Yazılarımız Özel Mavi Aile Danışma Merkezi
Başlıklar :

Ebeveynlerin Sıklıkla Yaptığı 10 Hata
1. Çocuğum Hiç Üzülmesin…

Ebeveynlerin çoğu çocuklarının üzülmesinden, ağlamasından ve hüzünlenmesinden rahatsızlık duyarlar. Bu nedenle de çocuklarını daha fazla üzmemek adına üzüntü yaratacak durumları yaşatmamaya gayret gösterirler. Üzüleceği bir şey olduysa bu üzüntüyü giderebilmek ve çocuğu mutlu etmek adına onun çok seveceği şeyler yapıp çok memnun olacağı şeyler almaya çalışırlar. Böylece çocuk hep mutlu olacak, üzüntü gibi rahatsızlık veren bir duyguyu hiç yaşamayacaktır. Peki aslında bu tavır çocukta nasıl bir etki yapar? Çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi yaşamda karşılaştıkları sorunlarla baş etmeyi ancak deneyimle öğrenebilirler. Örneğin hiç engellenmeyen bir çocuk, sosyal bir ortama girdiğinde ve kendi istediği olmadığında çok büyük bir sıkıntı yaşar; kendi istediğinin olması için büyük bir çaba içine girer; agresifleşebilir, huzursuzlaşabilir, uyumsuzlaşabilir ya da kendi içine dönebilir. Oysa evde annne babadan her zaman her istediğinin olamayacağını öğrenen ve ihtiyaçlarını erteleme deneyimi yaşayan bir çocuk sosyal bir ortama girdiğinde engellenmekten hoşlanmasa da bu duygusuyla baş edebilecek deneyimlere sahip olur. Böylece yaşıtlarıyla ilişkisinde çok daha mutlu, huzurlu ve uyumlu olur. Çocuklar sanıldığının aksine olumsuz duygularla daha kolay baş edebilirler. Bu nedenle aile içinde yaşanan üzüntü verici durumların çocuklarla paylaşılması gerekir. Böylece çocuklar üzüntü yaratan durumları değerlendirme ve sonrasında ortaya çıkan karmaşık duygularla baş etme deneyimi yaşarlar.

2. Çocuk Babadan Korkmalı (mı?)

Bir çok ailede anne çocuğuyla çok yakın ilişkide olduğu için disiplini sağlamakta ve çocuğa söz geçirebilmekte zorlanır. Bu nedenle de disiplin işi çocukla çok daha az ve kısıtlı zamanlarda ilişkide olan babaya devredilir. Anne baş edemediği noktada çocuğu babaya havale eder. Bunun çocuk için de daha sağlıklı olduğu düşünülür. Çünkü aksi halde, babanın çocukla yakın bir ilişkisi olması durumunda disiplinin elden gideceği ve çocuğun kontrolünün hiçbir şekilde mümkün olmayacağına inanılır. Oysa babanın da annenin de disiplin konusunda eşit söz sahibi olduğu ailelerde çocuklar çok daha sağlıklı büyüyorlar ve aile içi iletişim sorunları en aza iniyor. Çocuğun babadan korkması baba ile ilişkisinde rahat olamamasına yol açıyor. Diğer yandan anneye de her konuda nazının geçtiğini düşünmesi yine anne ile ilişkisinde güven duymamasına ve yeterli özgüveni geliştirememesine neden oluyor.

3. Çocukla Birlikte Uyumak

Özellikle çalışan anneler çocuklarıyla az zaman geçirdikleri ve çocuğa daha uzun süreli şefkat hissi verebilmek adına çocukla birlikte uyumayı tercih edebiliyorlar. Üstelik çocuk da anne de bu durumdan memnun oluyor. Böylece başka bir uyku seçeneğine gerek duyulmuyor. Oysa anne baba ile uyumak çocuk için bir çok sakınca içeriyor. Öncelikle kendi başlarına kendi yataklarında uyuyamayan çocuklarda özgüven sorunlarına daha sık rastlanıyor. Yaşa bağlı gelişimsel korkularla baş etme becerisi kazanamıyorlar ve bu korkular daha uzun süre devam ediyor. Uzun süren korkular ise başka ciddi kaygı sorunlarına yol açabiliyor. Oysa bir çocuğun kendi odasında, kendi yatağında güvenle uykuya dalmasının ve huzurla sabaha dek uyuyabilmesinin ruhsal sağlığın en önemli göstergelerinden biri olduğu unutulmamalıdır.

4. Sen Her Şeyi Başarırsın!

Çocukların becerilerinin gelişmesi ve başarıya yönlendirmek adına yüksek beklentiler oluşturmak zannedildiğinin aksine çocuklarda yetersizlik duygularına yol açabiliyor. Çocuklar doğaları gereği becerilerini geliştirirken zamana ihtiyaç duyarlar ve yeterince iyi yapamadıkları evrelerde kendi yetersizliklerini hızlıca hissederler. Bu aşamada çocukları teşvik etmek adına fazla zorlamak ve “sen her şeyi başarırsın” dayatması aslında çocukların yaptıkları her hatada telaşlanmalarına ve sonrasında da hata yapmaktan korkmalarına sebep olabilir. Sonrasında ise yeni bir şey denemekten kaçınma, yeni ortamlara girmekten endişe duyma gibi daha ciddi sıkıntılar ortaya çıkabilir. Bu nedenle çocukları överken onlara farkında olmadan fazladan yük yüklüyor olabileceğimizi ve yetersizlik duyguları yaratıyor olabileceğimizi unutmamalıyız.

5. Dünya Çok Tehlikeli

Çocukların tehlikelerden korunması özellikle günümüzde gerçekten anne babaların çok hassas oldukları bir husus. Ancak çocukları tehlikelerden korumak adına dış dünyayı ve yabancıları çok tehlikeli göstermek, anne-babanın yanından asla ayrılmaması gerektiği konusunda fazla vurgu yapmak, insanların güvenilmeyecek varlıklar olduğunun altını çizmek çocuklarda ciddi kaygı sorunlarına sebep olabiliyor. Özellikle okul öncesi dönemde anneden ayrılma güçlükleri, dolayısıyla okula uyumda zorlanma ve her tür yenilik karşısında aşırı kaygı tepkisi verme gibi sonuçlara yol açabiliyor. Bu nedenle çocuklara dış dünyanın tehlikelerini anlatırken, insanlarla nasıl güvenli ilişki kurması gerektiğine dair de bilgi verilmesi ve hep anne babaya yapışık yaşamak yerine, tek başına kaldığında kendini nasıl koruyabileceği ve güvenebileceği kişileri nasıl ayırd edebileceği konusunda eğitim verilmesi daha yararlı olacaktır.

6. Senden Güzeli, Senden İyisi Yok!

Bebeklik döneminde bebeğin biriciklik hissini yaşaması temel güven duygusunun gelişiminde çok önemlidir. Ancak çocuk büyümeye ve gelişmeye başladıkça dünyada tek olmadığının kendisi gibi başka çocuklar da olduğunun, bu çocukların da kendisi gibi sevilen, özel çocuklar olduğunun ayırdına varmaya başlar. İşte bu aşamada anne babanın çocuğu tüm diğer çocuklardan üstün görerek, ona da bu duyguyu aşılaması, “sen prenssin/prensessin” tavrı çocukların, her girdikleri ortamda bu “özel” olma hissini aramalarına sebep oluyor. Böyle çocuklar rekabet ve kısançlık gibi duygularla baş etmeyi öğrenemiyorlar. Oysa bu duyguların öğrenilmesi yaşam boyu psikolojik sağlık için önemli. Her zaman birinci ve önce olmak, hep ayrıcalıklı olma arzusu sosyal ilişkiler içinde ciddi zorluklara sebep olabiliyor. Bu nedenle çocuğunuzu severken elbette sizin için biricik ve değerli olduğunu hissettirmeniz ama ona gereğinden fazla “üstünlük” duygusu da yüklememeniz gerekiyor.

7. Abi/Abla Oldun Sen!

Bir kardeşin doğumu birçok çocuk için yaşamın en önemli travmalarından biri olabilir. Özellikle de bu dönemde anne baba uygun tutumlar içinde değilse.. Büyük çocuğu onurlandırmak adına kardeşin doğumuyla birlikte onun abi/abla olduğunun altını çizmek ve ona birden bire evin büyük çocuğu muamelesi yapmak çocuklar için çok zorlayıcı olabiliyor. Bu yaklaşım kardeşlerine olan karmaşık duyguların daha da sertleşmesine ve anne babaya olan kızgınlığın artmasına sebep oluyor. Bunun yerine çocuğa zaman verip onun da bu yeni duruma uyum sağlaması için tüm olumlu/olumsuz duyguları ifade etmesi için yüreklendirilmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Çünkü çocuklar bu dönemde özellikle anne babanın gözünde değer kaybetme korkusu yaşadıkları için bu süreçte anne babanın sevgisini ilgisini test etme ihtiyacında olurlar ve sıklıkla anne babanın kendisini mi kardeşini mi kayırdığını takip ederler. Sen abi/abla oldun yaklaşımı büyük çocuğu onore etmekten çok, küçük çocuğu korumaya yönelik bir yaklaşımdır. Bu da çocuğun var olan olumsuz duygularının şiddetlenmesinden başka işe yaramaz.

8. Annen Olmam Ama!

Çocuklar anne babanın istediğini yapmadığında ya da tam tersi olarak istemediklerini yapınca sıklıkla şöyle bir tavır sergilenir: “böyle yaparsan gideceğim bu evden” veya “beni hasta ediyorsun; annen olmak istemiyorum” Bazen kızgınlıkla bazen de çocuğu uygun davranışa teşvik etmek amacıyla söylenen bu gibi şeyler aslında çocuklar için çok ciddi bir terk edilme tehdidi niteliğinde oluyor. Çünkü çocuk ruh sağlığının en önemli temel taşlarından biri olan temel güven duygusu, “her nasıl davranırsam davranayım, sevilirim, değer görürüm” duygusu bu tür yaklaşımlarla yerini koşullu sevilmeye bırakıyor. Çocuk anne babanın istediği gibi olmadığında terk edileceğini, fiziksel olarak anne baba yanında olsa da duygusal olarak ondan vazgeçtikleri duygusunu yaşayabiliyor. Bu nedenle belki de en tehlikeli tehditlerden birinin de bu yaklaşımla oluştuğu söylenebilir.

9. Her Şeyin Var; Kıymetini Bilmelisin !

Günümüz çocukları elbette bir önceki jenerasyona göre daha fazla şeye sahip olabiliyor. Özellikle de maddi değeri olan bir çok şeye sahip olabiliyorlar. Bir çok anne baba kendi çocukluğunda sahip olamadığı bir çok şeyi çocuğuna verebiliyor ve hatta bunun için çalışıyor. Diğer yandan yine günümüz anne babaları sıklıkla çocukları için oluşturdukları bu özel koşulları sıklıkla dile getiriyorlar. Çocuklarına bu koşulları sağladıkları için çocuklarının daha fazla başarılı olmalarını, daha minnettar olmalarını, daha mutlu olmalarına ve hayatlarından daha memnun olmalarını bekliyorlar. Çocuk anne babanın istediği gibi bir çocuk olmadığında da çocuğun sahip olduğu şeylerin birer birer elinden alınacağı tehdidi gündeme geliyor. Oysa çocuklar sahip olmamayı yaşamadıkları için sahip olmanın da mutluluk veren bir şey olacağı sonucuna da ulaşamıyorlar. Çoğu gerçekten anne babasını memnun edememenin verdiği suçluluk duygusunu yaşıyor. Belki bir çoğu bunu ifade etmiyor, edemiyor. Bunun yerine çatışıyorlar; talep ediyorlar; bazen de anne babanın sağladığı bu koşulları istemediklerini dile getirip onların istedikleri bir çocuk olmayı da reddediyorlar. Anne babaların bu tuzağa düşmeden çocuklarıyla ilişkilerinde bu tarz maddesel şeyleri referans göstermemeleri, başarının ve mutluluğun sahip olunan şeylerin karşılığı olamayacağını fark etmeleri önemli. Ayrıca çocuklar genellikle karşılanamayan duygusal ihtiyaçların yerine bu tarz maddesel taleplerde bulunuyorlar. Bu sebeple de anne babaların çocukların önce duygusal ihtiyaçlarını ne kadar karşılayabildiklerini fark etmeleri önem taşıyor.

