimlerini, sonra fiilleri öğrenir. Daha sonra 2 kelimeyi bir araya getirip cümle kurmaya başlar. Dış dünyayı tanımak ve sözcük dağarcığını zenginleştirmek için sık sık sorular sorar. 

Sözcük dağarcığının gelişmesi çocuğun sosyal ve duygusal gelişimi için önemlidir. Kendini ifade etmekte zorlanan çocuk sosyal ilişkiler kurmakta, özellikle de yaşıtlarıyla ilişkilerde zorlanır, dışlanır. 

Konuşma Sorununa Neden Olan Etkenler

Sağlık: Şiddetli ve uzun süren hastalıklar dil gelişiminin gecikmesine neden olabilir. Hastalık nedeniyle çocuğun isteklerini dile getirmesine fırsat verilmeden her isteğinin yerine getirilmesi konuşma gelişimini geciktirir. 

Zeka: 2 yaştan önce çocuğun çıkardığı seslerin zeka ile bağlantısı olmadığı, 2 yaşla birlikte dil gelişiminin zeka gelişimi ile doğru orantılı olduğu düşünülmektedir. 

Cinsiyet: Erkek çocukların dil gelişimi kızlara oranla daha geriden gelmektedir. Kızlara oranla daha kısa cümleler kurarlar. Sözcük dağarcıkları da kızlarınkine oranla daha kısıtlıdır. 

Aile İlişkileri: Sağlıklı anne çocuk ilişkisi dil gelişimini olumlu yönde etkiler. Çocukla konuşmak, ona kitap okumak, onunla oyun oynamak çocuğun dili düzgün ve etkin şekilde kullanmasını sağlar.

Konuşmaya Teşvik: Dilin iletişim aracı olarak kullanılabilmesi için çocuğun bunu bir ihtiyaç olarak hissetmesi gerekir. İsteklerini ifade etme olanağı verilmeden her istediği anlaşılan ve yerine getirilen çocukların dil gelişimlerinin yaşıtlarına oranla geriden geldiği görülmektedir. 

Genetik Faktörler: Baba, amca, dayı, birinci derece kuzen gibi aile bireylerinden bir ya da birkaçında geç konuşma sorununun olması durumunda çocukta görülen konuşma sorununun genetik bir yatkınlıktan kaynaklandığı düşünülebilir.

Gelişimsel Problemler: Yaygın gelişimsel bozukluk ya da otizm gibi dil gelişiminin etkilendiği durumlarda çocuk ya hiç konuşmaz ya da dili etkin şekilde kullanamaz.

Televizyon: Televizyon karşısında çok uzun süre geçirilmesi, özellikle reklam ve klip gibi hızlı geçişlerin olduğu görüntüler dil gelişiminin gecikmesine neden olmaktadır. 

Nörolojik Problemler: Beyinde konuşma merkezinde var olan bazı sorunlar da konuşma, dili etkin şekilde kullanma sorunları yaratır. 

Konuşma Sorunu Karşısında Neler Yapılabilir?

Öncelikle konuşma sorununun kaynağını bulmak gerekir. Konuşma sorunu anne baba tutumlarından kaynaklanıyorsa yani çocuğa dili etkin şekilde kullanması için yeterli fırsat tanınmadıysa, anne baba çocukla çok fazla iletişim kurmuyor, konuşmuyor, kitap okumuyor, oyun oynamıyorsa, çocuk televizyon karşısında çok fazla zaman geçiriyorsa bu durumda 
 anne baba çocuk ilişkisinin süre ve kalitesini arttırmak,  çocuğun televizyonla ilişkisini sınırlandırmak,  dil gelişimini destekleyici oyunlar oynamak,  birlikte resimli kitaplara bakmak,  konuşmanın bir ihtiyaç haline gelmesini sağlamak gerekir. 
Dil gelişiminin yanı sıra zihinsel, motor ve psiko-sosyal gelişim alanlarında da gecikme yaşandığı, göz kontağı kurmama, adına tepki vermeme, kendi etrafında dönme, sallanma gibi davranışların sergilendiği durumlarda ise bir uzmandan yardım almak gerekir. 

Dil Gelişimini Destekleyici Tutumlar

 Giyinirken, yemek yerken, oyun oynarken yaptığınız işleri ona anlatın.  Yaşıtlarıyla bir arada olmasını sağlayın. Konuşurken düzgün cümleler kurmaya özen gösterin. Bebeksi ifadeler kullanmayın.  İsteklerini sözel olarak ifade edebilmesi için fırsatlar yaratın.  Konuşması için zorlamayın, motive edin.  Resimli kitaplara bakıp gördüklerinizi anlatın.  Kısa şarkılar söyleyin. Jest ve mimiklerinizi taklit etmesini isteyin.  Fotoğraf albümünde gördüğünüz kişileri isimlendirin. 
Uyum ve Davranış Bozuklukları
*Uyum ve davranış bozukluğu nedir? 

Uyum, bireyin içinde bulunduğu çevre ile dengeli ilişki kurabilmesi ve bu ilişkiyi sağlıklı bir şekilde sürdürebilme becerisi olarak tanımlanabilir. 

Gelişim süreci içerisinde çocuklar birçok beceri kazanırlar ve her beceri ile birlikte birçok sorunla karşılaşırlar. Bu sorunlar karşısında anne baba ve yakın çevrenin sergilediği tutum ve davranışlar uygun olduğunda sorun kolaylıkla halledilirken, uygun olmayan tutumlar karşısında yaşanan sıkıntılar kalıcı uyum ve davranış sorunlarına dönüşebilir.

*Hangi sorunlar uyum ve davranış bozukluğu olarak adlandırılır?

Parmak emme, tırnak yeme, alt ıslatma, dışkı kaçırma, mastürbasyon, saç koparma sorunları alışkanlık bozuklukları, yalan söyleme, çalma, inatçılık, zarar verme sorunları davranış bozuklukları, korku, kaygı, çekingenlik, tik, kekemelik, uyku ve yeme bozuklukları ise duygusal bozukluklar olarak tanımlanmaktadır.

*Uyum bozukluğu ile normal davranış birbirinden nasıl ayrılır?

Çocuğun gelişim dönemine bağlı olarak yaşadığı olağan sorunlarla, uyum bozukluğu olarak kabul edilen davranışlar arasında ayırım yapmak anne babalar için zor olmaktadır. Yaşanan sorunun gelişim döneminden mi kaynaklandığı, yoksa gerçek anlamda bir davranım bozukluğu mu olduğunu anlamak için şu noktalar göz önünde tutulmalıdır:

Çocuğun gelişim dönemi: Davranış belli bir gelişim döneminde görülen geçici bir durum olabilir. Örn: 4-5 yaşına kadar olan gece işemeleri, 2-3 yaşlarında ortaya çıkan uyku bozuklukları, kısa süren konuşma düzensizlikleri kaygı duyulmasını gerektirmez. 

Belirtinin sıklığı: Çocuğun yaptığı davranışın ne kadar sıklıkta yapıldığı önemlidir. Ara sıra söz dinlememe, yaramazlık yapma, evde huysuz ve hırçın ama dışarıda uyumlu olan çocukların davranışları olağandır. Her söylenene zıt davranışlar gösteren, okulda ve çevrede sürüp giden davranışlar ruhsal açıdan incelenmelidir. 

Davranışın şiddeti: Davranışın yoğunluğu arttığında sorun sinyali verir. 

Davranışın sürekliliği: Süreklilik gösteren davranışlarla bir müddet olup kaybolan davranışlar aynı düzeyde tutulamaz. Örn: kardeş kıskançlığı nedeniyle hırçın ve huysuz olan çocuğun davranışı normal olarak nitelendirilebilir. Ancak çeşitli nedenlerle sorunların sürmesi uyumsuzluk olarak nitelendirilir.

Bir davranışın başka davranışlara eşlik etmesi: Örn: Sadece gece altını ıslatmak yeterli değildir bunun yanında kekemelik, korku, kaygı gibi durumlar da söz konusu ise bu durumda davranım bozukluğu olduğu söylenebilir. 

Sorunun dışa vurulmaması: Çocukların hepsi ruhsal sorunlarını dışa vurmaz. Dıştan belirti göstermeyen içten birçok sorun yaşayan çocuk bunları davranış sorunu yokmuş gibi gösterebilir ancak çocuğun her zaman uyumlu ve dengeli davranması beklenemez. Yaşadığı sorunlarla kendisinin başa çıkmaya çalışması ve yorulması sonucu belirtiler göstermeye başlar.

Çocuğun geçmiş yaşantılarının incelenmesi: Çocuğun geçmişteki uyumunun ve olumlu özelliklerinin de incelenmesi gerekmektedir. Geçtiği gelişimsel dönemlerde sapmaları olan çocuklarda aile desteği ve aile tutumlarının olumlu ya da olumsuz olması nedeniyle geçici ya da kalıcı uyumsuzluk durumu oluşabilir. 

*Bu davranış bozukluklarının özellikleri nelerdir? Nasıl oluşur?

Parmak emme: Çocukların doğuştan sahip oldukları en önemli reflekslerden biri emme refleksidir. Doğumdan sonraki ilk bir yıl içerisinde parmak emme normal olarak kabul edilir. Emme, haz yaratan ve psikolojik olarak rahatlamayı sağlayan bir davranıştır. Psikolojik sorun ve gerginliklerin sonucu olarak gelişebilir. Ev ortamında yaşanan gerginlikler, yeni bir kardeşin doğumu, emme ihtiyacının yeterince doyurulmamış olması gibi durumlar parmak emme davranışının daha sık görülmesine neden olan durumlardır. Genellikle 2 yaş civarında azalması, hatta yok olması beklenen parmak emme davranışı bazı durumlarda çocuk okula başlayana kadar devam eder. Hatta bazen okul zamanında da bu davranışın devam ettiği görülür. Parmak emmenin 2 yaştan sonra devam etmesi durumunda bunun bir uyum ve davranış sorunu olarak görülme olasılığının yüksek olduğu düşünülür.

Tırnak yeme: Tırnak yeme en sık görülen davranış sorunlarından biridir. Çoğunlukla 3-4 yaşlarından önce başlamaz. Çocukların %33 ünde tırnak yeme davranışı görülür. Bu oran erken ergenlik çağına kadar sürer. Ergenlik çağında tırnak yiyen çocukların oranı %40-45 e yükselir. Ailede aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi, ilgi ve sevgi yetersizliği, kıskançlık, sıkıntı ve gerginlik, anne baba geçimsizlikleri, anne babanın aşırı kaygılı olması, çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması tırnak yemeye sebep olan başlıca etkenler arasında sayılabilir. Ayrıca tırnak yeme taklit yoluyla da edinilebilen bir davranıştır. 

Alt ıslatma: Tuvalet eğitimi almış olan bir çocuğun alt ıslatma sorunu yaşamasının temelde iki nedeni olduğu düşünülür; çocuk ya duygusal ya da fiziksel bir sorun yaşamaktadır. Öncelikle organik bir sorun olup olmadığı belirlenmelidir. Ateşli hastalıklar, idrar yolu enfeksiyonları, şeker hastalığı, nörolojik hastalıklar alt ıslatma davranışının görülmesine yol açar. Fiziksel bir problemden kaynaklanan alt ıslatma davranışı kısa süreli ve geçicidir. Hastalığın tedavi edilmesi ile ortadan kalkar. Özellikle erkek çocuklarda görülen alt ıslatmanın en önemli nedeni kalıtsal olmasıdır. Eğer ebeveynlerden birinin geçmişinde bu sorun varsa çocukta görülme olasılığı %25, her iki ebeveynde de varsa %65 artmaktadır. Genetik nedenlerden kaynaklanan alt ıslatmanın ergenlik döneminde ortadan kalktığı görülmektedir. Çocuğun uykusunun çok derin olması ve tuvaletinin geldiğini fark etmemesi de alt ıslatma nedenlerinden birisidir. Ancak çocuğun gelişimi normalse, tuvalet eğitimi uygun yaşta verildiyse, tuvalet eğitimini tamamladığı halde aralıklı da olsa gece ve/veya gündüz alt ıslatma davranışı varsa o zaman bunun psikolojik kaynaklı olduğu düşünülür. Yeni bir yere taşınmak, boşanma, aile bireylerinden birinin ölümü, yeni bir kardeşin gelmesi ya da tuvalet eğitimi sırasında çocuğun zorlanması, cezalandırılması gibi nedenler duygusal kaynaklı alt ıslatma sorununu gündeme getirebilir. 

Dışkı kaçırma: Altını ıslatmadan daha ağır bir ruhsal uyumsuzluk göstergesidir. Genellikle yetersiz ve gevşek bir eğitim nedeniyle dışkı tutma alışkanlığının kazanılmamış olmasından kaynaklanır. Dışkılama düzene girdikten bir süre sonra da bozulmuş olabilir. Altını ıslatmadaki gibi ruhsal etkenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Kardeş doğumu, anneden ayrılık, hastaneye yatış gibi çeşitli korku ve kaygılar çocukta gerilemeye yol açabilir. Bu davranış hem annenin ilgisini çekmek, hem de başkaldırmak amaçlı yapılabilir. Bazı çocuklar tuvalete gitmeye karşı direnç gösterir. Okulda dışkısını tutarken evde dışkı kaçırabilir. Dışkı sorunu olan çocuklar genellikle yaşlarından küçük davranan okula uyumları yetersiz, arkadaş ilişkileri bozuk, bağımlı ve inatçı çocuklardır. 

Mastürbasyon: Çocuğun cinsel bölgeleriyle oynayarak kendini uyarması ve rahatlama sağlaması durumudur. Çocukluk mastürbasyonunu tanımlamak için çocuğun genital bölgesinde fiziksel bir sorun olmadığını saptamak çok önemlidir. Kimi zaman, bazı genital sorunlar bölgede kaşınmaya ve tahrişe yol açar ve çocuğun dikkatini o bölgeye yöneltmesine neden olur. Bunun dışında bazı çocuklar, bedenlerini keşfetmek, bazıları çeşitli duygusal zorluklarıyla baş etmek, bazıları da uykuya geçerken rahatlamak için mastürbasyona başvurabilirler. Mastürbasyona en sık olarak 3-6 yaş arasında rastlanır. Bu dönemdeki çocuk, artık cinsel kimliğini bilmektedir ve bedenini keşfetmeye büyük önem vermektedir. Cinsel bölgesiyle oynadığında duyduğu hazzı tekrar yaşayabilmek için bir yere sürtünerek, bir nesneyi kendisine sürterek veya eliyle kendisini uyarabilir. Çocuk, bunu odasında yalnızken yapabileceği gibi, kalabalık ortamlarda, kendini kontrol etmede çok zorlanarak da yapabilir. Bazı hallerde çocuk o derece enerji harcar ki, ter içinde kalır, kızarır, hatta sesler çıkarabilir. Yine aşırı hallerde, çocuğun cinsel bölgesi tahriş olabilir.
Mastürbasyon, genellikle ortaya çıkışından bir süre sonra kendiliğinden kaybolur. Ancak, ailenin olaya gerektiğinden fazla ilgi göstermesi durumunda veya çocuğun yasadığı duygusal zorluklar kapasitesinin üstünde olduğunda, mastürbasyon bir ilgi çekme, rahatlama ve kaçış yöntemi olarak görülebilir. 


Saç koparma: 1-2 yaş kız çocuklarında daha çok görülür. Çocuğun stresini yenmek için yaptığı bir harekettir. Bu davranışın en büyük nedeni anneyle çocuk arasında duygusal bağın kurulmamış olmasıdır. Duygularını ifade etmede güçlük çeken, yasak ve baskı altında büyüyen kız çocuklarında saç koparma davranışına daha sık rastlanmaktadır. 

Yalan söyleme: Çocukların söylediği yalanlarda çocuğun gerçeği iyi değerlendirememesi, gördüğü ve duyduğu şeyleri uydurması veya olmamış şeyleri olmuş gibi anlatması söz konusudur. Çocukları yalana iten çoğunlukla yetişkinlerin gerçek karşısındaki çelişkili tutumlarıdır. Çocuk yalan söylese bile anne babasının yalanlarına karşı çok duyarlıdır. Anne ve babanın yalanına çocuğunu ortak etmesi ve bunun sonucunda çocuğa susması konusunda ödüller vaat etmesi ile çocuk yalanlardan kendine kazanç sağlamak gibi bir alışkanlık elde eder. Bazı çocuk yalan söylerken bir özlemini dile getirebilir veya bunun tam karşıtı bir tutum takınabilir. Çocuk anne ve babasının beklentilerini karşılamakta güçlük çekiyorsa ya da ceza korkusu varsa yalana başvurur. 

Çalma: Okul öncesi dönemde mülkiyet duygusu tam olarak gelişmemiştir. Bu dönemdeki çocuklar, başka birine ait bir eşyayı izinsiz olarak almanın kötü bir davranış olduğunu anlamakta güçlük çeker. Bu nedenle, çalma davranışının bir uyum ve davranış bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için çocuğun ilkokul çağına gelmiş olması gerekir. Çalma davranışının altında yatan sebepler,aşırı disiplinli tutum, kıyaslamacı tutum, anne babanın paraya aşırı düşkünlüğü veya cimrilik, maddi cezalar verme, gereksinimlerin giderilmemesi, önceki çalma davranışının pekiştirilmesi, çocuğun kendini değersiz hissetmesi ve özgüven kaybı, kıskançlık ve rekabet duyguları ile sevgisizlik ve ilgisizlik olarak belirtilebilir.


İnatçılık: İnatçı çocuk gergin anne çocuk ilişkisinin bir sonucudur ve başlangıcı bebeklik dönemine kadar gider. Annenin tuvalet eğitimi veya yemek konusunda çok katı ve ısrarcı oluşu çocuğu pasif direnmeye götürür. Çok karışan çok söylenen ayrıntılar üzerinde çok duran bir anne çocuğunu böyle bir savunma yoluna kolayca iter. Kardeşler arasında ayırım yapılması da yine inatçılığı tetikleyen bir durum olabilir. Çocuklarda 2-3 yaş dönemlerinde gelişimsel olarak inatlaşma davranışı görülmektedir. Bunun nedeni çocukların bağımsız bir birey olduklarını, kendi tercihlerini kendilerinin yapabileceklerini kanıtlama çabasından kaynaklanmaktadır. Bu dönemdeki uygun olmayan anne baba tutumları çocuğun bunu bir alışkanlığa dönüştürüp ileriki yaşlarda da bu davranışları göstermesine neden olur.

Zarar verme: Saldırganlık insanda var olan bir dürtüdür. Bu dürtü yok olmaz veya tümüyle bastırılmaz ancak biçim değiştirir. Saldırganlığın sözel, fiziksel, pasif ve aktif olmak üzere çeşitleri vardır. Bebeklik döneminde amaçsız olan ağlama vurma gibi öfke tepkileri görülür. 1-4 yaşları arasında fiziksel saldırganlık daha çok görülürken, 4-5 yaşlarında ise sözel saldırganlık ifadeleri artar. Orta çocukluk döneminde çocukların saldırganlığı daha amaçlıdır. Çocuk çok sert veya gevşek disiplinle yetiştiğinde bu davranış oluşabilir. Kendine güvensiz çocuk saldırgan davranışlar gösterebilir. Çocuğun engellenmesi ile saldırganlık oluşabilir. Saldırganlık kendine ve çevresine zarar verme şeklinde de görülebilir. Aile içerisindeki sorunlar, iletişim bozukluğu, sevgi yetersizliği, çocuğu suça teşvik edici davranışlar, örselenme, kendi dürtülerine engel olamama gibi nedenler saldırganlığın ortaya çıkmasına neden olur.

Korku ve fobi: Korku çevresel tehlikeye karşı gösterilen normal bir reaksiyondur. Bebeklik döneminde yüksek gürültü, ani hareketler, tanımadığı insanlar ve hayvanlardan korkma şeklindeyken; okul öncesi dönemde trafik kazaları, yangın, ceza, hayali yaratıklar ve kabuslardan korkma görülür. Son çocuklukta ise vücutsal zararlar, TV deki filmlerden etkilenme, okul başarısızlığı gibi korkular gözlemlenir. Anne babadan ayrılma çocuğu tedirgin eder, güvenini sarsar ve anne babanın onu terk etmesinden korkar. Çocuklarını korku ile yetiştiren veya aşırı koruyucu olan ailelerin çocuklarında korku oranı daha fazladır. Çocuğun evde tanık olduğu çeşitli kavgalar, hastalık durumları, ameliyat olma, deprem, yangın, su baskını gibi doğal afetlerle karşılaşan çocuklarda da korku yoğun olarak görülür. 

Kaygı: Korku ve kaygı birbirine çok yakın ancak farklı kavramlardır. Korku belli bir nesne ya da durumdan oluşurken, kaygıda daha çok nesne belirsizdir. Kaygılı çocuk gergin, endişeli ve duygusaldır. Kaygılı çocuk karşılaştığı yeni durumlarda fazla heyecanlıdır. Bu durum tırnak yeme, saçı ile oynama gibi bazı fiziksel davranışlar göstermesine neden olur. Kaygılı çocuk kurallara uymaya özen gösterir. Kendisine kızılmasına veya eleştiriye karşı duyarlıdır. Ayrıca çocuktaki kaygı fizyolojik bir rahatsızlığın sonucunda da oluşabilir. Kendi gelişimsel uygunluğu içinde çocuklar pek çok kaygı yaşayabilirler. Ancak uygunluk yaşını çoktan aşmış ise o zaman geçici olmayan bir hal almış olabilir. Kaygı düzeyinin yüksek olması durumunda çocuklarda sosyal ortamlardan izole olma, iyi ilişkiler geliştirememe gibi güçlükler görülebilir. Bu durum çocuğu saldırgan yapabileceği gibi, içe kapanık, itaatkar ve çekingen de yapabilir.

Aşırı çekingenlik/içe kapanıklık: Duyguları ve haklı tepkileri ceza ile bastırılan kınama, suçlama ile karşılanan çocuklar zamanla kendilerine olan güvenlerini kaybeder, yanlış yapmamak için susmayı ve içlerine kapanmayı tercih ederler. 

Tik: Beden kaslarında istem dışı beliren aralıklı kasılmalardır. Örneğin; göz kırpma, baş ya da omuz oynatma, kaş kaldırma gibi. Tikler aşırı bir heyecan ve korku yaratan olaylar sonucu oluşabilir. Tiki olan çocuklar genelde tedirgin, kaygılı ve gergindir. Tikler genellikle kaygılı durumlardan kurtulmak amaçlı gerçekleşir. Tikler de kekemelik gibi dikkat çektikçe artış gösterir. Yüzdeki tikler büyük çoğunlukla ruhsal nedenlere bağlıdır. Ancak bütün bedene yayılan geniş hareketler biçimindeki tiklerde bedensel bir neden bulunabilir. Tikler çoğu zaman geçicidir. Ergenlik çağından önce sönerler.

Kekemelik: Genellikle okul öncesi yaşlarda ortaya çıkar. Eğer herhangi bir organik bozukluğa bağlı değilse, psikolojik kökenlidir. Doğal afetler, trafik kazaları, hastalık ve ameliyatlar, bir kavgaya tanık olma, hayvandan korkma, sesle korkutulma gibi travmatik yaşantılar, aile içi sorunlar, boşanma ve ölüm, hatalı anne baba tutumları kekemeliğe neden olabilir. Psikolojik kökenli kekemeliklerin bir kısmı geçicidir, büyük bir çoğunluğu ergenlik dönemine kadar devam eder, bir kısmı ise 20 yaşlarından sonra azalır ancak dönem dönem yeniden ortaya çıkar. Çocukluk döneminden sonra devam eden kekemelikler stres, kaygı ve heyecan nedeniyle zaman zaman artabilir. Çocuklarda da, kekemelik sürekli olmayabilir; kaygı ve heyecanla zaman zaman artabilir, bazen kısa sürelerle de olsa tamamen ortadan kalkabilir. Çocuklarda görülen psikolojik kökenli kekemelik, çocuğun çevresindeki kişilerin yanlış tutumlarıyla iyice kuvvetlenebilir ve pekişebilir. Anne-baba bu konuda dikkatli davransa bile, çocuğun etkileşimde olduğu diğer aile bireyleri, okul arkadaşları, öğretmenleri ve komşuların yaptığı hatalar nedeniyle çocuğun kekemeliği artabilir veya kekemelik nedeniyle başka sorunlar ortaya çıkabilir. 

Yeme bozukluğu: Yemek seçme, psikolojik nedenlerle yemeği reddetme gibi davranışlarla sıklıkla karşılaşılır. Anne babanın yedirmek için ısrarı, ödüllendirme ve ceza verme gibi zorlamalar çocuğun yeme alışkanlıklarını olumsuz yönde etkiler. 

*Uyum ve davranış bozukluklarının tedavisi nasıl olur?

Ailelerin uyum ve davranış bozuklukları konusunda çok bilinçli ve dikkatli olmaları, böyle bir sorundan şüphelendiklerinde bir uzmana başvurmaktan çekinmemeleri gerekir. Ev içi düzenlemeler, anne baba tutumlarında yapılacak değişiklikler ve davranış değiştirme teknikleri ile birçok davranım sorunu çözülebilmektedir. Asıl tedavi sorunu oluşturan nedenlerin ortadan kalkması ile olur. 

*Anne baba tutumu nasıl olmalıdır?

*Parmak emme davranışı için: Öncelikle parmak emme davranışının nedenleri, çocukta kaygı uyandıran bir olayın var olup olmadığı araştırılmalıdır. Asıl neden ortadan kalkmadıkça parmak emme davranışı da devam eder. Çocuğun emme ihtiyacı gerek anne memesi gerekse emzik ve biberon kullanımıyla yeterince karşılanmalıdır. Emmenin haz verdiği gerçeği ve bu davranışın 2 yaşa kadar normal olduğu kabul edilmelidir. Hatalı davranışlar sergilenmemeli, çocuk doğru olmayan fikirlerle korkutulmamalıdır. Bu davranışın hoşa gitmediği sakin bir dille belirtilmeli, bırakmayı denemesi konusunda cesaretlendirilmelidir. Alışkanlıktan vazgeçirmek için uygun zaman seçilmelidir. Çocuğun hasta olması ya da yeni bir kardeşin gelmesi alışkanlığın vazgeçirilmesi için uygun zamanlar değildir.

*Tırnak yeme davranışı içinEn etkili yöntem 4 yaşına kadar bu alışkanlığın ebeveyn tarafından görmezden gelinmesidir. “Tırnağını yeme, elini ağzından çek” gibi uyarılarda bulunmak davranışın azalmasından çok artmasına neden olur. Asıl olan, çocuğun bu alışkanlığı kazanmasına neden olan etkenleri saptayıp ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Fakat çocuğun kendisini güvensiz hissetmesi halinde bu alışkanlığa yeniden başladığı görülür.

*Alt ıslatma davranışı için: Altını ıslatma davranışının tıbbi bir nedenden olup olmadığını belirlemek gerekir. Ailenin çocuğu ile kurduğu iletişimde tutarlı ve kararlı olması önemlidir. Ailenin tuvalet eğitimi için çocuğun idrar kontrolü konusunda belli bir olgunluğa ulaşmasını beklemesi gerekir. Anne baba tuvalet eğitimi verirken çocuğa korku ve endişe vermemeye özen göstermelidir. Anne baba hiçbir zaman çocuğunun altına yapması konusunda çocuğun yanında bu rahatsızlığını dile getirmemelidir. Çocukta tek başına görülen yatak ıslatma dengeli, mutlu ve uyumlu çocuklarda kaygı uyandırıcı olmayabilir. Çocuğun uykusunun derin olması nedeniyle oluşan altını ıslatma sorununun çözümüne yönelik olarak çocuğu sık sık tuvalete kaldırmak ve gece yatarken çok sulu besinleri vermemek uygun olur. Altını ıslatma problemi ciddi boyutlara ulaştığında bir uzmandan yardım alınmalıdır.