10. Başka Çocukları Örnek Göstermek!

Çocukların anne babaları ile ilişkilerinde en çok şikayetçi oldukları konulardan biri de başka çocuklarla karşılaştırılmaları oluyor. Aslında bir çok ebeveyn çocuğu motive etmek ve ona iyi bir örnek oluşturmak için başka çocukları örnek gösterdiğini dile getiriyor. Ancak çocuklar bu karşılaştırmayı her zaman bir tehdit olarak yaşıyorlar ve “ben yeterince iyi değilim, annem babam beni yeterli bulmuyor, onlara layık bir çocuk değilim” duyguları yaşıyorlar. Bu duygu ile büyüyen çocuklar hem rakip olarak gösterilen çocuklara hem anne babalarına öfke duyuyorlar. Diğer yandan bu duygu, genellikle çocuğun kendini daha da geri çekmesine ve çabadan kaçınmasına sebep oluyor.
Bırakın Kirlenerek Öğrensin
İşte size ufak bir sır: Okul çağına gelmemiş çocuklar, tertemiz olmadıkları zaman, çok daha iyi öğreniyorlar. Bu dönemde üstleri başları çamur ya da boya içinde olabilir, ama bırakın böyle eğlensin. Bu, gelişiminin önemli bir parçası.
Oyunlar oynarken sürekli ortalığı birbirine katan ve kirleten bir çocuğunuz mu var? Bu konuda endişelenmenize hiç gerek yok. Çünkü bu durum, onun gelişim özelliklerinden biri. Okul çağına gelmemiş çocukların bu tür karışıklıklar yaratmaları normal hatta sağlıklı denebilir. İşin gerçeği, ortalığı dağıtmak, o yaştaki çocuklar için sadece eğlenmelerini sağlayan bir olay değil aynı zamanda kendilerini geliştirmeleri için de bir fırsat. Siz de çocuğunuzu bırakın biraz kirli dolaşsın, çünkü önünde zaten düzgün elbiselerle ve temiz bir suratla geçireceği uzun bir hayat var. Şimdi sizin göreviniz onun çocuk olmasına izin vermek. İşte neden bu konuda biraz daha hoşgörülü davranmanızın, çocuğunuz için büyük faydalar sağlayabileceği hakkında bazı görüşler...
Dünyayla bağlantıda olmak
2-3 yaşlarındaki çocuklar çevreleri hakkında görerek, tadarak ve dokunarak bilgi sahibi olurlar. Çocuk gelişimi uzmanları, “Eğer bir nesneyi çocuğunuza kelimelerle tarif ederseniz, çabucak bütün ayrıntıları unutabilir. Ama eğer elinde parçalamasına ya da sıkmasına izin verirseniz çok rahat bir şekilde hatırlayacaktır.” diyorlar. Eğer bir şey, çocuğun elinden geçmemişse, aklında da yer etmiyor. Yani bazı yaramazlıklar, oluşmakta olan bilinçten başka bir şey değil aslında.
Eğer çocuğunuzu her ortalığı dağıttığında azarlar veya temizlenmesi için acele ettirirseniz, bunu ona oynamaması için ya da öğrenmemesini söylüyormuşsunuz gibi algılayabilir. Çocuğunuza, etrafını kendi bildiği şekilde keşfetmesi için bir şans vermek (burnu çamurun içinde olsa da), sizin onun merakını desteklediğinizi gösterecektir.
Kaosu dizginlemek
Tabii ki çocuğunuzun istediği zaman istediği yerde ortalığı dağıtmasına izin vermemelisiniz. Anne-babaların sınırları belirlemesi gerek. Çocuğunuza etrafı kirleten bir oyunu, belirli bir alanda oynayabileceğini anlatabilirsiniz. Mesela şöyle diyebilirsiniz: “Bugün kille oynayacağız, ama bunu sadece mutfak masasında yapacağız, yerde değil.”.
Evde, çocuğunuzun istediğini yapabilmesi için bir yer hazırlamak, son derece doğru bir hareket olacaktır. Rahatça boyalarıyla uğraşabileceği bir masa ya da ortalığı ıslatıp tebeşirleriyle karalayabileceği geniş bir köşe hazırlamayı düşünebilirsiniz.
Oyunbozanlık yapmak
Bazı anne-babalarsa tam tersi bir problemle karşılaşacaktırlar. Bir düzen oluşturmak için çaba harcamak yerine, çocuklarını ortalığı dağıtmak için ikna etmek zorunda kalabilirler. Bu durumu çocuğunuzun hassasiyetine bağlayabilirsiniz. Örneğin parmak boyasının ıslak ve yumuşak hissi veya çakıllı toprağın kumlu hissi ilk başlarda çocuğunuza itici gelebilir.
Eğer çocuğunuz ellerini kirletmekten hoşlanmıyorsa onu bu eğlenceyle yavaş yavaş tanıştırmalısınız. Eşit miktarlarda mısır nişastası ve suyu karıştırıp elde edebileceğiniz yumuşak bir karışımla eline bir kaşık verip oynamasını sağlamayı deneyebilirsiniz. Bir süre sonra büyük ihtimalle kaşığı bir kenara bırakacaktır. Sadece kendini bu fikre alıştırması gerekiyor olabilir.
Ortalığı toparlamak
Çocuğunuza ortalığı dağıtmanın normal bir şey olduğunu öğrettikten sonra, şimdi sırada kaçınılmaz olarak temizliği öğretmek var. Çocuk, toparlanmanın, oyun oynamanın bir parçası olduğunu ve eğlenceli olabileceğini öğrenmeli. Ona, nasıl düzgün davranılacağını göstermeniz gerekiyor.
Hoş olmayan işleri ufak görevlere bölün. Çocuğunuz oyun hamurlarının kutularını kapatıp raflara yerleştiremeyebilir, ama toplayıp kutulara yerleştirmenize yardım edebilir. Bütün işi, hatta çoğunluğunu kendi başına halledebilmesini beklemeyin. Çamurların içinde zıpladıktan sonra ayakkabıları siz temizleyebilirsiniz, o da kuruması için kapının önüne koyabilir. Kendine güveninin gelişmesine ve oyunlarını düzgün bir şekilde bitirmeyi öğrenmesine siz yardımcı olacaksınız.
 “ÇOCUĞA ENGEL OLMAYIN”
Bu dönem zihinsel gelişim, motor gelişim, özbakım gelişimi ve sosyal gelişim açısından çok önemlidir. Çocuk, gelişen birçok becerisini, ihtiyaçlarını karşılamak ve dış dünyayı tanımak için kullanmak ister. Ancak beceriler yeni yeni geliştiği için çocuk; dökme, devirme, düşürme, kırma gibi sakarlıklar gösterebilir. Çünkü her işin acemisidir. Şu bir gerçek ki, acemilik evresinde yeterli deneyim kazanamayan hiçbir kimse, ustalık evresine geçemez. Bu nedenle çocuklara bu evrede bol bol fırsat vermek, yeterince iyi yapamadığı ve hem etrafı hem üstünü kirlettiği gerekçesiyle engel olunmamalıdır. Bu arada çocuğa giydirilecek giysilerin ve çevrenin, çocuğun kullanımına da uygun olması gerekir.”
Baba Olmanın 14 Harikası
Baba olmak bir erkek için yaşamda çok farklı ve yeni bir sorumluluk anlamına gelir. Bu sorumluluğa hazır olmak yaşamda bazı hedeflere ulaşmış olmakla da bağlantılıdır. Bir çocuğun ihtiyaçlarını karşılayabilecek ve ona uygun bir model olabilecek olgunluğa erişmek için kişinin öncelikle kendi hayatının sorumluluğunu alacak olgunluğa eriştiğinden emin olması gerekir. Değişken ve düzenli olmayan bir yaşantının çocuk sahibi olmaya pek uygun olmadığı bu karar verildiğinde yaşantının daha stabil hale dönüştürülmesi gerekliliği ortadadır. Uzun süreli sorumluluklara imza atmak, atılan her adımda bir sonraki adımı planlamak kararlılığı ve azmi gerektirir. Evlilik belki de baba olma sorumluluğundan önce alınan en önemli ilk büyük sorumluluktur. Buna rağmen kişilerin evlilik de dahil tüm sorumluluklarında deneme ve vazgeçme şansları vardır. Oysa baba olmak diğer tüm sorumluluklardan farklı olarak geriye dönüşü olmayan, vazgeçilemeyecek bir sorumluluktur. Böyle bakmak birçok erkeğin baba olmaya karar vermek konusunda kaygılanmasına neden olmaktadır. Özellikle de kendi babalarıyla ilişkilerinde sorunlar olduğuna inanan ve daha mükemmeliyetçi yaklaşan, çocuğuna “çok iyi baba olmak” gibi bir misyon yüklenen kişilerin bu kararı vermek konusunda daha kaygılı oldukları bilinmektedir. Yine evlilik ilişkisi içinde problemler yaşandığı durumlarda da baba olma fikri erkekler için daha da geciktirilmesi gereken bir karar olarak değerlendirilmektedir. 

Yeterince hazır hissetmek çocukla kurulacak ilişkinin kalitesini de belirleyici olmaktadır. Bu fikre kendini alıştıran, bu yeni rol ile yaşayacağı keyfin farkına varan babaların bebek dünyaya geldikten sonra da daha rahat ilişki kurabildikleri bilinmektedir. Anneler hamileliğin başından itibaren hem hormonal olarak hem de fiziksel olarak bir bebeğe sahip olmayı ve onun içlerinde büyümesini fark edebilme ayrıcalığına sahiptirler. Üstelik annelerinden ve toplumdan öğrendikleri anne rolü çok vurgulanmıştır. Oysa babalar için kendilerine ait ve her gün büyümekte olan bir şeyi hissetmek anneler kadar kolay olmamakta ve bu nedenle bu rolü kabullenmekte, bebeği sahiplenmekte, ona ısınmakta zorluklar yaşayabilmektedirler ve bunun için zamana ihtiyaç duyabilirler. Doğum öncesinden itibaren bebekle ilgili doktor kontrollerinde bulunmak, doğumla ve sonrası ile ilgili hazırlıklara katılmak babanın psikolojik hazırlığında önemli olmaktadır. Ama bazen bu hazırlıklara katılmanın bile çocuğa hazır hissetmek için yeterli olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle doğum anından itibaren babanın aktif katılımını sağlamak, tüm gelişmelerden babayı haberdar etmek, onun yardımına ve desteğine başvurmak ilk etkileşim açısından önemlidir. Bebeklerin doğdukları andan itibaren görüntüleri ve kokularıyla çevrelerindeki yetişkinleri etkileme güçleri vardır. Babanın ilk andan itibaren bebekle yakın ilişki kurması, tutması, onu koklaması, beslenmesinde ve bakımında yardımcı olması desteklenirse bu etkileşim kendiliğinden gerçekleşecek ve baba için haz veren bir ilişkiye rahatlıkla dönüşebilecektir. Özellikle ilk bir iki ay içinde bebek büyüyüp sosyal gülümsemelere ve tepki vermeye başladıkça bu durum baba için çok daha keyif veren bir hal alacak, bebekle kurduğu ilişki günden güne gelişecektir. Buradaki temel prensip babanın da en az anne kadar bebekle ilişkide olmasını ve onunla zaman geçirmesini sağlamaya çalışmaktır. Bu temas yoğunluğu içinde ister istemez bu bağlantı gerçekleşecektir. Baba olmanın en önemli keyiflerinden biri de bebeğin “baba” demeye başladığı zamanlardır. “baba” kelimesi Türkçe’nin de doğası gereği bebeklerin ilk söyledikleri sözcüklerdendir. Bebeğinin ağzından çıkan ilk kelimenin “baba” olduğunu duyan bir babanın bu duruma kayıtsız kalması genelde mümkün değildir. Bir çok baba çocuklarına en çok aşık oldukları zamanın kendilerine “baba” diye hitap ettikleri zaman olduğunu söylemektedirler. Bebeklik döneminde iyi bir etkileşim içine girildiğinde genellikle ilk çocukluk ve ergenlik döneminde de baba-çocuk ilişkisinin sağlıklı devam ettiği, olası sorunların karşılıklı iletişimle daha kolay çözülebildiği bilinmektedir. Bu etkileşim çeşitli nedenlerden ötürü geciken, bebeğin bakımıyla, fiziksel ihtiyaçlarıyla ilgilenemeyen, bu işi tamamen anneye bırakan, bebeğiyle fiziksel olarak bir arada fazla zaman geçiremeyen babaların da çocuklarıyla iletişimlerinde zorluklar yaşama olasılığının arttığı bilinmektedir. 

Baba Olmanın Keyfi

¨     Baba olduğunuzda yaşamda yeni ve önemli bir rol kazanırsınız. Babalık rolü, size toplumda yeni bir statü sağlar. Çocuk sahibi olma sorumluluğu alan bir erkek olarak artık sorumluluk almak konusunda daha güvenilir bir izlenim vermeye başlarsınız. 

¨     Bebeğinizle birlikte artık gerçek bir aile olmuşsunuzdur. Aile olmanın ayrıcalıklarını yaşarsınız. Girdiğiniz ortamlarda size özen gösterilir, saygıyla karşılanırsınız. 

¨     Kendi ailenizi ve özellikle de babanızla ilişkinizi daha iyi analiz etmeye başlarsınız. Hem onları daha iyi anlar hem de çocuğunuzla ilişkiniz geliştikçe ailenize daha fazla yakınlaşmaya başlarsınız. Çünkü çocuğunuza büyükanne ve büyükbabaların da bulunduğu geniş, sıcak ve sevecen bir aile ortamı yaratmak önem kazanmaya başlar. Bu sayede siz de ailenizle ilişkilerinizi geliştirebilirsiniz. Ayrıca onlara torun sahibi olma olanağı sağladığınız için onların gözünde de değer kazanırsınız. Var olan kızgınlık ve kırgınlıklar bu yolla ortadan kalkar.

¨     Çocuğunuzun sağlıklı gelişmesi sizin için önemlidir. Bu nedenle ona örnek olmanın önemini kavrarsınız. Alışkanlıklarınızı gözden geçirirsiniz. Yedikleriniz sağlıklı olmaya başlar. Yaşam kalitenizi arttırmaya çabalarsınız. Spor yapar, sağlıklı beslenir ve diğer kötü alışkanlıklarınızdan uzak durmaya başlarsınız. 

¨     Kendi sağlığınıza dikkat etmenizin örnek olmanın dışında da önemli bir nedeni olmaya başlar. Çocuğunuzun size uzun yıllar ihtiyacı vardır. Sağlıklı ve güçlü olmanız gerekmektedir. Riskli durumlara girmekten kaçınmaya başlarsınız. Yaşamınız daha güvenli olmaya başlar.

¨     Hayatınız düzene girer. Gelecek planlarınıza sıkı sıkıya bağlanırsınız. Geleceğe ait belirsizlikler yerini belirlenmiş hedeflere bırakır. Artık bir karar vermiş olmanın rahatlığını yaşarsınız.

¨     Yaşam yeniden keyifli ve umutlu bir hal alır. Bebeğinizle ilgili hedefler ve umutlar geliştirirsiniz. Bebeğinizin yavaş yavaş dünyayı, çevreyi tanımasına, her gün yavaş yavaş gelişmesine keyifle tanıklık edersiniz. Siz de yeniden dünyanın güzelliklerini doğanın mucizesini keşfetmeye başlarsınız. 

¨     Eşinizle ortak bir varlığa ve ortak bir sorumluluğa sahip olmanın güzelliğini yaşarsınız. Artık önemli bir ortak paydanız olmuştur. Bu ortak hedef sizi birbirinize yeniden yakınlaştırır. 

¨     Sağlık ve tıp konularına ilginiz artar. Çocuğunuzun sağlığı için her gün kendinizi geliştirmeye başlarsınız. Gazete, dergi ve kitaplardaki sağlıkla ilgili konular artık dikkatinizi daha fazla çekmeye başlar.

¨     Bebeğinizin ilk kelimesi genellikle “baba”dır. Bu kelimeyi ilk kez bebeğinizin ağzından kocaman bir gülücük eşliğinde duymak yaşamınızın en güzel, en unutulmaz deneyimidir.

¨     Çocuğunuz sizin yansımanızdır. Onun tepkileri sayesinde kendinizi tanıma ve keşfetme fırsatı bulursunuz.