*Dışkı kaçırma davranışı için: Çocuğun dışkı kaçırma probleminin tıbbi bir nedenden kaynaklanıp kaynaklanmadığının belirlenmesi gerekir. Çocuğun üzerindeki gereksiz baskıların kaldırılması ve aşırı titiz tutumlardan vazgeçilmesi gerekir. Çocukla olumlu bir iletişim kurularak onun değerli olduğunu hissetmesini sağlamak yararlı olur. Çocuğun dışkısından tiksinme yerine dışkısını tuvalete yaptığı zamanlarda ödüllendirmek gerekir. Çocuk 3-4 kez belirli aralıklarla tuvalete oturtulmalıdır.

*Mastürbasyon davranışı için:Çocuğun bu davranışı fark edildiğinde bu konuya sert tepki gösterilmemeli, çocuk korkutulmamalı, mastürbasyon yaptığı fark edildiğinde, bu işi kendi odasında yapması söylenmeli, kısa bir süre sonra yanına gidip işi sonlandırması sağlanmalı, dikkati başka bir konuya yönlendirilerek, onunla oyun oynanmalıdır.

*Yalan söyleme için: Kendine güven duygusu aşılanmalıdır. Anne baba tutumlarında çelişkili durumlardan kaçınılmalıdır. Çocuğa uygun modeller sunulmalıdır. Çocuğu doğru söylemeye teşvik edici pekiştireçler kullanılmalıdır. Çocuğun söylediği yalanı doğrudan yargılamak yerine yalan söylemeye teşvik eden nedenler araştırılmalıdır. Çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşim kurulmalıdır. Çocuğun yapacağı olumsuz davranışlar karşısında alacağı tepkilerle başa çıkma yolları öğretilmeli ve yalandan uzaklaştırılmalıdır.

*Çalma davranışı için:Öncelikle çocuğa kendisine ait olmayan bir şeyi almasının doğru olmadığı söylenmeli ve kendisine ait bir şeyi izinsiz alındığında nasıl hissedeceğini düşünmesi sağlanmalıdır. 4-5 yaşlarından itibaren çocuklar, davranışlarının karşısındaki kişide bırakacağı etkiyi anlamaya başlarlar. Bu noktada dramatizasyon oyunları işe yarayabilir. Eşyasını aldığı kişiden özür dilemesi gerektiğini öğretilmeli, eşyayı sahibine vermesini sağlanmalıdır. Sakin ve kararlı olunmalıdır. Suçlayıcı, eleştirici ya da kızgın davranılmamalıdır.

*İnatlaşma davranışı için: Her şeyden önce bunu bir güç savaşına dönüştürmemek gerekir. İnatlaşmadan ya çocuk galip çıkar ve bundan sonra da her istediğini yaptırmaya çalışır ya da anne baba çözüm olarak şiddete başvurabilir. Sakin kalmaya çalışmak çok önemlidir. Anne babanın gerginliği çocuğun inatlaşmasının artmasına neden olur. İstediği şey bir ödül olarak kullanılabilir. İstenen bir davranışı yaptıktan sonra kendi istediğinin olacağı söylenebilir. İstediği şeyin neden yapılamayacağını anlatırken basit bir dil kullanmak ve isteğini yerine getiremediğiniz için üzgün olduğunuzu belirtmek, duygularınızı paylaşmak onu rahatlatacaktır. Kararlı ve tutarlı davranmaya özen gösterilmelidir. Önce “hayır” dediğiniz bir şeye ısrarlar sonrasında “evet” dememek önemlidir.Çocuğa seçenek sunmak hem onu hem de sizi rahatlatacaktır. Seçenek sunmak çocuğa kararlarını kendisinin verebileceği mesajını verir ve inatlaşmaktan vazgeçmesini sağlar. Böylece siz de kendi istekleriniz arasından birinin tercih edilmesinden dolayı daha rahat hissedersiniz. Seçeneklerin az sayıda olması çocuğun daha kolay karar vermesini sağlar. 

*Zarar verme davranışı için: Aile içindeki dengesiz ve olumsuz ilişkilerden kaçınılmalıdır. Güven duygusu geliştikçe  çocuk beklemeyi ve tepkisini dizginlemeyi öğrenir. Bu yüzden çocuğa güven aşılanmalıdır. Başkaldırma yerine uysal davranmanın kendi yararına sonuçlandığını gördüğünde saldırganlık davranışı azalır. Saldırgan dürtüyü boşaltmak için spor gibi çeşitli faaliyetlere çocuk yönlendirilmelidir. Okul ortamında çocuğun ilgi istek ihtiyaç ve gelişimsel düzeyine uygun programların yapılması, fiziksel ortamların hazırlanması ve materyal seçimi önemlidir. Saldırgan çocuğa aktif olmasını sağlayacak hareketli oyunlar veya etkinlikler hazırlanmalıdır. Çocuğun kendi davranışını eleştirmesine ve empati kurmasına yönelik hikayeler oluşturmak ve bu hikayeleri çocuğa okumak yararlı olur. Saldırganlık davranışını pekiştirebilecek her türlü davranış biçiminden kaçınılmalıdır. 

*Korku ve fobiler için: Çocuğu disipline etmek için onun korktuğu durumlar kullanılmamalıdır. 2-3 yaş çocuklarının gerçekten korunmaya gereksinimleri vardır. Bu yüzden çocukların oyunlarının denetlenmesi, çeşitli tehlikelere karşı önlemler alınması gereklidir. Aşırı koruyucu olmak çocuğun karşılaştığı durumlarla başa çıkma becerisini geliştirmez ve çocuğu ürkek yapar. Çocuğun korkuları karşısında sert tepkilerden kaçınılmalıdır. Korkularından dolayı çocuğu ayıplamak, utandırmak, alay etmek ve korkunun üstüne gitmekten kaçınılmalıdır. Çocuk oyundan ve arkadaştan yoksunsa buna olanak yaratılmalıdır. Çocuğun korkuları tanınmalı, bastırmamalı ve bir korku diğer bir korku ile yenmeye çalışılmamalıdır. Çocuğa korkularını yenme konusunda küçük adımlarla başlayarak destek olunmalıdır. Örneğin denizden korkan çocuğu sadece su ile barışmasını sağlamak için kumsalda küçük bir su havuzu yapılabilir.

*Kaygı için: Çocuğa kaygı veren ortamlardan kaçınılmalıdır. Kaygı durumunun organik kökenli bir rahatsızlık sonucu olup olmadığını belirlemek için tıbbi yardım almak gerekir. Çocuğun kendine olan güvenini arttırıcı faaliyetlerde bulunmasına destek olunmalıdır. Ailevi sorunların çocuktaki kaygıyı arttırdığı unutulmamalıdır. Kaygının nedenlerini araştırmak ve çocuğa anlayabileceği bir dille bu kaygıların önemli olmadığını açıklamak uygun olacaktır.

*Çekingenlik için: Sık sık çocuğa söz hakkı tanınmalı, her konuda duygularını ifade etmesi sağlanmalı, sık sık ne hissettiği ve düşündüğü sorulmalı, çocuğa değer verilmeli, konuştuğu zaman çocuk dinlenmeli, çocuğa karşı çok müdahaleci olunmamalıdır.

*Tikler için: Tiki olan bir çocukla konuşurken çocuğa sık sık tik davranışını yapmaması gerektiğini anımsatmak bu davranışın yapılma sıklığını attırır. Tiklerin çocukta gerginlik yaratması nedeniyle bu durumun kaynağını bulup çıkarmak ve düzeltici değişikliklere gitmek uygun olur. Çocuğa korku veren olaylar, ortamlar, durumlar kişiler ve nesneler belirlenmeli ve kaçınması sağlanmalıdır. Çocukla kurulan iletişimde çocuğun tikine çok fazla dikkat çekilmemelidir. Çocuğun gösterdiği tik davranışının alay konusu olmasına izin verilmemelidir. Tik davranışını engellemek amaçlı çocuğa özgüven kazandırılmalıdır.

*                 *Kekemelik için: Çocuk konuşurken, konuşması düzeltilmemelidir. Konuşmasını dinlerken sabırsız ve sinirli davranmamalı, başka şeylerle ilgilenilmemelidir. Konuşmasıyla alay edilmemeli, çocuk küçümsenmemelidir. Konuşmaları taklit edilmemeli, başkalarının taklit etmesi de önlenmelidir. Dikkatini konuşmasına vermesi önlenmelidir; sık sık konuşturmak, güzel konuşmasını öğretmeye çalışmak gibi davranışlar, konuşma sorununun altını çizeceği için kekemeliği artırır. Kendine güven kaybını önlemek için diğer alanlarda yaptığı olumlu şeyler övülmeli, küçük sorumluluklar vererek yaptıkları onaylanmalıdır. Anne-baba olarak aşırı baskıcı ve koruyucu tutumlardan uzak durulmalıdır. Çocuk, kardeşlerle ve diğer çocuklarla kıyaslanmamalıdır. Çocuk sık sık eleştirilmemeli ve azarlanmamalıdır. Heyecanlandığı durumlarda sakinleştirmeye çalışılmalıdır. Başkalarına onun yanında kekemeliğinden söz edilmemelidir.

*Yeme bozuklukları için: Çocuğun yediği miktar diğer çocuklarla kıyaslanmamalıdır. Önemli olan çocuğun ne kadar yediği değil nasıl gıdalarla beslendiğidir. Özellikle iştahı az olan çocuklarda besin kalitesi yüksek gıdalar verilmeye çalışılmalı, kesinlikle miktar için zorlanmamalıdır.

* Hatalı Anne-Baba Tutumları
Uyum ve davranış bozuklukları, hatalı anne-baba tutumlarına bağlı olarak ortaya çıkabilir. Bazen de, davranış bozukluğu başka bir faktöre bağlı olarak ortaya çıkar, ancak hatalı anne-baba tutumları nedeniyle artabilir. Uygun olamayan anne baba tutumları yeni uyum ve davranış bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olabilir, öz-güven eksikliği, içe kapanıklık, aşırı kaygılı olma gibi sorunların ortaya çıkmasına katkıda bulunarak kişilik gelişimini olumsuz etkileyebilir.
Uyum ve davranış bozukluğu gösteren çocukların anne-babalarının hatalı tutumları şu şekillerde olmaktadır:
1. Davranışın bilinçli yapıldığını düşünmek ve sorunu görmezden gelmek. 
2. Sorunu gidermek amacıyla aşağılama, küçümseme, eleştirme gibi uygun olmayan tavırlar göstermek.
3. Sorunun kendiliğinden geçmesini beklemek. 

*Son olarak…

Anne-babaların çocuğun karşılaştığı sorunların hangi yaşta normal, kısa süreli ve geçici olduğunu tespit edebilmesi için bu konularda bilinçli ve bilgili olması gerekmektedir. Çocuk gelişimi ve eğitimi konusunda çok okuyan bilinçli aileler bile bu tip sorunları fark etmekte güçlük çekmektedirler. Bu nedenle tüm anne-babaların kişilik gelişiminde çok önemli olan 0-6 yaş döneminde sıklıkla çocuklarının gelişimlerini kontrol ettirmek, anne-babanın farkına varamadığı bir sorun olup olmadığını öğrenmek ve ortaya çıkabilecek olası uyum ve davranış bozukluklarına karşı önlem almak için bir uzmana başvurmalarında yarar vardır.
Zeka Gelişimi
Zeka Nedir? 

Zeka öğrenme, öğrenilenleri genelleyebilme, yeni durum ve ortamlara uyum sağlayabilme, çözüm yolları bulabilme becerisi olarak tanımlanabilir. 

Zeka Gelişiminde Neler Etkilidir?

Zeka doğuştan gelir ve büyük ölçüde kalıtımın etkisindedir. Ancak zekayı belirleyen tek etmen kalıtım değildir.  Zeka gelişimi doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrasında yaşanan problemlerden etkilenir. Bunlar içerisinde kromozomal bozukluklar, hamilelik döneminde geçirilen bulaşıcı hastalıklar ve zehirlenmeler, bebeğin doğum sırasında oksijensiz kalması, metabolizma ve beslenme bozuklukları, beyin hastalıkları, çevresel uyaranların yetersizliği, ihmal ve istismar sayılabilir. 

Zeka ilk yıllarda hızlı bir gelişim seyri gösterirken 20‘li yaşlarda yavaşlamaya başlar. Bu yaştan sonra bireyin temel zeka gücü aynı kalmakta, bilgi, beceri ve deneyimlerinde artış görülmektedir. 

Yaşlara Göre Zeka Gelişimi

Yaşamın ilk 18 ayında zeka hareket ve algılardan oluşur. Bebek dördüncü aya kadar rastlantı sonucu yaptığı bir davranışı sürekli tekrar etmeye başlar.  Altıncı aydan itibaren gördüğü nesneye uzanıp almaya çalışır. Dokuzuncu ayda nesnenin sürekliliği olduğunu yani saklanan bir nesnenin yok olmadığını, tekrar ortaya çıkabileceğini anlar, saklı nesneyi aramaya ve bulmak için gerekli davranışları yapmaya başlar. Bir yaş civarında ilk kez tümüyle zekalı davranışlar görülür. Daha önceden yaptığı davranış kalıplarını değiştirir. Deneme yanılma yoluyla dış dünyayı tanımaya ve anlamaya çalışır. 18 ay civarında ilk düşünme belirtileri görülür. Bu aydan itibaren sadece deneme yanılma yoluyla öğrenmez, nesneler arasında ilişki kurmaya da başlar. 2 yaşında kelime ile nesne arasındaki ilişkiyi anlar. Hareket eden her nesnenin canlı olduğunu düşünür. 2 yaşın sonundan itibaren kavramlar gelişmeye başlar. 2-4 yaşlar arasında nesneleri başka şeylerin simgesi olarak kullanır. Bebeğiyle canlıymış gibi konuşur, beslemeye çalışır. Zihinsel olarak kendisine yoğunlaşır, başkalarının görüş açılarını anlayamaz. 4-7 yaşlar arasında kavramlar daha çok somut düzeyde anlaşılabilir durumdadır. Zihinsel kıyaslama yapmakta zorlanırlar. 7-11 yaşlar arasında mantıksal düşünme, sayı, zaman, boyut, hacim gibi kavramlar yerleşmeye başlar. Soyut düşünce henüz tam yerleşmemiştir. Mecaz anlamları, dolayısıyla atasözü ve deyimleri kavramakta zorlanırlar. 11 yaşından itibaren mantıksal düşünme yetişkin tarzına erişir. 

Zeka Tipleri

Önceki yıllarda sadece bilişsel zeka (IQ) kavramından bahsedilirken günümüzde zekanın duygusal boyutundan (EQ) ve çoklu zeka kuramından söz edilmektedir. 

Duygusal Zeka, kendi duygularımızı tanıma ve karşımızdakinin ne hissettiğini anlama, duygusal dürtülere hakim olabilme, ilişkileri sağlıklı yürütebilme şeklinde tanımlanabilir. Yapılan son araştırmalar insanların kişisel ve mesleki alanlardaki başarılarının IQ’dan çok duygusal zekadan etkilediğini ortaya koymaktadır. Duygusal zekayı oluşturan beceriler kişisel ve sosyal beceriler şeklinde iki ana başlık altında toplanabilir. Kişisel beceriler içerisinde kendiyle ilgili farkındalık, kendini yönetme ve motivasyon, sosyal beceriler içerisinde ise empati ve sosyal ilişkiler yer almaktadır. 

Bilişsel kapasiteyi ve kavrama yeteneğini belirten IQ testlerle ölçülmektedir ve zeka puanı arttırılamaz. Duygusal zeka ise IQ’nun tersine geliştirilebilmektedir. Bilişsel zeka konuşma, yazma, hesap yapma, problem çözme durumlarında kullanılırken, duygusal zeka yaşamın her alanında yaşamsal bir beceri olarak kullanılmaktadır. 

Çoklu zeka kuramında ise 7 farklı zeka tipinden bahsedilmektedir. Bu kurama göre kişinin hangi zeka tipi ile öğrendiğinin belirlenmesi akademik başarıyı destekler. 

Sözel Zeka: Kelimeleri etkili kullanma yeteneğidir. Bu çocuklar dinleyerek öğrenmeyi severler, duygu ve düşüncelerini sözel ifadelerle aktarırlar. Hikaye, masal, fıkra anlatmaktan zevk alırlar, kitap okumayı severler. Hafızaları kuvvetlidir. Kelime oyunlarını severler. Sözel iletişimleri iyidir. Kelime hazineleri geniştir. 

Sayısal (Mantıksal) Zeka: Sebep-sonuç ilişkisi kurmayı ve 'neden' demeyi severler, çok soru sorarlar. Bu çocuklar hesap yapmayı, sayı saymayı, mantık yürütmeyi, bir makineyi söküp nasıl çalıştığını görmeyi severler. Nesnelerin nasıl çalıştığına dair sorular sorar,  strateji oyunlarından, mantık bulmacalarından hoşlanırlar,  zeka oyunlarında başarılıdırlar.

Görsel Zeka: Bu çocuklar işittikleri bir şeyi değil de, gördükleri bir şeyi daha iyi akılda tutarlar. Yaşıtlarına kıyasla çizimleri ve resimleri güzeldir. Film ve slayt gösterileri eşliğinde öğrenmeyi severler. Resimler ve şekillerle düşünürler. Harita, tablo ve diyagramları anlayabilirler. Çok hayal kurarlar. Sanat ve proje aktivitelerini severler. Okurken kelimelerden çok resimlerden anlarlar.

Bedensel Zeka: Kişinin kendisini ifade etmesinde ve bir şeyler yaratmakta bedenini kullanma yeteneğidir. Yerinde duramazlar, spora ilgileri fazladır. El becerileri gelişmiştir. Çok rahatlıkla tamir işlerini yapabilirler. İyi taklit yaparlar. 
Dokunarak ve hareket ederek öğrenirler. Konuşurken beden dilini etkin bir şekilde kullanırlar. 

Müzik (İşitsel) Zekası: Seslere hassasiyet gösterme kapasitesi ve kendisini müzikle ifade etme yeteneğidir. Nota bilmeseler bile, melodileri tanır ve hemen akılda tutarlar. Enstrüman çalar, koroda söylerler. Çalışırken tempo, ritim tutarlar. Seslere karşı duyarlıdırlar. Şarkıları kolaylıkla öğrenirler.

Sosyal Zeka: İnsanları tanıma konusunda çok başarılıdırlar. Liderlik özellikleri vardır. Oynayarak, paylaşarak, konuşarak öğrenirler. Arkadaşları ile birlikte olmaktan hoşlanırlar. İkna güçleri yüksektir. Organizasyonlarda yer almaktan hoşlanırlar. Arkadaşları çoktur. Konuşmayı ve dinlemeyi severler. 

İçsel Zeka: Hayal kurmayı, düşünmeyi severler, kendilerinin güçlü ve zayıf yönlerini iyi analiz ederler. Bireysel çalışmalardan zevk alırlar. Başarı ve başarısızlıklardan dersler alırlar. Yalnız kalmaktan hoşlanırlar.

Akademik Başarı ve Zeka İlişkisi

Toplumumuzda yaygın olan bir kanı sadece akademik başarısı iyi olan kişilerin zeki olduğu yönündedir. Oysaki akademik başarı kavramı uygun öğrenme yöntemlerinin kullanılmasına dayanır. Bu da çocuğun öğrenmede hangi zeka tipini ağırlıklı olarak kullandığına bağlıdır. Aynı konuyu her çocuk farklı bir yöntemle öğrenebilir. Burada önemli olan çocuğun zeki olup olmadığından çok hangi zeka tipiyle öğrendiğidir. Ayrıca başarı konusunda zeka ve zeka tipi tek başına yeterli değildir. Başarı için uygun çalışma alışkanlığının kazanılmış olması gerekir.

Anne Babalara Öneriler 

Her çocuk belli bir zeka potansiyeli ile dünyaya gelir. Ancak zekayı oluşturan becerilerin ve duygusal zekanın gelişmesi anne baba tutumlarına, çocuğun yeterli ilgi ve sevgi görmesine, ruhsal açıdan sağlıklı bir aile ortamı içerisinde yetişmesine, beslenme ve bakım gibi ihtiyaçlarının yeterli şekilde karşılanmasına bağlıdır. Çocuğun var olan potansiyelini arttırmak için anne babalar şu noktalara dikkat etmelidirler. 

 Öncelikle doğru iletişim kurmak önemlidir.
 İletişimde empatiye yer verilmeli ve çocuğun da arkadaşlarıyla empatiye dayalı ilişki kurması sağlanmalıdır. 
 Bebeklik döneminden itibaren çocuğu iyi gözlemlemek gerekir.
 Yaşı büyüdükçe yetenekleri ve ilgi alanları keşfedilerek, bu alanlar desteklenmelidir.
 Öğrenme için uygun ortam ve materyal sunulmalıdır.
 Çocuk araştırma ve keşfetme konularında cesaretlendirilmelidir.
 Öğrenme için soru sormasına fırsat verilmeli ve soruları yaşına uygun doğrultuda cevaplandırılmalıdır. 
 Çalışma alışkanlığı kazandırılmalıdır.
 Her anne baba çocuğunun çok zeki olduğunu düşünür ve bununla gurur duyar. Ancak bunun her ortamda sürekli vurgulanması çocuklarda farklı duyguların oluşmasına neden olabilir. Bazı çocuklar “çok zeki” olmalarına güvenerek uygun çalışma alışkanlıkları geliştirmeyebilirler ve akademik olarak sorun yaşayabilirler. Bazı çocuklarsa en ufak bir başarısızlık karşısında özgüven problemi yaşayabilirler. Bu nedenle zihinsel kapasitesi normalin üzerinde bile olsa bunun çocuğa söylenmesi uygun değildir.
Okul Dışı Aktiviteler
Boş zaman okul ve derslerden arta kalan, çocuğun kendi isteği doğrultusunda geçirdiği zaman dilimidir. Çoğu çocuk boş zamanında bilgisayar oyunu oynamayı ve televizyon seyretmeyi tercih etmektedir. Boş zamanın tamamıyla televizyon ve bilgisayar ile doldurulmaması, bu aktivitelerin sınırlandırılarak çocuğun zihinsel ya da fiziksel olarak daha aktif katılımının sağlanacağı aktivitelere yönlendirilmesi hem fiziksel hem de zihinsel gelişiminin desteklenmesi açısından önemlidir. 

Boş zamanlarda yapılabilecek aktiviteler nelerdir?
Okul dönemindeki çocukların boş zamanlarını değerlendirebilecekleri aktiviteler bireysel veya grup halinde yapılabilecek sanat ve spor aktiviteleri olarak düşünülebilir. Sanat aktiviteleri içerisinde resim, müzik, seramik, dans, bale, drama, halk oyunları; spor aktiviteleri içerisinde de basketbol, yüzme, jimnastik, yoga, satranç, tenis, izcilik, doğa sporları tercih edilebilir.

Seçim nasıl yapılmalıdır?
Çocuk için hangi aktivitenin uygun olduğuna karar vermeden önce çocuğun ilgi ve yetenekleri ile zorlandığı alanların iyi gözlenmesi ve bu doğrultuda aktivitenin seçilmesi gerekir. Çocuğun zorlandığı alanla ilgili etkinlik seçildiğinde bu, çocuk için keyifli bir süreç olmaktan çıkıp başarısızlık duygularının yoğun olarak yaşanacağı bir durum haline gelir. Bunun sonucunda da özgüven sorunu yaşanır.

Aileler ne kadar yönlendirici olmalıdır?
Boş zamanı değerlendirecek aktivitenin seçilmesi sırasında zaman zaman sıkıntılar yaşanabilmektedir. Bazı evlerde ebeveynler kendi çocukluklarında yapmak isteyip de çeşitli nedenlerden dolayı yapamadıkları etkinlikleri çocuklarının yapmaları konusunda ısrarcı davranırken bazı evlerde çocuk yakın arkadaşlarının katıldığı aktiviteye gitme konusunda ısrarcı davranır. Her zaman yapılması istenen ya da ilgi duyulan alanda çocuğun yeteneği olmayabilir. Bu da beraberinde başarısızlık ve aktiviteden uzaklaşmayı getirir. Bu noktada anne baba çocuğa becerileri konusunda yol göstermeli, başarılı olabileceği alanları belirleyip seçim konusunda çocuğa yardımcı olmalıdır.

Çocuklar bu konuda nasıl desteklenmelidir? Anne babalar nasıl davranmalıdır?
 Çocuğun becerileri ve zorlandığı alanların fakında olunmalı. 
 Başladığı aktiviteyi devam ettirmesi konusunda motive edilmeli. 
 Çabası ve başarıları ödüllendirilmeli. 
 Erken yaştan itibaren kalem, kağıt, müzik enstrümanı gibi materyaller ve dikkat gerektiren etkinliklerle tanışması sağlanmalı. 
 Farklı aktiviteleri denemesi konusunda fırsat tanınmalı. 
 İlgi duyduğu alanlar çok sınırlıysa farklı alternatifler sunup ilgi alanları çeşitlendirilmeli. 
 Farklı ortamlarda bulunması sağlanarak değişik konulara ilgisi çekilmeli. 

Okul dışında sanat, spor gibi faaliyetlerde bulunan çocuklar, neler kazanır?
 Çocuk gününü planlamayı öğrenir. 
 Yeteneklerini keşfeder, kendisini tanır. 
 Başarılı oldukça özgüveni artar. 
 Farklı sosyal ortamlarda bulunması yeni ilişkiler kurma becerisini geliştirir. 
 Sanat ve spor aktiviteleri beynin her iki yarım küresinin de etkin çalışmasına katkıda bulunması nedeniyle çocuğun çok yönlü gelişimini sağlar. 

Faaliyetleri okul başarısını nasıl etkiler?
Sosyal aktiviteler nedeniyle çocuğun derslerine zaman ayıramayacağı, bu nedenle de okul başarısının olumsuz etkileneceği düşünülür. Oysaki bedensel ve sanatsal aktiviteler her iki beyin yarım küresinin koordineli çalışmasını sağlaması nedeniyle zihinsel gelişimi destekler. Ayrıca sosyal aktiviteye katılan çocuğun hayatı sadece dersle sınırlı kalmaz. Bu da çocuğun derslerden bunalmasını önlerken okula ve derslere karşı motivasyonunu arttırır.

Eğer kötü etkilerse neler yapılmalıdır? Çocuk aktiviteden alıkonmalı mıdır?
Sosyal aktiviteye doğru zamanda başlanmaması ya da aktiviteye ayrılan sürenin derse ayrılan süreden daha fazla olması durumlarında okul başarısı olumsuz etkilenebilir. Bu durumda ailelerin ilk yaptıkları şey çocuğu aktiviteden almak olur. Çocuğu aktiviteden alıkoymak akademik başarıyı sağlamayacağı gibi çocuğun özgüveninin etkilenmesine de neden olur. Akademik başarı kadar sosyal aktivitede de başarılı olmak temel gereksinimlerden biridir. Bu nedenle aktiviteden alıkoymak yerine süre uygun şekilde ayarlanmalıdır.

Bu konuda üstün başarı gösterirse eğitimleri bu alana yönlendirilmeli midir?
Bir konuda üstün başarı göstermek o alanda özel olunduğunun göstergesidir. Çocuğun eğitimi bu yönde geliştirilerek yaşam boyu sürecek başarı ve mutluluğu yakalaması sağlanmalıdır. 

Ailelerin çocuğun eğitimi hakkında başka beklentileri varsa neler yaşanır?
Toplumumuzda genellikle spor ve sanat etkinlikleri hobi olarak nitelendirilmekte, meslek olarak seçilmesi her zaman uygun görülmemektedir. Bu nedenle de meslek seçimi konusunda çocuk ve ebeveyn arasında çatışmalar yaşanır.
Otizm
Otizm : 

Karşılıklı sosyal ilişki ve iletişim becerilerinde bozulma, tekrar eden davranışlar , ilgi ve etkinliklerde yetersizlikler ile kendini gösteren, 3 yaştan önce ortaya çıkan yaygın gelişimsel bozukluktur.