¨     Çocukluğunuza yeniden dönersiniz. Kendinizi birden bire çocuğunuzun treniyle oynarken bulabilirsiniz. Bahaneniz de hazırdır; çocuğunuzu eğlendiriyorsunuz. 

¨     İşiniz çok önemlidir. Ama artık özel hayatınıza daha fazla zaman ayırmaya başlarsınız. Hem çocuğunuzun sizinle özel zaman geçirmeye ihtiyacı vardır, hem de siz onunla böyle bir zamanı geçirmeye ihtiyaç duymaya başlarsınız. 

¨     Değerleriniz yeniden harekete geçer. Tüm çocuklar ilgi alanınıza girer. Çocuklar için güzel bir dünya yaratmanın ve onlara gelecekte güzel bir dünya bırakmanın önemi artar. Kendinizi bu konudaki sosyal çalışmaların içinde bulabilirsiniz. 
Çook Çalışmam Lazım Anneciğim Çook
Bir reklamda böyle söyleyen sevimli ama bıkkın çocuğu hatırlıyor musunuz? Küçücük boyuyla omuzlarındaki yükten o kadar bunalmış ki... Kendini çok çaresiz hissettiği her halinden belli. Tabii bu bir mizansen ama çocuklarımıza, özellikle ilkokula başlama döneminden itibaren “çok” değil, doğru ve sistematik çalışma alışkanlığı kazandırılması çok önemli. Bu alışkanlığın, ileride çocuğun iş yaşamına kadar yansıyacağı unutulmamalı. Pedagog Belgin Temur, çocuğu hayata hazırlama yolunda, ona çalışma alışkanlığı kazandırılmasının önemi üzerinde duruyor...


Çocuk sahibi olduğumuzda ortak amacımız onu başarıya ulaştırmak; bunun için çocuğu tanıyıp onunla sağlıklı iletişim kurmak, yeteneklerini geliştirmek, huzurlu, mutlu bir ortam yaratarak onu hayata hazırlamak için en uygun koşulları sağlamaktır. Onu hayata hazırlamanın en iyi yolu ise iyi bir eğitim vermektir. Çocuğa etkin bir çalışma alışkanlığı kazandırmak ve programlı çalışmayı öğretmek, eğitimdeki başarının temelini oluşturur. 
Ders çalışmak ve sınavda başarılı olmak, çocuğun doğuştan getirdiği bir beceri değildir. Bu becerilerin egzersizlerle öğretilip pekiştirilmesi gerekir. Çalışma alışkanlığı kazandırmak sadece okul başarısı için gerekli değil, aynı zamanda yetişkin yaşantısında da organize olmak, planlama yeteneği geliştirmek ve iş hayatındaki başarı için gerekli temel beceriyi kazanmak anlamına da gelmektedir. 

ÇALIŞMA PLANI HAZIRLANMASI

Çalışmaya oturmadan önce, çocuğun da katılımını sağlayarak bir plan yapmak gerekir. Yemek, televizyon izleme, uyku, oyun ve okuldan geliş saati de göz önünde bulundurularak çalışmaya en elverişli saatin belirlenmesi önemlidir. Çalışma zamanını belirlerken anne babanın yardımcı olması kadar çocuğun da karara katılması gerekir. 
Bazen çalışmaya başlamak; televizyona dalmak, arkadaşlarla oynamak ve eğlenceyi sonlandıramamak gibi nedenlerle zor olabilir. Bu nedenle zamanın önceden belirlenmesi, çocuğun oyun ve ders saatinin ne zaman olduğunu bilmesi gerekir. Gerektiğinde çalışmaya başlama saati, çocuğa çeşitli uyaranlar kullanılarak (saat, belli bir şarkı vb.) hatırlatılabilir. 
Ödev yapmak için gerekli becerilerin henüz gelişmediği ilkokul birinci sınıfta, çocuğu yönlendirmek ve destek olmak gerekebilir. Ama bu yardımın çocuk geliştikçe gündengüne sistematik olarak azaltılması ve çocuğun kendi başına yaptığı ödev miktarının artırılması hedeflenmelidir. Anne babanın, çocuğun ödevi ile ilgili en önemli sorumluluğu, çocuğun kendi başına ödevini yapma çabasına yardımcı olmak ve ödev bittiğinde tam anlamıyla çocuğun ürünü olmasını sağlamaktır. 
Bazı durumlarda çocuk istemese de anne baba ödeve müdahale etmek ister. Bu durumda karışmamak, denetlememek ve öğretmenden gerekli bilgileri almak daha uygun olur. Ev ödevlerinde çocuk yerine yetişkin sorumluluk aldığında, çocukların kendi başlarına çalışma alışkanlığı geliştirmeleri ve ödev sorumluluğu kazanmaları da zorlaşmaktadır. Çocuk sürekli desteğe bağımlı kalmakta, üstelik ders yapmayı, istediği şeyleri elde etmek için anne babaya bir koz olarak kullanabilmektedir. ("Beni gezmeye götürmezseniz dersimi yapmam!" gibi...)

Küçük sınıflarda ev ödevi, çocuğun kendi başına çalışma deneyimi kazanmasına fırsat verir. Yine ödevler sayesinde, okulda başarma duygusunu ilk kez tatma fırsatını bulur. 
Çocuk ev ödevleri konusunda eleştirilirken dikkatli olunmalıdır. Yapamadığını, beceremediğini vurgulayan, onu arkadaşlarıyla kıyaslayan kırıcı ve aşağılayıcı tutumlar hem özgüveni hem de ödev yapma isteğini baltalar. Zaman zaman ortaya çıkan başarısızlıklar, destekleyici tavırlarla başarıya dönüştürülebilir. Ama olumsuz eleştiri sonucu oluşan ödev yapmaya ve çalışmaya isteksizlik çocuğun belki de ömür boyu taşıyacağı bir tutum olarak kalacaktır. Ayrıca anne babanın "çok bilen" tavrının çocuklarda yetersizlik duygusunun oluşumuna da katkısı olduğu bilinmektedir. 
Ev ödevine, dikte edici tarzda ve doğrudan yardım, çocuklarda "tek başına bir iş yapamam" inancını ve bağımlılığı geliştirebilir. Tam tersi olarak yol gösterici, dolaylı yardım ise özgüveni ve yeterlilik duygusunu geliştirir. Ayrıca böyle bir yardımda çocuk geri planda kalmaz. Gerektikçe konu ve kural açıklaması yapılır; gereğinden fazlası yapılmaz.

ÇALIŞMA MEKANININ ÖNEMİ

Çalışma için, çocuğun kendisine ait bir odası olması tercih edilir. Bu odanın bir bölümünün çalışmaya ayrılması ve etkili çalışma için hazırlanması gereklidir. (Eğer ayrı bir odanız yoksa, başka uygun bir odanın bir köşesi de çalışma için hazırlanabilir.) Bu köşenin, çocuğun dikkatini toplayabilmesine fırsat veren, ilgiyi dağıtacak obje ve görüntülerden arınmış olması önemlidir. Örneğin çocuğun görüş alanında fazla sayıda oyuncak, bilgisayar, televizyon bulunan, karmakarışık bir oda, çalışmanın verimini düşürecek ve motivasyonu olumsuz etkileyecektir.
Işığın, sandalyenin ve çalışma masasının rahat ve tamamen çalışmaya elverişli hazırlanması, masada sadece çalışmayı çağrıştıran (kitap, okul malzemeleri vs.) nesnelerin bulundurulmasına özen gösterilmelidir. 
Çocuk, çalışma sırasında ihtiyaç duyabileceği kalem, cetvel, sözlük vs. gibi malzemeleri nerede bulacağını bilmeli ve onlara kolay ulaşabilmelidir. Her masadan kalkma zorunluluğunun derse yeniden konsantre olmayı güçleştirici bir etkisi olduğu unutulmamalıdır. 

ÇALIŞMA PLANI

Okula yeni başlayan çocuklarda çalışma planı, anne baba tarafından hazırlanabilir. Çünkü bu dönemdeki çocuklar programı kendi başlarına yapabilecek beceriden yoksundur. Çalışma planı yapılırken sadece çalışma sürecinin değil, tüm günün iyi planlanması önemlidir. Yemek, uyku, oyun ve çalışmanın herbiri için ne kadar süre gerektiğine karar verip bunu gün içine en uygun şekilde bölmek gerekir. 
Özellikle ilkokul çağı çocuklarının henüz oyun çocuğu oldukları, oyuna ve oyuncağa da uyku ve yemek kadar ihtiyaç duydukları unutulmamalıdır. 
Çocuğun, okuldan gelir gelmez derse oturtulması uygun değildir. Biraz dinlenme, biraz atıştırma ve belki biraz oyundan sonra derse oturtulması sağlanmalıdır. 
Plan yapıldıktan sonra uygulamada zaman zaman aksamaların olması doğaldır. Aksayan yönler değerlendirilip, çocuğa nelerin engel olduğu belirlenmeli ve uygulamanın oturması, çocuğun buna alışması için ona zaman verilmelidir. Gerekirse aksayan yönler değiştirilerek duruma uygun yeni bir düzenleme yapılmalıdır. 

OKULA GİTMEYE HAZIRLIKLI OLMAK

Çocuğun okula hazırlıklı gitmesi de önemlidir. Başlangıçta çocuklar okula giderken ne zaman ne gerekeceğini kestiremeyebilirler. Kağıt, kalem, silgi, ansiklopedi, boya, kitap vs. gibi ödev araç ve gereçlerini okul ders programının takibiyle uygun zamanlarda götürmesi için çocuğa destek verilmesi gerekebilir. 
Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta, çocuğa okul bilgisi verilirken, hayat için anlam taşımasına da özen göstermektir. Öğreneceği konu ile ilgili kitap karıştırmak, konuyu ansiklopediden araştırmak, kültür gezileri, internet, ev deneyleri vs. ile bilgi pekiştirilmeli ve yararlı hale getirilmelidir. 

SİZİN ÖĞRETMENİZ GEREKİRSE

Çocuğunuzun anlamadığı ya da yeni öğrenmesi gereken bir konuyu sizin öğretmeniz gerekirse, çocuğu derse oturtmadan önce, onda öğrenme isteği uyandırmanız gerektiğini unutmayın. Ve sadece dinleyerek değil, deneyerek daha iyi öğreneceğini hatırlayın. Eğer sizin öğretmenize direnç gösterirse hemen vazgeçin çünkü bu durumda öğretmeyi başaramayacağınız gibi, ilişkinizin de zedelenmesi riski oluşabilir. Öğretmek için güce başvuruyorsanız, öğretme konusundaki etkinliğinizi de iletişim konusundaki etkinliğinizi de yitirebilirsiniz. 

Asla riske edemeyeceğiniz şey, çocuğunuzla iletişiminizin kalitesidir. Çünkü ancak iyi bir iletişimle, çocuğunuzla yaşanması olası problemlerin üstesinden gelebilirsiniz.

BIKKINLIK OLURSA

Bazen uzun süre yoğun sorumluluk taşımak ve üstüste gelen ödev yükü çocuklarda bıkkınlık yaratabilir ve isyan duygusu geliştirebilir. Bunun da doğal olabileceğini göz ardı etmemek gerekir. Böyle bir durumda sorunların ve bu sorunlar nedeniyle oluşan duyguların paylaşılması önemlidir. Çocuğun bu olumsuz duyguları paylaşmasına fırsat vermek, ona saygı göstermek, anlaşıldığı hissini yaratıp rahatlamasına yardımcı olacaktır. Başkalarının duygu ve düşüncelerine değer vererek kendini rahatça ifade edebilmeyi, yaratıcılığını geliştirmeyi öğrenecektir. Örneğin çocuğunuz matematik çalışmaktan bıkıp "matematik benim ne işime yarayacak!" diye isyan ettiğinde ona matematiğin hayatta ne gibi faydaları olduğunu anlatmak yerine, ne hissettiğini anlamaya çalışmak "anlıyorum ki matematik çalışmak seni çok yordu" gibi kendisine, anlaşıldığını hissettirecek şekilde yaklaşmak tercih edilmelidir.
Çocuğunuza Empatiyi Öğretin
Çocuğunuzun empatiyi örenmesi aile yaşamınızdaki pek çok sorunu da ortadan kaldıracaktır.....
Çocuklarda empatik özelikler ne zaman gelişmeye başlar?

Duyguları anlamak insan doğasına ait en önemli özelliklerden biridir. Duyguların anlaşılması, duyguların referans alınarak iletişim kurulması psikolojik olgunlaşmasının da en önemli kriterlerindendir. Çocuklar bebeklikten çıkıp bireyleşmeye başladıklarında “ben”in ve başkaların”nın ayırtına vardıklarında; başkalarının ne hissettiğini daha net olarak anlamaya ve buna göre hareket edebilmeye başlarlar. Bu da yaklaşık 2.5 yaş civarında olur. Çok daha küçük bebekler bile annesinin sesinin tonundan, ona dokunuşunun niteliğinden bile annesinin kızgın veya mutlu olduğunu ayırt edebilirler. Ancak iletişim inde etkin olarak kullanabilmek anlamında empatinin yerleşmesi 3 yaş civarında gerçekleşmektedir.

Empati öğrenilen-öğretilen bir şeydir. Bu anlamda anne babaları ve çevrelerindeki yetişkinler tarafından duyguları anlaşılan, ifade edilen çocuklar empatiyi daha kolay öğrenirler. Çünkü empati becerisinin gelişimi için öncelikle kişinin kendi duygularının farkında olması, bu duygular arasındaki farkları hissedebilmesi önemlidir. Örneğin; yeni doğan kardeşi nedeniyle yuvaya gitmek istemeyen bir çocuğa annesinin bu bir okula uyum problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi algılaması çocuğun da kendi duygusunu ayırt edememesine neden olacaktır. Böyle bir durum yaşadığında annenin “biliyorum, sen de bizimle evde kalmak istiyorsun, hep kardeşinle vakit geçirdiğim için bana kızgınsın” gibi empatik bir yaklaşımda bulunması çocuğun da hem duygusunu fark etmesine yardımcı olacak hem de olumsuz duyguların da kabul edilir olduğunu anlamasını sağlayacaktır.