Otistik Çocukların Özellikleri :

Sosyal ilişkide bozulma: Sosyal ilişkide görülen bozulma sürekli ve belirgindir. Göz teması kurma, yüz ifadesi, vücut pozisyonu, el-kol hareketleri gibi sözel olmayan davranışlarda diğer çocuklara oranla oldukça büyük farklılıklar görülür. Bu çocuklar göz teması kurmaktan kaçınırlar, bakışları karşısındakini delip geçiyor gibidir. Otistik çocuklar kucaklanmak istemeyebilirler. Kendilerine seslenildiğinde duymuyormuş gibi davranabilirler. Yaşıtlarıyla uygun ilişki kurmada başarısızdırlar. Yaşıtlarına karşı ilgileri ya hiç yoktur ya da çok azdır. Genellikle oyuncaklara ilgi göstermezler; ilgi gösterseler bile bu, oyuncağı amacına uygun şekilde kullanmaya yönelik değildir. Örneğin oyuncak arabayı yerde sürütmek yerine ters çevirip tekerleklerini döndürebilirler. Ev içindeki eşyalara özellikle mutfak eşyalarına, deterjan kutularına karşı daha ilgilidirler. Oyun oynama becerisi gelişmiş otistik çocuklarda ise karşılıklı oyun oynama davranışı görülmez. Yere yatıp saatlerce arabayı ileri geri sürütürler ancak karşılıklı olarak arabalarla oynama davranışını gösteremezler. Oyuncağını ya da ilgilendiği nesneyi başkalarına gösterme, getirme gibi ilgilerini paylaşmaya yönelik davranış göstermezler. Çoğunlukla başkalarının varlığının farkında değillerdir. Diğerlerinin kendileri hakkındaki duygularından ve kendi davranışlarının da diğerleri üzerinde yarattığı etkiden habersiz görünürler. Başkalarının duygularına karşılık vermekte, gereksinimlerinin ve sıkıntılarının farkında olmakta ve anlamakta zorlanırlar. Bazı otistik çocuklar aşırı şekilde anneye bağlıdır ve ayrılmaya tolerans gösteremezler. Taklit becerisindeki yetersizlik de uygun durumlarda uygun tepkiler verebilmelerini (el sallamak, gülümsendiğinde karşılık vermek gibi) zorlaştırmaktadır. 

Dil gelişimi ve iletişimde bozulma: İletişimdeki yetersizlikler hem sözel hem de sözel olmayan iletişim becerilerini etkiler. Konuşma ya hiç yoktur ya da gecikmiştir. Bu, en sık görülen problemdir. Bazı otistik çocuklar sessizdir ve kendilerine söylenenlerin çok azını anlıyor gibidirler. Bazen tek bir kelime veya cümle kullandıkları ancak bunu bir daha tekrar etmedikleri görülebilmektedir. Otistik çocukların büyük bir kısmı konuşmayı geç de olsa öğrenirler. Konuşması gelişen otistik çocuklarda dilin karşılıklı konuşmayı sürdürebilmek için yeterli olmadığı, basit ihtiyaçları belirtmek amacıyla kullanıldığı; bunun yanı sıra telaffuz güçlükleri, gramer bozuklukları, konuşmanın hızında, tonlamada, ritim ve vurguda farklılık olduğu görülebilmektedir. Bir kısmı kendilerine söyleneni tekrar eden bir konuşma yapısına sahiptir. Bu çocuklar sözsüz iletişim kurmakta da başarısızdırlar. Bir şeyi göstermek yerine annelerinin ya da kendileriyle ilgilenen kişilerin ellerinden tutup istediklerini elde etmeye çalışırlar. Dili anlamadaki bozukluk şakaları ve soru cümlelerini anlayamama ile ortaya çıkar.

İlgi ve etkinliklerde görülen sınırlılık ve tekrar eden davranışlar: Otistik çocuklarda görülen problemlerden biri de sınırlı ilgi ve etkinliklerin, yinelenen davranışların görülmesidir. Otistik çocuklar heyecanlandığında kuş gibi kanat çırpma, ayakta ya da otururken ileri geri sallanma, kendi etrafında dönme, araba tekerleği, tencere kapağı, tabak gibi nesneleri döndürme, eşyaları sıralama, kendini sıkma, bir yere sürekli vurarak ses çıkarma, çalışmakta olan çamaşır makinesini seyretme, sürekli zıplama gibi hareketler yaparlar. Bazı çocuklarda ise sürekli aynı şarkıyı dinleme, aynı şarkıyı, tekerlemeyi ya da reklamı söyleme tarzında davranışlar görülür. Aynılıkta ısrar ederler ve değişikliklere karşı direnç gösterirler. Evdeki eşyaların yer değiştirmesi, eve uzun süreli bir misafirin gelmesi, bildiği bir yere farklı bir yoldan gitmek gibi yaşadıkları mekanda veya günlük programlarında oluşan değişiklikler karşısında huzursuzluk, ağlama, sinirlilik gibi davranışlar sergileyebilirler.

Davranışsal özellikler: İnsanlara karşı ilgisiz davranma, anne-babadan ayrılmaya tepki göstermeme, kapalı ve kalabalık ortamlarda huzursuz olma, tehlikenin farkında olmama, nedensiz gülme ve ağlamalar, tüylü oyuncaklardan korkmak, parmak boyası, oyun hamuru gibi malzemeleri elleyememek, ağlama, bağırma, kendini yere atma şeklinde görülen öfke nöbetleri, eşyaları atma, kırma, elini ısırma, başını yere ya da duvara vurma gibi çevreye ve kendisine zarar verme, ileri-geri sallanma, kendi etrafında dönme, parmaklarını oynatma, eliyle vücuduna vurma gibi değişik davranışlar gösterirler. Bu davranışların iletişimdeki yetersizliğe bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmekte; iletişimin artması, konuşmanın gelişmesiyle birlikte bu problemlerin azalacağı kabul edilmektedir.

Duyusal uyaranlara karşı tepkiler :Otistik çocuklar genellikle kendi isimlerine ve seslere karşı tepkisiz davranmalarına rağmen bazı seslere aşırı tepki verdikleri, örneğin elektrik süpürgesinin sesi gibi yüksek ve tekdüze seslerden rahatsız oldukları görülmektedir. Bazı seslere ise hiç tepki vermemeleri anne babalara, işitme problemi olabileceğini düşündürmektedir. Yapılan işitme testleri sonucu bu çocukların organik olarak bir işitme problemi yaşamadıkları, çevrelerindeki uyaranlara çok açık olmamaları nedeniyle tepki göstermedikleri görülmektedir. Birçok nesneye bakmamalarına karşın dönen, hareket eden, parlak nesnelere uzun süre bakabilirler. Dokunmak, kucaklanmak gibi fiziksel temasa tepki gösterebilirler.         

Motor gelişim özellikleri :Kaba motor denilen, bütün vücut kaslarının kullanıldığı, yürüme, koşma, atlama gibi becerilerde çoğunlukla yaşlarına uygun bir gelişim gösterdikleri; bununla birlikte kesme, yırtma, kalem tutma gibi parmak becerisi gerektiren çalışmalarda zorlandıkları, bazı otistik çocukların özellikle kalem tutmaya karşı dirençli oldukları; çoğunun el tercihi yapmadığı, uzun yıllar her iki ellerini de kullandıkları görülmektedir.                                                                              

Otizmin Nedeni

Aileler tarafından merak edilen en önemli konulardan biri otizme neyin neden olduğudur. Birçok aile yeterli şekilde ilgilenememeleri nedeniyle çocuklarının otistik olduğunu düşünmektedir. Otizmin ilk kez tanımlandığı 1940’lı yıllarda annelerin çocuklarıyla yeterli ilişki kuramamaları nedeniyle otizmin geliştiği yaygın olarak benimsenen bir görüştü. Ancak yapılan araştırmalar bu görüşün geçerli olmadığını ortaya koymuş; beyin sistemindeki bir ya da daha fazla fonksiyonun fizyolojik olarak bozulmasından kaynaklandığı, beyin hücreleri arasında mesaj taşıyan kimyasal ileticilerde fazlalık ya da eksiklik olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Bazı araştırmalar ise otizmin daha çok genetik nedenlere bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu genetik nedenlere bağlı olarak beyindeki bazı yapılarda kimyasal dengenin bozulduğu düşünülmektedir. Birden çok genin otizmde etkili olduğuna dair bulgular vardır. 

Ne Sıklıkta Görülür?

Yapılan araştırmalarda her 10.000 doğumda 5 ila 15 sıklığında olduğu, erkeklerin kızlara oranla 4 kat daha fazla etkilendikleri görülmektedir.

Kaç Yaşında Anlaşılabilir?

3 yaştan önce tam olarak tanı konulamamakla birlikte doğumdan itibaren bazı farklılıkların görülmesi otizm olasılığını düşündürebilir. En erken belirtiler taklit alanında görülür. El sallama, gülümsemeye karşılık verme gibi davranışları taklit etmeyebilirler. Göz kontağının yetersiz olması ya da hiç olmaması, ihtiyaçlarını belirtmek için değişik ağlamalar kullanmama, kucaklanmaya tepki gösterme, nesnelere uzanmama, kendisine bakan kişiye ilgi göstermeme, isteğini belirtmek amacıyla işaret etme davranışını yapmama gibi özellikler gösterebilirler.

Çocuğunuzun Otistik Olduğunu Nasıl Anlayabilirsiniz?

 Oyuncaklarla amacına uygun olarak oynamıyor, karşılıklı oynamakta zorlanıyor.
 “Gel, otur, ver” gibi basit talimatları anlamakta ve uygulamakta zorlanıyor.
 Seslenildiğinde bakmıyor.
 Bir şey istediği zaman sizi oraya götürüyor, sizin elinizi kullanarak elde etmeye çalışıyor.
 Bir şey söylendiğinde duymuyormuş gibi davranıyor ancak sevdiği bir müzik ya da reklam olduğunda arkadaki odadan koşup geliyor.
 Hareket ve kelimeleri tekrar etmek için çaba göstermiyor.
 Heyecan, mutluluk, üzüntü gibi ifadeleri belirtemiyor, karşısındakinin duygu ifadeleriyle ilgilenmiyor.
 Göz kontağı kurmuyor ya da kısa süreli kuruyor. 
 Belli bir şeye dikkatini veremiyor.
 Yaşı geldiği halde konuşmuyor.
 Dönme, sallanma, elleriyle değişik hareketler yapma gibi davranışlar gösteriyor.
 Değişikliklere tepki gösteriyor.

Yukarıdaki belirtilerin görülmesi durumunda mutlaka bir çocuk nöroloğu ya da çocuk psikiyatristi ile görüşmek önemlidir.

Erken Tanının Önemi

Erken tanı özel eğitim çalışmasının bir an önce başlatılması açısından önemlidir. Araştırmalar sonucu otistik çocukların normal çocuklar gibi kendi kendilerine öğrenme tekniği geliştiremedikleri, bu nedenle zaman kaybetmeden profesyonel yardım almalarının önemli olduğu belirtilmektedir. Erken yaşta başlanan eğitimin özellikle dil gelişimi ve sosyal becerilerin ilerlemesinde önemli olduğu vurgulanmaktadır.

Tedavide Eğitimin Önemi

Otizme henüz neyin neden olduğu tam olarak bilinemediğinden tamamen tedavi edilebilen bir durum olmadığı düşünülmektedir. Ancak uygun eğitim programı ve bazı durumlarda eğitime destek olacağı düşünülen ilaç uygulaması ile çocuğun var olan potansiyelini olabildiğince en üst düzeye getirmek mümkün olabilir. Yaşanan problemin şiddeti, belirtilerin yoğunluğu, çocuğun var olan kapasitesi eğitimden yararlanabilmesinde önemli faktörlerdir.

Eğitimin başlıca amacı çocuğa öğrenmeye hazır olmasını sağlayacak becerileri kazandırmaktır. Bunlar göz kontağı kurma, uygun oturma ve basit talimatlara uyma gibi temel becerilerdir. Daha sonra kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlama amacıyla giyinme-soyunma, beslenme, temizlik, tuvalet eğitimi gibi özbakım becerilerinin kazandırılması, iletişim becerilerini geliştirmek amacıyla dikkat, taklit etme, dinleme, tanıma, anlama çalışmalarının yapılması, uygun durumlara uygun tepki vermek, oyun oynamak gibi sosyal becerilerin kazandırılması hedeflenir.

Eğitimsel Süreçte Ailenin Katılımı Nasıl Olmalıdır?

Anne babaların eğitim programının içinde yer almaları, yapılan çalışmaların evde desteklenmesi, aile-uzman işbirliğinin sağlanması eğitimdeki başarıyı olumlu yönde etkilemektedir. Yapılan birçok çalışmada ailelerin eğitim programına katıldıklarında çocukların başarı düzeyinin arttığı bulunmuştur. Çocukla aynı göz hizasında olmak ve bu şekildeyken onunla iletişim kurmaya çalışmak, göz kontağı kurmak, göstererek ya da adını söyleyerek istediği şeyi elde etmesini sağlamak, onunla konuşurken kısa ve basit cümleler kullanmak çocuğu eğitime hazırlama sürecinde ailelerin yapabilecekleri çalışmalardır.

Okula Gidebilirler mi? Neler Sorun Olabilir?

Otistik çocuğun normal bir eğitim alıp alamayacağı çocuğun kapasitesi, erken yaşta tanı konulup eğitime başlanması, profesyonel desteğin düzenli ve sürekli olması, ailenin eğitim sürecine katılması ve işbirliği içinde olması kriterlerine bağlıdır. Belirtilen durumların gerçekleşmesi halinde birçok otistik çocuğun zaman zaman destekle de olsa normal eğitimden yararlanabildikleri görülmektedir. Gelişimi yavaş seyreden, belirtilerin yoğun olduğu çocukların ise kendilerine uygun programların olduğu özel eğitim okullarında eğitim almalarının daha yararlı olduğu düşünülmektedir.

Otistik çocuklarda dikkatin yeterli olmaması nedeniyle bazı öğrenme sorunları görülebilir. Somut örneklerle ve görsel olarak daha kolay öğrenebilirler. Ayrıca ders düzenini bozma, uygun olmayan tepkiler verme gibi davranış problemleri gösterebilirler.

Yetişkin Yaşamında Neler Bekler? 

Otizmin çok hafif formlarında tamamen normal bir gelişim ve hayat çizgisi izleyen otistikler yetişkin yaşamlarında kişilerarası ilişkide ima, mecaz ve mizahı anlamakta sorun yaşarlar. Bir kısmı az bir destekle kendi başına bir evde yaşayabilir. Çok azı tamamen bağımsız yaşar. Çok azı evlenir ve aile oluştururlar.

İnisiyatif kullanma ve karar verebilme süreçlerindeki yetersizliğin devam etmesi nedeniyle bu becerileri gerektirmeyen, yapılacak işin belirli ve basit olduğu, örneğin bahçe bakımı, paketleme işi, bilgisayar verilerinin girilmesi gibi işlerde çalışabilirler.
Disiplin
Disiplin Nedir ? 

Disiplin, çocuğa uygun ve istenen davranışları öğretmek, alışkanlık kazandırmak, kurallara uymasını sağlamak üzere çocuğu eğitmek demektir.

Disiplin çoğunlukla ceza ile eşdeğer tutulmakta ve bu nedenle özellikle modern yapıdaki ailelerde göz ardı edilmektedir. Oysaki disiplin ceza değil, kurallar bütünüdür. Kuralların öğrenileceği ilk ve en güvenli yer ailedir. Çocuk kurala uymayı evde öğrenmediyse bunu öğreneceği yer okul ortamı olur. Okul ortamı her zaman sevgi dolu olmayabilir. Bu da çocuğun özgüven gelişimini zedeleyip olumsuz davranışlar sergilemesine neden olabilir. 

Disiplin koşulsuz sevgiyle birlikte olduğunda etkisini gösterir. Ne yaparsa yapsın her koşulda anne babası tarafından sevildiğini ve kabul edildiğini bilen çocuk disiplin yöntemlerine karşı tepki göstermez. Koşulsuz sevgi göremeyen çocukta ise otoriteye karşı devamlı başkaldırma, söylenenlerin tam tersini yapma davranışları görülür.

Kurallar yalnızca çocuğun uygun olmayan davranışlar sergilediği, söz dinlemediği zaman uygulanmamalı, her koşulda uygulanmalıdır. Kurallar kuralı koyan kişiye ait değil davranışa ait olmalıdır. Eğer anne yemek bittikten sonra çikolata yenebileceğine dair bir kural koyduysa bu kural sadece çocuk anne ile birlikteyken değil diğer insanlarla (baba, dede, teyze gibi) birlikteyken de uygulanmalıdır. 

Kurallar Nasıl Belirlenmeli ?

Kurallar belirlenirken çocuğun yaşı, becerileri ve kişilik özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Her çocuk aynı yaşta aynı becerilere sahip olmayabilir. Öncelikle çocuğun içinde bulunduğu yaş dönemine ait beceriler incelenmeli ve çocuğun sahip olduğu becerilerle karşılaştırılmalıdır. Yapmakta zorlandığı beceriler desteklenirken yapabildikleri kural haline getirilebilir. Örneğin giysilerini katlamakta zorlanan bir çocuğa bu davranışı kural haline getirip uymasını beklemek yarar sağlamayacağı gibi çocuğun kendine olan güvenini de zedeleyecektir. Bunun yerine destekle giysilerini katlama becerisi geliştirilirken, öte yandan yatağını toplayabiliyorsa bu davranış kural haline getirilip buna uyması beklenebilir. Kuralların somut olması çocuğun kendisinden beklenen davranışı göstermesini kolaylaştırır. Örneğin çocuğun düzenli olmasını beklemek yerine düzenli olma kavramını somutlaştırıp davranışlara dökmek (yatağını toplamak, giysilerini askıya asmak gibi) daha yararlı olacaktır. Kuralların alışkanlık haline gelmesi ve çocuğun yapması gerekenleri unutmaması için anne baba çocuktan bekledikleri davranışları bir liste yapıp odasının duvarına asabilir. Örneğin sabak kalkınca el yüz yıkamak, yatağını toplamak, dişlerini fırçalamak, oyuncaklarını toplamak, giysilerini asmak, yatmadan önce çantasını toplamak gibi. Bu şekilde çocuk her gün yapacağı işleri listeden takip edebilir. 

Kurallar Çocuğa Nasıl Anlatılmalı ?

Kuralları anne baba birlikte belirlemeli ve çocuğa da birlikte anlatmalıdırlar. Çocuk okuma yazma biliyorsa kurallar yazılı hale getirilebilir ve bütün aile hep birlikte kurallar hakkında konuşabilir. Daha küçük yaştaki çocuklara kuralların tamamını anlatıp sonra da bunlara uymasını beklemek haksızlık olur. Çünkü küçük çocuklar söylenenlerin çoğunu unutabilirler. Çocukta istenmeyen bir davranış gözlemlendikten hemen sonra anne baba kızıp bağırmadan çocuğu karşılarına alıp davranışının uygun olmadığını, bunu bir daha yapmaması gerektiğini sakin ama kararlı bir ses tonuyla çocuğa anlatmalıdır. Çocuk bu davranışı her tekrar ettiğinde aynı yöntem uygulanmalıdır. Anne babasının bu konuda kararlı olduğunu gören çocuk bir iki denemeden sonra istenmeyen davranışa son verir.  Örneğin çocukta vurma davranışı gözlemlendiğinde anne baba şöyle söyleyebilir: 

“Ali, vurmak çok yanlış. Kimseye vurulmaz. Bunu bir daha yapmanı istemiyoruz.”
Kuralların olumlu bir ifade ile anlatılması da kurala uymayı kolaylaştıran etkenlerden biridir. Yapılacak davranışların emir cümlesi ile söylenmesi çocuğun aksi davranışlar sergilemesine neden olabilir. Çocuğa “ödevini yapmazsan bilgisayarla oynayamazsın” demekle “ödevini bitirdiğinde bilgisayarla oynayabilirsin” demek aynı anlama gelmekle birlikte ilk cümlede bir ceza ifadesi sezilirken ikinci cümlede ödül hissedilmektedir. Olumlu ifade kurala uymayı kolaylaştırdığı gibi çocuk-anne-baba iletişimini de destekler.

Anne babalar bazen bir davranışın neden yapılmaması gerektiğine dair açıklamalar yapmaya başlarlar. Neden yapılmaması gerektiği elbette açıklanmalıdır. Ancak yapılan açıklamaların yaş düzeyine uygun olması gerekir. Yaş büyüdükçe açıklamayı arttırmak, küçük yaşlarda ise davranışın yanlış olduğunu söylemek yeterlidir. 

Kural Koymaya Ne Zaman Başlanmalıdır ?

Çocuğun emeklemeye başlamasıyla birlikte kural koyma ihtiyacı ortaya çıkar. Emeklemeye başlayan çocuk etrafını keşfetme güdüsüyle dolapları karıştırır, çekmeceleri boşaltır, kendisini tehlikeye sokabilecek davranışlarda bulunur. Bu durumda anne babaların en sık başvurdukları yöntem “yapma” demek, hatta bağırıp kızmaktır. Bunun yerine küçük yaştaki çocuklar için “Hayır, yapılmaz” demek ve gerekli önlemleri almak (dolap kapaklarına kilit asmak, çocuğun hayatını tehlikeye sokabilecek eşyaları ulaşamayacağı bir yere kaldırmak gibi), yaş büyüdükçe de kuralları çocuğa hatırlatmak gerekir.

Ödül mü Ceza mı :

Davranış değişikliği sağlayan önemli faktörlerden biri cezadır. Ancak ceza çocuğun yaptığı hatalardan öğrenmesini, ders almasını teşvik etmek yerine çocuğun içinde öfke birikimine yol açar. Cezalandırılan çocuk “ben kötüyüm” diye düşünür. Oysa hatasının doğal sonucunu yaşamasına izin verildiğinde kişiliğinin değil yaptığı davranışın uygun olmadığı mesajını alır. 

Uygun davranışı öğrenmenin ve öğretmenin en etkili yolu ise ödüllendirmedir. “Uygun davranış zaten yapılması gereken davranıştır” düşüncesi ile anne babalar olumlu davranışı karşısında çocuğa hiçbir şey söylemezler. Tıpkı her akşam yemek yapan anneye çoğunlukla yaptığı yemekle ilgili geri bildirim verilmemesi gibi. Ancak ödüllendirilen davranış tekrarlanır ve pekişir. 

Oysa çocuk uygun olmayan davranışlar sergilediğinde anne babanın dikkati hemen çocuk üzerine çevrilir. Çocuklar için önemli olan ailesinin dikkatini çekmektir. Bunun nasıl olduğu çok önemli değildir. Eğer çocuk uygun olmayan davranışları sonunda anne babasının kendisine dikkat ettiğini fark ederse bunu devam ettirmek için uygun olmayan şekilde davranmaya devam edecektir. Ceza uygun olan davranışı göstermek yerine neyin yapılmaması gerektiğini belirtir. Anne babalar neyi yapmaması gerektiğini öğrenen çocuk neyi yapması gerektiğini anlar diye düşünebilirler. Oysaki farklı uygun davranışlar vardır ve çocuklar bu davranışları yönlendirmeyle, anne babanın rehberliğiyle öğrenir. Ödülle birlikte istenen davranışlar daha kolay yerleşir. Yaş büyüdükçe cezanın yaptırım gücü azalır. Üstelik isyan etme, söylenenin tam tersini yapma, sürekli olumsuz davranma şeklinde problemler yaşanabilir. Bu nedenle çocuğun istenen/uygun olan davranışlarının ödüllendirilmesi önemlidir. 

Ödül yöntemi her yaş düzeyinde kullanılabilir. Küçük yaşlarda daha somut ödüller (şeker, gofret gibi) kullanılırken yaş büyüdükçe eğlenceli aktivitelerin (sinemaya, maça gitmek, birlikte oyun oynamak gibi) ödül olarak kullanılması etkili olur. Ödüller belirlenirken kullanılacak ödülün çocuk için değerli ve kolay elde edilemeyecek olması önemlidir. Bu noktada ödüller çocukla birlikte belirlenebilir. Böylece çocuğu kurala uyma konusunda motive etmek daha kolay olur. Kullanılacak ödül özellikle çocuğun anne babasıyla birlikte yapacağı bir aktivite olarak belirlendiğinde bundan hem çocuk, hem de anne baba keyif alır. Böylece “disiplin” kavramı otorite ve cezayı ifade etmekten çıkıp aile bireylerinin birbirleriyle uyumlu ve keyifli bir yaşam sürdürmelerini sağlamış olur. 

Dikkat edilmesi gereken başka bir nokta da ödülün somut davranışlara yönelik olmasıdır. Çocuk kendisinden beklenen davranışın ne olduğunu ve sonucunda ne elde edeceğini net olarak bilmelidir ki o davranışı yapsın. Satış yaptıktan sonra ne kadar prim alacağını bilen bir satış görevlisinin işine daha sıkı sarılması gibi çocuklar da yaptıkları davranış sonunda kazanacaklarını bildiklerinde o kurala daha kolay uyum gösterirler.

Anne Babaların Yapması ve Yapmaması Gerekenler

 Disiplin kurarken anne babanın görevi otorite olmak değil, çocuğa rehberlik etmektir. 
 Anne babalar çocuktan bekledikleri davranışları kendileri de uygulamalıdırlar. Çocuktan dişlerini fırçalaması bekleniyorsa anne baba da dişlerini fırçalayarak çocuğa örnek olmalıdır. 
 Çocuktan hangi davranışların beklendiği açık ve net biçimde açıklanmalıdır. 
 Çocuktan beklenen davranışlar yaşına ve kişilik özelliklerine uygun olmalıdır. 
 Kuralları anne baba birlikte belirlemeli ve çocuğa da birlikte söylemelidir. 
 Çocuktan beklenen davranışlar anlatılırken olumlu ifade kullanılmalıdır. 
 Çok özel durumlar dışında (ölüm, ebeveynlerden birinin evden ayrılması, ağır hastalık gibi) kurallar sabit olmalı, çocuk anne babasının bu konuda kararlı ve tutarlı olduğunu anlamalıdır. 
 Kurala uymayı kolaylaştırmak ve kalıcı hale getirmek için ödüllendirme yöntemi kullanılmalıdır. 
 Kurala uyması için çocuğa kızıp bağırmak, rica etmek ve hatta yalvarmak uygun değildir. Bunun yerine anne baba çocuğa sadece kuralı hatırlatmalıdır. Kurala uyup uymamak çocuğun seçimi olmalıdır. Ancak kurala uyduğunda ödüllendirilmeli, uymadığında da sonucunu yaşamalıdır. 
Parmak Emme
Çocukların doğuştan sahip oldukları en önemli reflekslerden biri emme refleksidir. Doğumdan sonraki ilk bir yıl içerisinde normal olarak kabul edilen parmak emme çocukların daha anne karnındayken öğrendikleri bir davranıştır. Zaman içerisinde bazı çocuklarda parmak emme davranışı yaygın bir hale gelebilir. Başparmaklarından sonra ayak parmaklarını, oyuncaklarını, battaniyelerini emmeye başlarlar. Düşünüldüğünün aksine bu davranışın kaynağı çocuğun aç olması değildir. Emme, haz yaratan, psikolojik olarak rahatlamayı sağlayan bir davranıştır. 

Parmak emme davranışının nedenleri:
Doğumdan itibaren görülebilen parmak emme davranışının 1,5 yaş civarında sıklaştığı ve 3-4 yaşlarına kadar devam ettiği görülmektedir. Diğer uyum ve davranış problemlerinde olduğu gibi parmak emme davranışı da psikolojik sorun ve gerginliklerin sonucu olarak gelişebilir. Ev ortamında yaşanan gerginlikler, yeni bir kardeşin doğumu, emme ihtiyacının yeterince doyurulmamış olması gibi durumlar parmak emme davranışının daha sık görülmesine neden olan durumlardır. 

Parmak emme ne zaman uyum ve davranış bozukluğu olarak adlandırılır?
Genellikle 2 yaş civarında azalması, hatta yok olması beklenen parmak emme davranışı bazı durumlarda çocuk okula başlayana kadar devam eder. Hatta bazen okul zamanında da bu davranışın devam ettiği görülür. Parmak emmenin 2 yaştan sonra devam etmesi durumunda bunun bir uyum ve davranış sorunu olarak görülme olasılığının yüksek olduğu göz önüne alınmalı, davranışın altında yatan nedenler araştırılmalıdır.

Parmak emen çocukta görülen diğer davranışlar:
Özellikle emme ihtiyacı yeterince doyurulmamış olan çocuklarda parmak emme davranışı ile birlikte zaman içerisinde kulak tutma, baş sallama, saçı parmağa dolama gibi davranışlar görülebilir. Bazı çocuklarda parmak emme davranışı bitmesine rağmen diğer davranışların devam ettiği görülebilir. 

Anne babaların yaptıkları hatalar:
 Parmağa acı biber sürmek
 Eline vurmak
 Elleri bağlamak
 Ele iğne batırmak
 “Ayıp”, “günah” olduğunu söylemek
 Azarlamak
 Alay etmek
 Sürekli uyarmak

Parmak emme davranışının ortadan kalkması amacıyla yapılan bu hatalar davranışın ortadan kalkmasındansa daha çok pekişmesine, çocukta kaygı yaratan durumların, uyum ve davranış sorunlarının artmasına neden olur.

Parmak emme davranışını ortadan kaldırmak için ne yapılabilir?
 Öncelikle parmak emme davranışının nedenleri, çocukta kaygı uyandıran bir olayın var olup olmadığı araştırılmalıdır. Diğer uyum ve davranış problemlerinde olduğu gibi asıl neden ortadan kalkmadıkça parmak emme davranışı da devam eder.
 Çocuğun emme ihtiyacı gerek anne memesi gerekse emzik ve biberon kullanımıyla yeterince karşılanmalıdır. Beslenme sırasında anne çocuk arasında kurulacak yakın ve sıcak ilişki çocuğun emme ihtiyacı ile birlikte aynı zamanda duygusal ihtiyaçlarını da karşılayacaktır.
 Emmenin haz verdiği gerçeği ve bu davranışın 2 yaşa kadar normal olduğu kabul edilmelidir.
 Yukarıda belirtilen hatalı davranışlar sergilenmemeli, çocuk doğru olmayan fikirlerle korkutulmamalıdır.
 Bu davranışın hoşa gitmediği sakin bir dille belirtilmeli, bırakmayı denemesi konusunda cesaretlendirilmelidir. 
 Alışkanlıktan vazgeçirmek için uygun zamanı seçilmelidir. Çocuğun hasta olması ya da yeni bir kardeşin gelmesi alışkanlığın vazgeçirilmesi için uygun zamanlar değildir.
 Çizelge yöntemiyle parmağını emmediği zamanlar işaretlenebilir, istenen hedefe ulaşıldığında sevdiği bir şeyle ödüllendirilebilir.
Çocuğunuzun Bitmek Bilmeyen İstekleri
Çoğu zaman markette çikolataların bulunduğu reyonda ya da oyuncakçı önünde ağlayan, tepinen çocuklar ve etrafın bu durumdan rahatsız olduğu endişesi yaşayıp “tamam sus artık ne istiyorsan alıyorum” diyen anne babalar görürüz. Evde istediğine çok benzeyen oyuncağı olmasına rağmen onu aldırtmak için size yalvarır, ağlar, tepinir hatta kendisine ya da çevresine zarar vermeye başlar. 

Çocuklar durmadan birşeyler isterler.
Bebeklikten ergenliğe kadar her yaş döneminde sürekli birşeyler isteyen, tutturan çocuklarla artık daha sık karşılaşıyoruz. İsteklerinin neredeyse tamamı karşılansa da daha çoğunu istiyorlar. İstemenin sonu bir türlü gelmiyor ve bir süre sonra anne baba “bu çocuk çok doyumsuz oldu” demeye başlıyor.

Çocuklar doyumsuz mu ?
Evet çocuklar doyumsuz. Ancak sürekli talep etmesi ve doyumsuz olmasındaki en önemli faktör sınır konmaması, konsa bile etkili şekilde uygulanamaması.

Sınır koymak nedir ?        
Sınır çocuğun neyi yapıp neyi yapamayacağını, uygun olan davranışın ne olduğunu, kendisinden ne beklendiğini gösterir. Çocuğun yön bulmasını, kendini güvende hissetmesini, iç disiplin kazanmasını sağlar. Tıpkı kurallar gibi sınırların da öğrenildiği en güvenli yer ailedir. Hiçbir çocuk kendisine sınır konmasından hoşlanmaz, her zaman itiraz eder, mızıldanır, sürekli sınırları zorlar. Bir taraftan bu şekilde davranırken, diğer taraftan kuralların, kabul edilir ve edilmez davranışların  ne olduğunu bilmek isterler. Bunu bildikleri zaman rahat ve güvende hissederler. Sınır koymak çoğu zaman çocuğun özgürlünü kısıtlamak, onu isteklerinden mahrum etmek gibi düşünülür. Oysaki sınır koyarak çocuğa o anki davranışının kabul edilir ya da edilemez olduğu gösterilir. 

Sınır koyarken nelere dikkat edelim ?
Sınırlar çocuğun yaşına uygun olmalıdır. Çok sayıda sınır ve kuralın olması işe yaramaz. Aşırı engellenme çocuğun kafasını karıştırır ve karşı gelme davranışını arttırır. Ayrıca çocuktan çok fazla şeyin bekleniyor olması özgüveni sarsar ve çocukta strese neden olur. Bu nedenle az, ancak amaca yönelik kurallar konmalıdır. Sınırların makul olmasına dikkat edin. “Makul” kavramı çocuğun yaşına, kişilik özelliklerine göre değişir. Sağlığını ve güvenliğini tehdit edici konulara, istenmeyen davranışlara sınır koyun. Açık ve olumlu olun. Çocuklar ancak onlara açık şekilde ifade ettiğimizde kendilerinden ne beklendiğini anlarlar. Tutarlı ve kararlı olun. Konulan kurallar ve sınırlar günden güne, durumdan duruma değişiklik göstermemeli, her koşulda geçerli olmalıdır. Ancak bu şekilde olduğunda çocuklar tam olarak kendilerinden ne beklendiğini anlayıp uygulayabilirler. Tutarlı olmayan yaklaşım çocuğun kafasını karıştırır. Anne baba hangi durumlara ve konulara sınır getireceklerine kendi aralarında karar verdikten sonra bunu çocuğa bildirmelidir. Anne babanın birbiriyle çeliştiği durumlarda çocuk karışıklık ve güvensizlik duyguları yaşar. Ebeveynlerinin kararlılıklarını, sözlerinin üzerinde ne kadar durabileceklerini test etmek amacıyla sık sık sınırları zorlarlar. Sınırları zorlama durumu anne baba arasında tutarsızlık olduğunda daha sık yaşanır. Ancak her seferinde aynı şekilde davranıldığında bunun değişmez bir durum olduğunu kavrayabilirler.   Koyduğunuz sınırın nedenini anlatın. Çocuklar neden yapamayacaklarını ya da yapmaları gerektiğini anladıklarında daha kolay uyum sağlarlar. Bazen fazla açıklama yapmak, özellikle de küçük yaştaki çocuklarda daha fazla soruyla karşılaşmanıza neden olur. Yaptığınız açıklamanın yaşa uygun olmasına dikkat edin. Özellikle okulöncesi yaştaki çocuklara “bu hiç hoşuma gitmiyor, bunu yapmanı istemiyorum, bu sana zarar verir, bu senin için gerekli” şeklinde açıklamalar ya da bazen sadece kesin bir “hayır” cevabı yeterli olur.

“Hayır” demek çok mu zor ?
Bir çok anne baba için çocuğunun bitmek bilmeyen taleplerine “hayır” diyebilmek çok zor. Bazı ebeveynler hiç direnmeden her isteği yerine getirmeye çalışırken bazıları da direnmeye çalışır ancak çocuklarının ağlamalarına, bağırmalarına dayanamadıklarından, özellikle sosyal bir ortamda böyle bir durum yaşanıyorsa, pes ederler. Sonuçta çocuklar öyle ya da böyle isteklerini elde ederler. 

Neden “hayır” diyemiyoruz ? (Neden sınır koyamıyoruz ?)
“Hayır” demeyi zorlaştıran en önemli neden anne babanın yaşadığı suçluluk duygusu. Özellikle çalışan anne babaların yoğun olarak yaşadıkları bu duygu çocuklarına sınır koymalarını zorlaştırıyor. Çocuklarıyle geçirdikleri zaman diliminin kısıtlı olması, bu süreyi olabildiğince “mutlu”, “sorunsuz”, “çocuğu üzmeden, hırpalamadan geçirme” düşüncesi sonucu “hayır” demek anne babalara zor geliyor. Günün yorgunluğu, her gün yaşanan bağırışmanın getirdiği bıkkınlık duygusu da “hayır” demeyi zorlaştırıyor. “Hayır” dedikten sonra kararlı davranabilmek için mücadele etmek gerekiyor. Ancak günün yorgunluğu nedeniyle ya çocuğun talepleri yerine getiriliyor ya da çocuk azarlanıyor. Sınır koymayı zorlaştıran faktörlerden biri de anne babaların kendi ebeveynlerinden farklı davranma, farklı ebeveyn olma düşünceleri. Kendi çocukluklarında fazla baskı altında sürekli “yapma, etme”lerle büyümüş olan anne babalar kendi çocuklarının bu sıkıntıyı yaşamamaları arzusuyla sınır koymamayı, çocuğu tamamen serbest bırakmayı tercih ediyor. 

Sınır koymak neden gerekli ?
Her istediğini elde edebildiğini gören çocuk “ben ne istersem yaptırırım, kimseyi dinlemek zorunda değilim, herşeyi isteyebilirim ve bunun için gerekirse ağlayıp, bağırıp, çağırabilirim” şeklinde düşünür. Sınır çocuğun kişiliğinin oluşmasını, sorumlukluk sahibi olmasını sağlar. Her istediği yapılan, hiç “hayır” cevabı duymayan çocuk gelecekte bir başkasından alacağı kararlı bir “hayır” cevabı karşısında yenilgi ve reddedilme hissi yaşayacaktır. Anne babanın oluşturduğu sınırlar çocuğu hırpalamaktan, üzmekten çok güven duygusu hissettirir. Sınır koymak güvenlik ve çocuğu yönlendirme anlamına gelir. Sınır çocuğa belli durumlarda nelerin yapılıp nelerin yapılmayacağını gösterir. Sınır koymamak çocuğun ilgi görmediğini hissetmesine neden olur. Sınırlama getirildiğinde çocuklar ait olma hissi yaşarlar. Sınırlamaların olmaması çocuğun ileride karşılaşacağı sınır ve yasakları anlamasını, bunlara uyum göstermesini zorlaştırır. Çocuğun bütün isteklerini karşılıyor olmak anne babaların zaman içerisinde bıkkınlık, yorgunluk, çaresizlik duygularına kapılmalarına neden olur.

Sınır koymayı öğrenebilirsiniz.
Kuralları ve sınırları, ondan neler beklediğinizi belirleyin. Çocuğunuza kendisinden beklediğiniz davranışların ne olduğunu açık şekilde anlatın. Örneğin, markete her gittiğinizde sizden birşey almanızı istiyor, bunun için tutturuyorsa ona “Markete gidiyoruz. Ben alışveriş yaparken sen de istediğin, ihtiyacın olduğunu düşündüğün bir şey alabilirsin. Ancak sadece bir şey, birden fazla değil. Daha çok şey almak isteyip bunun için ağladığında alışverişi bırakıp eve geri döneceğiz.” Sınırları zorladığında onunla göz kontağı kurun. Bakışlarınız bağırmaktan daha çok işe yarayacaktır. 

Sınır hangi yaştan itibaren konmalı ?
Erken yaştan itibaren sınırların getirilmesi önemlidir. Çocuğun bağımsız bir birey olmaya başladığı üç yaş sınır koymaya başlamak için uygun bir yaştır. Gelişim dönemi ve kişilik özelliklerini, aile yapınızı gözönüne alarak sınırlar koyabilirsiniz.

Sınırlara itiraz ettiğinde...
İsteği yapılmadığı için bağırıp çağırmaya, ağlamaya başladığında sakinleşmesi için bir süre kendi haline bırakın. Kendi başına sakinleşebildiğinde davranışını ve ondan beklediğiniz davranışın ne olduğunu konuşun. Kendisine ya da çevreye zarar verme eğilimi içerisinde olduğunda sıkıca tutup zarar vermesini engelleyin. Sakinleştirmeye çalışmak, dil dökmek, yalvarmak işe yarayan yöntemler değildir. O sırada sizin söylediğiniz şeyleri duymaz bile. Her seferinde aynı şekilde davranın ve kararlı olduğunuzu ona hissettirin.

Son olarak...
Hangi yaşta olursa olsun çocuğun bulunduğu yaş döneminin özelliklerini bilmek, yaşına uygun davranışlar beklemek, bunları açık ve net şekilde çocukla paylaşmak, sınırların nedenlerini açıklamak, kararlı olduğunuzu göstermek, kriz dönemlerinde (hastalık, ölüm gibi) sınırlamalar konusunda daha hassas davranmak, yaşla birlikte beklenilen davranışların değişiklik göstermesi sonucu sınırları da yeniden oluşturmak sınır koymada dikkat edilmesi önemli konular.
Çocuğunuzu Yeni Kardeşe Hazırlarken
Yeni bebeğin gelmesi ailede aniden birçok değişimin yaşanmasına neden olur. Bebek doğmadan önce ebeveynler enerji ve dikkatlerinin çoğunu hazırlıklar için kullanırlar. Bebek doğduktan sonra da ilgi ve dikkatin çoğu bebeğin ihtiyaçlarını karşılama yönündedir. 

Tüm bu değişimler büyük çocuk için baş edilmesi güç durumlar olabilir. Bu durumda büyük çocuğun ilgiyi yeniden üzerine çekmek için uygun olmayan davranışlar sergilemesi, saldırgan ya da huysuz olması, bebeksi davranışlarda bulunması hiç de az görünür durumlar değildir.

Büyük çocuğu tüm bu değişimlere hazırlamak yaşanacak sıkıntıların en aza indirilmesini sağlayacaktır.

Hamilelik Sırasında
 Kardeşi olacağı haberini vermenin doğru ya da yanlış yolu yoktur. Ancak bunun zamanlaması önemlidir. Annenin karnı yavaş yavaş belirginleşmeye başladığı dönemde ya da çevrenize duyurduğunuzda çocuğa haberi vermek gerekir. Çocuk kardeşi olacağı haberini anne babasından duymalıdır. 
 Kardeşinin ne zaman dünyaya geleceğini çocuğunuzun anlayabileceği terimleri kullanarak anlatmak en uygun yoldur. Okulöncesi dönemde çocuklarda zaman kavramı henüz tam olarak yerleşmemiştir. Bu nedenle bu yaştaki bir çocuk kardeşinin 9 ay sonra doğacağını anlayamaz ve sıklıkla doğumun ne zaman olacağını sorar durur. Bir süre sonra da beklemekten dolayı sıkılır. Zamanı çocuğun anlayabileceği terimleri kullanarak örneğin takvim üzerinde göstererek anlattığınızda zamanı somutlaştırmış olduğunuz için çocuk açısından daha anlaşılır bir durum olacaktır. 
 Okulöncesi dönemdeki çocuklar sıklıkla bebeğin nereden geleceğini de sorarlar. Burada çocuğun merak ettiği cinsellik değil, gerçekten bebeklerin nereden geldiğidir. Bu soru karşısında annenin karnında bebeklerin büyüyebilmesi için hazırlanmış bir yerin olduğunu söylemek çocuk için yeterli olacaktır. 
 Çocuğunuzu başka bir oda ya da yatağa almayı düşünüyorsanız bunu bebek gelmeden epey önce yapmalısınız ki çocuk bebek nedeniyle kendini dışlanmış hissetmesin. 
 Doğum öncesi doktor kontrollerinde yanınızda götürün. Böylece doğum zamanını takip edebilir. 
 Bebek eve ilk geldiğinde neler olacağını konuşun. İlk günler yorgun olabileceğinizi ve bebeğin zamanınızın büyük kısmını alacağını; beslenmek, uyumak ve altını kirletmekten başka bir şey yapmayacağını, birlikte oyun oynayabilmeleri için büyümesi gerektiğini anlatın. 
 Mümkünse yeni bebeği olan arkadaşlarınızı ziyarete gidin. 
 Çocuğunuzla birlikte hamilelik, doğum, yeni doğan bebeklerle ilgili kitaplar okuyun. Bebek hakkındaki duygu ve düşüncelerini sorun, soru sorması ve paylaşması için fırsat tanıyın. 
 Çocuğunuzla birlikte onun doğum ve bebeklik zamanına ait fotoğraf ve filmleri seyredin. Doğumunu ve nasıl bir bebek olduğunu anlatın. Doğduğunda ne kadar heyecanlandığınızı ve herkesin onu görmek ve kucaklamak istediğini anlatın. 
 Oyuncak bebek aracılığıyla bebeğin nasıl tutulması gerektiğini, ona nasıl davranacağını gösterin. 
 Kardeşi için yapılan hazırlıklara katılmasını sağlayın. Örneğin hastane çıkış takımını birlikte seçmek, hastane çantasını hazırlamanıza yardım etmek, bebeğe isim bulmak gibi. 

Doğumu Planlarken
 Doğum zamanı yaklaştığında ne kadar süreyle hastanede olacağınızı ve siz yokken çocuğunuzun kiminle kalacağını ayarlayın ve bu durumu çocuğunuza bildirin. 
 Hastanedeyken ve eve döndükten sonra çocuğun rutininin mümkün olduğunca değişmemesini sağlayın. 

Kardeş geldikten sonra
 Büyüğe özel zaman ayırın. Anne baba ayrı ayrı büyük çocukla bire bir zaman geçirmelidir. 
 Çocuğunuzun kardeşiyle ve evde olan değişikliklerle ilgili duygularını dinleyin. Olumsuz duygular ifade ettiğinde onu bilgilendirin. Çocuğunuza duygularını söze dökmesi konusunda yardımcı olun. Hiçbir zaman duygularını inkar etmeyin ya da yok saymayın. 
 Zarar verici davranışlara hiçbir şekilde izin vermediğinizi açıkça belirtin. Kızgınlığını ifade etmesini sağlayıcı yöntemler öğretin. Örneğin, bebekler ya da kuklalar aracılığıyla duygularını ifade edebilir. 
 Arkadaşlarınızın ya da akrabalarınızın vereceği “abla” ya da “abi” hediyeleri hazırlayabilirsiniz. Böylece bebeğe hediye geldiğinde büyük çocuğunuz da kendisini dışlanmamış hisseder. 
 Bebeği görmeye gelenlere sadece bebekle ilgilenmemelerini, büyüğe de ilgi göstermelerini hatırlatın. 
 Büyük çocuğun kendisine özel bir alanı ve bebekle paylaşmak zorunda olmayacağı eşyaları olduğu konusunda ona güvence verin. 
 Ev işleri ve bebeğin bakımı konularında büyük çocuğunuzdan yardım isteyin, ona özel işler verin (bu konuda çocuğu zorlamamak önemlidir, çocuğunuz size yol gösterecektir). 
 Bebeğin bakımına katılmasını sağlayın (yıkama, giydirme, bebek arabasını itme gibi). 
 Büyük çocuk olmanın sağladığı yararları konuşun (ne yemek istediğini seçebilir, parka gidip oyun oynayabilir, arkadaş edinebilir). 
 Büyük çocuğunuz bebeğe hiç ilgi göstermeyebilir. Bu durumda onu bebekle ilgilenmesi konusunda zorlamayın. Zamanla ilgilenecektir. 
 Çocuğunuz uygun olmayan davranışlarda bulunduğunda onu hemen cezalandırmayın, duygularını anlamaya çalışın. Bu durum çocuğunuzun birebir ilgiye daha fazla ihtiyacı olduğunu gösteren bir işaret olabilir. Duygularını uygun şekilde ifade etmesi konusunda ona yardımcı olun.
Çocuğunuz Başkalarına Vuruyorsa
1-2 yaş döneminde çocuk başkalarına vuruyorsa bunun nedeni ne olabilir?

Vurma davranışının iki ana nedeni vardır. Bunlardan biri çocuğun gelişim özellikleri, diğeri ise dış etkenlerdir.

Gelişim özellikleri: 3 yaşından önce çocuk egosentriktir. Dünyanın kendi çevresinde döndüğünü ve her şeyi kontrol edebileceğini düşünür. İstediği kadar kontrol edemediğinde de üzülür ve vurma, ısırma, atma gibi kabul görmeyen şekillerde karşılık verir. Bir çocuğun vurmayı öğrenmesi için mutlaka bu davranışı görmüş olması gerekmez. Olumsuz tavırlar çocukların yaşlarının ve bazen de cinsiyetlerinin bir özelliği olarak karşımıza çıkar. 

Egosentrizmin en önemli özelliklerinden biri çocuğun bencil olması, başkalarının da duygu, düşünce, istek ve beklentilerinin olduğunu tam olarak kavrayamaması ve karşısındakiyle empati kuramamasıdır. 

Vurma davranışının başka bir nedeni ise çocukların dürtülerini kontrol etmede yeterli olamayışlarıdır. Bir yetişkin içinden geçeni ortamın uygun olmaması durumunda kendini kontrol ederek yapmayabilir. Ancak aynı tutumu küçük çocuklarda görmek mümkün değildir. Onlar içlerinden geleni hemen yaparlar.

1-2 yaş çocuğu davranışının sonucunu görme, tahmin etme öngörüsüne sahip değildir. Karşısındakinin canı acıdığı için ağladığını görür ve buna üzülür. Ancak onun canını acıtmamak ve üzmemek için vurmaması gerektiği öngörüsü yoktur.

İnsan hayatta kalmasını sağlayan saldırganlık eğilimleri ile dünyaya gelir. Ancak sosyal beceriler doğuştan gelmez, zaman içerisinde kazanılır. Sosyal becerilerin kazanılması ise 3 yaş ve sonrasında gerçekleşir.

1-2 yaş çocukları duygularını ifade edebilecek, sorunları konuşarak çözebilecek dil becerisine sahip olmadığından yaşadığı olumsuz bir duruma vurarak karşılık verir.

Her şeyi merak eden, araştırmaya, deneyerek öğrenmeye çalışan 1-2 yaş çocuğu sebep-sonuç ilişkilerini merak ettiği için de vurmayı deneyebilir. Bir yaşıtına vurduğunda onun ağladığını gören çocuk başka bir yaşıtının da aynı tepkiyi verip vermeyeceğini merak ettiğinden ona da vurur.

Dış etkenler: Uykusuzluk, açlık gibi temel gereksinimleri karşılanmayan veya bu gereksinimleri geciktirilen çocuklarda saldırganlık eğilimi artar. 

Eve yeni bir bebeğin gelmesi, bakıcı değişikliği, anne babadan uzun süreli ayrı kalma gibi huzursuzluk yaratan bir hayat tarzı değişiklikleri de çocuğu saldırgan yapar. 

İyi davrandığında yeterince dikkat çekemeyen bir çocuk vurarak dikkat çekmeye çalışabilir. 

Çocuğun yakın çevresinde bulunan anne, baba, bakıcı, kardeş gibi kişilerin sert, saldırgan tutumları çocuktaki saldırganlık eğilimini arttırabilir. 

Fazla kontrollü bir çevrede bulunan çocuk yaşadığı hayal kırıklıkları nedeniyle vurma davranışı gösterebilir. 

Hiç sınır koyulmayan çocuklarda da saldırganlık davranışları görülebilir. 
Ebeveynin depresyonda olması, alkol ya da bağımlılık yapan ilaçlar kullanması, anne babanın sık tartışması, kavga etmesi çocuğun endişelenmesine, endişesini de saldırgan tutumlar sergileyerek göstermesine neden olur.

Çocuğa bu durum karşısında anne babalar nasıl yaklaşmalıdır?

Anne babanın vurma davranışı karşısında sakin olması ve bunun kabul edilemez bir davranış olduğunu sözel olarak belirtmesi gerekir. Çocuğa davranışının uygun olmadığı söylenmeli ve bu konu üzerinde çok durulmamalıdır. Ancak davranış tekrar ettiğinde bunun uygun olmadığı her seferinde belirtilmelidir.  1-2 yaş çocuklarının dikkat ve dinleme süreleri uzun olmadığı için ayrıntılı açıklamalar, nasihatler bir işe yaramaz. Bu yaş çocuklarına verilecek olan yönergelerin basit, sade ve anlaşılır olması gerekir. 

Anne babasına ya da başkalarına, arkadaşlarına vuran çocuğa anne babası da vurarak karşılık verirse, bu çocuğa nasıl yansır, sonuçları nasıl olur?

İster şiddetli, isterse hafifçe, ister poposuna, isterse eline olsun vurmak davranışın azalması yerine artmasına neden olur. Çocuğa, vurmanın uygun olmayan bir davranış olduğunu anlatmanın en kolay ve sağlıklı yolu ona vurmamaktır. Çünkü çocuklar için anne babalarının yaptığı, söylediği her şey doğrudur. Çocuğuna vurulmaması gerektiğini ona vurarak anlatmaya çalışan anne babalar çocuklarına yanlış mesaj vermektedirler. Özellikle bu yaştaki çocuklar “dediğimi yap, yaptığımı yapma” anlayışını kavrayabilecek zihinsel olgunluğa sahip değillerdir.

Anne babanın çocuğa vurması çocuğun problem çözme yöntemi olarak vurmayı öğrenmesine de neden olur. Dayakla büyüyen çocuklar kendi çocuklarını yetiştirirken de aynı yönteme başvururlar.

Anne babanın çocuğa vurarak karşılık vermesi çocuğun hem anne babasına hem de kendisine olan güvenin sarsılmasına neden olur. 

Çocuğun vurma alışkanlığına bir çözüm getirilmezse bu durumun onun ileriki sosyal gelişimine ne gibi etkileri olur?

Bazen anne babalar çocuğa kendini savunma yöntemi olarak vurmayı öğretebilirler. Vurmayı öğrenen bir çocuğun ileride kendini koruyabilen, başarılı biri olacağını düşünürler. Gerçekte bu böyle değildir. Çünkü başkalarına zarar veren çocuk arkadaşları, öğretmenleri ve diğer yetişkinler tarafından kabul görmez. Vurma davranışının çözülememesi veya pekiştirilmesi çocuğun sosyal ilişkiler kurmada zorlanmasına, çevresinden izole olmasına, kendisi gibi davranışları bulunan kişilerle arkadaşlık edip uygun olmayan ortamlarda bulunmasına neden olur. 

Çocuğun vurma alışkanlığından vazgeçmesi için önerileriniz nelerdir? Anne babalar ne yapabilirler?

 Vurma davranışı gösteren çocuğa kesinlikle vurarak tepki göstermeyin. Bu durum davranışın azalmasından çok pekişmesine neden olur. Çocuklar en çok anne babalarının davranışlarını örnek alırlar.
 Vurduğunda “kimseye vurulmaz” diyerek uyarın. Bunu her seferinde tekrar edin.
 Stres altında olduğunuz durumlarda (bir yere yetişmek, yemek yedirmeye çalışmak gibi) çekiştirme, vurma gibi sert davranışlardan kaçının.
 Koyduğunuz kural ve sınırların çocuğun yaşına ve becerilerine uygun, belirgin olmasına özen gösterin. Aşırı kural koyma ya da hiç kural koymama çocuğu saldırgan yapar.
 Sürekli engellenen çocukta vurma davranışı artar. “Hayır” demek yerine ona alternatifler sunun. 
 Olumlu her davranışı “aferin, bravo” diyerek, alkışlayarak ödüllendirin.
 Çocuğunuzun yorgun, uykusuz, aç ya da hasta olmadığından emin olun.
 Şarkı söylemek, dans etmek, kitap okumak gibi sakinleştirici aktiviteler yapın.
 Bulunduğu ortamdan uzaklaştırarak sakinleşmesini sağlayın.
 Vurabileceğini düşündüğünüz zaman davranış gerçekleşmeden durdurmaya çalışın.
Asperger Sendromu
Asperger Sendromu Nedir ? 

Asperger Sendromu yaygın gelişimsel bozukluk yelpazesinde yer alan iletişim, sosyal uyum ve sosyal muhakeme becerilerini etkileyen gelişimsel bir bozukluktur.