Anne babalar empatik özelliklerin gelişmesine nasıl yardımcı olabilir?
Duygularına odaklanın

Anne babaların doğduğu andan itibaren bebeğin duygularına odaklanmaları önemlidir. Bebekler dikkatle gözlemlendiklerinde ağlamalarının bile farklı anlamlar içerdiğini fark etmek mümkündür. Bebekle fazla vakit geçiren bir kişi bu farkı kolayca anlayabilir. 2-3 aydan itibaren bebekler sosyal gülümsemeye başlarlar. Yüzüne gülerek baktığınızda bebek size gülerek tepki vermeye başlar. Bu dönem kendi duygularınızı ona aktarmanın, karşılıklı sıcak ve şefkatli bir iletişim kurabilmenin mümkün olabildiği bir dönemdir. Güldüğünde gülmek, ağlayarak bir ihtiyacının dile getirdiğinde yumuşak bir ses tonu eşliğinde ihtiyacının gidermek, aslında bebeğin de kendi duygularını iletişim içinde kullanmayı öğrenmesine yardımcı olur. Ağlamasına bir yanıt alamayan ya da her türlü ağlamasına aynı tepkiyi alan bir bebek bir süre sonra her türlü ihtiyacını aynı şekilde ifade etmeye başlayacaktır. 

Geri bildirim yapın

Çocuklar biraz daha büyüyüp yuva çağına geldiğinde birçok değişik tepkiler vermeye başlarlar. Bunlar arasındaki farkı görmek ve çocuğa fark ettirmek de çok önemlidir. Davranışlar ve bu davranışlar sırasında ortaya çıkan duygular arasındaki ton farkını anne babanın fark edip, çocuğa geri bildirim vermesi empatinin gelişmesinde çok gereklidir. Üstelik duyguları anlayan ve geri bildiren bir yaklaşım; birçok davranış probleminin azalmasına, çocukların kendi davranışlarının sorumluğunu alabilmelerin yardımcı olmaktadır. Çünkü anne baba çocuğun bu davranışla aslında neyi ifade etmek istediğinin şifresini çözmektedir. Oyuncağını tekmeleyen bir çocuğa “bugün yuvada canını sıkan bir şey olmuş” demek ile “her zaman oyuncaklarını böyle hırpalıyorsun” demek arasında çocuğun içgörü kazanması açısından da büyük farklar vardır.

Örnek olun

Önemli bir konu da anne babaların kendi duygularını ifade etmek konusunda örnek olmalarıdır. Duygularını açık ifade eden, kendi aralarındaki ilişkide de hem olumlu hem olumsuz duyguları uygun bir şekilde dile getiren anne babalar, çocuklarına bu konuda model olmaktadırlar. Kızgınlık ve öfke genelde daha kolay ifade edilen duygulardır. Ancak doğru bir şekilde ifade edilmezler. Çocuklara kızgınlığın ifade edilmesi agresyon ve yargılama içerdiğinde çocuklar da kızgınlıklarını bu şekilde ifade etmeyi öğrenirler. Oysa bizi kızdıran durumu ve davranışı anlamaya çalışmak ve kızgınlığımızın altında yatan temel duyguyu fark etmek önemlidir. Örneğin engellenmek bizi rahatsız ediyorsa ve engellenme karşısında uzun süre sabretmişsek bu ciddi bir kızgınlığa dönüşebilir. Bu durumda çocuğunuzun bir davranışının sizi engellemiş olduğunu ve bundan rahatsızlık duyduğunuzu söyleyin.

Olumlu duygularınızı ifade edin!

Olumlu duyguların da ifade edilmesi önemlidir. Toplumumuzda genellikle iyi ve memnun edici şeyler pek dile getirilmez. Çocukların bu tip şeyleri doğal olarak “zaten” yapmaları beklenir. Çocuğunuzun bir davranışı sizi mutlu ettiğinde bundan duyduğunuz sevinci de dile getirmelisiniz. Bu durumda çocuk hem kendi olumlu yönlerini fark edecek hem de başkalarının hangi durumlarda sevinç ve mutluluk hissedeceğini anlama fırsatı bulacaktır. Ayrıca kendi olumlu duygularını gerekli durumlarda kolayca ifade etmeyi öğrenecektir.

Aile yaşamında empati neden gereklidir?

Aile içinde zaman zaman sorunlar ve iletişim problemleri yaşanabilir. Aile bireylerinin özellikle olumsuz duygular yaşanırken birbirlerini anlamaları çok önemlidir. Kişiler yaşadıkları sıkıntılar ve bu sıkıntıların doğurduğu duygularla baş edebilmekte zaman zaman zorlanabilirler. Bu durumda ailenin diğer bireylerinin, sıkıntı yaşayan kişinin duyguları referans alarak hareket etmesi hem kişinin sıkıntısını hafifletecek hem de olası bir iletişim çatışmasını ortadan kaldıracaktır. Çünkü empatinin var olmadığı  ortamlarda bireyin tek tek yaşadıkları problemler, diğer bireylerin yanlış yorumlamalarına neden olabilmektedir. Özellikle disiplin uygulamalarında çocuktan ne istediğinizi ve ne istemediğinizi dile getirirken kendi duygularınızı ifade edebilmek çok önemlidir. Hangi davranışın bizi rahatsız ettiğini, bizde hangi duygusu yarattığını uygun bir diller ifade ettiğimizde çocuğumuzda istediğimiz davranışları görme olasılığımız artar. Aynı şekilde hoşumuza giden, bizi memnun eden davranışları ifade ettiğimizde bu davranışlar pekişecektir.

Çocuklar sıkıntı yaşıyorken onların sıkıntılarını anlayabilmek, duygularını fark etmek-yansıtmak ve bu durumu sıradan bir disiplin ve davranış problemi gibi ele almamak önemlidir. Anne babaları tarafından duyguları anlaşılan çocukların ister istemez davranış problemleri de azalacaktır. Anlaşılmış olma duygusu güven gelişimi için de önemlidir. Çocuklukta yaşanan birçok problem, empatik yaklaşım sayesinde erkenden tanınabilir. Çocuklar yaşadıkları sıkıntıları genellikle dolaylı yoldan, davranışları ve tutumları ile ifade edebilirler. Eğer anne babalar duyarlı olurlarsa onlardaki değişimlerin kaynağını ve temel duyguları fark edebilirse hem birçok problem hafif düzeydeyken çözülebilir hem de ağırlaşma olasılığı olan problemler fark edilebilir.

Çocuğun yaşamında empatik düşünce neden önemlidir?

*Çocuklar sosyal yaşam içinde yer alırken uyum sağlamayı, nerede nasıl davranmaları gerektiğini öğrenirler. Bu aşamaların ardından kabul görmeye de başlarlar.

*Çocuk ancak sosyal olarak kabul gördüğünde sosyal iletişim içinde yer alabilir. Kabul görmenin en önemli koşullarından biri de empatidir. Kendi ihtiyaçları ve duyguları kadar grup içinde diğer bireylerin de duygularını ve ihtiyaçlarını fark etmek önemlidir.

*Başkalarının davranışlarının altında yatan duyguları fark etmek, bu duyguların hangi tepkilere neden olduğunu anlayabilmek uyum için çok önemlidir.

*Empatik düşünebiline çocuklar çevrelerinde olup bitenleri daha iyi yorumlayabilirler ve ilişkileri içindeki problemleri daha kolay çözebilirler. Bu özellikleri de diğer çocuklar tarafından kolayca kabul görmelerini sağlar.

*Empatik düşünebilen çocuklar duygularının farkında oldukları ve duygularını da ifade edebilmeyi becerdikleri için ilişkilerinde daha az sorun yaşarlar.
Tuvalet Eğitiminde Doğru Zamanlama ve Yaklaşım
Çocuğa tuvalet eğitimi verirken zamanlama ve yaklaşım çok önemli. Çünkü yanlış zamanlama ve gösterdiğiniz olumsuz tepkiler çocuğunuzun ilerideki psikolojisini olumsuz yönde etkileyebiliyor. İşte, size yardımcı olacak çok önemli bilgiler...

Yaz ayları çocuklara tuvalet eğitimi vermek için en ideal mevsimlerden biridir. Hem çocuk daha ince giyinir hem de temizlik daha kolay olur. Havalar sıcak olduğu için de çocuğun üşütmesi söz konusu olmaz. Çocuğunuzun her türlü eğitiminde olduğu gibi tuvalet eğitiminde de dikkat etmeniz gereken önemli noktalar var. Bunların en başında da zamanlama geliyor. Zamanlamayla beraber dikkat etmeniz gereken bir diğer önemli nokta da gösterdiğiniz yaklaşım. Tuvalet eğitimi verirken gerek sözlerinize gerekse davranışlarınıza özen göstermelisiniz. Aksi takdirde çocuğunuzda bazı psikolojik problemler oluşmasına neden olabilirsiniz. Göstereceğiniz sabır ve hoşgörü çocuğunuzun ruhsal sağlığını etkilemeden sağlam bir tuvalet eğitimi vermenizi sağlayacak. Tuvalet eğitiminin nasıl olması gerektiği hakkında Pedagog Belgin Temur’dan bilgi aldık. Artık bebeğinizin tuvalet eğitimi zamanı geldiyse, Temur’un sistematik önerilerini dikkatle okuyun. 

Tuvalet eğitiminin yaşı

Tuvalet eğitiminin belirli bir fiziksel ve ruhsal olgunluk gerektirdiğini belirten Belgin Temur sözlerine şöyle başlıyor: “Çocuğun bezden kurtulabilmesi için öncelikle tuvaletini tutabilecek kas kontrolüne sahip olması, daha sonra da tuvaletinin altına yapma yerine tuvalete yapmanın anlamını fark edebilecek psikolojik olgunluğa erişmesi gerekiyor.

Fiziksel olgunluk, hem iç kasların kontrol edilmesi yeteneğini hem de merkezi sinir sisteminin olgunlaşmasının gerektiriyor. Bu da genellikle 2 yaşından önce gerçekleşemiyor.

Psikolojik olgunlaşma tuvalet eğitiminde en az fiziksel olgunluk kadar önemli. Çocuğun bedenini tam olarak tanıması, benlik algısını geliştirmesi, çevre ile etkileşimini tam olarak fark etmesi 2-3 yaş civarında olur. Büyüme, anneden bağımsızlaşma, gelişme ve bir yetenek kazanmış olma arzusu bu dönemde belirginleşir. Bu nedenle bu dönemde verilecek tuvalet eğitimine çocuk daha istekli olacaktır.”

Anne-babalar ne yapmalı?

Temur, anne-babaların tuvalet eğitimi verirken dikkat etmeleri gerekenleri şöyle sıralıyor: 

- Öncelikle çocuğun bu eğitime hazır olduğundan emin olmalısınız. Çocuğunuz, sözel olarak ya da davranışlarıyla tuvaletinin geldiğini belli edebiliyorsa, altının ıslak olmasından rahatsız olduğunu ifade ediyorsa, 2-3 saat gibi bir süre altını ıslatmamayı, 2-3 saatlik uykusundan kuru uyanabilmeyi başarıyorsa, altı ıslandığında ya da kirlendiğinde utanıyor ve bunu belli ediyorsa büyük bir olasılıkla tuvalet eğitimi almaya hazır demektir. 

- Tuvalet eğitiminde temel prensip ödüllendirmedir. Bu ödüllendirme sözel ya da davranışsal ödüllerdir. Çocuğunuz, çişini ya da kakasını altına yapmak yerine tuvalete yaptığında bunun ne kadar gerekli, hoş, önemli ve başarılı bir davranış olduğunu fark etmeli. Başlangıçta tuvalete her gittiğinde onu sözel olarak ödüllendirin. Bu başarısını çocuğunuzun hayatında önemli olan kişilere (baba, büyükanne, dede vs.) çocuğunuz yanınızdayken anlatın. Fakat asla ceza uygulamayın. Arada çiş kaçırmaların olması derece normaldir. Çocuğunuza da bunun normal olduğunu ve bu eğitimde çabasını ödüllendireceğinizi fark ettirin. Çişini tuvalete yapmak yerine altına ya da yatağına yapan çocuğunuzu asla azarlamayın, utandırmayın ve özellikle diğer aile fertlerinin ve başka insanların yanında aşağılamayın. “Bir dahaki sefere başaracağına inanıyoruz” deyin.

- Çocuğunuzun sizi tuvalette izlemesine izin verin. Çocuklar kendi cinsiyetindeki ebeveyninin tuvaleti kullanma biçimini model alırlar. Çocuğun anne-babasını izlemesi, bu merakını başka kaynaklardan gidermeye çalışmasından daha sağlıklıdır.

- Çocuğunuza artık bir daha bez bağlamayı düşünmüyorsanız, bezini tuvalette değiştirmeye başlamanız, onun bu mekanla bu eylemi eşleştirmesi açısından da etkili olur.

- Çocuğunuzun altını temizlerken ona yumuşak davranın. Uzamış bir tuvalet eğitimi kızgınlığını, çocuğunuzun altını değiştirmeye eylemine yansıtmamanız çok önemli. Çünkü bu tavır, çocukların kaygılarını artırabiliyor ve temel güven duygusu gelişimi bu evreden başlayarak olumsuz etkileyebiliyor.

- Çiş ve kaka yapmaktan bahsederken, pis, iğrenç gibi kelimeler kullanmayın. Bu yaklaşım çocuklarda tuvalet ve tuvaletle ilgili konulardan iğrenmeyi ve hatta korku duygusunu geliştirebiliyor. Bu da kendi başına tuvalete gitmelerini ve kendi temizliklerini becermelerini zorlaştırıcı bir etken olabilir. Hatta birçok çocuğun bu nedenle tuvaletten korktukları, çiş ve kaklarını tutmaya eğilimli oldukları biliniyor. “Çişli ve kakalı kalmak pistir” demek yerine “altının kuru ve temiz olması çok hoş ve rahat bir duygudur” demeniz gerekiyor. Çünkü yaklaşım açısından bu iki cümle arasındaki fark çok önemli.

- Kendi başına külodunu indirmesini ve tekrar giymesini öğretin. Tuvalet temizliğini kendi başına nasıl yapabileceğini gösterin. Bu eylemleri mümkün olduğunca kendi başına yapabilmesini destekleyin. Sifonu çekmek, ellerini yıkamak, havlu kullanmak gibi tuvaletle ilgili diğer becerilerini de geliştirin ve her seferinde bu işleri yapmasına izin verin.

- İsterse lazımlık kullanmasına izin verin. ilk kez tuvalete oturacak çocuğunuzun ürkmemesi (Özellikle de içine düşme tehlikesi varsa) ve çişini-kakasını yapmak istememesini doğal karşılayın. Unutmayın ki bu gerçekten çocuklar için zor bir “ilk” deneyimdir. Onun klozetten korkmasını engellemek için, klozetin üstüne çocuklar için yapılmış klozet kapaklarından takabilirsiniz. Başlangıçta belirli aralıklarla lazımlığa ve sonra da klozete oturmasını (tuvaletini yapmadan) ödüllendirin. Çocuğunuz kendini tuvaletin üstünde güvende hissetmeli.

- Tuvalet kağıdı kullanımını öğretin. Temizliğini yetirince yapamadığında sert bir şekilde müdahale etmeyin; bunun yerine temizliği kolaylaştıracak yollar öğretip başarmasına yardımcı olun.

- Sabırlı olun. Çocuğunuz bu sürecin başaramayacağı ve sürekli stres yaratan bir durum olduğunu düşünmemeli. Bu, onun için doğal ve keyifli bir süreç olmalı. Eğitimin temel kuralı kararlılık ve düzendir. Eğer tuvalet eğitim programını belirli bir düzen içinde kararlılıkla uygulayabilir ve çocuğunuzun da bunu başarmaktan keyif almasını sağlayabilirseniz bu kontrolü kolayca kazandırabilirsiniz. 

- Tüm yeterli ve olumlu çabanıza rağmen 5 yaşından sonra da çocuğunuzun alt ıslatma problemi devam ediyorsa, önce durumun fizyolojik kökenli olabileceğini düşünerek onu tıbbi bir muayeneye götürün. Muayene sonucunda tıbbi bir sorun saptanmadıysa sorunun psikolojik kaynaklı olma olasılığı düşünülebilir. Bu durumda profesyonel bir yardıma başvurulmalı, durumun ruhsal kökenli olup olmadığı değerlendirilmelidir. Bir uzman yardımıyla tuvalet eğitimi programı yeniden gözden geçirilmeli, çocuğunuzun bireysel faklılığı göz önünde bulundurularak gerekirse ona ve ailenize özel yeni bir yaklaşım belirlenmelidir.

- Bazen tuvalet eğitimi kazanmış çocuğunuz yeniden alt ıslatmaya başlayabilir. Bu durumda da yaklaşım öncelikle, tıbbi bir sorun olup olmadığından emin olmak olmalıdır. Çocuklar sorun ve sıkıntı yaşadıklarında bunu değişik yollarla belli edebilirler. Alt ıslatma sorunu da bu yollardan biri olabilir. Bazen çocuğunuz, yeni doğan bir kardeşi varsa, sizin bebeğe gösterdiğiniz ilgiyi kıskanır.  Bunun sonucunda da altını yeniden ıslatmaya başlayabilir. Bu, annenin ilgisini yeniden kendi üzerine çekme çabası olarak nitelendirilebilir. Ya da aile içi iletişim problemleri, anne-baba arasındaki tartışmalar, çocuğun yeterli sevgi ve ilgiden yoksun olması ve okul sorunları vb gibi sorunlar da alt ıslatma sorununun oluşmasına neden olabiliyor.

Tuvalet eğitimi erken verilirse...

Özellikle 2 yaşından önce verilmeye çalışılan tuvalet eğitiminin bazı sakıncalar doğurabileceğini söyleyen Pedagog Belgin Temur, bunları şöyle sıralıyor:

- Yeterince hazır olmayan bir çocuğa bu eğitimin verilmeye çalışılması, anne-baba  için zaman ve enerji kaybına, çocuğun da başarısızlık ve yetersizlik duygusu yaşamasına neden oluyor. 

- Erken verilmeye çalışılan tuvalet eğitimi, çocuğun kendi bağırsak hareketlerini gizlemeyi öğrenmesine ve bu nedenle de kabızlık problemine neden olabiliyor.

- Anne-baba, henüz hazır olmayan çocuğuna bu eğitimi vermeye çalışıp başarısızlık yaşadığında, çocuğa kızgınlık duyabiliyor. Bu da çocukla iletişimlerinin bozulmasıyla da şiddete yönelme gibi sonuçlar ortaya çıkarabiliyor.

- Çok erken dönemde tuvalet kontrolüne zorlanan çocukların, ileriki dönemlerinde yaşadıkları tuvalet kaygılarının alt ıslatma şeklinde görülebileceği biliniyor. Zorlayıcı yaklaşım her tür eğitimde olduğu gibi tuvalet eğitiminde de istenmeyen ve çözümü zor psikolojik problemlerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
Çocuklarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu
Son yıllarda tüm dünyada ve tabii ülkemizde de deprem, trafik kazası ve terör gibi travmatik olaylarda eskiye nazaran bir artış söz konusu. Ve uzmanlar, tüm bu ve bunun gibi sarsıcı olaylar sonrasında, çocuklarda "Travma sonrası stres bozukluğu"nun ortaya çıktığını belirtiyorlar ve anne-babaları bu konuda dikkatli davranmaları için uyarıyorlar.    

Minik, masum çocuğunuzun saçının tek bir teline zarar gelmesini istemiyor olmalısınız. Ancak şu da bir gerçek ki, tüm kötülüklerden korumaya çalıştığınız çocuğunuz ve tabii siz, elinizde olmayan nedenlerle birtakım sarsıcı olaylar yaşayabilirsiniz. Sarsıcı olaylar sonrasında çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi çeşitli ruhsal tepkiler verebiliyorlar, yani "travma" yaşayabiliyorlar. Deprem, sel, yangın benzeri doğal felaketler, trafik kazası ya da kazaya şahit olmak, şiddete-vahşete, cinsel istismara maruz kalmak, boşanma veya bir yakınını kaybetmek travma olarak adlandırılabilecek bu yaşantılara örnek olarak verilebilir. Güney Asya da yaşanan deprem her ne kadar ülkemizi sarsmasa da, bir benzerini yakın geçmişte biz de yaşadık. Ve pek çok çocuk bunu bizzat yaşadı ya da görüntülerini medyada aylarca izledi. Bunun yanı sıra trafik kazaları çok fazla yaşanıyor ve büyük kentlerde boşanma oranları fazlalaşıyor. Uzmanlar, tüm bu etkenlerin çocuklarda "travma sonrası stres bozukluğu"na neden olduğunu söylüyorlar. Mavi Psikolojik ve Pedagojik Danışmanlık Merkezi nden Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur, “Travma sonrası stres bozukluğu"nu, çocuk üzerindeki etkilerini ve bu durumda anne-babaların nasıl davranmaları gerektiğini anlattı. 

Belirtileri nelerdir?

Her çocuk kendi psikolojik yapısına göre yaşananlara değişik biçimlerde ve düzeylerde tepki verebilir. Bu tepkiler, sarsıcı yaşam olayını hemen takip eden günler ve aylar içinde görülebileceği gibi, olayın üzerinden aylar hatta yıllar geçtiğinde bile çeşitli izler bırakabilir. Çocuklar, yaşadığı ya da karşılaştığı olaylardan sonra “travma sonrası stres bozukluğu” sürecine girebilir. Bu, olumsuz koşullara, ruhsal olarak verilen tepkiler aslında normal tepkilerdir. Peki anne-babalar, çocuğun travma sonrası stres bozukluğu yaşadığını nasıl anlayacak? İşte belirtiler:
- Çocuklar, yaşadığı travmatik bir olayın ardından, bu örseleyici olayı tekrar tekrar yaşadıklarını hissedebilir. Aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşme hissi oluşabilir ve bu duyguların dışa vurumu hırçınlık, sinirlilik şeklinde kendini gösterebilir.
- Oyunlarının içeriğini değiştirebilir, sürekli bu travmatik olayı veya bu olayın değişik yönlerini içeren oyunlar oynayabilirler. 
- Uykularını etkileyecek korkunç rüyalar, kabuslar görebilirler. 
- Günlük aktivitelerinde sık sık olay sanki yeniden oluyormuş gibi davranabilirler. 
- Bu olayı çağrıştıracak, hatırlatacak durumlar, görüntüler karşısında yoğun bir şekilde “sıkıntı” hissedebilirler. 
- Olay o an oluyormuş gibi fiziksel tepkiler verebilirler (Örneğin kalp atışının hızlanması, terleme...). 
- Çocuklar bu olayı hatırlatacak etkinliklerden, yerlerden, kişilerden uzak durmaya çabalayabilir. Yaşadıkları bu olayın kendileri için en önemli yönünü hiç hatırlamayabilirler. 
- Çevreye, oyun ve etkinliklere ilgi ve katılımları belirgin şekilde azalabilir. 
- İnsanlardan uzaklaşmaya başlayabilirler. 
- Gelecekle ilgili karamsarlık ve umutsuzluk içinde olabilirler. 
- Uyku problemleri yaşayabilir; sık uyanabilir, uykuya dalmakta, uykuyu sürdürmekte güçlük çekebilirler. 
- Daha kolay öfkelenip, öfke patlamaları yaşayabilirler. 
- Dikkatlerini yoğunlaştırmakta ve sürdürmekte güçlük çekebilirler. 
- Dışarıdan gelen uyaranlara (ses, ışık vb) irkilerek aşırı tepki verebilirler. 
- Bazen çocukların bu yaşam olayının öncesinde kazandığı kimi becerileri yitirdiği de gözlenebilir. Örneğin altlarını ıslatabilir, dışkılarını kaçırabilirler. 
- Parmak emme gibi bebeksi davranışlar gösterebilirler. 

Travmanın etkileri nelerdir?

Sarsıcı yaşam olayları çocukların "geçmiş yaşam" algılarında ve "gelecek" algılarında derin izler bırakabilir. Bazen çocuğun olay hiç olmamış gibi bir “psikolojik uyuşma” haline girdiği gözlenir. Çocuklar genelde sarsıcı yaşam olayı hiç olmamış gibi davranmaya çalışabilir, hatta bu olayı tamamen inkar edebilirler. Örneğin; “Depremden hiç etkilenmedim” veya “Hiçbir şey olmadı” tarzı cevaplar bu inkarın birer parçasıdır. 
Uzun süren “travma sonrası stres bozukluğu” belirtileri, çocukların aşırı dalgınlaşmalarına, kimlikleriyle ilgili sorunlara, “trans” haline benzer dalmalara neden olur. Uzun süren tablolarda çocuklarda yaşam ve gelecek algısı derinden sarsılır; ümit yitirilir; yaşama karşı genel bir isteksizlik hali oluşabilir. Bu durumda mutlaka bir uzman yardımına başvurulmalıdır. Geçmişte yaşanmış bu sarsıcı olay ya da olaylarla ilgili yeniden değerlendirmelerin yapılması, umudun kazandırılması gerekir. Tüm bunları göz önünde bulunduran psikolojik müdahalenin yanı sıra sizin desteğiniz, sevginiz ve ilginiz de tahmin edemeyeceğiniz kadar önemlidir. 

Okulda Nasıl Fark Edilir?

Öğretmenler sınıf içinde, çocuğun daha önceye göre çok daha zor konsantre olduğunu, tedirginlik yaşadığını, kolay ağlama gibi belirtiler sergilediğini fark ederse, çocuğun sarsıcı bir yaşam olayı geçirdiğinden şüphelenmelidir. Bu durumda olay hakkında konuşmak ve çocuğun duygularını serbestçe ifade etmesine izin vermek en doğru davranış olacaktır. 

Anne-babalar ne yapmalı?

Travma sonrası stres bozukluğu belirtilerinin bir kısmını dahi çocuğunuzda gözlüyorsanız mutlaka bir uzmana başvurmalısınız. Ancak tüm bu belirtiler, her çocukta değişik yoğunlukta ortaya çıkabilir, tümü veya bir kısmı görülebilir. Önemli olan sizin çocuğunuza yaklaşımınız ve doğru müdahalede bulunulmasını sağlamaya çalışmanızdır. Unutmayın; travma sonrası stres bozukluğu belirtileri, yaşanan olaydan uzun zaman sonra bile ortaya çıkabilir. Bu yüzden, eğer olumsuz bir olay yaşanmasına rağmen çocuğunuz iyi görünüyorsa, onun bu durumu atlattığını varsaymayın ve davranışlarındaki değişikliklere önem verin. 

UZMAN GÖRÜŞÜ
“ONA GÜVENDE OLDUĞUNU HİSSETTİRİN”

Felaket durumlarında yetişkinlerin tutum ve davranışlarının çok önemli olduğunu söyleyen Mavi Danışmanlık Merkezi nden Uzman Pedagog Belgin Temur, bu durumda anne-babaların nasıl bir tutum içine girmeleri gerektiğini şöyle anlatıyor: “Kriz döneminde çocuklar, yaşama uyum sağlamak için anne-baba yardımına ihtiyaç duyar. Anne-babaların da hazırlıksız yakalandıkları bu olaylar, onların da çaresizlik yaşamalarına ve çocuklara gerekli güveni hissettirmemelerine neden olabilir. Bu nedenle anne-babaların bu tarz durumlarla başa çıkabilecek önlemleri öğrenmeleri önemlidir. Çocuk, anne-babanın paniğini ve çaresizliğini izlediğinde, olayın izleri daha derin olabilir. Çünkü çocukların temel güven duygularının gelişmesinde, zorluklar karşısında anne-babanın güvenli davranışlarının olumlu etkisi büyüktür. Bu durumda anne-babalar, çocuğun duygularını anlamalı, dinlemeli, bir yandan da gelecek umudunu yeniden kazandırmak için ona güven vermelidir.” 

Çocuğunuz yaşadığı ya da karşılaştığı travmatik olaylardan sonra “travma sonrası stres bozukluğu” sürecine girebilir. Bu olumsuz koşullara, ruhsal olarak verilen tepkiler aslında normal tepkilerdir.

Travma sonrasında çocuklarda yaşama karşı genel bir isteksizlik hali oluşabilir. Bu durumda mutlaka bir uzman yardımına başvurulmalıdır.

Çocuğun sarsıcı bir yaşam olayı geçirdiğinden şüphelenildiği takdirde olay hakkında konuşmak ve çocuğun duygularını serbestçe ifade etmesine izin vermek gerekir.
Tikler
Tik Nedir?  