Asperger Sendromlu Çocukların Özellikleri 

İletişim: AS’li çocuklar, sözlü ve sözsüz iletişimde güçlük yaşarlar. Konuşulan dili anlamakta özellikle de mecazı anlamakta zorlanırlar. Otistiklerden farklı olarak zamanında konuşmaya başlarlar ancak iletişimleri zayıftır. Konuşmaya başlamada ve sürdürmede yeteneksizdirler. Ses tonları doğal değildir. Konuşma stilleri çoğu zaman bilgiççedir. 

Sosyal Etkileşim : AS’li çocukların sosyal etkileşimleri genelde zayıftır. Sosyal etkileşimin karmaşık kurallarını anlamakta zorlanırlar. Kırılgandırlar. Benmerkezcidirler. Fiziksel temastan hoşlanmayabilirler. Şakaları, esprileri anlamakta zorlanırlar. Uygun olmayan bakışları ve beden dilleri vardır. Düşüncede esnek değillerdir. 

Aynılıkta Israrcılık : AS’li çocuklar değişiklerin üstesinden gelmekte zorlanırlar. Değişikliklerle başa çıkamamaları onları duygusal olarak kırılgan ve strese kolay maruz kalan bir hale sokar. Her şeyin sabit ve rutin olmasından hoşlanırlar. Esnek düşünememeleri hayal gücünü ve yaratıcılığı da etkiler. Aynı şeyi defalarca yapmaktan büyük keyif alırlar.

Sınırlı İlgi Alanı : AS’li çocukların tuhaf ilgileri , alışılmadık şeyleri saplantı halinde biriktirme gibi tutkuları vardır. Çok sınırlı bir konuda, örneğin atlar konusunda aşırı bilgi sahibi olabilirler. İlgi alanları konusunda konferans verme eğilimindedirler. İlgi duydukları konularda tekrarlayan sorular sorarlar. Hafızaları çok güçlüdür. Tarihleri, tarifeleri ezberlemekten hoşlanırlar. Genellikle bir tane çok yakın arkadaşları vardır. Bu arkadaşlarının da dar, kısıtlı ilgi alanları olduğu görülür.

Zayıf Konsantrasyon : AS’li çocuklar sıklıkla içlerinden gelen uyarılarla yapmakta oldukları işlerden uzaklaşırlar. Organize olamazlar. Aktivitelere sürekli odaklanmak konusunda zorlanırlar (bu çoğunlukla dikkat eksikliğinden değil, tuhaf bir şeye odaklanmalarından kaynaklanır. AS’li yetişkinler ise ilgili olanın ne olduğunu bulup çıkaramazlar, dolayısıyla dikkat ilgisiz uyaranlara odaklanır). Kendi karmaşık iç dünyalarına çekilme eğilimindedirler. Grup içerisinde öğrenmekte zorlanırlar.

Zayıf Motor Koordinasyon : AS’li çocuklar fiziksel olarak beceriksiz ve sakardırlar. Kaskatı ve beceriksizce yürürler. Motor yetenek gerektiren oyunlarda başarısızdırlar. Kalem tutmada problemler, yazı yazma hızının düşük olması ve çizim yeteneklerinin etkilenmesi gibi problemler görülebilir.

Akademik Zorluklar : AS’li çocuklar genellikle ortalama ve ortalama üstü zekaya sahiptir. Ancak yüksek düzeyde düşünme ve anlama yeteneğinden yoksundurlar. Düz ve yalın olma eğilimindedirler. Problem çözme yetenekleri zayıftır. Okuduklarını ya da duyduklarını papağan gibi tekrar ederler. Genellikle destekle normal eğitimden yararlanırlar.

Asperger Sendromunun Görülme Yaşı ve Sıklığı

Genellikle 5 yaş civarında tanı konabilir. 1000’de 1 sıklığında, erkeklerde kızlara oranla 2 ila 4 kez daha fazla görüldüğü belirtilmektedir. 

Asperger Sendromu ve Genetik İlişki

Asperger Sendromunda genetik geçişin baba ve oğul arasında olduğu düşünülür. Özellikle dede ve babada benzer özellikler görülür.

Asperger Sendromu ve Yetişkin Yaşamı

AS’li bireyler yetişkin yaşamlarında soğuk, uzak, kural ve ilkelere sıkıca bağlı olarak tanınırlar. Özellikle ergenlik çağında depresyona yatkın olurlar. Hata yapmayı tolere edemezler. Sosyal ilişki kurmayı gerektirmeyecek, rutin işleri olan meslekleri tercih ederler. 

Öneriler

Asperger Sendromlu çocuğunuzun ve sizin hayatınızı kolaylaştıracak bazı pratik öneriler aşağıda sunulmuştur. Bunlar her durum ve her çocuk için geçerli olmayabilir ancak temel olarak hayatı kolaylaştıracak önerilerdir.

 Onunla anlayabileceği şekilde konuşun.
 Konuşurken basit yönergeler kullanın. 
 Konuşmalarınızda mecaz, deyim, ironi kullanmayın.
 “Niye böyle yaptın?” gibi belirsiz konuşmalarda kaçının. 
 Söylediğinizin anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol edin.
 Gerekirse anlatılacak olan şeyi küçük adımlara bölün.
 Değişiklikler hakkında önceden bilgi verin.
 Rutinlerinde biraz esneklik kurmaya çalışın. 
 Onun için zor olan şeyleri kolaylaştırın, kısaltın, değiştirin, alternatif sunun, zaman tanıyın.
 Kendine güvenini azaltacak, sıkıntısını arttıracak cezalar vermeyin.
 Materyalleri görsel, yazılı, resimli, sesli olarak sunun.
 Doğru davranış için ona model olun.
 Onu nelerin rahatsız edeceğini bilip hazırlıklı olun.
 “Yaşında” davranmasını beklemeyin.
 Onu yüreklendirin. En ufak başarısı için ödüllendirin.
Anne Baba ile Yatma
Çocuğun kendi yatağı olmasına rağmen anne babanın yatağında yatma konusunda ısrarcı davranması birçok evde sık yaşanan bir sorundur. Çeşitli bahanelerle anne babası ile birlikte yatan ya da gece anne babasının yatağına giden çocuk sayısı az değildir. 

Doğumdan önce özen ve hevesle bebeğin odası, yatağı hazırlanır, bebeğin yatağında yatacağına dair planlar yapılır. İdeal olanı bebeğin en fazla iki ay anne babanın odasında, kendi beşiği ya da yatağında yatırılması olmasına rağmen, bebekten ayrılmak, bebeğe bir şey olacağı kaygısı duymak, sık sık yataktan kalkmanın getirdiği yorgunluk gibi nedenlerle bebek anne babasının yatağında yatmaya başlar. Eğer evde bebek için ayrı bir oda ve bebeğe uygun bir yatak varsa bebek “kırkı çıktıktan” sonra ya da en fazla iki ayın sonunda kendi odasında yatırılmalıdır.

Anne baba ile birlikte yatma isteği okulöncesi dönemde daha sık görülür. Yapılan araştırmalar okulöncesi çocuklarının yarıdan fazlasının anne babası ile birlikte yattığını ortaya koymaktadır. Bu alışkanlığın okul döneminde de devam ettiği görülmektedir.

Okulöncesi dönemdeki çocuklar duygularını sözel olarak ifade etmekte çok yeterli olmadıklarından bunu daha çok davranışları ile gösterirler. Anne baba ile yatma konusundaki ısrarın en önemli nedenlerinden biri “korku”dur. Çocuk korktuğunu söyleyerek yatağında yatmak istemeyebilir ya da gece anne babasının yatağına gidebilir. Çocuğun korkusunun altında birçok neden yatar. Bunların en önemlisi görülen korkulu rüyalardır. Çocuklar 3-4 yaşından itibaren korkulu rüya görmeye başlarlar. Çocuk anne babası ile yattığında güvende olacağını düşünür ve bu konuda ısrarcı davranır. Anne baba anlaşmazlığının yoğun olarak yaşandığı evlerde de çocuklar anne babalarının evi, dolayısıyla kendilerini terk edecekleri kaygısı ile onlarla birlikte yatmakta ısrar edebilir. Boşanma ya da ebeveynlerden birinin kaybı da çocukların anne ya da babalarıyla yatma konusunda ısrarcı davranmalarına neden olan faktörlerdendir. Bunların dışında kendi yatağında yatmaya alışkın olan bir çocuk anne babanın seyahati nedeniyle onlardan ayrı kaldığında seyahat sonrası onlarla birlikte yatmak isteyebilir. 

Anne babalar, çocuğun korktuğunu söylemesi, gece üstünü açıp hasta olması, özellikle çalışan annelerin çocuklarını yeterince görememenin getirdiği özlem ve çalışıyor olmanın verdiği vicdan azabı gibi nedenlerle çocuklarının yanlarında yatıyor olmalarından şikayetçi olmakla birlikte bu durumu değiştirme konusunda zorlanmaktadırlar.

Çocuğun kendi yatağında yatma alışkanlığını kazanabilmesinde anne baba tutumlarının önemi büyüktür. Ebeveynler bu konuda kararlı ve tutarlı olabildiklerinde çocuklar kendi başlarına yatma alışkanlığını kazanabilirler. Çocuğun anne baba ile yatma ısrarından vazgeçmesi için öncelikle anne babanın, özellikle de annenin çocuktan ayrı yatmayı kabullenmesi, ayrışabilmesi gerekir. 

Toplumumuzda bu durumu sorun olarak görmeyen, aksine çocuklarıyla birlikte yatmaktan keyif alan anne baba sayısı da az değildir. Anne babasıyla yatan çocuk bağımlı bir birey haline gelir ve ayrı yatmayı anne babasının kendisini sevmemesi olarak algılayabilir. 

Çocuğun kendi yatağında yatma alışkanlığını kazanması için:

 Her şeyden önce çocuğunuzun kendi yatağında yatması konusunda kararlı ve tutarlı davranmaya özen gösterin.
 Yanınızda yatmasına izin vermenizin sevginizin bir işareti olmadığını unutmayın.
 Çocuğunuzun yanınızda yatmasının onun psikolojik gelişimi açısından olumsuz olduğunu, onu bağımlı bir birey haline getireceğini unutmayın.
 “Korkuyorum” diyen çocuğunuzun korkularını dinleyin, bunları kabul edin, anlayış gösterin, onu sakinleştirin ancak korkularından etkilenip yanınıza gelmesine izin vermeyin. Yatmadan önce şiddet içeren programlar seyretmesini engelleyin. 
 Yanında yatarak, saçını okşayarak ya da size dokunarak uyumasına izin vermeyin. Ten temasıyla uyumak çocuğun anneden bağımsız bir birey olmasını güçleştirir. Bunun yerine sevdiği bir oyuncağı verebilirsiniz.
 Gece uykusundan kalkıp yanınıza gelirse onu tekrar yatağına götürün. Bazen bu durum gecede birkaç defa tekrarlanabilir. Her seferinde yılmadan aynı şekilde davranın.
Anneye Bağımlılık
Yaşamın ilk yılı bebeğin anneye her yönüyle bağımlı olduğu bir dönemdir. Çocuk yürümeye ve koşmaya başladığında ise kendi başına hareket etme, bağımsız olma isteği içinde olmasına rağmen anneyi etrafında görmekten, onun yanında olmaktan hoşlanır. Sosyalleşme becerisinin kazanıldığı 3 yaşa kadar çocuklar bir taraftan anneden ayrışmaya çalışırken bir taraftan da bağımlılığı devam ettirirler. 3 yaşa kadar görülen bu bağımlı ilişkinin bu yaştan sonra azalması, ilişki boyutunun bağımlılıktan bağlılığa dönüşmesi beklenir. 3 yaş itibariyle azalması beklenen bağımlılığın toplumumuzda uzun yıllar devam ettiğini, hatta çocuk sahibi birçok yetişkinin kendi annelerine olan bağımlılıklarının sürdüğünü görüyoruz. Ayrışma sürecinin beklenen zamanda gerçekleşmemesi, bağımlılığın devam etmesi durumunun anne baba tutumlarından kaynaklandığı söylenebilir. Bağımlılık geliştiren çocukların annelerinin aşırı koruyucu, babalarının ise daha uzak davrandıkları ya da her iki ebeveynin de aşırı korumacı tutum sergiledikleri bilinmektedir. 2 yaşından itibaren çocuklar bazı işleri kendi başlarına yapmak isterler ve bu konuda ısrarcı davranırlar. Yaşına uygun olarak çocuğun bazı işleri kendi başına yapması için fırsat tanımak ve çocuğu desteklemek gerekir. 3-4 yaş çocukları kendi başlarına ya da az destekle yemek yemek, giyinmek, oyuncaklarını toplamak, el yüz yıkamak, tuvalet ihtiyacını uygun şekilde gidermek gibi işleri yapabilirler. Bu becerilere sahip olan bir çocuğa işini kendi başına yapması konusunda izin vermemek, onun yerine her şeyi yapmak çocuğun anneye olan bağımlılığını arttırdığı gibi özgüvenini de olumsuz yönde etkiler. Bağımlı çocuk annesinin eteğinden ayrılmaz, annenin tuvalete gitmesine bile dayanamaz, kısa süreli de olsa yalnız kalamaz, güvensiz ve ürkek davranır, yaşıtlarıyla ilişki kurmakta zorlanır, sürekli ağlayan, mızıldanan bir çocuk haline gelir. 

3 yaşa kadar normal kabul edilen bağımlılığın bu yaştan itibaren azalması beklenir. Bu yaştan sonra devam eden bağımlılık durumlarında anne babaların her şeyden önce çocuklarının artık bakıma muhtaç bir bebek değil de büyümekte olan bir birey olduğunu kabul etmeleri gerekir. Kendi başına yapabileceği işler konusunda desteklemek, yol göstermek, yapabileceği konusunda ona güven vermek, isteklerini dile getirmesi konusunda fırsat vermek gerekir. 

Çocuklar bebeklik döneminden itibaren kısa sürelerle anneden ayrı kalabilirler. 3-4 yaşlarında ise gün boyu anneden ayrı kalabilir, hatta zorunlu durumlarda birkaç haftalığına bile anneden ayrı kalmaya dayanabilirler. Bağımlılık özelliği gösteren çocuklar ise ev içerisinde bile anneden ayrı bir odada durmakta, kendi başına oyun oynamakta zorlanır. Ayrılık korkusu sanıldığının aksine sadece çalışan annelerin çocuklarında görülmez. Uygun bir dille anlatıldığında çocuklar annelerinin işe gitmeleri gerektiğini ve akşam eve geri döneceklerini anlar ve kabullenir. Her çocuk annesinin yanından ayrılmasından huzursuz olur, geri dönüp dönmeyeceği konusunda endişe yaşar. Bağımlılık özelliği devam eden çocuklarda bu endişe diğer çocuklara oranla daha yoğun yaşanmaktadır. Çocuğun kısa sürelerle tanıdığı, güvendiği kişilerle kalmasını sağlamak, nereye gidileceği ve ne zaman dönüleceği konusunda doğru bilgi vermek, gerekirse bunu saat üzerinde göstermek, koşullar uygunsa sizi arayabileceğini söylemek çocuğun anneden ayrı kalmayı öğrenmesini kolaylaştıracak yöntemlerdir. 

Anneden ayrılmakta zorlanan çocuklar yuvaya gitmekte ve uyum sağlamakta da zorlanmaktadır. Yuva çocuğun sadece bakıldığı ya da oyun oynadığı bir ortam değil, sosyalleşme becerisinin geliştiği, kurallara uymayı, yaşıtlarıyla ilişki kurmayı, paylaşmayı öğrendiği sosyal bir ortamdır. Özellikle bağımlılık özelliği devam eden çocukların yuvaya gitmeleri bu bağımlılığın azalmasını sağlamaktadır. Ancak burada yine anne baba tutumları önemli rol oynar. Anne babalar öncelikle yuvanın sosyal öğrenme ortamı ve çocuğun sosyal gelişiminde önemli rolü olduğunu kabul etmelidirler. Annesinden hiç ayrı kalmamış bir çocuğun bir anda hiç tanımadığı bir ortama girmesi ve orada kalması çok zordur. Yuvaya başlama düşüncesi oluştuğunda en azından birkaç ay öncesinden çocuğun kısa sürelerle tanıdığı kişilerin yanında kalmasını sağlayarak işe başlayabilirsiniz. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise yine birkaç ay öncesinden çocuğa yuva ortamını, orada yapılacak faaliyetleri anlatmak, yuvaların önünden geçerek nasıl bir yer olduğunu göstermek, farklı yuvaları ziyaret ederek kısa sürelerle oynamasını sağlamak çocuğun yuvayı tanımasını sağlayacak etkinliklerdir. Yuvaya başladığı dönemde de onu ne zaman yuvaya götüreceğinizi, ne zaman ve kimin alacağını etkinliği belirterek söylemek, gün içerisinde yuvada neler yapacağını anlatmak önemlidir. Özellikle yuvadan alma saati konusunda doğruyu söylemek ve buna mümkün olduğunca uymak çocuğun güven duygusunun gelişmesi açısından çok önemlidir. Ayrılma korkusu yaşayan birçok çocuk yuvaya gitmemek için çeşitli yollar dener. Ağlama, karın ağrısı, kusma bu yaşlarda en sık görülen belirtilerdir. Bu tepkiler karşısında çocuğu yuvaya göndermemek yuvaya alışmayı zorlaştıracağı gibi bağımlılığı da pekiştirecektir. Bu noktada kararlı ve sakin olmak, ağladığı ya da kustuğu için tepki göstermemek, fiziksel bir problem olmadıkça yuvaya gitmesini sağlamak, yuvanın kapısında yaşanan ayrılma törenlerini uzatmamak gerekir. Ayrılık endişesinin okul öncesi dönemde halledilmediği durumlarda benzer durumların okul döneminde görüleceği unutulmamalıdır. 

Anne babalar kendilerine bağımlı çocuklar yetiştirmek istiyorlarsa şunları yapmalıdırlar:

 Her işi çocuğun yerine yapın.
 O dile getirmeden isteklerini anlayın ve yerine getirin.
 Büyüdüğünü kabullenmeyip hala bir bebekmiş gibi davranın.
 Becerilerinin gelişmesi için fırsat tanımayın.
 “Yapamazsın, beceremezsin” diyerek kendi başına yapmakta ısrar ettiği etkinlikleri (yemek yemek gibi) engelleyin.
 Yürüyebildiği halde bebek arabasında ya da kucağınızda taşıyın.
 Sürekli “aman, dur, düşersin” gibi ibareler kullanın.
 Yanınızdan hiç ayırmayın, tanıdığı kişilerle kalmasına izin vermeyin.

Bunları yaptığınızda emin olun ki çocuğunuz ömür boyu size bağımlı olacak, siz olmadan hiçbir şey yapamayacaktır.
Çocuklarda Alt Islatma
Alt ıslatma çocuklarda en sık görülen sorunlarından birisidir. Araştırmalara göre dünyada 4 yaşındaki her 100 çocuktan 15’i, 7 yaşındaki her 100 çocuktan 7’si, 15 yaşındaki her 100 çocuktan 2’si alt ıslatma sorunu yaşamaktadır. 

Tuvalet eğitiminin zamanı ve şekli çok önemli.

Çocuklar genellikle 18 ay ile 2-2,5 yaş arası tuvalet eğitimi almaya hazır hale gelirler. Çocuğun tuvalet eğitimine hazır olup olmadığını anlamak için mesane kontrolü ile bedensel ve zihinsel gelişimin ne düzeyde olduğuna bakmak gerekir. Çocuğun gün boyunca çişini azar azar yapmak yerine birkaç kere yeterli miktarda yapması, 2-3 saat kadar kuru kalması, tuvalet gereksinimini yüz, mimik ya da beden duruşuyla ifade etmesi mesane kontrolünü kazanmaya başladığını gösterir. El ve parmak becerilerinin gelişmiş olması bedensel, vücut parçalarını gösterebilmesi, basit işlerde anne babayı taklit etmesi, verilen komutları uygulayabilmesi ise çocuğun zihinsel olarak tuvalet eğitimi için hazır olduğunun belirtileridir. 
Gelişimi normal seyreden çocukların çoğu 2-3 yaş döneminde tuvalet gereksinimini haber verirler. Ancak mesane kontrolünü zaman zaman sağlamakta zorlandıklarında altlarını ıslatabilirler. Mesane kasları gece daha zor kontrol edilebildiğinden gece alt ıslatma davranışı gündüzden daha sık görülür. 
Tuvalet eğitimine 18 aydan önce başlamak, çocuğu tuvalete oturması konusunda zorlamak, altını ıslattığında cezalandırmak tuvalet eğitiminin uzamasına, çocuğun korku ve endişe duymasına ve davranış sorunları yaşamasına neden olur.

Tuvalet alışkanlığını kazandığı halde…

Tuvalet eğitimi almış olan bir çocuğun alt ıslatma sorunu yaşamasının temelde iki nedeni olduğu düşünülür; çocuk ya duygusal ya da fiziksel bir sorun yaşamaktadır. Ancak düşünüldüğünün aksine duygusal sorunlar alt ıslatma davranışının nedenleri arasında ilk sırada yer almamaktadır. 
Öncelikle organik bir sorun olup olmadığı belirlenmelidir. Ateşli hastalıklar, idrar yolu enfeksiyonları, şeker hastalığı, nörolojik hastalıklar alt ıslatma davranışının görülmesine yol açar. Fiziksel bir problemden kaynaklanan alt ıslatma davranışı kısa süreli ve geçicidir. Hastalığın tedavi edilmesi ile ortadan kalkar. 
Özellikle erkek çocuklarda görülen alt ıslatmanın en önemli nedeni kalıtsal olmasıdır. Eğer ebeveynlerden birinin geçmişinde bu sorun varsa çocukta görülme olasılığı %25, her iki ebeveynde de varsa %65 artmaktadır. Genetik nedenlerden kaynaklanan alt ıslatmanın ergenlik döneminde ortadan kalktığı görülmektedir. 
Çocuğun uykusunun çok derin olması ve tuvaletinin geldiğini fark etmemesi de alt ıslatma nedenlerinden birisidir. 
Ancak çocuğun gelişimi normalse, tuvalet eğitimi uygun yaşta verildiyse, tuvalet eğitimini tamamladığı halde aralıklı da olsa gece ve/veya gündüz alt ıslatma davranışı varsa o zaman bunun psikolojik kaynaklı olduğu düşünülür. Yeni bir yere taşınmak, boşanma, aile bireylerinden birinin ölümü, yeni bir kardeşin gelmesi ya da tuvalet eğitimi sırasında çocuğun zorlanması, cezalandırılması gibi nedenler duygusal kaynaklı alt ıslatma sorununu gündeme getirebilir. 

Alt ıslatma ne zaman bir sorun olarak görülmeli?
Gelişimi normal seyreden bir çocuğun gündüz mesane kontrolünü 2-3 yaşlarında, gece ise 3-4 yaşlarında sağlaması beklenir. Fiziksel bir sorun olmadığı ve uygun eğitim verildiği halde belli aralıklarla alt ıslatma devam ediyorsa, çocuğun alt ıslatma sorunu olduğundan söz edilebilir.

Anne babalar ne yapmalı, ne yapmamalı?
Birçok uyum ve davranış bozukluğunda olduğu gibi alt ıslatma sorununda da anne baba tutumlarının önemi büyüktür. Uygun olmayan ebeveyn tutumları nedeniyle yaşanan sorun daha da artabilir, yeni uyum ve davranış bozuklukları ortaya çıkabilir, özgüven eksikliği, aşırı kaygılı olma, içe kapanıklık gibi kişilik gelişimini etkileyen sorunlar yaşanabilir. Bu nedenle anne babalar

 sorunun çözümü için baskıcı tutumdan, 
 başkalarının yanında konuşmaktan, 
 alaycı ve küçümseyici tavırlardan, 
 çocuğu yaşanan sorun nedeniyle cezalandırmaktan, 
 bu sorunu yaşamayan çocuklarla karşılaştırmaktan, 
 yiyecek ve içeceklerine devamlı kısıtlama getirmekten, 
 tuvalete tutmak için gece uykusunu çok sık bölmekten kaçınmalıdırlar. 
Bunun yerine 
 yataktan kuru kalktığı her sabah “harikasın, bunu yapabileceğini biliyordum, seninle gurur duyuyorum” şeklinde olumlu mesajlar vermek, alt ıslatma davranışının görüldüğü zamanlarda ise “başarabileceğine inanıyorum, yeniden deneriz” şeklinde çocuğu motive etmek, 
 haftalık bir çizelge hazırlayıp çocuğun kuru kalktığı günleri güneş, ıslak kalktığı günleri yağmur resimleriyle işaretleyerek çocuğun somut olarak kendisini değerlendirebilmesini sağlamak, 
 yatmadan önce sıvı alımını sınırlandırmak, yatağa girmeden tuvalete gitmesini sağlamak, gece belli aralıklarla bir iki kez tuvalete kaldırmak alt ıslatma sorununun çözümünde çocuğa destek sağlar. 

Uzman yardımına ne zaman başvurulmalı?
Çocuk 5 yaşına geldiği halde hala mesane kontrolünü kazanamamışsa, bu durum çocuğun belik algısını, özgüvenini etkiliyorsa, anne-baba-çocuk ilişkisi olumsuz yönde etkileniyorsa bir uzmana başvurmak gerekir.
1 Yaş Çocukları Neden Yerinde Duramıyor ?
* 1 yaş çocuğunun genel psikolojik özellikleri nelerdir? 

1 yaş bebeklikten çocukluğa geçiş dönemidir. Anlama, kavrama ve iletişim kurma becerileri ilerlemeye başlar. Hareket becerisi artar. İlk kelimeler ve ilk adımlar 1 yaş döneminde görülür. 1 yaş çocuğu duyduğu sesleri taklit etmeye çalışır, kendince çeşitli sesler çıkarır. Söylediğinden daha fazlasını anlar. Çevresindeki nesnelerle anlamlı şekilde ilgilenir, yetişkinlerle değişik oyunlar oynar. İnsanlarla bir arada olmaktan, konuşulanları dinlemekten hoşlanır. Yapılan birçok davranışı taklit etmeye çalışır. Anne baba ve kendisine bakan kişiyi model alır, onların yaptıklarını yapmaya çalışır. Baş ve işaret parmaklarını kullanarak nesneleri tutar. Nesneleri iç içe koymaktan hoşlanır. 

* 1 yaş dönemine geçişle birlikte fizyolojik ve psikolojik olarak ne tarz değişimler görülür?

1 yaş çocuğu daha hızlı emekler. Kimi çocuk ilk doğum günü ile birlikte yürümeye başlarken kimi çocukta ilk adımlar 15-16 ay civarında görülebilir. 1 yaş öncesindeki hızlı boy ve kilo artışı artık yavaşlamaya başlar. 
1 yaşla birlikte çocuk birey olma yolunda yavaş yavaş ilerlemeye başlar. Hareket becerisi arttıkça birçok şeyi kendi başına yapma girişimlerinde bulunur. Zaman zaman olumsuz davranır. Uyumaya, yemek yemeye direnç gösterir. Anneye olan bağımlılığı artar. Kızgınlık, sevinç, korku gibi duyguları gösterir. 

* Bu dönemde çocuk niçin kabına sığamaz ve sürekli hareketlidir?

Bu dönemde emekleme ve yürüme ile birlikte hareket özgürlüğü kazanan 1 yaş çocuğu merak duygusu ile birlikte etrafını keşfetmeye başlar. Bu nedenle de sürekli hareket halindedir. Her gün yeni şeyler öğrenir. Sürekli yeni yerleri keşfetmek, dolapları boşaltmak, çekmeceleri karıştırmak, bulduğu kağıtları buruşturup yırtmak, ev eşyaları ile oynamak ister.

* Yerinde duramayan 1 yaş çocuğu bu sayede nasıl keşiflerde bulunur?

1 yaş çocuğunun keşfetmesi ve öğrenmesi için ortamlar yaratılması, fırsat tanınması gerekir. Çocuk bu sayede nesneleri tanır, ne işe yaradıklarını, nereye ve kime ait olduklarını öğrenir. 

* Sürekli hareket halinde olan çocuğun bu haline karşı ebeveynleri nasıl bir tutum takınmalıdır?