Tikler istemli olarak çalışan çizgili kasların istem dışı olarak kasılmalarıdır. Sıklıkla yüzde, boyunda, omuzda görülür. Ani, aralıklı, tekrarlayıcı, ritmik olmayan hareketlerdir. Motor tikler; göz kırpma, baş sallama, dudak kenarlarının çekilmesi, alın kırıştırma, omuz silkme, kaş, göz ve boyun oynatma elleri ovuşturma, yürüme bozukluğu biçiminde görülebilir. Bazen birden çok istemsiz hareketin aynı anda ortaya çıktığı kompleks tikler de görülebilir. Vokal tikler ise çeşitli karmaşık sesler çıkarma, iç çekme, esneme, küfürlü konuşma veya boğazdan çıkarılan sesler şeklinde görülebilir. Tik, normal davranışa bir yönüyle benzer; sıklığı ve şiddeti değişiktir. Tiklerin başlama yaşı değişkenlik göstermekle birlikte genellikle ilkokul çağlarında başlar.

Görülme sıklığı

Toplum içinde görülme sıklığı % 1 –2 olarak bildirilmektedir ve erkek çocuklarda kızlara oranla daha sık rastlanmaktadır. 

Tik oluşumuna neler etki eder?

Tikler genellikle iç çatışmaların, gerilimlerin belirtileri olarak değerlendirilir ve çeşitli stres yaratan durumlardan ve ruhsal sıkıntılardan sonra ortaya çıkabilir. 

Bazen bir bölgede veya organda oluşan fiziksel bir tahriş veya rahatsızlık sonucunda da o bölgede ya da organda tik oluşabilir. Örneğin; boyunda veya kulakta oluşan kaşıntı veya ağrı sonrası tik ortaya çıkabilir. Ya da gözdeki görme problemi nedeniyle oluşan göz kırpma veya göz kısma, önceleri sadece hareket tekrarından ibaretken bir süre sonra alışkanlığa dönüşüp otomatik olarak yinelenebilir.

Tikler geçici olarak bastırılabilir. Tikten önce o bölgede kaşınma veya gıdıklanma şeklinde bir uyarı hissedilir. Bu duyum, hareketin yapılması isteğini uyandırır. Rahatlama da ancak hareketin yapılmasıyla oluşur. Kişi kendi kendini kontrol ederek bu isteği geçici olarak bastırabilir ama bir süre sonra istemsiz olarak tekrar ortaya çıkar ve bu durum da kişide sıkıntı yaratır.   

Tikler kural olmamakla birlikte, genellikle önce yüz ve boyun civarında başlar ve zamanla aşağı bölgelere doğru iner.

Tiklerin en önemli nedenlerinden biri de taklittir. Bazen çocuklar çevrelerindeki kişilerin (anne-baba, kardeş, arkadaş vs) bazı hareketlerini taklit ederler; bu sırada davranış kusurları da taklit edilebilir. Ve yukarıda anlatıldığı gibi bu hareketler istemsiz otomatik davranışlara dönüşebilirler. 

Tiklerin oluşumunda genel olarak küçük yaşlarda ortaya çıkan ruhsal etkenlerin etkili olduğu bilinmektedir Kaygı, huzursuz, kaotik ortam, tedirginlik, gerginlik, süregiden korkular tiklere neden olabilir. Çocukluk çağında rastlanan birçok davranış problemi gibi, tikler de çocuğun içinde bulunduğu duygusal durum, aile içi ilişkiler ve çocuğun iç çatışmaları ve gerginliğiyle yakından ilgilidir. Huzursuz bir ortamda bulunan, kendini güvende hissetmeyen, koşullu sevgi ve koşullu kabul gördüğünü düşünen, değerli hissettirilmeyen, özgüveni geliştirilmemiş çocuklarda birçok davranış bozukluğu ortaya çıkabilir. Bu çocuklar kaygı yaratan durumlar karşısında endişe, öfke, içe kapanma veya agresyon gibi tepkiler gösterebilecekleri gibi çeşitli tikler de geliştirebilirler. Ailesi içinde yeterli etkileşimin olmadığı, güvensiz ve endişeli bir çocuğun tik geliştirmesi olasılığı da artacaktır. Özellikle anne-babanın beklentilerinin yüksek olduğu ve bu nedenle yeteneklerinin üzerinde birşeyler başarmaya zorlanan, kendisinden daha başarılı ve üstün özellikleri bulunan (Baba, kardeş vs) karşılaştırılan, yetersizliği hissettirilen çocuklarda endişe artmakta ve güvensizlik gelişmektedir. 

Tik geliştiren çocukların genellikle horgörülüp aşağılanan, özgüveni yeterince desteklenmemiş, ailesi içinde ve dış dünyada kendini güvende hissetmeyen, sürekli kıyaslanan, koşulsuz sevgi ve düzenli ilgi görmeyen, huzursuz bir ortamda büyüyen çocuklar oldukları görülmektedir. Bu çocukların aile yapılarına bakıldığında, aile içinde de gerginliğin egemen olduğu, aile bireylerinin arasında yeterli duygusal etkileşimin bulunmadığı, çocuğun sorunlarını çözmede yardımcı olmak konusunda ailenin yetersiz ve isteksiz olduğu görülmektedir. 

Tiklerin oluşumunda ruhsal etmenlerin önemli rol oynadığı bilinmekle birlikte tek başına tiklerin oluşumuna etki ettiği de söylenemez. Bireyin tike yatkınlığı olması durumunda da stresör faktörler tikin ortaya çıkmasını ve kalıcı olmasını tetikleyebilmektedir.

Tedavi

Gelip geçici tikler kendiliklerinden geçebilirler. Strese ve olumsuz çevresel koşullara bağlı olarak ortaya çıkan tiklerde stresör etmenler huzursuzluk ve kaygı yaratan durumlar ortadan kaldırıldığında tiklerin de ortadan kalkması mümkün olabilir. 

Organik bir nedene bağlı olarak ortaya çıkan tiklerde ancak organik etmenler ortadan kaldırıldığında destekleyici psikoterapi ve davranış tedavisiyle tiklerin ortadan kalkması sağlanabilir. Ruhsal kökenli tiklerde ise çocuklarda oyun terapisi yoluyla çocuğun kaygısının ve huzursuzluğunun azaltılması ve ailenin yönlendirilmesi yoluyla da çocuğun aile içinde yaşadığı kaygı yaratıcı durumların da ortadan kaldırılması söz konusudur. Anne-baba, çocuğa güven vermeli, cezalandırıcı olmamalı ve çocuğu aşağılamamalıdır. Tikiyle alay etmek, tiki ile ilgili sık sık uyarmak, tik davranışı için baskı ve ceza uygulamak çocuğun kaygısını artırmakta ve istenmeyen davranışı pekiştirici bir etkisi olabilmekte ve tiklerde artışa neden olmaktadır. Sebep olan etmenlerin ne kadarının çevresel olduğu bilinmemekle birlikte çevresel stresörleri azaltmanın tedaviye yardımcı olduğu bir gerçektir.

Bir yıldan daha uzun süren tik bozukluklarında, destekleyici tedavinin yanı sıra ilaç tedavisinin de önemi vurgulanmaktadır. Bu nedenle bu sorunun çözümünde bir psikolog veya pedagogdan alınacak yardımın yanı sıra bir çocuk ruh sağlığı hekiminin de konsültasyonunun alınması gerekmektedir. 

Anne-babalar bazen çocuğun tikleri bilerek ve isteyerek yaptığını düşünebilirler. Oysa gerçek, tiklerin nöro-biyolojik kaynaklı olabileceği ve istemsiz olarak ruhsal bir sıkıntının ardından ortaya çıkabileceğidir. Ve uygun tedavi ile kaybolabilir. Evde ve çocuğun bulunduğu diğer sosyal ortamlarda (Okul, kurs vs) olumlu ve destekleyici bir ortamın sağlanmasına çalışılmalıdır. 

Anne-Babalara öneriler

*  Ev içinde huzurlu bir ortam yaratmaya çalışın. Unutmayın ki tikler ve başka bir çok davranışsal problemler huzursuz ve kaotik ortamların bir sonucu olarak ortaya çıkabilirler.

*  Çocuğunuzu iyi gözlemleyin; ruhsal sıkıntısı olduğuna dair belirtiler verdiğinde onu dinleyin ve destekleyici olun.

*  Tikiyle alay etmeyin, sürekli uyararak baskı yaratmayın. Bu tavır tikin daha da kalıcı olmasına neden olabilir. 

*  Çocuğunuzun küçük yaşlarda korkuları, kaygıları varsa ertelemeden önlem alın. Zamanında iyi müdahale edilmeyen korku ve kaygılar başka davranış problemlerine neden olabilirler. 

*  Çocuğunuzdan beklentilerinizin yetenekleriyle orantılı olup olmadığını gözden geçirin. Onu yeteneklerinin üzerinde birşeyler yapmaya zorlamanız tik oluşumuna etki edebileceği gibi var olan tiklerin de sıklığının veya şiddetinin artmasına etki edebilir.

*  Tik davranışının çocuğun kontrolü dışında geliştiğini unutmayın. Bu davranışı her hangi bir davranış problemi gibi ele alarak cezalandırma yoluna gitmeyin. Bu problemin çözümünde ancak çocuk üzerindeki baskıların kaldırılması ve çocuğun desteklenmesi yolunun etkili olabileceğini hatırlayın.

*  Ve olay kronik hale gelmeden önce bir uzman yardımına başvurmanız gerektiğini unutmayın. 
Televizyon ve Çocuk
Televizyon çocukların ilk aylardan itibaren ilgisini çeken bir araçtır. Birkaç aylık bebekler bile bu renkli, hareketli ve sesli görüntüyle ilgilenirler, görme alanları içinde takip edebilirler. Bebekler büyüyüp özellikle müziğe ilgi duymaya başladıkça müzik eşliğinde verilen görsel olarak vurgulanan görüntülere daha fazla ilgi duymaya başlarlar. Televizyonda söz ve görüntü bir arada verildiği için çocuklar çok kolay etkilenirler. İyi seçilmiş programlar izlettirildiğinde çocukların bilgisini, hayal gücünü artırabilir. İlk yıllarda özellikle reklamlar bebeklerin ve çocukların ilgisini daha fazla çeker. Müzik kanalları da aynı şekilde müzik-ritm ve renkli görüntülerin eşlik ettiği klipler nedeniyle ilgi çekici olur.  Bu dönemde fazla televizyon karşısında tutulan çocukların televizyon izleme alışkanlıklarının gelişmeye başladığı bilinmektedir. Özellikle de çocuğa rahat yemek yedirmek veya onun sakince oturmasını sağlamak amaçlı olarak televizyon seyretmeye teşvik edilen çocukların okul yıllarında da sürdürecekleri şekilde televizyon izleme alışkanlığı gelişmektedir. Ayrıca anne-babası çok televizyon izleyen çocukların da yine model alma yoluyla zaman geçirme ve eğlenme aracı olarak televizyonu tercih etmeleri söz konusudur. Küçük yaşlardan itibaren televizyon izleme saatleri sınırlandırılmayan çocuklar okul yaşlarında televizyon bağımlısı olmaya aday olmaktadırlar. Kontrolsüz şekilde televizyon izlettirilen çocukların yorum yapma, muhakeme etme yeteneklerinin olumsuz etkilendiği bilinmektedir. Çünkü televizyon izlemek tek yönlü, pasif bir etkinliktir. Oysa en etkin öğrenme yolu deneyerek yaşayarak öğrenmedir. Fazla televizyon karşısında kalan çocuk direkt bilgi almaya alışır ve etkileşim içine giremez. Bu nedenle Televizyonun olumlu etkileri ancak sınırlı ve seçilmiş programların izlenmesiyle sağlanabilir.

Anne-Babalara öneriler

*  3 yaş civarında çocukların çizgi film, belgesel ve eğitimsel programları izlemeleri onların yaratıcılıklarını geliştirir  ve hoşça vakit geçirmelerini sağlar. Ancak bu yaşlardan itibaren televizyon başında geçirecekleri vakit sınırlandırılmalıdır. Bebeklik çağlarından itibaren fazla televizyon izlettirilen çocukların özellikle iletişim ve konuşma  becerilerinin gecikmesi riski oluşmaktadır.

*  Bazı çizgi filmlerin aşırı şiddet ve korku öğesi içerdikleri ve bu nedenle çocuklar üzerinde birçok olumsuz etkiye yol açtıkları bilinmektedir.  Oyun çağı çocuğu henüz hayal ile gerçeği ayırt edemeyeceğinden şiddet ve saldırganlık içeren görüntülerden daha çok etkilenir. Bu  nedenle çocuğunuzun izlediği çizgi filmlerin denetimini siz yapmalısınız. 

*  Okula giden çocukların, dinlenme, yemek yeme, oyun oynama, uyku ve ders zamanları çıkarıldığında eğer vakitleri kalıyorsa televizyon seyretmelerine izin verilmelidir. Bu saat de genellikle derslerin bitmesinin ardından planlanmalıdır.

*  Çocukların günlük televizyon izlemeleri gereken saatler konusunda değişik görüşler olmakla beraber özellikle okul çocuklarının günde bir saatten fazla televizyon izlememeleri önerilmektedir

*  Çocuğun yaşına uygun programlar izlemesi sağlanmalıdır. Yetişkinler için hazırlanmış dizi, film, magazin türü programların mümkün olduğunca çocuklara izlettirilmemesi gerekmektedir.  