1 yaş çocuğu tehlikenin farkında değildir, kendisini tehlikeye sokabilecek davranışlarda bulunur. Bu nedenle çocuğun emeklemeye başlamasıyla birlikte kural koymak gerekir. Merak ve keşfetme duygusuyla etrafı kurcalayan çocuğa karşı anne babaların en sık başvurdukları yöntem “yapma” demek, hatta kızmaktır. Bunun yerine yapılan davranışın beğenilmediğini söylemek, dolap kapaklarına kilit asmak, çocuğun hayatını tehlikeye sokabilecek eşyaları ulaşamayacağı bir yere kaldırmak gibi çeşitli güvenlik önlemleri almak gerekir. Bu yaşta çocuk kuralın kural olduğunu tam olarak anlayamaz. Bu nedenle istenen davranışların “aferin” denerek, alkışlanarak pekiştirilmesi, istenmeyen davranışların da “hayır” denerek ve zaman zaman da görmezden gelinerek söndürülmesi uygun yaklaşımlardır. Bu yaşın en önemli avantajı çocuğun dikkatinin kolaylıkla istenen yöne yönlendirilebilmesidir. Yani çocuk uygun olmayan ya da kendisine zarar verebilecek bir objeye yöneldiğinde ilgisi başka bir obje ya da aktiviteye çekilebilir.

Öneriler:

 Çocuğun merak ve keşif duygusunu desteklemek amacıyla sizin kontrolünüzde eşyalara dokunmasına izin verin.
 Belirli dolap ve çekmeceleri çocuğa ayırarak buraya ona zarar vermeyecek ev eşyaları ve oyuncaklar koyun. Dolap, çekmece karıştırmak istediğinde sadece ona ayırdığınız yeri açabileceğini söyleyin.
 Keşfedebileceği, açıp içini kurcalayabileceği, zarar vermeyecek malzemeler sunun.
Bebeğiniz Dünyayı Tanırken Keyif Alsın
Bebekler 3.–4. aydan itibaren nesnelerle ilgilenmeye başlarlar. Nesnenin ne olduğunu tanımaya çalışırlar. Bu dönemde nesneleri tanımak için kullanılan organ ağızdır. Bu nedenle bütün bebekler ellerine geçeni ağızlarına götürürler. 9. aydan itibaren nesnelere daha bilinçli olarak ilgi gösterirler, nesneleri iter, istendiğinde göstermeye çalışırlar. 1 yaş civarında ise nesneleri resimlerinden tanımaya, kitaptan resim göstermeye başlarlar.

Bu gelişim süreci içerisinde bebeğin dünyayı tanıması, çevresini keşfetmesi için gerekli güvenlik önlemleri alındıktan sonra nesneleri ağzına götürmesine, onlara dokunmasına fırsat vermek gerekir. 3. aydan itibaren evin bölümlerini gezmek, her odada neler olduğunu anlatmak, odadaki eşyaları tek tek tanıtmak, onlara dokunmasına izin vermek bebeğin nesneleri tanımasını sağladığı gibi dil gelişimini de hızlandırır. 

1 yaş civarında nesnelerle birlikte onların resimlerini de göstermek, hayvan, taşıt gibi nesnelerin seslerini çıkarmak, eşyaların ne işe yaradıklarını anlatmak (“bu masa, masada yemek yiyoruz”, “bu bardak, bardakla su içiyoruz” şeklinde) gibi oyunlar oynanabilir.

Sadece kapalı mekanlardaki, ev ortamı içerisindeki nesneler değil dışarıdaki nesneleri de tanıması için çeşitli durumlar yaratmak bebeğin dünyayı keşfini eğlenceli hale getirir. Dışarı çıkıldığında ağaçları, çiçekleri göstermek, onlara dokunması için fırsat tanımak bebeğin hoşuna gidecektir. Sokakta gördüğünüz hayvanları, taşıtları bebeğe göstermek, seslerini çıkarmak bebeğin ilgisini çekecektir. Denize ayaklarını sokmak, kumları ellemek, çimenlere oturmak bebeğin görsel ve dokunsal yollardan öğrenmesini destekleyecektir. 

Oyuncaklarla oynarken, nesneleri tanıtırken onları yalnızca isimlendirmek yerine aynı zamanda renklerini, şekillerini de söylemek bebeğin hem dil, hem de kavram gelişimini destekler. 

Anne Babalara Öneriler:

 Sesli oyuncaklar vererek, nesnelerin seslerini çıkararak işitsel öğrenmesini destekleyebilirsiniz.
 Yatağının kenarına renkli yumuşak nesneler koyup bunlara bakmasını, dokunmasını, keşfetmesini sağlayabilirsiniz.
 Bir nesnenin farklı renklerini göstererek renkleri tanıtabilirsiniz (örneğin, “mavi topunu at, kırmızı arabanı ver” gibi)
 Tanıdığı nesneleri kitaplardan göstermesini isteyebilirsiniz.
 Dokunmalı, sesli kitaplardan nesneleri tanıtabilirsiniz.
 Kitapta gördüğü nesneleri kendi üzerinde, oyuncaklarında ya da eşyalarında göstermesini isteyebilirsiniz.
4-5 Yaş Çocuklarının Dil Gelişim Özellikleri
4-5 yaşlarındaki bir çocuk ortalama olarak 1500-2000 kelimelik bir kelime dağarcığına sahiptir. Bu dönemde çocuk:

 Birbirini takip eden üç yönergeyi anlayıp yerine getirebilir.
 Konuşurken “yapar mısınız?” gibi sözel ifadeleri kullanabilir.
 Karmaşık ve uzun cümleler kurabilir.
 Yer bildiren kavramları anlar ve dile getirir (üst, alt, yan, arka, ön gibi).
 Resimde gördüklerini detaylı şekilde anlatabilir.
 Resimdeki uygunsuzlukları dile getirebilir.
 Aklından bildiği hikayeleri anlatabilir.
 Nesnelerin fonksiyonlarını bilir ve dile getirir.
 Anlaşılır bir konuşması vardır.
 Dilbilgisi kurallarına uygun olarak konuşur.
 ‘Neden?’, ‘ne zaman?’, ‘nasıl?’, ‘niçin?’, sorularını ısrarla sorar, ancak bu soruların cevaplarını vermekte zorlanabilir.
 Uzun öyküleri dinler ve gerçekte var olanla düş ürününü zaman zaman karıştırarak anlatır.
 3-4 mısralık şiirleri, şarkıları ezbere söyleyebilir.
 Geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanları yerli yerinde kullanabilir.
 Yakın zamanda yaşadığı olayları detayları ile anlatıp başka olaylarla ilişki kurabilir.
 Kendisi ve ailesi hakkında bilgiler verebilir.
 Yetişkin tarzında konuşur.

Dil gelişimi ile ilgili yapılan araştırmalarda 

 genetik, 
 fizyoloji,
 algısal, bilişsel ve nörolojik gelişim, 
 fiziksel ve ruhsal durum, 
 anne-bebek etkileşimi, 
 sosyal çevre, 
 cinsiyet, 
 aile yapısı ve iki dillilik, 
sosyokültürel ve sosyoekonomik etkenlerin dil gelişimini etkilediği görülmektedir.

Genetik: Bebekler doğumdan sonraki birkaç gün içinde, tüm sesler arasından insan sesini hatta annelerinin sesini ayırt edebilirler. Bebeklerin dili anlamaya ve üretmeye başlamadan çok önce dil için genetik yönden hazır oldukları kabul edilebilir. Anne baba ya da yakın akrabalar içerisinde konuşma sorunu olan, geç konuşan ya da tam tersi erken konuşan ve dili kullanma becerileri yaşıtlarına göre ileride olan kişilerin çocuklarında da benzer özellikler görülmektedir. 

Fizyoloji: Konuşma ses organları aracılığıyla seslerin oluşturulup çıkarılmasıdır. Fizyolojik koşulların uygun olması dil gelişimi yönünden önemlidir. Doğuştan var olan dil, damak, dudak ve diş yapısındaki bozukluklar dil gelişimini etkilemektedir.

Algısal, Bilişsel ve Nörolojik Gelişim: İşitsel ve görsel algılama dil gelişimi açısından belirleyicidir. Bu alanlarda sorun yaşayan çocukların dil becerilerinde yaşıtlarına göre zorlandıkları, daha kısıtlı kelime dağarcığına sahip oldukları görülmektedir. Bilişsel açıdan yaşıtlarından geride olan çocukların dil becerilerinin de geride olduğu, bilişsel gelişimi ileride olan çocukların dil gelişimlerinin ise buna paralel olarak ileride olduğu görülmektedir. Algılama, öğrenme ve kavram gelişimi dil becerileri ile yakından bağlantılıdır. Nörolojik gelişim de dil gelişimi yönünden belirleyici olmakta, çocukta dilin gerçek anlamda kullanımı 3 yaşta yerleşmektedir.

Fiziksel ve Ruhsal Durum: Zihinsel gerilik, işitme kaybı, otizm, çocukluk çağı depresyonu, hiperaktivite, duygusal travma, uzun süreli ağır hastalık, sosyal izolasyon gibi durumlar dil ve konuşma gelişimini etkiler.

Anne-Bebek Etkileşimi ve Sosyal Çevre: Bebekle erken dönemden itibaren kurulan sözel iletişim bebeğin anadilini öğrenmesinin temelini oluşturur. Erken dönemden itibaren çocuğa sunulan sözel uyaran zenginliği, anne çocuk arasındaki sağlıklı ilişki dil gelişimini olumlu etkiler. Tek çocuk sanılanın aksine kalabalık ailede büyüyen çocuktan daha çabuk konuşur. Çünkü ailenin tek ilgi odağıdır. Sadece anne bebek etkileşimi değil bebeğin kendisi ile etkileşime giren diğer insanları ve çevreyi izleme ve dinleme becerileri de dil gelişiminde etkilidir. Erken dönemde desteklenen dil gelişimi çocuğun okul hayatına da etki eder. 

Cinsiyet: Cinsiyet dil gelişiminde önemli bir etkendir. Kız çocukları erkeklere oranla daha önce konuşmaya başlamakta ve daha fazla sayıda kelime kullanmaktadırlar.

Aile Yapısı ve İki Dillilik: Çocuğun tek çocuk mu olduğu yoksa kalabalık bir aile içerisinde mi yaşadığı dil gelişimi açısından önem taşımaktadır. Kalabalık aile ortamındaki yetişkinlerin çocukla etkileşim için daha kısıtlı sürelerle birlikte olduğu, tek çocuklu ailelerde ise yetişkinin çocukla konuşmaya daha çok zaman ayırdığı görülmektedir. Birden fazla anadilin konuşulduğu ortamlarda yetişen çocuklar tek dil öğrenen yaşıtlarına göre daha geç konuşmakta ancak her iki dile de hakim olmaktadırlar. 

Sosyokültürel ve Sosyoekonomik Etkenler: Sosyokültürel ve sosyoekonomik seviyesi daha yukarıda olan ebeveynlerin çocuklarının daha fazla ses çıkardıkları, kelime dağarcıklarının düşük gruba oranla daha fazla olduğu araştırmalarca kanıtlanmıştır. Uyaranlar açısından zengin ortamlarda büyüyen çocukların okul başarılarının daha yüksek olduğu, okuma yazmayı daha kolay öğrendikleri görülmektedir. Bunun dışında okul öncesi eğitim, uygun sosyal ortamlarda bulunma, kitap okuma-dinleme, özgüven, duygu ve düşüncelerin rahatça ifade edilebilmesi dil gelişimini desteklemektedir. 

Dil Gelişimini Destekleyici Etkinlikler
 Oyunlarınızın içerisinde renk, şekil, boyut gibi kavramları kullanabilirsiniz. 
 Konuşmalarınızda zamana ilişkin kavramlar katabilirsiniz (bugün, yarın, daha sonra, gelecek hafta gibi). 
 Çocuğunuza olaylara ilişkin duygu ve düşünceleri hakkında konuşma fırsatı tanımak ve paylaşımda bulunmak dil gelişimini ve özgüvenini arttıracaktır. 
 Sözcük bulma oyunları oynayabilirsiniz.
 Müzik ve ritm aletleri kullanarak değişik melodiler üretebilirsiniz. Ritm duygusu özellikle okuma becerisi için gereklidir.
 Dramatizasyon oyunları oynayabilirsiniz (doktorculuk, berbercilik, tamircilik gibi). Dramatizasyon çocuğun hem belirli durumlarda nasıl davranması gerektiği konusunda yol gösterir, hem de dil gelişimini destekler.
 Resimde ve çevrede gördükleri, televizyonda izledikleri hakkında konuşabilir, duygu ve düşüncelerini sorabilirsiniz.
 Yaptığı bir resmi anlatmasını isteyebilirsiniz.
 Tiyatro, sinema, müze, sergi gibi yerlere gidebilir, burada gördükleriniz hakkında konuşabilirsiniz.
 Nesnelerin özellikleri hakkında konuşabilir, daha farklı nasıl kullanılabileceği konusunda fikirler üretebilirsiniz.
 Fotoğraf makinesi ile değişik fotoğraflar çekip daha sonra bunlar hakkında konuşabilirsiniz.
 Okuduğunuz bir hikayeyi kuklalarla dramatize edebilirsiniz.
 Çeşitli nesneler kullanarak hikayeler oluşturabilirsiniz.
Oyunlar Gelişimini Nasıl Etkliyor
Oyun…

Oyun çocuğun dış dünyayı keşfetmesini, doğal ve aktif şekilde öğrenmesini sağlayan, taklit becerilerini geliştiren, günlük yaşantısı, anne baba ve çevresi ile ilişkileri hakkında bilgi veren bir araçtır. Eğlencenin yanı sıra oyun çocuk için en önemli “iş”tir. Büyümenin önemli bir parçasıdır. 

* Oyun çocuğa neler kazandırır?

Oyun çocuğun karşılaştığı güçlükleri yenmesini sağlar. Tek başına oynayan çocuk oyunda kendi kendisinin patronudur. Çocuğun nesneleri ve fonksiyonlarını tanımasını, renk, şekil, boyut gibi kavramları öğrenmesini, neden-sonuç ilişkisi kurmasını sağlar. Çocuğun özgüvenini arttırır, sosyal beceriler kazandırır. Dil gelişimini destekler. Yaratıcılığı ve hayal gücünü arttırır. İnce ve kaba motor becerileri geliştirir. 

* 1 yaş çocuğunun oyun ve oyuncakları nelerdir?

1 yaş çocuğu hareket yeteneğinin artması ile birlikte çevresiyle daha fazla ilgilenmeye başlar, etrafında gördüğü, ulaşabildiği her eşya ile oynamak, yeni keşifler yapmak ister. Oyun gereksinimi artmış ve oyun malzemeleri farklılaşmıştır. 1 yaşından önceki oyuncakları daha çok görsel, işitsel ve dokunsal becerilerini geliştirmeye yönelik sesli, ışıklı, parlak oyuncaklar iken 1 yaş itibariyle düşünme ve el becerilerini destekleyici oyuncaklar çocuğun hayatında önemli bir yer edinmeye başlar. Bu dönemde uygun boşluklardan şekilleri kutuya atmak, şekilleri uygun boşluklara yerleştirmek (tek parçalı yap-bozlar), lego, blok gibi inşa oyuncakları, evcilik, doktorculuk gibi konulu oyunlar, oyuncak hayvanlar, araba, kamyon, uçak, tren, top, bebek, yumuşak tüylü/tüysüz oyuncaklar, oyuncak telefon, oyuncak meyve-sebze, oyuncak ev eşyaları, su oyuncakları, müzik aletleri, hikaye kitapları, üzerinde değişik şekillerin olduğu kovalar, iç içe geçen kaplar, büyükten küçüğe sıralanan halkalar, basınca ses çıkaran oyuncaklar ve kitaplar, çocuğun kendi başına kullanabileceği basmalı, itmeli, çekmeli oyuncaklar, oyun hamuru, boya kalemleri dil, bilişsel ve motor becerilerinin desteklenmesi için kullanılabilecek materyallerdir. 

* Anne babalar çocuğun oyununa katılmalı mı?

1 yaş çocuğu yaşıtı çocuklarla birlikte oynama becerisine sahip değildir. Bir arada olup aynı malzemelerle oynasalar da ancak bir yetişkinin desteği ile yaşıtı bir çocukla kısa süreli bir paylaşımda bulunabilir. Kendi başına oynayabilse de çoğunlukla bir yetişkinle birlikte oynamayı tercih eder. Bu noktada anne babalar mutlaka çocuğun oyununa katılmalı ancak yönlendiren ve devamlı öğreten pozisyonunda olmamalı, oyunu çocuğun yönlendirmesi konusunda onu teşvik etmelidirler. Hangi oyuncakla ve ne oynanacağı, kimin hangi oyuncağı kullanacağı gibi seçimleri çocuğun yapması karar verme becerisini destekler, özgüvenini arttırır. Anne babanın da çocukla oynamaktan keyif alıyor olması çocuk açısından oldukça önemlidir. Çocuklar anne babalarının kendileriyle isteyerek mi yoksa zoraki mi oynadıklarını çabucak fark eder ve karşısındakinin keyif almadığını hissettiğinde oynamaktan vazgeçer. Bazı anne babalar için çocuğuyla yere oturup oyun oynamak zordur. Bu noktada anne ya da baba çocuğu ile birlikte yapmaktan hoşlanacağı başka aktiviteler bulabilir. 

* Oyun mekanı nasıl olmalı?

Oyun alanının belli bir mekan olması çocuğa düzenli olmayı ve kurala uymayı öğrettiği gibi istenmeyen dağınıklığın da ortadan kalkmasını sağlar. Oyun için çocuğun odası ya da ortak yaşam alanının bir köşesi belirlenmeli, burada oyuncak dışında çocuğa zarar verebilecek kesici, delici eşyalar olmamalı, oyun mekanında gerekli güvenlik önlemleri (priz kapakları, çekmece, dolap, pencere kilitleri gibi) alınmalı, tüm oyuncaklar ortada olmamalı, oyun bittiğinde oyuncağı toplayıp yerine koyma alışkanlığı çocuğa kazandırılmalıdır. 

* Öneriler:
 Oyuncak seçerken sağlam ve güvenilir malzemelerden yapılmış olmasına dikkat edilmeli,
 Popüler oyuncaklar yerine çocuğun becerilerine uygun, yaratıcılığını destekleyici, birden çok kullanım şekli olan oyuncaklar tercih edilmeli,
 Aynı anda birden fazla oyuncak sunulmamalı, 
 Bir oyuncakla oynamayı bitirdiğinde toplayıp yerine koyması sağlanmalı, gerekirse yardımcı olunmalı,
 Oyuncakların bir kısmı belli dönemlerde kaldırılmalı ve dönüşümlü olarak tekrar ortaya çıkarılmalı,
 Oyun için ayrılan zamanın içerisine başka işlerin girmemesine (telefon ile konuşmak, televizyon seyretmek gibi) dikkat edilmeli,
 Oyun sırasında çocuk yargılanmamalı, eleştirilmemeli, hatası düzeltilmemeli,
Çocuğa oyuncağı tanıması ve keşfetmesi konusunda fırsat tanınmalı, oyuncağın başka kullanım alanları konusunda gerekirse destek olunmalıdır.
Doktor Korkusu
Korku yeni deneyimlerle baş etme ve tehlikeden korunma konusunda yardım eden doğal bir durumdur. Korkuların bir kısmı çocuğun gelişim süreci içerisinde kendiliğinden oluşup kaybolabildiği gibi bir kısmı da öğrenme sonucu oluşur. Doktordan korkmak öğrenilen bir korkudur. 

Çocuklar doktordan neden korkar?

Çocuk üzerinde otorite sağlayabilmek ve söz dinletebilmek için çocuğu çeşitli varlıklarla korkutma toplumumuzda azımsanmayacak kadar çoktur. Doktor bunlardan biridir. “Yemeğini yemezsen hasta olursun, doktor da sana iğne yapar” tarzında söylemlerle çocuğa yemek yedirilmeye çalışılır. Doktor ve iğne kavramları ile çocuk tehdit edilir. Genel sağlık kontrolü, aşılama ya da hastalık durumlarında doktora gidildiğinde ise çocuk kendisine söylenenleri hatırlar ve kaygı duyar. 

Sık hasta olan ya da kronik sağlık sorunları olan, hastanede uzun süre yatmış çocuklarda da doktor korkusu yoğun bir şekilde görülür. Sonuçta doktora gitmek eğlenceli bir durum değildir. Çocuklar muayene olmaktan, ağızlarının, kulaklarının kurcalanmasından hoşlanmazlar. Hele de iğne yapılması ya da aşı olmak hiç de keyifli bir durum değildir. Bu deneyimi bir iki kez yaşayan çocuk aynı olayları yeniden yaşayacağı endişesi ile doktora gitmeyi reddedebilir, muayene sırasında huysuzlanabilir. Hatta bazı çocuklarda beyaz önlük giyen herkesi doktor sanıp ürkme ya da gittiği bir yeri doktor muayenehanesine benzettiği için girmek istememe davranışları da görülebilir.

Çocuğun doktordan korkmaması için neler yapılmalı?

Doktor korkusunun oluşmaması için yapılabilecek en önemli şey çocuğu doktor figürü ile korkutmamaktır. Disiplini sağlayabilmek ve söz geçirebilmek için dışardan bir otorite figürü seçmek yerine anne babaların bu konuda kendilerini geliştirmeleri, uygun disiplin yöntemlerini benimsiyor olmaları, kural ve sınır koyabilmeleri, kararlı ve tutarlı olabilmeleri gerekmektedir.

Bunun dışında doktora gitmeden önce orada neler yapılacağı, doktorun nereleri muayene edeceği, aşı yapılıp yapılmayacağı çocuğa basitçe anlatılmalı ve doğrular söylenmelidir. Belirsizlik çocukları her zaman çok ürkütür, kaygı duymalarına neden olur. Bu nedenle yapılacak her türlü aktivitenin çocuğa önceden haber veriliyor olması önemlidir. 

Anne babalar çocuklarına bu konuda nasıl yardımcı olabilirler?

 Doktorculuk oyunu oynayın: Dramatizasyon oyunları çocukların günlük yaşamı öğrenmelerini sağlayan, çocuğun günlük yaşamda gördüklerini ve duygularını yansıtan oyunlardır. Doktorculuk oyunu oynamak çocuğa doktora gittiğinde neler yaşayacağını eğlenceli şekilde anlatır. Özellikle doktora gitmeden birkaç gün önceden oynanmaya başlayan doktorculuk oyunu çocuğun yaşayacakları konusunda deneyim kazanmasını sağlar. 
 Dürüst olun: Anne babalar çocuğun kaygısını azaltmak amacıyla doktora gittikleri halde başka bir yere gidiyor olduklarını ya da canının hiç acımayacağını söyleyebiliyorlar. Bu durum çocuğun kaygısını anlık azaltıyor olabilir ancak yaşadıkları sonucu anne babaya olan güvenini kaybetmesine neden olur. Bunun yerine çocuğa doktorda ne olacağı basit ve dürüstçe anlatılmalıdır. Aşı olacaksa “doktor aşı yapacak, biraz canın acıyacak ama sonra acısı geçecek” denmelidir.
 Kendi kontrollerinize götürün: Sizin de doktora gittiğinizi, muayene olduğunuzu ve muayene sırasındaki tutumlarınızı görmek çocuğa model olacaktır.
 Ödüllendirin: Muayene sırasında sorun çıkarmadığı takdirde çocuğunuzu tebrik edin. Sevdiği bir yere götürme ya sevdiği bir şeyi alma şeklinde ödüllendirin. Ancak bu ödüllerin küçük, sembolik ödüller (şeker, çıkartma gibi) olmasına dikkat edin.
0-6 Yaş Oyun ve Oyuncak
Oyun: 

Oyun çocuğun dış dünyayı keşfetmesini, doğal ve aktif şekilde öğrenmesini sağlayan, taklit becerilerini geliştiren, günlük yaşantısı, anne baba ve çevresi ile ilişkileri hakkında bilgi veren bir araçtır. Eğlencenin yanı sıra oyun çocuk için en önemli “iş”tir. Büyümenin önemli bir parçasıdır. 
Oyun çocuğun bedensel, duygusal, sosyal, zihinsel ve dil gelişiminde önemli rol oynar. 
Oyunun Çocuğun Gelişimine Etkileri:

Oyun çocuğa; 
 düşünmeyi ve kendi başına karar vermeyi,
 risk alabilmeyi,
 sorumluluk almayı, işbirliği yapmayı ve paylaşmayı,
 çevresini araştırmayı, nesneleri tanımayı ve problem çözmeyi,
 dikkatini bir noktaya toplamayı ve becerilerini organize etmeyi,
 kendisini ifade etmeyi, sözlü olarak ifade edilenleri anlamayı,
 sırasını beklemeyi,
 başkalarının haklarına saygılı olmayı,
 kurallara uymayı öğretir. 

Ayrıca oyun çocuğun;
 hayal gücünü, becerilerini ve yaratıcılığını geliştirir, 
 saldırganlık dürtüsünü boşaltmasını sağlar, 
 değişik sosyal rolleri denemesine, duygularını dışa vurmasına olanak sağlar,        
 dil ve kas gelişimini hızlandırır ve güçlendirir, 
 sosyalleşme becerisini destekler,
 problem çözme becerisini geliştirir.

Oyuncak:

Gelişimi hızlandıran, hayal gücü ve yaratıcılığı destekleyen, duyuları uyaran oyun malzemelerine oyuncak denir. Oyuncak çocuğun yeteneklerini geliştirirken, seçme ve karar verme becerilerini de destekler. Oyuncak çocuğun renk, şekil, boyut, sayı, büyüklük, ses, yapı ve işlev gibi kavramları öğrenmesini sağlar. 

Çocuğun yaş, cinsiyet, ilgi ve gereksinmelerine göre oyun ve oyuncak tercihleri de değişmektedir.

Yaşlara Göre Gelişim Özellikleri ve Oyuncaklar:

0-6 ay gelişimi: Bebeklerin çoğu doğumdan itibaren dış uyaranlara karşı açıktır. Bu nedenle de görme, işitme, tatma, dokunma, koklama duyularının geliştirilmesi gerekir. Bebek doğduğu andan itibaren görmeye ve çevresini algılamaya başlar. İlk 6 ayda çocuk ses, şekil ve renklere karşı duyarlıdır.         
Bu dönemin oyuncakları: Yatağın yanına asılan bez kitaplar, yatağın üzerine asılan dönence, çocuğun rahatça tutabileceği değişik boy ve şekillerde çıngıraklar, ayna, değişik boyutlarda toplar, basınca veya sıkınca ses çıkaran oyuncaklar.

7-12 ay gelişimi: 7. ayda bebek seslere tepkide bulunmaya başlar. Hem kendi çıkardığı hem de yetişkinden gelen sesleri taklit etmeye çalışır. Uzanabildiği her şeyi yakalamaya çalışır. Eline geçen her şeyi ağzına götürür. Düşen nesneler dikkatini çeker. 8. ayda daha önce yapmadığı yetişkin hareketlerini taklit edebilir. Oyuncakları tanımaya başlar. Resimli kitaplara bakar. Neden sonuç ilişkileri kurabilir. 9. ayda oyuncakları birbirine vurarak ses çıkarır. “ce” oyunu oynar. Karşılıklı top atma oyunu oynayabilir. 

Bu dönemin oyuncakları: Bir elinden diğerine geçirebileceği renkli halkalar, küpler, yumuşak bebek ve hayvanlar, farklı boylarda toplar, iç içe geçen kutular, üst üste takılan halkalar, basit çizimlerin olduğu renkli kitaplar, sesli, müzikli kitaplar, deliklerden atılabilen şekiller, emeklemeyi destekleyecek hareketli oyuncaklar, vurunca, basınca ses çıkaran oyuncaklar, banyo oyuncakları.