*  Çocuklar genellikle evde yalnız hissettiklerinde ve uygun aktivite bulamadıklarında televizyonu tercih etmektedirler. Çocuğunuzun yaşına ve ilgi alanına uygun oyunlar bulup onunla oynayabilirseniz ve televizyon dışında birlikte eğlenebileceğiniz aktiviteler bulabilirseniz çocuğunuz televizyon izlemek yerine sizinle oynamayı tercih edecektir 


Çocuklar ilk olarak hangi yaşta televizyonla tanıştırılmalı? 
Çocuğun bebekliğinden itibaren televizyonun aynı ortamda açık olmasında bir sakınca yoktur. Hatta bol işitsel uyaran içermesi bakımından yararları da olabilmektedir. Ancak bu, çocuğun televizyon karşısına oturtulup başka uyaran verilmemesi anlamına gelmemelidir. Aslında çocuklar 2 yaşlarından itibaren televizyon karşısına oturup kısa çizgi filmler izleyebilirler. Ya da eğitimsel içerikli çocuk programlarını izlemeleri uygundur. Ama bebeklikten itibaren izlenen müzik kanallarının çocukların dil ve iletişim becerileri üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. Çocuklar okul öncesi dönemde çizgi filmler, çocuk filmleri ve eğitimsel programları izleyebilecek dikkat ve sabır süresine sahiptirler. Yani bir saat civarı televizyon başında oturabilirler. Bu süreyi aşmamak uygun olur. Çünkü bu dönemdeki çocuklar çok alıcıdırlar ve zihinsel gelişimleri için gerekli olan başka bir çok faaliyetle ilgilidirler. Öğrenmenin en yoğun olduğu bu dönemde tek yönlü bir etkinlik olan televizyon ile doldurmamak gerekmektedir. Ayrıca bu yaşlarda çocuklar yaşam rutinleri konusunda alışkanlıklar edinirler. Sürekli televizyon izleyen çocuklar bunu alışkanlığa dönüştürmekte ve bir çok gelişim alanında yetersiz uyaranlar nedeniyle geri kalabilmektedirler. Özellikle okul çağına gelindiğinde televizyon alışkanlığı nedeniyle okul ve derse uyum ve uygun çalışma alışkanlıkları geliştirme konusunda ciddi sorunlar yaşanabilmektedir. Bazen çocuklar için hazırlanan programlar ve çizgi filmler de şiddet ve uygun olmayan görüntüler içerebilmektedir. Buradaki denetim yine ailelere düşmektedir. Televizyon için ayrılan süre çocuğun gün içindeki boş zamanına oranlanmalıdır. Örneğin okul ve günlük ihtiyaçlarının karşılanması haricinde çocuğunuzun kalan boş vaktinin dörtte birinden fazlasının televizyon ile harcanması uygun olmayacaktır. Çünkü çocuğun oyuna, paylaşıma, hobilerini geliştirecek zaman geçirmeye de ihtiyacı vardır.  Eğer çocuğun boş zamanlarında onunla sohbet etmeye, oyun oynamaya veya başka hobilerine vakit ayırabiliyorsanız, çocuğunuz genellikle TV izlemek yerine sizinle vakit geçirmeyi tercih edecektir. 

Uzun süre televizyon karşısında bırakılan çocukların yaşayabileceği problemler nelerdir?
Televizyonun en önemli olumsuz etkisi çocuğun tek yönlü bir iletişim içinde olması ve karşılıklı etkileşime fırsat vermemesidir. Özellikle dil gelişiminin ve sosyal gelişimin temellerinin atıldığı  en önemli dönem  olan ilk 3 yılda televizyon karşısında fazla vakit geçiren çocukların konuşmada gecikmelerinin olma olasılığı artmakta ve dış dünya ile iletişimde sorunlar yaşayabilmektedirler. Okul çağı çocuklarında ise yeterli ve uygun çalışma alışkanlığı geliştirememe ve aktif öğrenme yerine kalıp öğrenmeye eğilim, düşünce esnekliğinin azalması gibi bazı olumsuz etkilerden söz edilmektedir.

Uzun süre klip ve reklam izlettirilen çocuklarda ne gibi problemler ortaya çıkabilir?

Renk, ses, ritm ve hareketin bir arada sunulduğu reklam ve müzik klibi gibi programlar çocukların çok ilgisini çekebilmektedirler. Reklamlarda kullanılan bazı bilinç altı uyaranların çocukların tutum ve tavırlarını etkilediği bilinmektedir. Yani bu tür programların çocukları çok fazla etkilediği bilinmektedir. Reklam ve klipleri kontrolsüzce izleyen çocukların verilen her tür mesajı kalıcı olarak alabilmekte, korku, kaygı, öfke gibi duyguları yoğun yaşayabilmekte, zaman zaman şiddet eğilimlerinin arttığı ve sosyal ilişkilerde zorlanabildikleri bilinmektedir.

Çocuğun televizyon izlemesi hangi durumlarda yararlı olabilir?

Bazı eğitimsel programların özellikle yetersiz çevresel koşullarda yaşayan çocuklar için yararlı olabileceği düşünülmektedir. Burada yine bu programların belli bir pedagojik sansürden geçmiş olması gerekliliği söz konusudur. Bunun yanı sıra çocukların gerçek hayatta karşılaşma fırsatı bulamadıkları doğa ve çevre ile ilgili bazı görüntüleri örneğin belgesel programlar aracılığı ile izlemeleri okul bilgisinin görsel bir malzemeyle eşleştirilmesi anlamında kalıcılık sağlamaktadır. Belgesel programlar hem çocukların ilgisini çekmekte hem de yeni bilgiler öğrenmek konusunda teşvik edici ve merak uyandırıcı olmaktadır.

Televizyonun yaralı olabilmesi için anne-babaların izlemesi gereken yollar nelerdir?

Sınırlandırma buradaki en temel prensiptir. Çocuğun zaman zaman dinlenmek ve eğlenmek için bir keyif aracı olarak kullanması durumunda televizyon etkili bir araçtır. Ancak çocuğu esir alan bir hale dönüştüğünde tamamıyla zarar verici olmaktadır. Öncelikle çocuğunuzun izlediği programların hangileri olduğunu bilmeli ve çocuğunuz için ne kadar yararlı ve gerekli olduğunu önce siz değerlendirmelisiniz. 

Televizyon dışında yararlı ve eğitici olabilecek ne gibi aktiviteler önerilebilir?

Her yaş grubunun ilgisi ve becerisi farklı olmakla beraber tüm çocuklar anne-babalarıyla zaman geçirmekten keyif alırlar ve her türlü oyunu anne-babalarıyla oynayabilirler. Seçtikleri, tercih ettikleri oyun ve oyuncaklarla sizin de ilgilenmeniz, oyun kurmak ve o oyunun parçası olmak konusunda ona destek vermelisiniz. Çocukların hem ilgilerini çekebilecek hem de dikkat, algı, hafıza ve muhakeme gibi yeteneklerini geliştirebilecek, dil gelişimine yardımcı, yaratıcılığı destekleyen birçok oyun mevcuttur. Çocuğunuzla yapacağınız aktiviteyi planlamadan önce onu çok iyi tanımalısınız. Bazen çocuklar hep benzer oyunları tercih ederler. Bu kolaylarına gelebilir. Bu durumda eğitimsel oyunlar ve materyaller satan mağazalara danışarak yaşına uygun yeni malzemelerle tanıştırabilirsiniz. Ayrıca evde oluşturacağınız kağıt, karton, boya, hamur vb gibi bazı yaratıcı malzemelerle de çocuğunuzun ilgisini çekecek oyunlar hazırlayabilirsiniz. Bu tarz aktiviteler hem çocuğun duygularını ifade etmesi için bir araç olmakta hem de becerilerini geliştirmeye yardımcı olmaktadırlar. Çocuklar genellikle bu tarz oyunlardan keyif alırlar. Onlara serbestçe oynamaları konusunda fırsat verilmesi önemlidir. Bazen anne-babalar çocuklarının çok mükemmel şeyler yaratmalarını isteyebilirler. Örneğin yaptığı resimleri eleştirirler ve neden daha özenle yapmadığını sorabilirler. Bu tavır çocukların kendilerini yetersiz hissetmelerine neden olabilmekte ve bu tarz aktivitelerden kaçınmalarına neden olabilmektedir. Oysa televizyon izlemek bir performans gerektirmez. Bu durumda çocuk televizyon izlemeyi başka aktivitelere tercih edecektir.
Tek Çocuk
Tek çocuklu aile sayısı her geçen gün artmaktadır. Gerek sosyo-ekonomik gerekse ailelerin birden fazla çocuğa yeterli ilgiyi gösterememe kaygıları tek çocuklu aile sayısının artmasına neden olmaktadır.

Tek çocukla yetinen aileler genellikle çocuk sahibi olmaya fazla değer veren ve çocuk yetiştirme konusunda kaygıları olan ailelerdir. Bu aileler çocuklarının gelişim dürtülerini engellememeye, zihinsel ve psikolojik gelişimlerini desteklemeye önem verirler. Bu kaygıyla çocuklarını çok koruyup kollama eğiliminde olabilirler. Ortaya çıkabilecek her türlü problemde kendilerinde bir hata arama eğilimindedirler. Bu da çocuğa uygulayacakları disiplinde dengesizliklere yol açabilir. Örneğin çocuğun her isteğini karşılamaya çalışmak, tüm kararları çocuğa verdirtmek büyük sorunlara neden olabilir. Çünkü çocuklar kendi ihtiyaçlarının karşılanmasında diretseler de bir şekilde sınırlandırılmaya ihtiyaç duyarlar. Davranışlarına, yaşlarına uygun sınırlar getirildiğinde daha huzurlu, daha yaratıcı olurlar. Her konuda kendi istedikleri olsun, kendileri karar versin isterler ama bu kararların ya da davranışların sonucunun sorumluluğunu alamaya hazır olmayabilirler. Bu da çocuğun başarısızlık yaşamasına ve ortaya çıkan tatsız durumdan ötürü suçlanmasına, “Sen istedin böyle oldu” gibi suçlanmalara neden olabilir. 

Tek çocuklar bütün çocuklar gibi uygun anne-baba tutumuyla problemsiz bir yaşam sürdürebilirler. Unutulmaması gereken konu çocuk sayısının değil anne-baba tutumunun önemli olduğudur. 

İlk üç yılda bütün çocuklar tek bir kişinin sürekli ilgisine muhtaçtırlar. Ve mümkün olduğunca anne ile temaslarının yoğun olması önemlidir. Bu dönemde çocukların bu tek kişilik yoğun ilgi ihtiyacı karşılanabilirse bu dönemi sağlıklı bir şekilde geçirirler. Ancak üç yaşından sonra tam bir sosyalleşme ve birey olma dönemine girilir. Yuva vb gibi sosyal bir kuruma gitmek bu dönemde çocuğun sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için önemlidir. Eğer çocuk böyle bir kuruma gidebilirse yine tek çocuk olmak bir sorun yaratmaz. Çünkü yaşıtlarıyla ya da başka çocuklarla bir arada olma, oyun oynama ve yaşantıdan deneyim kazanma ihtiyacı bu kurumlarda karşılanabilmektedir. Ancak çocuk üç yaşına gelmiş olmasına rağmen hala sadece yeşitkinlerle birlikte oluyorsa, çocuklarla zaman geçirme fırsatı verilmiyorsa, bu durum çocuğun sosyelleşmesini ve yaşıtlarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmesini geciktirebilir. Çünkü çocuk paylaşmayı, beklemeyi, dinlemeyi, kurala uymanın önemini ve bir gruba ait olmanın keyfini en etkili çocuklarla yaşadığı deneyimde öğrenebilir.

Diğer yetişkinleri ise ya bir şekilde kontrol etme eğilimindedir ya da onlara itaat etmeye mecbur bırakılır. Ayrıca sürekli anne-babasıyla ya da ailedeki diğer yetişkinlerle olmaya alışan çocukta güven gelişimi de olumsuz etkilenir. Başka ortamlarda da kendine güvenemez, anne-babaya bağımlı kalabilir. Bu da yetersizlik duygusu geliştirmesine neden olabilir ya da her ortamda ayrıcalıklı olmak ister. Olamadığında ise mutsuz olur ve sorun çıkarabilir. Ayrıca sadece yetişkinlerle olan çocuklar kendilerine yetişkinleri model aldıkları için kendilerinden beklentileri yüksek olabilir ve mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olabilirler. Bu da en ufak hatalarında mutsuz olmalarına ve başaramama endişesine dönüşebilir. Bu nedenle yeni şeyleri ve durumları deneme konusunda, başaramama korkusuyla çekingen davranabilirler.

Tek çocuklu ailelerde çocuk için ayrılan özel zaman miktarı ister istemez çok çocuklu ailelere göre daha fazladır. Aileler zamanlarını iyi organize ederlerse çocuğun her tür psikolojik ihtiyacını karşılamaları için gerekli fırsatı bulabilirler. Tek çocuk olmanın belkide en önemli avantajı budur.

Ancak anne-babanın çocuğun üzerine çok fazla düşmesi ve çocuğun sürekli gözlem altında olması, serbest deneyimler yaşamasına fırsat verilmemesi, en az ilgisizlik kadar olumsuz sonuçlar doğurabilir. 

Anne ve babanın söz birliği içinde ortak bir disiplin anlayışı geliştirmeleri şarttır. Çocuğun istenmeyen bir davranışı bir ebeveyn tarafından engellenmeye çalışıldığında diğer ebeveynin müdahale edip çocuğun bu davranışını sürdürmesine izin vermesi hem çocuğun kural öğrenememesine neden olur hem de anne-baba arasında çatışmalara neden olur. Bu durumda sorun yaşanmasına neden olan çocuk suçluluk duyguları yaşayabilir. 

Tek çocukların ileriki yaşantıları nasıl etkilenir?

Tek çocuk olarak benmerkezciliği pekiştirilen, ilgi merkezi olmaya alıştırılan; her ihtiyacı, hiç geciktirilmeden karşılanan, sosyalleşmesine fırsat verilmeyen bir çocuk aynı ilgiyi ileriki yaşantısında da isteyeceketir. Girdiği sosyal ortamlarda, okulda, işte, yakın ilişkilerinde aynı ilgiyi göremediğinde, öncelikli konuşma, karar verme hakkı ona verilmediğinde hayal kırıklığı, öfke yaşayabilirler, çevrelerine agresif davranabilirler. Ya da tam tersi olarak yeterince sevilmeye değer olmadıklarını düşünüp içe kapanabilirler. Doyumsuz olabilirler, çabuk bıkarlar, mutlu olmaları birçok koşula bağlı olduğundan kolay mutlu olamazlar, paylaşmakta zorluklar yaşayabilirler. Sosyal ortamlarda   kabul görmeyebilir, dışlanabilirler. İhtiyaç ve istekleri başkalarının istek ve ihtiyaçlarıyla çakıştığında erteleyemezler. Annelerine bağımlılıkları uzun sürebilir. Eleştiriye tahammülsüz olabilirler. Okulda ve iş yaşamında sebatsızlıklar ve uyum sorunları olabilir.

Unutulmamalıdır ki, bütün bu sorunlar aslında sadece tek çocuk olduğu için değil uygun olmayan anne-baba tutumları sözkonusu olduğu için yaşanan sorunlardır.

Anne-Babalar ne yapmalı?

- Tek çocuğa; öncelikle tek çocuk olarak değil, çocuk olarak davranın. Unutmayın ki sizin onun tek olmasıyla ilgili kaygılarınızı çocuğunuz hissedecektir. 

- Standart disiplin yöntemlerini uygulayın, yaşına uygun kurallar koyun; bu kuralları kararlılık içinde uygulayın. Çocuk kurala uymanın keyfini, bundan yaşayacağı kabulün mutluluğunu yaşasın.