1-3 yaş gelişimi: 12-18 ay arası küpleri üst üste koyup kule yapabilir. Kitap sayfalarını çevirebilir. Kalemi kavrayabilir. Çocuk şarkılarına eşlik etmeye çalışır. Şekilleri uygun deliklere yerleştirir. 2 yaşında oyuncakları itip çekebilir. 6-8 küple kule yapar. Dairesel karalamalar yapar. Oyun oynarken kendi kendine konuşur. Resimli kitaplardaki ayrıntılara dikkat edebilir. Şarkılara eşlik edebilir, kendi kendine söylemeye çalışır. 3 yaşında 9 ve daha fazla küple kule yapabilir. Hikayeleri dikkatle dinler ve anlatmaya çalışır. Ezbere şiir, şarkı söyleyebilir. 10’a kadar sayabilir. Aynı olan nesne ve resimleri eşleştirebilir. Oyun hamurundan kalıplar çıkartabilir, basit şekiller yapabilir. Parçaları birleştirip bütün oluşturmaya çalışır. Yetişkinin günlük yaşamda yaptığı işleri (yemek, ütü, tamir, temizlik gibi) oyunlarında taklit etmeye başlamıştır. 

Bu dönemin oyuncakları: İtmeli, çekmeli oyuncaklar, farklı sayıda parçaları 
olan yap bozlar, boyalar (parmak boya, pastel boya, boya kalemleri), boyama kitapları, oyun hamuru, mutfak seti, doktor malzemeleri, tamir aletleri, araba, kamyon, uçak, tren, orta büyüklükte top, kuklalar, üst üste takıp çıkarılabilen bloklar, bisiklet, kova, kürek, telefon, basit, bol resimli hikaye kitapları, bebek elbiseleri, müzik aletleri (davul, piyano, marakas, flüt), suda yüzebilen oyuncaklar, oyuncak bebek arabası, eşleme kartları, hayvan figürleri.

3-6 yaş gelişimi: 3 tekerlekli bisikleti pedallarını çevirerek kullanabilir. Topu atma, yakalama, zıplatma, tekmeyle vurma gibi becerileri içeren top oyunlarında ustalaşmıştır. Kalemi yetişkin gibi tutar ve başarıyla kullanır. Dramatik oyunu ve çeşitli giysiler giyip kılıktan kılığa girmeyi çok sever; sıklıkla bu oyunları oynamayı tercih eder. 3 küple köprü yapabilir. Makas kullanabilir. Basit resimler çizebilir. 20’ye kadar sayabilir. 5 yaşında örneğe bakarak 6 küple 3 basamaklı merdiven yapabilir. Çeşitli büyüklükteki boncukları ipe dizebilir. Geometrik şekilleri çizebilir. Resmin sınırlarını taşırmadan boyar. Bulduğu her türlü malzeme ile yaratıcı şeyler oluşturur. Kalemleri ve boya fırçalarını ustalıkla kullanabilir. Hikayeleri oyunlarında canlandırır. 

Bu dönemin oyuncakları: Uygulamalı oyuncaklar (tamir aletleri, temizlik seti, dikiş seti, ütü gibi), minyatür oyuncaklar (ev eşyaları, çiftlik seti, askerler gibi), kostümler, oyun hamuru, boyalar, farklı sayıda parçaları olan yap bozlar, inşa oyuncakları, basit kutu oyunları (kart eşleme, renk-şekil-sayı kavramlarının öğretildiği oyunlar gibi), değişik boyutlarda boncuklar, abaküs.

Oyuncak Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar:

 Oyuncaklar günlük yaşamda kullanılan nesnelerin sembolleridir. Bu nedenle oyuncak alırken cinsiyet ayrımı (kızlara bebek, erkeklere top, araba) yapılmamalı, her çocuğun oyuncak dolabında her iki cinse de ait oyuncaklar bulunmalıdır.
 Oyuncak seçerken anne babanın istek ve beğenilerinin yerine çocuğun yaşı ve becerilerinin göz önüne alınması gerekir.
 Oyuncağın parçaları çocuğun yaşına göre tehlike oluşturmayacak şekilde olmalıdır. Küçük parçası olan oyuncaklar yetişkin gözetimi olmadan çocuğa verilmemelidir. 
 Tüylü oyuncakların çocuğun ağzına ve burnuna kaçmamasına özen gösterilmelidir. 
 Oyuncak dayanıklı olmalıdır. 
 Yıkanabilen oyuncaklar tercih edilmelidir. 
 Zehirsiz boya kullanılmış olanlar tercih edilmelidir.
 Bebeğin yatağına asılan oyuncaklar iyi monte edilmeli, bebeğin üzerine düşmemesine ve iplerinin zarar vermemesine dikkat edilmelidir. 
 Pille çalışan oyuncaklarda pil yuvasının vida ile kapatılmış olmasına dikkat edilmelidir. 
 Sivri uçları, kesici kenarları, parmaklarının sıkışabileceği ek yerleri ve gözlerine zarar verebilecek çıkıntıları olmamalıdır, 
 Oyuncaklar sık sık kontrol edilmeli ve kırılan paçalar atılmalıdır.
 Bedensel, zihinsel, sosyal ve dil gelişim alanlarının tümünü birden destekleyebilecek zengin uyarıcıları içermeli, çok fonksiyonlu olmalıdır.
 Oyuncak kutusunda kilit olmamalı, çocuğa zarar verecek kapanma mekanizması bulunmamalıdır.

Anne - Babaların Çocukla Birlikte Oyun Oynarken Yapabilecekleri: 

Anne babanın çocuğun oyununa katılması ebeveynlerin çocuğun gelişimini, ilgi ve becerilerini gözlemlemesini sağladığı gibi aile bağlarını da güçlendirir. Anne babası ile birlikte oyun oynayan çocuk yetişkin yaşamında mutlu bir birey olur ve kendi çocuğu ile de oyun oynayabilme becerisi kazanır. 

Oyun sırasında çocukla göz teması kurulmalı, oyundan keyif alınmalı ve çocuğun istekleri ön planda tutulmalıdır. 

 Ayna karşısında vücut parçaları gösterilip isimleri söylenebilir.
 Çevredeki nesneleri göstermesi ve isimlendirmesi istenebilir.
 Nesneleri ve oyun materyallerini tanıması için fırsat verilmeli ve daha sonra bunları nasıl kullanacağı çocuğa gösterilmelidir.
 Çocuğa elinde tutması için değişik eşya ve oyuncaklar verilip ellerini kullanması sağlanabilir.
 Birlikte kitaplara bakma, müzik dinleme, dans etme, şarkı söyleme gibi etkinlikler yapılabilir.
 Oyuncakları birlikte toplayabilirler. Bu şekilde hem çocuk kendisi ile ilgili bir sorumluluk almış olur hem de yardımlaşma becerisi kazanır.
 Evdeki artık malzemelerden oyuncaklar yapılabilir. Bu şekilde yapılan oyuncakların çocuk için daha büyük bir değeri vardır.
 Oyuncaklar kapaklı kutularda ve çocuğun rahatça ulaşabileceği yerlerde olmalıdır.
 Oyun ortamında çocuğun dikkatini dağıtacak kadar fazla uyaran olmamalıdır.
 Çocuk oyun oynaması konusunda cesaretlendirilmelidir.
Anneye Bağımlılık Özgüveni Olumsuz Etkiliyor

ANNEYE BAĞIMLILIK VE AYRILIK KORKUSU

     Yaşamın ilk yılı bebeğin anneye her yönüyle bağımlı olduğu bir dönemdir. Çocuk yürümeye ve koşmaya başladığında ise kendi başına hareket etme, bağımsız olma isteği içinde olmasına rağmen anneyi etrafında görmekten, onun yanında olmaktan hoşlanır. Sosyalleşme becerisinin kazanıldığı 3 yaşa kadar çocuklar bir taraftan anneden ayrışmaya çalışırken bir taraftan da bağımlılığı devam ettirirler. 3 yaşa kadar görülen bu bağımlı ilişkinin bu yaştan sonra azalması, ilişki boyutunun bağımlılıktan bağlılığa dönüşmesi beklenir. 3 yaş itibariyle azalması beklenen bağımlılığın toplumumuzda uzun yıllar devam ettiğini, hatta çocuk sahibi birçok yetişkinin kendi annelerine olan bağımlılıklarının sürdüğünü görüyoruz. Ayrışma sürecinin beklenen zamanda gerçekleşmemesi, bağımlılığın devam etmesi durumunun anne baba tutumlarından kaynaklandığı söylenebilir. Bağımlılık geliştiren çocukların annelerinin aşırı koruyucu, babalarının ise daha uzak davrandıkları ya da her iki ebeveynin de aşırı korumacı tutum sergiledikleri bilinmektedir. 2 yaşından itibaren çocuklar bazı işleri kendi başlarına yapmak isterler ve bu konuda ısrarcı davranırlar. Yaşına uygun olarak çocuğun bazı işleri kendi başına yapması için fırsat tanımak ve çocuğu desteklemek gerekir. 3–4 yaş çocukları kendi başlarına ya da az destekle yemek yemek, giyinmek, oyuncaklarını toplamak, el yüz yıkamak, tuvalet ihtiyacını uygun şekilde gidermek gibi işleri yapabilirler. Bu becerilere sahip olan bir çocuğa işini kendi başına yapması konusunda izin vermemek, onun yerine her şeyi yapmak çocuğun anneye olan bağımlılığını arttırdığı gibi özgüvenini de olumsuz yönde etkiler. Bağımlı çocuk annesinin eteğinden ayrılmaz, annenin tuvalete gitmesine bile dayanamaz, kısa süreli de olsa yalnız kalamaz, güvensiz ve ürkek davranır, yaşıtlarıyla ilişki kurmakta zorlanır, sürekli ağlayan, mızıldanan bir çocuk haline gelir.

     3 yaşa kadar normal kabul edilen bağımlılığın bu yaştan itibaren azalması beklenir. Bu yaştan sonra devam eden bağımlılık durumlarında anne babaların her şeyden önce çocuklarının artık bakıma muhtaç bir bebek değil de büyümekte olan bir birey olduğunu kabul etmeleri gerekir.  Kendi başına yapabileceği işler konusunda desteklemek, yol göstermek, yapabileceği konusunda ona güven vermek, isteklerini dile getirmesi konusunda fırsat vermek gerekir.

     Çocuklar bebeklik döneminden itibaren kısa sürelerle anneden ayrı kalabilirler. 3–4 yaşlarında ise gün boyu anneden ayrı kalabilir, hatta zorunlu durumlarda birkaç haftalığına bile anneden ayrı kalmaya dayanabilirler. Bağımlılık özelliği gösteren çocuklar ise ev içerisinde bile anneden ayrı bir odada durmakta, kendi başına oyun oynamakta zorlanır. Ayrılık korkusu sanıldığının aksine sadece çalışan annelerin çocuklarında görülmez. Uygun bir dille anlatıldığında çocuklar annelerinin işe gitmeleri gerektiğini ve akşam eve geri döneceklerini anlar ve kabullenir. Her çocuk annesinin yanından ayrılmasından huzursuz olur, geri dönüp dönmeyeceği konusunda endişe yaşar. Bağımlılık özelliği devam eden çocuklarda bu endişe diğer çocuklara oranla daha yoğun yaşanmaktadır. Çocuğun kısa sürelerle tanıdığı, güvendiği kişilerle kalmasını sağlamak, nereye gidileceği ve ne zaman dönüleceği konusunda doğru bilgi vermek, gerekirse bunu saat üzerinde göstermek, koşullar uygunsa sizi arayabileceğini söylemek çocuğun anneden ayrı kalmayı öğrenmesini kolaylaştıracak yöntemlerdir.

     Anneden ayrılmakta zorlanan çocuklar yuvaya gitmekte ve uyum sağlamakta da zorlanmaktadır. Yuva çocuğun sadece bakıldığı ya da oyun oynadığı bir ortam değil, sosyalleşme becerisinin geliştiği, kurallara uymayı, yaşıtlarıyla ilişki kurmayı, paylaşmayı öğrendiği sosyal bir ortamdır. Özellikle bağımlılık özelliği devam eden çocukların yuvaya gitmeleri bu bağımlılığın azalmasını sağlamaktadır. Ancak burada yine anne baba tutumları önemli rol oynar. Anne babalar öncelikle yuvanın sosyal öğrenme ortamı ve çocuğun sosyal gelişiminde önemli rolü olduğunu kabul etmelidirler. Annesinden hiç ayrı kalmamış bir çocuğun bir anda hiç tanımadığı bir ortama girmesi ve orada kalması çok zordur. Yuvaya başlama düşüncesi oluştuğunda en azından birkaç ay öncesinden çocuğun kısa sürelerle tanıdığı kişilerin yanında kalmasını sağlayarak işe başlayabilirsiniz. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise yine birkaç ay öncesinden çocuğa yuva ortamını, orada yapılacak faaliyetleri anlatmak, yuvaların önünden geçerek nasıl bir yer olduğunu göstermek, farklı yuvaları ziyaret ederek kısa sürelerle oynamasını sağlamak çocuğun yuvayı tanımasını sağlayacak etkinliklerdir. Yuvaya başladığı dönemde de onu ne zaman yuvaya götüreceğinizi, ne zaman ve kimin alacağını etkinliği belirterek söylemek, gün içerisinde yuvada neler yapacağını anlatmak önemlidir. Özellikle yuvadan alma saati konusunda doğruyu söylemek ve buna mümkün olduğunca uymak çocuğun güven duygusunun gelişmesi açısından çok önemlidir. Ayrılma korkusu yaşayan birçok çocuk yuvaya gitmemek için çeşitli yollar dener. Ağlama, karın ağrısı, kusma bu yaşlarda en sık görülen belirtilerdir. Bu tepkiler karşısında çocuğu yuvaya göndermemek yuvaya alışmayı zorlaştıracağı gibi bağımlılığı da pekiştirecektir. Bu noktada kararlı ve sakin olmak, ağladığı ya da kustuğu için tepki göstermemek, fiziksel bir problem olmadıkça yuvaya gitmesini sağlamak, yuvanın kapısında yaşanan ayrılma törenlerini uzatmamak gerekir. Ayrılık endişesinin okul öncesi dönemde halledilmediği durumlarda benzer durumların okul döneminde görüleceği unutulmamalıdır.

     Anne babalar kendilerine bağımlı çocuklar yetiştirmek istiyorlarsa şunları yapmalıdırlar:

• Her işi çocuğun yerine yapın.
• O dile getirmeden isteklerini anlayın ve yerine getirin.
• Büyüdüğünü kabullenmeyip hala bir bebekmiş gibi davranın.
• Becerilerinin gelişmesi için fırsat tanımayın.
• “Yapamazsın, beceremezsin” diyerek kendi başına yapmakta ısrar ettiği etkinlikleri (yemek yemek gibi) engelleyin.
• Yürüyebildiği halde bebek arabasında ya da kucağınızda taşıyın.
• Sürekli “aman, dur, düşersin” gibi ibareler kullanın.
• Yanınızdan hiç ayırmayın, tanıdığı kişilerle kalmasına izin vermeyin.

Bunları yaptığınızda emin olun ki çocuğunuz ömür boyu size bağımlı olacak, siz
olmadan hiçbir şey yapamayacaktır.

Çocuklarda Duygusal Zeka Sosyal Beceriler ile Gelişiyor

3-4 YAŞ ÇOCUKLARINDA DUYGUSAL ZEKA

3-4 Yaş Çocuklarının Genel Özellikleri:

Üç yaş çocuğu bedenini rahatlıkla kullanabilen, düzgün konuşan, çevresi ile sözlü iletişim kurabilen, kısa sürelerle de olsa kendi yaşıtlarıyla oynama becerisine sahip bir bireydir. Anne babası ile birlikte olmaktan, onlarla oynamaktan, konuşmaktan zevk alır. Çevresine meraklıdır. Olayların nedenini, nasılını öğrenmek ister. Bu nedenle de kendisi ile konuşulmasından, sorular sorulmasında hoşlanır. Üç yaş çocuğunun dili kullanma yeteneği bir hayli gelişmiştir. Yetişkinler tarafından kullanılan dilin kalitesi, çocukla konuşma sıklığı, sorulara cevap verme ya da soru sorma yoğunluğu çocuğun dil gelişiminde son derece önemlidir. Dinleme konusunda da başarısı artan üç yaş çocuğu basit ve çok uzun olmayan hikayeler dinlemekten, basit şarkıları tekrarlamaktan hoşlanır. Üç yaş çocuğu büyük ölçüde benmerkezcidir. Ancak aile içinde geçerli bazı kuralları, paylaşmayı, isteklerinin yerine getirilmesi için sabırlı olmayı öğrenmeye başlar. Zaman zaman kendi başına oynamaktan ve diğer çocukların oyunlarını seyretmekten zevk alır. Yaşıtları ile birliktelikten hoşlansa bile bunu uzun süre devam ettiremez. Dış dünya ve çevresindekilerle ilgilidir. Yetişkinlerin davranışlarını taklit etmekten zevk alır. 
4 yaş çocuğu kendi kendine hareket edebilen, soru sorabilen, seçim yapabilen, kendisi hakkında bilgiler verebilen bir bireydir. Çok soru sorar, yapılan açıklamaları ilgi ile dinler. Yetişkini gözler, yaptıklarını tekrarlamaya çalışır, davranışlarını örnek alır. Zamanla yetişkinin çok tekrarlanan davranış özellikleri çocuk için de davranış örnekleri olmaya başlar. Hala gerçekle hayali karıştırma konusunda sorunları vardır. Yaptıkları konusunda hayal ürünü hikayeler anlatmaktan hoşlanır. Bazı ebeveynler çocuğun yalan söylediğini düşünerek endişeye kapılır. Oysa bu durum yalan değil, çocuğun bilişsel gelişmesinin gereği, gerçekle gerçek olmayanın sınırını tam olarak ayıramamasından kaynaklanan geçici bir durumdur. Çocuk gerçekle gerçek olmayanın sınırını ayırabildiği zaman bu durum kendiliğinden kaybolur.

Duygusal Zeka:

Kişinin kendi duygularını tanıma, fark etme, karşısındaki ile empati kurabilme ve duygularını yaşamının her alanında kullanabilme becerisidir. Duygusal zeka çocuğun ne kadar akıllı, zeki olduğu ile değil, sosyal ve duygusal becerilerinin ne kadar gelişmiş olduğu ile ilgilenir. 

Çocuklarda Özellikle 3-4 Yaş Döneminde Duygusal Zeka Gelişimi Nasıl Oluşur?

Duygusal zeka gelişimi çocuğun anne babası ve diğer yetişkinlerle kurduğu ilişkinin kalitesi ile ilişkilidir. Yetişkinlerle kurulan ilişki çocuğun gelecekteki tutum ve davranışlarını etkiler. Çocuğun duygularını tanıması, kendisini ve başkalarını anlaması, uygun tutum ve davranışları benimsemesi çevresi ile kurduğu ilişkiye bağlıdır. Çocuk yetişkinle kurduğu sıcak, sevgi dolu ve olumlu ilişki sayesinde duygularını tanıyıp ifade etmeyi, başkalarının duygularına nasıl karşılık vereceğini, yaşadığı bir durum karşısında nasıl çözüm bulacağını ve stresle baş etmeyi öğrenir. 3-4 yaşlarındaki çocuklar artık daha sosyal olmaya başladıkları, dili anlama ve ifade etme becerileri ilerlemeye başladığı için hem duygularını tanımaya ve ifade etmeye, hem de başkalarının duygularını anlamaya başlar. Duygu ve düşünceleri önemsenen, duyguları reddedilmeyen, duygusal açıdan sağlıklı gelişen çocuklar ileride de kendilerine güvenen, duygularını kontrol edebilen, sorun çözebilen, olumlu ilişkiler kurabilen bireyler olurlar. 

Duygusal Zekâyı Geliştirici Anne-Babalara Öneriler

• Duygularını tanımasına yardımcı olun
• Duygularını ifade etmeyi öğretin
• Çocuğunuzla kaliteli zaman geçirin
• Yapabilecekleri konusunda teşvik edin
• Kendisini de ilgilendiren konularda fikrini sorun
• Çocuğunuzu dinleyin
• Yaşantılarınızı, duygularınızı paylaşın
• Duygularınızı ifade edin ve gösterin
• İletişim becerilerini destekleyin
• Sorun çözme becerisi kazandırın
• Yaşına uygun sorumluluklar verin

Duygusal Zekası Yüksek Olan Çocukların Özellikleri

• Kendilerine zarar verecek şeylerden uzak dururlar (içki, uyuşturucu, sigara vs)
• Kendilerini ifade edebildikleri için başkaları tarafından kolaylıkla anlaşılırlar. 
• Başkalarını anlama becerileri vardır ve insanlara empati ile yaklaşırlar.
• İyimser olurlar. Umut doludurlar.
• Yardım etmeyi severler.
• Dürüst olurlar. Yalan söylemezler
• Paylaşmayı severler.
• Kavgadan kaçınırlar
• Çatışmaları çözüm yoluna giderek hallederler
• İyi ilişkiler içindedirler.
• Kendileriyle ilgili iyi ve sağlıklı kararlar alırlar
• Mutlu insanlardır
• Meraklıdırlar ve öğrenmeyi severler
• Dikkatlerini bir konu üzerine toplayıp, kendilerine verilen iş üzerinde odaklanır ve sonuna kadar götürüp bitirirler.
• Başarılı olmaya isteklidirler, kendilerini motive ederler. 
• Kendileri kadar başkalarını da motive ederler.

Tuvalet Eğitimi

Tuvalet alışkanlığı 18 ile 36. aylar arasında kazanılması beklenilen bir durumdur. Ancak önemli olan çocuğun fiziksel ve psikolojik olarak bu eğitim için hazır hissediyor olmasıdır. Tuvalet eğitimi için gerekli olan ilk işaretler tuvaletini yaparken veya yaptıktan hemen sonra haber vermektir. 
Çocuğun tuvalet eğitimine hazır olduğunu gösteren belirtiler şunlardır:

• Yetişkinin davranışlarını taklit etmek
• Basit yönergeleri anlamak ve uygulamak
• Altı kirlendiğinde rahatsız olmak ve temizlenmesini istemek
• Tuvalet gereksinimini sözle ya da işaretle ifade ediyor olmak
• Kendi başına pantolonunu indirip çekebiliyor olmak
• Başkaları tuvaleti kullanırken ilgilenmek
• Bez kullanmak istemediğini ifade etmek
• 2-3 saatlik sürelerle kuru kalabilmek

Lazımlık mı? Adaptör mü?

Tuvalet eğitimi için ilk olarak lazımlık kullanmak daha uygundur. Tuvalet eğitimine başlamadan önce tercihan çocuğun seçeceği bir lazımlık alın ve odasına koyun. Giyinik olarak lazımlığa oturmasına izin verin. Oyuncak ayı ya da bebeklerini oturtmak, tuvaletlerini yaptırmak şeklinde oyunlar oynayarak lazımlığa aşinalık kazanmasını sağlayabilirsiniz.
Eğer tuvalet adaptörü kullanacaksanız ayağının yere değiyor olmasına dikkat edin, ayağının altına yükseltici koyun. Basamak sayesinde hem tuvalete rahatlıkla ulaşabilir hem de ayağı yere değdiği için güvende ve rahat hisseder. Ayrıca bağırsaklarının harekete geçmesi için ayağının yere değiyor olması gerekir. 
Rahat giyilip çıkarılabilen ve kolay yıkanabilen giysiler giydirin. Alıştırma külotları kullanın.

Tuvalet eğitimine başlarken…

Tuvalet eğitimi için tüm dikkatinizi ona verebileceğiniz bir zamanı seçin. Hafta sonu ya da tatil zamanı tuvalet eğitimine başlamak için uygun bir zamandır. Tuvalet eğitiminin başka değişikliklerle  (kardeşin doğumu ya da anaokuluna başlama gibi) aynı zamana denk gelmemesine özen gösterin. Büyüyor olduğunu ve artık tuvalete/lazımlığa yapacağını belirtin. Bezini çıkarın ve alıştırma külotu giydirin. İlk iki gün 20-30 dakika aralarla “tuvalet zamanı” diyerek tuvalete götürün ve oturtun. Eğer oturma konusunda direnir ve istemezse zorlamayın. Tuvalete/lazımlığa yaptığı zaman sarılıp öpün, takdir edin ve sevdiği bir şeyle ödüllendirin (çikolata, yapıştırma gibi). Zamanında tuvalete yetişemese de haber verdiği için yine aynı şekilde ödüllendirin. Tuvalete yaptığı zamanları kayıt ederek yaklaşık ne kadar sıklıkta tuvaletini yaptığını görebilirsiniz. Giderek tuvalete oturma aralıklarını uzatın. 

Çocuklar uzun süre lazımlık ya da tuvalette oturtulmamalıdır. Çocuk için uzun süre tuvalette oturmak ceza anlamına gelir ve tuvalet eğitimini zorlaştırır. 

Bazı çocuklar sifondan korkabilirler. Bu çocuklar için lazımlık daha uygundur. Tuvaletin kullanılması gereken durumlarda çocuk dışarı çıktıktan sonra sifon çekilebilir. Zaman içerisinde çocuk sifonun sesine alışabilir ve kendisi çekmek isteyebilir. 

Tuvalet eğitiminde yaşanan zorluklar:

2 yaş çocuğu tuvaletini bekletme becerisine sahip değildir. Çocuklar yaptıkları işlerle (oyunlarıyla) çok meşguldürler. Bu nedenle de tuvaletlerinin geldiğini önceden fark etmezler. Öğrenme aşamasında çok sayıda “kazaların” olması normaldir. Mesane ve bağırsak kaslarının kontrolünü sağlamak 2-3 yaş çocuğu için büyük bir beceridir ve zaman zaman bazı sorunlar oluşur.

Mesane ve bağırsak kaslarının kontrolünün kazanılması 18 ile 36 aylar arasında olmakta; genellikle de 2,5 -3 yaş arasında tuvalet eğitimi verilebilmektedir. Araştırmalar tuvalet eğitimine erken başlanmasının tuvalet alışkanlığının kazanılma zamanını öne çekmediğini göstermektedir.  Yine yapılan araştırmalar tuvalet eğitimini 27 aylıktan önce alan çocukların bu yaştan sonra tuvalet eğitimine başlanan çocuklardan daha erken kazanmadığını ortaya çıkarmıştır. Tuvalet eğitimi konusunda çocuğun zorlanması öğrenmeyi engeller. Baskı, stres ve cezalandırma tuvalet alışkanlığının kazanılmasını zorlaştırır. 

Dışkılama Sorunu:

Tuvalet eğitimi sırasında bazı çocuklar büyük tuvaletlerini gizlenerek yapmayı tercih edebilirler. Bu durumda cezalandırma işe yaramadığı gibi çocuğun direncini de arttırır. Dışkı çocuk için kendisinden çıkan bir ürün olması nedeniyle oldukça değerlidir. Kötü koktuğu, pis olduğu ifade edilmemelidir. Dışkının tuvalete dökülüp sifonun çekilmesi bir tören şeklinde yapılabilir. Cesaretlendirme ve ödüllendirme işe yarar. 

Fiziksel Sorunlar:

Bazen kabızlık nedeniyle çocuk tuvaletini yaparken acı hissedebilir. Bu nedenle de tuvaletini tutmayı ve tuvalete oturmamayı tercih edebilir. Sıcak banyo yaptırarak bağırsak kaslarının rahatlatılması sağlanabilir. Sorun devam ettiğinde çocuk doktoru ile görüşülmelidir. Gün boyunca kuru kalmayı başaran çocuk bazen yeniden alt ıslatma sorunları yaşayabilir. Bu durum idrar yolu enfeksiyonu gibi bir sağlık sorunu ya da yaşamsal bir değişiklikten (kardeş doğumu, ölüm, ayrılık, okula başlama gibi) kaynaklanabilir. Birkaç günden fazla devam eden alt ıslatmanın bir sağlık sorunundan kaynaklandığı düşünülüyorsa doktora, yaşamsal bir değişiklik söz konusuysa bir uzmana danışılmalıdır. 4 yaşına geldiği halde alt ıslatma sorunu devam eden çocukların mutlaka üroloji uzmanına götürülmesi gerekmektedir.


Öneriler:
• Destek olun, yapabileceği konusunda cesaretlendirin.
• Baskı yapmayın. 
• Çocuğun zorlandığını hissettiğinizde ara verin ve birkaç ay sonra yeniden başlayın.
• Tuvalet eğitimini kardeş doğumu, okula başlama ya da taşınma gibi durumlarla aynı zamana getirmeyin.
• İdrar ve dışkıyı lazımlık ya da tuvalete yaptığında sarılıp öpün, sevdiği bir şeyle ödüllendirin (bir parça çikolata ya da yapıştırma gibi). 
• Tuvaletini altına yaptığında kızmayın, cezalandırmayın. Bir dahaki sefere başarabileceği konusunda cesaretlendirin.
• Çocuklar yeni becerileri küçük adımlarla öğrenirler. Ödüllendirmek için sonucu (tuvalete yapmayı) beklemeyin. Pantolonunu indirebildiği için teşekkür edip ödüllendirin (sarılıp öpün).

Yapma Demekten Bıktıysanız

YASAKLARLA İLK TANIŞMA
 
2-3 yaş çocuğunun en belirgin özelliği yoğun merak duygusu, en önemli işi ise keşfetme ve öğrenmedir. Merakla birlikte keşfetme ve öğrenme duygusu peşinden kuralları ve yasakları getirir. Keşfetme süreci içerisindeyken çocuk neyi elleyip ellemeyeceğini, neyin kendisi için zararlı olup olmadığını bilemez. Bu noktada yasaklar devreye girer.

* Yasak olan bir şey, 2-3 yaşındaki çocuğa, doğru bir şekilde nasıl anlatılır?

“Bu yasak” demek 2-3 yaş çocuğu için bir şey ifade etmez. Aynı şekilde neden yasak olduğunu detaylı şekilde anlatmak da 2-3 yaş çocuğu için anlamlı değildir. Öncelikle çocuğa neyin izin verilip neyin izin verilmeyeceği konusunda anne baba net bir karara varmalıdır. Yasak olan ve olmayan şeyler güne, zamana, kişiye veya ortama göre değişiklik göstermemeli, mümkün olduğunca her durum ve ortam için sabit ve net olmalıdır. Çocuklar ancak bu şekilde neyin yasak neyin yasak olmadığını anlayabilirler. Özellikle bu yaş dönemindeki çocuklar hem daha çabuk unuttuklarından hem de anne babanın hep aynı tutumu sergilediğinden emin olmak için yasak olan şeyi yapma eğiliminde olurlar. Yapılması istenmeyen davranışın ne olduğu çocuğa açıkça söylenmeli (örneğin “televizyon ellenmez” denmeli), çocuk bu davranışı yaptıktan sonra kızıp bağırmadan yaptığı davranışın beğenilmediği, bunu tekrar yapmaması gerektiği sakin ve kararlı bir ses tonuyla anlatılmalıdır.

* 2-3 yaşındaki çocuk ne tür yaramazlıklar yapar ve anne babalar nasıl davranmalılar?

2-3 yaş çocuğu her şeyi ellemek, kurcalamak, atmak, dolapları, çekmeceleri boşaltmak ister. Bunu yapmasının nedeni yaramazlık yapmak veya anne babayı üzmek değildir. Çocuğun tek yapmaya çalıştığı şey merak duygusunu tatmin etmektir. Televizyona dokunduğunda, bardağı yere attığında ne olur, dolapların, çekmecelerin içlerinde ne vardır? Çocuğun tek merak ettiği ve öğrenmeye çalıştığı budur. Bu noktada, çocuğu engellemek yerine seçenekler sunmak hem engellenmişliğin getirdiği öfkeyi ve hırçınlığı azaltır, hem de çocuğun öğrenme ve keşfetme duygusunu destekler. 

Bütün dolapları, çekmeceleri kilitlemek yerine çocuğun merakını giderebilmesi için bir dolap veya çekmece boşaltılıp çocuğa ayrılabilir. Buraya çocuğa ait 1-2 oyuncak, ona zarar vermeyecek plastik veya tahta kaşık, tabak, 1-2 bez konabilir. Dolaplara, çekmecelere yöneldiğinde ise buraların anneye ait olduğu, boşaltılan çekmecenin ona ait olduğu söylenerek oraya yönlendirebilir.

* 2-3 yaşındaki çocuğa ne tür yasaklar konulabilir?

Bazı ailelerde çocuğun hiçbir şeyi ellemesine izin verilmezken özellikle çocuk merkezli ailelerde çocuğun her yaptığına izin verilir. Bu durumda çocuk kendisi ve çevresi için tehlikeli olan ve olmayan arasında ayırım yapamaz.

Bu yaş döneminde çocuğun kendisine ve çevresine zarar vermesine engelleyecek düzenlemeler yapılmalıdır. Prizler için koruma kapakları, deterjan, ilaç ve kimyasalların bulunduğu dolaplar için kilitler konulmalıdır. Bunların dışında sıcak ocağa, ütüye, suya dokunma, vurma, atma davranışları için yasaklamalar getirilebilir.


* Anne-babaların çocuğa ilk tepkisi nasıl olmalıdır?

Çocuk istenmeyen veya zarar verici bir davranış yaptığında ebeveynlerin ilk tepkisi genellikle “YAPMA” şeklinde bağırmak olur. Bu tepki çocuğun korkmasına neden olur, ancak her zaman davranışa son vermesini sağlamaz.

Uygun olmayan ya da tehlikeli davranışlar karşısında sadece “HAYIR” demek de bu yaş çocuğu için yeterli olmayacaktır. Basit bir şekilde davranışın neden yapılmaması gerektiği de anlatılmalıdır. Örneğin sıcak bir nesneye dokunmaya kalktığında o nesnenin sıcak olduğu ve canının acıyacağı söylenebilir. Çoğunlukla bu yaş grubu çocuklar yapılan açıklamalardan tatmin olmazlar ve davranışa devam etmeye çalışırlar. Genellikle de yaşantısal şekilde öğrenirler.

Kuralları ve yasaklamaları çocuğa sık sık hatırlatmak gerekir. Yapılması istenmeyen davranışın yerine alternatifi sunularak çocuğun dikkati dağıtılabilir ve istenmeyen davranışı uygulama konusundaki ısrarcılığı engellenebilir. Örneğin eşyaları yere atmaya başladığında “bunlar atılmaz, istersen topu atabilirsin” şeklinde bir yönlendirme yapılabilir. Yaptığı davranışı sonlandırmak veya değiştirmek mümkün olmadığında ise çocuğu o ortamdan uzaklaştırmak uygun bir yoldur.

Küçüğünüz Sizi Ele Geçirmesin

Yapısına Uygun Yönlendirmeler Yapın

     Özellikle 2 yaş itibarıyla çocuk bağımsız bir birey olma çabaları gösterirken 3 yaşlarında bu çabaları doruk noktasına ulaşır, bir yetişkinin söylediğini yapmaktansa kendi bildiğini ve istediğini yapmaya çalışır. Bu davranışın temel nedeni çocuğun kendisini anne- babası kadar önemli ve kuvvetli hissetmek, “ adam yerine konmak” istemesidir. Söz dinlememe davranışında bağımsızlık isteğinin yanı sıra anne- baba tutumları da önemli rol oynar. Anne- babalar farkında olmadan çocuklarını yaramaz olmaya yönlendiriyorlar. Bunu istenmeyen davranışa olumlu yaklaşarak, karışık mesajlar vererek ya da mantıksız beklentiler içinde olarak yapıyorlar. Mantıksız beklentiler genellikle anne- babaların talimat verirken çocukların gelişimsel olgunluklarını göz ardı etmelerinden kaynaklanır. 3 yaşlarındaki bir çocuktan misafirliğe gidildiğinde “uslu” durmasını beklemek, gelişimsel olgunluğunun göz ardı edildiğine dair bir durumdur. Bu yaştaki bir çocuğa “uslu” durmasını söylemek yerine hangi davranışların uygun ve hangilerinin de uygun olmadığının anlatılması, çocuğu oyalayacak materyallerin bulundurulması daha uygun bir tutum olacaktır.

Neden Sizi Dinlemiyor?

     Davranış problemlerinin çoğunun temelinde istikrarsızlık ve kontrol eksikliği vardır. Çocukların davranışları ailedeki istikrar ya da istikrarsızlığı gösterir. Çocuk, evde yaşanan stresli bir durumu hisseder ve bundan rahatsızlık duyar. Pozitif ilgiyle güven duygusu kazanamazsa yaramazlıklarıyla dikkat çekmeye çalışır. Çocuk için hiç ilgi görmemektense olumsuz davranışlarla ilgi görmek daha iyidir. Söz dinlememe davranışının diğer bir nedeni de çocuğun başkalarının davranışlarını taklit etmesidir. Çocuklar özellikle diğer çocukların olumsuz davranışlarını hemen kapma eğilimindedirler. Çocuk uygun olmayan davranışı taklit ederek kendisini göstermeye, popüler olmaya çalışır. Çocukta beğenilen davranışları ön plana çıkarmak, uygun olmayan davranışların kabul görmediğini belirtmek bu sorunu çözer. Bazı çocuklar bilinçli bir şekilde yetişkinin söylediklerini dinlemez, ceza alacağını bilse de kendi istediğini yapar. Kesin sınırlar, net sonuçlar ve sürekli uygulama ile davranışa çözüm getirilebilir. Anneden ayrı kalmak da söz dinlememe davranışına neden olan durumlardan biridir. Çalışan annenin çocuğu annenin işe gidip akşam döneceğini bilse de bunu istemez. Annenin gitmesine karşı öfkelenir. Anne eve döndüğünde ise onun eve dönmüş olmasından dolayı mutludur ancak kendisini bırakıp gittiği için de kızgındır. Bu nedenle de annenin söylediklerini yapmaya direnir.

Çocuğunuzla Kısa ve Net Konuşun

     Anne- baba, çocukla iyi iletişim kurduğunu düşünür, ama gerçekte devamlı kontrol sağlamaya çalışırken açıklamalarıyla çocuğun kafasını karıştırır. Gerek dikkat sürelerinin azlığı gerekse zihinsel becerilerinin soyut kavramları anlamak için yeterli olmayışı nedeniyle çocuklar anne babalarının yaptığı açıklamaları dinlemekte, akılda tutmakta ve anlamakta zorlanabilirler. Bu nedenle fazla açıklama yapmak yerine çocuğa neyin uygun olup, neyin uygun olmadığı kısa ve basit bir şekilde anlatılmalıdır. İstenmeyen davranış karşısında fiziksel ceza kullanılması da söz dinlememe davranışını arttırır. Ceza, çocuklara nasıl davranmaları gerektiğini öğretme konusunda etkili bir araç değildir. İstenmeyen davranışlara karşı tüm ailenin uyacağı bir kural konmalı ve kuralın yıkılması durumunda karşılaşılacak sonuçlar belirtilmelidir.


“Siz Çocuğunuzu Dinlerseniz, O Da Sizi Dinler! “

  • Çocuk size bir şey anlatmaya çalıştığında işinizi bırakıp onu dinlemeye çalışın. Bunun mümkün olmadığı durumlarda kendisini dinlemek istediğinizi, ancak işiniz bittikten sonra onu dinleyebileceğinizi belirtin.
  • Sınır ve kuralları belirgin ve tüm aile için geçerli olmasına önem verin. Tüm aile bireyleri için geçerli kuralların olması ve çocuğa neyi yapıp neyi yapamayacağı konusunda net bilgi verilmesi ve sınırlar konması uygun olmayan davranışların azalmasını sağlar.
  • Fiziksel cezadan uzak durun. Ceza, istenmeyen bir davranışı geçici olarak engelleyebilir.
  • Beklentilerinizi net olarak iletin. Soyut ve genel kavramlar yerine kısa, basit ve somut açıklamalar yaparak çocuktan ne beklediğinizi, kurallara uymadığında sonucunun ne olacağını belirtin.
  • Yaşına ve gelişimine uygun sorumluluklar verin. Çocuğa yapabileceği basit işler vererek size yardımcı olmasını, böylece söz dinlemesini öğretebilirsiniz.

3 Yaş Çocuğu

Genel Özellikler:

3 yaş 37. ayın başından 48. ayın sonuna kadar olan dönemi kapsar. Bu yaş çocuğu kendi kendine hareket edebilen, soru sorabilen, seçim yapabilen, kendisi hakkında bilgiler verebilen bir bireydir.

El ve parmaklarını kullanmada ustalık kazanmıştır. Kalem, fırça ve makası rahatlıkla kullanabilir. Resim yapmaktan hoşlanır. 

Çok soru sorar, yapılan açıklamaları ilgi ile dinler. Yetişkini gözler, yaptıklarını tekrarlamaya çalışır, davranışlarını örnek alır. Zamanla yetişkinin çok tekrarlanan davranış özellikleri çocuk için de davranış örnekleri olmaya başlar. 

Diğer çocuklarla birlikte olmaktan daha fazla hoşlanır. Yaşıtlarıyla birlikte oynama daha fazladır. Oyunlar daha uzun sürelidir. Oyun sırasında her çocuğun kendi isteklerinin yerine getirilmesi ile ilgili talepleri dikkat çeker. Bu da zaman zaman çatışmalara neden olur. Çocuk oyundaki çatışmalar yoluyla diğer çocukların da isteklerinin bulunduğunu, onlarla birlikte olmak istiyorsa bu isteklerin bazılarının yerine getirilmesi gerektiğini, bunun için de kendi isteklerinin bazılarından vazgeçmesi veya onları ertelemesi gerektiğini öğrenir.

Zaman zaman küfür sayılabilecek kelimeleri kullandığı, yetişkine karşı çıktığı gözlenebilir. Bu davranışların çeşitli nedenleri olabilir. Çoğunlukla neden, çevresindekilerden duyduğu sözcükleri tekrarladığında yetişkinin tepkisini çektiğini, büyüdüğünü fark etmesi, kendisini güçlü ve her şeyi yapabilir hissetmesi, yetişkinin kendisine bebek muamelesi yapmasına karşı çıkmasıdır.  

Hala gerçekle hayali karıştırma konusunda sorunları vardır. Yaptıkları konusunda hayal ürünü hikayeler anlatmaktan hoşlanır. Bazı ebeveynler çocuğun yalan söylediğini düşünerek endişeye kapılır. Oysa bu durum yalan değil, çocuğun bilişsel gelişmesinin gereği, gerçekle gerçek olmayanın sınırını tam olarak ayıramamasından kaynaklanan geçici bir durumdur. Çocuk gerçekle gerçek olmayanın sınırını ayırabildiği zaman bu durum kendiliğinden kaybolur.

37-42 Aylar:

Merdivenden yukarı ayak değiştirerek çıkar ve aşağı inerken her basamakta iki ayağını bitiştirir. Alt basamaklardan atlayabilir. Her iki elini işbirliği içinde ustaca kullanabilir. Kalemi sık kullandığı eliyle başparmağı arasında ucuna yakın tutar. Çömelebilir. Keskin ve ani dönüşler yapar. Bağdaş kurarak oturabilir. Adını, soyadını söyleyebilir. 3-4 kelimelik cümleler kurar. Yer bildiren terimleri (alt, üst, iç gibi ) anlar. Resimde gördüklerini anlatır. Adını soyadını söyleyebilir. Destek almadan bacağını öne doğru savurarak topa vurur. İki ayağını yerden kaldırarak zıplar. Bir yere tutunmadan 1 dakika boyunca tek ayak üzerinde durabilir. Tek eliyle top fırlatabilir. İki ayağıyla öne doğru zıplayabilir. Yetişkinin çizdiği dik çizgiyi kopya edebilir. Deliklerden ip geçirebilir. Modele bakarak daire çizebilir. Yatay çizgiyi taklit edebilir. Makası açıp kapatabilir. Kalemi yetişkin gibi tutar. Modele bakarak 4 küpü yan yana dizebilir. Ulaşamadığı yerlere sandalye ile ulaşmaya çalışır. Çizilen resmi isimlendirebilir. Kendisine söylenen iki rakamı aynı sırada tekrar eder. Kaşık kullanarak yemeğini yer. Bebek arabası gibi tekerlekli bir oyuncağı iterek eşyaların arasında gezdirebilir, kenarlara çarpmamak için yönünü değiştirebilir. Aynada kendisini gördüğünde ismini söyler. Kendi başına kıyafetlerinin bir kısmını giyebilir. Cinsiyeti sorulduğunda doğru cevap verir. Sırasını bekleyebilir. 5’e kadar sayabilir. “Ne” ile başlayan sorular sorar. Yeni kelimeler karşı ilgi ve istek duyar. Ellerini yıkayabilir ancak tam olarak kurulayamaz. Pantolonunu ve şortunu indirebilir ve yeniden çekebilir ancak düğme ilikleme ve fermuar çekmede yardıma ihtiyaç duyar. Kumbaraya para atabilir. Hamurdan değişik şekiller yapabilir. Uzun-kısa, büyük-küçük kavramlarını bilir. Kaç yaşında olduğunu bilir ve parmakları ile gösterir. 1’den 5’e kadar gördüğü rakamları tanır. Yeşil, sarı, mavi ve kırmızı renklerini tanır. Nesnelerin ağır ya da hafif olduğunu anlar. Şeklin 2 parçasını birleştirip bütün oluşturur. 1’ 1 eşleme yapar. 

Bu aylarda kız çocukların boyu 85-104 cm, kiloları 10.6-17.5 kg arası, erkek çocukların boyu 86-105 cm, kiloları ise 11.1-18 kg arasıdır.

43-48 Aylar:

Koşarken ve büyük oyuncakları itip çekerek önüne çıkan engelleri aşabilir. Köşeleri dönebilir. Pedalları kullanarak üç tekerlekli bisiklete binebilir. Parmak ucunda durabilir ve yürüyebilir.  9 ve daha fazla küple kule yapabilir. İpliğe büyük tahta boncuklar dizebilir. Makas kullanabilir. 3 ayrı komutu yerine getirebilir (ellerini çırp, kapıya yürü, otur gibi). Bağlaç ve ekleri kullanarak cümle kurar. Atılan büyük boy bir topu yakalar. Yetişkin desteği olmadan kaydırağa tırmanıp kayabilir. Makasla kesmeye çalışır. 6 parçalı yap-boz yapabilir. Artı şeklini kopya edebilir. Kendisine söylenen üç rakamı aynı sırada tekrar eder. Nesnelerden hangisinin en küçük olduğunu söyleyebilir. Farklı rollere girebilir (anne, baba, doktor gibi). Bir kaptan başka bir kaba yemek aktarabilir. Elini yüzünü yıkayıp kurulayabilir. Bildiği birkaç çocuk şarkı veya şiirini ezbere okuyabilir. 10’a kadar sayabilir. “Nerede”, “Kimle” ile başlayan sorular sorar. 300 civarında kelime bilir. Kendi kendine uzun konuşmalar yapar. Zamir ve bazı basit edatları yerinde kullanır. Yemek yerken kaşık ve çatalı rahatça kullanabilir. Fermuarını açıp kapatabilir. Ev işleri, bahçe işleri, alış-veriş gibi etkinliklerde yetişkine yardımcı olmaktan çok hoşlanır. Oyun sırasında kendi kendine konuşma giderek azalır ve yerini başkalarıyla konuşma alır. Modele bakarak +, O, kare, X şekillerini, V, T, H harflerini çizebilir. Yüz resmi çizebilir. Sınırları taşırmadan boyayabilir. Yapıştırıcı kullanarak şekli kağıda yapıştırabilir. Kağıdı ikiye katlayabilir. Sıvıları bir kaptan diğerine boşaltabilir. 1-2 düğmeyi ilikler. Gece ile gündüzü bilir, farklılıklarını söyler. İnsan resmi çizer ve resimde baş, bacak, gövde ve kollarını çizer. Sözel komut verildiğinde 10’a yakın vücut parçasını gösterir. Hangi nesnelerin birbiriyle uyuştuğunu söyleyebilir. Nesneleri kategorilerine göre ayırır. 3 küple köprü oluşturur. 6 parçalı yap-boz yapabilir. Nesneleri aynı/farklı olarak isimlendirebilir.

Bu aylarda kız çocukların boyu 89-108 cm, kiloları 11.2-19 kg arası, erkek çocukların boyu 89-109 cm, kiloları ise / 11.7-19.3 kg arasıdır.

Beslenme:

3 yaş çocuğu fırsat verildiği takdirde kaşık çatal kullanarak yemeğini yiyebilir. Bu yaşlarda iştahta düzensizlikler ve yemek seçme davranışları görülebilir. Bu durumda yemek istemeyen çocuğa ısrar edilmemeli ve yemek yememe nedeni araştırılmalıdır. Çocuğun yeme miktarı göz önüne alınarak tabağına yemek konmalı; doymadığı takdirde biraz daha istemesi için fırsat yaratılmalıdır. Yemek saatlerinin düzenli olması, aile fertlerinin bir arada yemek yemeleri çocuğun uygun beslenme alışkanlığı kazanması açısından önemlidir. Yemek seçen çocuğa anne baba model olmalı, az miktarda da olsa tadına bakması sağlanmalıdır. Yemeği reddeden çocuğa aç kalmaması için istediği yemeği pişirmek, abur cubur veya süt vermek, televizyon karşısında yedirmeye çalışmak gibi hatalardan kaçınılmalıdır. 

3-4 yaş arasındaki çocuklar günde 4-5 öğün yemelidir. Sabah kahvaltısında süt, peynir, yumurta, zeytin, reçel, bal olmalıdır. Kuşluk vakti bir porsiyon meyve yenebilir. Öğlen et, tavuk veya balık gibi proteinler ve yanında pilav ya da makarna gibi karbonhidrat grubundan yiyecekler olmalı, salata veya yoğurt verilmelidir. İkindi de meyve suyu veya süt ile birlikte hamur işi verilebilir. Akşam yemeğinde çorba ve sebze yemeği bulunmalıdır. 

Oyun ve Oyuncak:

Oyun çocuğun dış dünyayı keşfetmesini, doğal ve aktif şekilde öğrenmesini sağlayan, taklit becerilerini geliştiren, günlük yaşantısı, anne baba ve çevresi ile ilişkileri hakkında bilgi veren bir araçtır. Eğlencenin yanı sıra oyun çocuk için en önemli “iş”tir. Büyümenin önemli bir parçasıdır. Çocuğun bedensel, duygusal, sosyal, zihinsel ve dil gelişiminde önemli rol oynar. 

Oyun çocuğa; düşünmeyi ve kendi başına karar vermeyi, risk alabilmeyi, sorumluluk almayı, işbirliği yapmayı ve paylaşmayı, çevresini araştırmayı, nesneleri tanımayı ve problem çözmeyi, dikkatini bir noktaya toplamayı ve becerilerini organize etmeyi, kendisini ifade etmeyi, sözlü olarak ifade edilenleri anlamayı, sırasını beklemeyi, başkalarının haklarına saygılı olmayı, kurallara uymayı öğretir. 

Ayrıca oyun çocuğun; hayal gücünü, becerilerini ve yaratıcılığını geliştirir, saldırganlık dürtüsünü boşaltmasını sağlar, değişik sosyal rolleri denemesine, duygularını dışa vurmasına olanak sağlar, dil ve kas gelişimini hızlandırır ve güçlendirir, sosyalleşme becerisini destekler, problem çözme becerisini geliştirir.

Oyuncak, gelişimi hızlandıran, hayal gücü ve yaratıcılığı destekleyen, duyuları uyaran oyun malzemeleridir Oyuncak çocuğun yeteneklerini geliştirirken, seçme ve karar verme becerilerini de destekler. Oyuncak çocuğun renk, şekil, boyut, sayı, büyüklük, ses, yapı ve işlev gibi kavramları öğrenmesini sağlar. Çocuğun yaş, cinsiyet, ilgi ve gereksinmelerine göre oyun ve oyuncak tercihleri de değişmektedir.
3 yaş döneminin oyuncakları, uygulamalı oyuncaklar (tamir aletleri, temizlik seti, dikiş seti, ütü gibi), minyatür oyuncaklar (ev eşyaları, çiftlik seti, askerler gibi), kostümler, oyun hamuru, boyalar, farklı sayıda parçaları olan yap bozlar, inşa oyuncakları, basit kutu oyunları (kart eşleme, renk-şekil-sayı kavramlarının öğretildiği oyunlar gibi), değişik boyutlarda boncuklar, abaküstür.

Oyuncak Seçiminde Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar:

• Oyuncaklar günlük yaşamda kullanılan nesnelerin sembolleridir. Bu nedenle oyuncak alırken cinsiyet ayrımı (kızlara bebek, erkeklere top, araba) yapılmamalı, her çocuğun oyuncak dolabında her iki cinse de ait oyuncaklar bulunmalıdır.
• Oyuncak seçerken anne babanın istek ve beğenilerinin yerine çocuğun yaşı ve becerilerinin göz önüne alınması gerekir.
• Oyuncağın parçaları çocuğun yaşına göre tehlike oluşturmayacak şekilde olmalıdır. Küçük parçası olan oyuncaklar yetişkin gözetimi olmadan çocuğa verilmemelidir. 
• Tüylü oyuncakların çocuğun ağzına ve burnuna kaçmamasına özen gösterilmelidir. 
• Oyuncak dayanıklı olmalıdır. 
• Yıkanabilen oyuncaklar tercih edilmelidir. 
• Zehirsiz boya kullanılmış olanlar tercih edilmelidir.
• Pille çalışan oyuncaklarda pil yuvasının vida ile kapatılmış olmasına dikkat edilmelidir. 
• Sivri uçları, kesici kenarları, parmaklarının sıkışabileceği ek yerleri ve gözlerine zarar verebilecek çıkıntıları olmamalıdır, 
• Oyuncaklar sık sık kontrol edilmeli ve kırılan paçalar atılmalıdır.
• Bedensel, zihinsel, sosyal ve dil gelişim alanlarının tümünü birden destekleyebilecek zengin uyarıcıları içermeli, çok fonksiyonlu olmalıdır.
• Oyuncak kutusunda kilit olmamalı, çocuğa zarar verecek kapanma mekanizması bulunmamalıdır.

Anne - Babaların Çocukla Birlikte Oyun Oynarken Yapabilecekleri: 

Anne babanın çocuğun oyununa katılması ebeveynlerin çocuğun gelişimini, ilgi ve becerilerini gözlemlemesini sağladığı gibi aile bağlarını da güçlendirir. Anne babası ile birlikte oyun oynayan çocuk yetişkin yaşamında mutlu bir birey olur ve kendi çocuğu ile de oyun oynayabilme becerisi kazanır. 

Oyun sırasında çocukla göz teması kurulmalı, oyundan keyif alınmalı ve çocuğun istekleri ön planda tutulmalıdır. 

• Birlikte kitaplara bakma, müzik dinleme, dans etme, şarkı söyleme gibi etkinlikler yapılabilir.
• Oyuncaklar birlikte toplanabilir. Bu şekilde hem çocuk kendisi ile ilgili bir sorumluluk almış olur hem de yardımlaşma becerisi kazanır.
• Evdeki artık malzemelerden oyuncaklar yapılabilir. Bu şekilde yapılan oyuncakların çocuk için daha büyük bir değeri vardır.
• Oyuncaklar kapaklı kutularda ve çocuğun rahatça ulaşabileceği yerlerde olmalıdır.
• Oyun ortamında çocuğun dikkatini dağıtacak kadar fazla uyaran olmamalıdır.
• Çocuk oyun oynaması konusunda cesaretlendirilmelidir.

Emzik Kullanımı
Doğum öncesinden itibaren çoğu anne diğer kaygılarının yanı sıra bebeğine emzik verip vermeme konusunda da tereddüt yaşamaktadır. Emzik kullanımının gerekli olup olmadığı ile ilgili çevresinden farklı yorumlar duyar. Emzik kullanmak gerçekten de gerekli midir?

Bebek dünyaya emme refleksiyle birlikte gelir. Bu döneme oral dönem denir ve yaklaşık 2 yaşına kadar devam eder. Oral dönem bebeğin dünyayı ağız yoluyla tanıdığı dönemdir. Bebek başta anne memesi olmak üzere her şeyi ağzına götürür, tadına bakar, tanımaya çalışır. Bu dönemde görülen emme refleksi bebeğin hem beslenme hem de güven gereksinimlerini gideren bir işlev görür. Bu noktada emzik, bebeğin hem fiziksel olarak emme gereksinimini gidermek, hem de duygusal olarak bebeği g