- Beklemeyi, sabretmeyi öğretin; her istediğini anında karşılama çabasına girmeyin. Uygun olan; gerekli olduğunu düşündüğünüz isteklerini karşılayın. İsteklerinin yaşına ve sizin koşullarınıza uygun sınırları olmasını sağlayın.

- Üç yaşından sonra yaşıtlarıyla ya da başka çocuklarla bir arada olmasını sağlayın. Yuvaya gönderme imkanınız yoksa bile çocuğu olan ailelerle görüşüp çocukların bir arada olmasına, oyun oynamalarına, arkadaşlıklar kurmalarına fırsat verin.

- Onunla iyi iletişim kurun. Yalnız veya mutsuz hissettiğinde size duygularını anlatabilecek kadar yakın hissetmesini sağlayın.

- Yapabileceğinden fazla şey beklemeyin. Hep mükemmel olmaya çalışmak çocuğu yorar ve başarısızlık korkusu artar. 

- Çocuğa söz hakkı verin ama bu, tüm kararları çocuğa aldırmak şekline dönüşmesin. Size uygun karar alternatiflerini sunun, çocuk sizin alternatiflerinizden birisini seçsin (örneğin; bu arabayı alamayız, paramız yetmiyor ama bu uçağı ya da gemiyi alabiliriz gibi) 

- Bireyselliğinin gelişmesini destekleyin. Giyinme, soyunma, yemek yeme, temizlik gibi her türlü özbakımını yapmasına fırsat verin. Evde sorumlulukları olsun; size bağımlı olmadan kendi ihtiyaçlarını karşılaması için destekleyin.

- Anneanne, babaanne gibi aile büyükleri genelde çocukların benmerkezciliklerini pekiştirici tarzda davranırlar onlara engel olun, sizin kullandığınız yöntemleri kullanmalarını sağlayın. Unutmayın ki çocuğunuzun psikolojik sağlığının ve kişilik gelişiminin birinci derecede sorumlusu onlar değil sizsiniz. 
Okul Öncesi Eğitimin Önemi
Eğitim döneminin başlamasına az kaldı, ancak okul kayıtları şimdiden başladı bile... Fazla geç kalmadan siz de okulöncesi çocuğunuzun yuva kaydını yaptırmalısınız, ama önce bu konuda hazırladığımız rehberi okumanızda yarar var. 

Yaz mevsimini bütün keyfiyle yaşarken, bir yandan da çocuğunuzu “Hangi yuvaya versem…” diye kafa yorduğunuzu biliyoruz. Yeni eğitim yılı da neredeyse 1.5 ay sonra başlıyor. Çocuğunuzu göndereceğiniz yuvanın ne tür özellikleri olması gerektiğini, şimdiden araştırmaya başlamakta yarar var. Çocuğunuz için seçeceğiniz yuvanın fiziksel şartları nasıl olmalı, eğitiminde nelere dikkat etmek gerekli gibi pek çok konuda size yardımcı olacak dopdolu bir yuva rehberi hazırladık. Mavi Psikolojik Danışmanlık Merkezi'nden Uzman Pedagog Belgin Temur, yuva seçimini kolaylaştıracak önerilerde bulundu ve aynı zamanda yuvanın çocuklar açısından önemini anlattı. İşte yuvalarla ilgili bilmeniz gereken tüm ayrıntılar...      

Yuvaya Başlama Yaşı

Çocuklar, sosyal bir ortama uyum sağlayabilecek psikolojik olgunluğu ortalama 3 yaşını doldurduklarında kazanırlar. Bu nedenle de bu yaştan itibaren bir sosyal kuruma devam etmeleri uygun olur. Daha öncesinde tek bir kişinin sürekli ilgisine ihtiyaç duyarlar ve bu ilgiyi paylaşabilecek olgunluğa erişmemişlerdir. Bu nedenle 3 yaş öncesi yuvaya gönderilen çocuklarda, sıklıkla yuvaya uyum problemleri yaşanır. 

Yuva Seçimi

Uzman Pedagog Belgin Temur, iyi bir yuvanın ne gibi özelliklere sahip olması gerektiği ve ailelerin çocukları için yuva seçerken nelere dikkat etmeleri gerektiğini şöyle anlatıyor: 

Yuva programı nasıl olmalı?

Yuvaların çocukların bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve dil gelişimlerini destekleyici bir program uygulamaları ve bu programı uygun koşullarda sunmaları gerekir. Çocukların tüm gelişim alanlarını destekleyen bir program hazırlanmalı ve bu program çocukların keyifle ve ilgilerini çekebilecek şekilde takip etmelerini sağlayacak bir içerikte olmalıdır. Çocukların var olan ilgi ve yeteneklerini geliştirmeye yönelik değişik aktivitelerin sunulması önemlidir. Çocuklar hem eğlenmeli hem öğrenmeli hem de yeni ilgi alanları bulmalıdırlar. Öğrenirken eğitim hayatlarının temeli olan birlikte hareket edebilme, grupla birlikte karar alabilme, sıra bekleme, kendini grup içinde ifade edebilme, ihtiyaçlarını ifade etme, belirlenen kuralları öğrenme ve bu kurallara-sınırlara uyma gibi becerileri kazanmaları da önemlidir. Çocukların yaşlarına uygun olarak gerekli kavramları (renk, şekil, sayı vb), el becerilerini, sosyal becerileri öğrenmeleri evden çok yuva ortamında mümkün olur. Yuvada tüm bu bilgi ve becerilerin belli bir sıra ile öğretilmesi söz konusudur. 

Çocuk gelişimiyle ilgili bir uzman olmalı mı?

Programın uygulanması aşamasında yuva personelinin deneyim ve eğitimleri de çok önemlidir. Daimi bir pedagog veya çocuk gelişimi konusunda deneyimli bir psikoloğun bulunması, yuva seçiminde birinci koşul olmalıdır. Çocukların becerilerinin ve gelişimlerinin takibinin yapılması ve olası bir aksaklıkta ailenin uyarılması, büyük önem taşır. Çünkü olası bazı problemler, erken yaşta keşfedildiklerinde hızlıca çözümlenebilirler. Aksi halde bu problemler, uzun yıllar süren, eğitim hayatını ve çocuğun sosyal hayatını etkileyen başka zorluklara dönüşebilirler. Ayrıca her çocuk, zaman zaman bazı sıkıntılar yaşayabilir ve bu sıkıntılar değişik şekillerde ifade edilirler. Çocuklardaki bu belirtileri ve değişiklikleri dikkatle gözlemlemek ve başka bir problemin işareti olduğunu keşfedebilmek uzmanlık ve deneyim gerektirir. Ayrıca ailelerin çocukların eğitimi, gelişimi ve uygun disiplin yöntemleri konusunda yönlendirilmeleri ve desteklenmeleri önemlidir. Bu nedenle de yuva personelinin pedagoji eğitimli olması büyük önem taşır. 

Fiziksel ortam nasıl olmalı?

Temizlik ve fiziksel ortam, zaten anne-babaların dikkat ettikleri ve fark etmekte zorlanmadıkları özelliklerdir. Burada da dikkat edilmesi gereken, ortamın nasıl düzenlendiğidir. Örneğin çocuklar hangi aktivite sırasında nerede bulunuyorlar? Bu ortamlar, o aktivitenin rahatça gerçekleşmesi için uygun mu? Örneğin boya yapılan yerde zeminin halı olması hem çocukların rahatı hem de hijyen açısından uygun olmayabilir. Merdivenler ne kadar korunaklı? Bahçe ve bahçedeki oyun malzemeleri tüm çocukların kullanımına açık mı ve çocuk sayısına oranlandığında yeterli mi? Oyuncak çeşitliliği var mı? Hangi malzemeler kullanılıyor? Boyalar, çocukların ağzına almaları durumunda zararlı olabilecek nitelikte mi? Oyuncaklar ve diğer eğitim malzemeleri gerçekten kullanılıyorlar mı? Serbest oyun zamanlarında ve bahçe saatinde çocuklarla ilgilenen personel sayısı da önemlidir. Çünkü çocuklar açık alanda daha hareketli olurlar ve zarar görme olasılıkları artar. Bu nedenle bahçe saatlerinde ve hareketli oyunlar sırasında, normalde var olan öğretmen ve eğitimci sayısının artırılması önemlidir.

Sınıf mevcudu ne olmalı?

Çok önemli bir konu da sınıf mevcududur. Okulöncesi sınıflarda çocuk sayısı, 3 yaş gurubunda 10-12 civarı olmalıdır. Mevcudu daha fazla olan çocuklarda, tek öğretmen yetersiz kalır. 4 ve 5 yaş grubunda bu sayının biraz daha üzerine çıkılabilir. Ancak ilkokul sınıfları gibi kalabalık ortamlarda çocukların bir arada düzen içinde bulunmalarını sağlamak güç olacağından, ister istemez daha sıkı bir disiplin uygulanmaya çalışılacak, bu da çocukların ihtiyaç duydukları rahatlık ve ilgi ihtiyaçları ile ters düşecektir.

Yuvanın önemi

Yuvanın çocuğa neler öğrettiği ve çocuğun ilerideki akademik ve sosyal yaşamına ne tür katkıları olacağını, Pedagog Belgin Temur, şöyle sıralıyor:

* Yuva, çocuğun yaşamındaki ilk gerçek sosyal deneyimdir. Çocuğun merkez olduğu ve tüm ilginin üzerinde olduğu bir ortamdan uzaklaşıp; ilgiyi ve sevgiyi paylaştığı, bir düzen içinde grup halinde hareket ettiği, beklemeyi, sabretmeyi öğrendiği ve tüm ihtiyaçlarını karşılaması için desteklendiği ilk ortamdır. 

* Çocuk yuvaya giderek düzenin nasıl bir şey olduğunu öğrenir. Her gün aynı saatte kalkıp, aynı düzen içinde okuluna gider. Bu, ev yaşamında da düzen sağlar. Belirli bir saatte yatmayı ve düzenli olarak kahvaltı etmeyi öğrenir. 

* Düzenli ve sürekli arkadaşlıkları olur. Arkadaşlarını aramaya, onlar tarafından aranmaya başlar. Arkadaşlık ve arkadaşlarıyla paylaştıkları önemli olmaya başlamıştır. Anne-babası dışında öğretmeni ve okuldaki arkadaşları hayatında önemli olmaya başlarlar. 

* Başka insanlarla ilişki kurmayı ve sürdürmeyi öğrenir. Evde ortaya çıkan sorunlarda sorun çözmek zorunda kalmayabilir, ancak yuvada örneğin oyuncağını paylaşması gerektiğinde uygun yöntemle yaklaşamazsa hayal kırıklığı yaşayabilir ve bu yolla zaman içinde problem çözmeyi öğrenir. 

* Kabul görmek, kabul etmek gibi sosyal kavramlar gelişmeye ve önem kazanmaya başlar. Yaşayarak, deneyerek öğrenme fırsatı elde eder. Her tür bilgi, grupla etkileşim halinde öğretilir ve mümkün olduğunca çocukların birçok duyusuna hitap edebilecek bir öğretim planı uygulanır. Bu nedenle çocuğa evde öğretilen sistemsiz ve düz bir bilgiye oranla, çok daha kalıcı ve muhakemeye olanak veren zengin bir öğrenme ortamı sağlanır. Bu tarz öğrenme, çocukta sürekli bir öğrenme isteği ve ihtiyacı yaratır.

* Tüm bu bilgi ve deneyimin 6 yaşından önce kazanılmasının asıl önemi çocuğun zihinsel ve duygusal gelişimi için bu yılların çok önemli yıllar oluşudur. Bu dönemde edinilen bilgiler hem çok kolay öğrenilir hem kalıcı olur ve öğrenme alışkanlığı geliştirmek açısından önem taşır. Yuvaya giden çocukların gitmeyenlere oranla ilkokulda çok daha uyumlu ve başarılı oldukları bilinir. Ayrıca sosyal uyum ve arkadaşlık geliştirme becerileri açısından okulöncesi eğitim almış olan çocuklar, çok daha şanslıdırlar. 

* Okulöncesi eğitimin başka bir önemi de çocukların gelişimlerinin takip edilmesidir. Çünkü anne-babalar, çocuklarının gelişim alanlarını dikkatle takip edebilecek bilgi ve beceriye sahip olmayabilirler. Ayrıca her çocuk gelişiminin bazı alanlarında sorunlar yaşayabilir, ileri yaşlarda yaşaması olası bazı problemlere ait ipuçları verebilir. Bu belirtileri fark etmenin ve en uygun müdahalenin ne olduğuna karar vermenin en iyi yolu, çocuğun yuva gibi yapılandırılmış bir ortamda düzenli şekilde takip edilmesidir.

Yuvaya Başlangıç Aşaması

Çocukların yuvaya başladıkları zamanlarda zorluklar yaşanabileceğini belirten Pedagog Belgin Temur, bununla başa çıkılabileceğini söylüyor ve anne-babalara şu tavsiyelerde bulunuyor: 

Çocuğun adapte olabilmesi için... 

Çocuğun yuvaya başlaması, hem aile için hem de çocuk için çok önemli bir ilk adımdır. Aileler birçok kaygı yaşarlar. Özellikle de anneye fazla bağımlı olan ve evde kural öğretilmemiş, sorumluluk verilmemiş olan çocuklar için anne-babalar, daha fazla kaygı duyarlar. Çünkü genellikle bu çocuklar daha fazla uyum problemi yaşarlar. Çocuklar becerileri gelişmeye başladığı dönemden itibaren kendi ihtiyaçlarını karşılamaları için teşvik edilmelidirler. Ayrıca yemek, uyku ve temizlik gibi konularda kurallar öğretilmelidir. Çocuk 2 yaşından itibaren yavaş yavaş nerede nasıl davranması gerektiği konusunda bilgilendirilmelidir. İstenen davranışlarla, istenmeyen davranışların farkını öğrenmeye başlamalıdır. Burada tutarlılık önemlidir. İstenen davranışı karşısında her zaman olumlu bir ilgi alması, çocuğu bu şekilde davranmaya yöneltecektir. Çocuğun, isteklerinin makul ölçülerde karşılandığını ve bazı isteklerinin karşılanamayacağını bilmesi gerekir. Aksi halde anne-babanın her talebi karşılayan tavrını, çocuk girdiği her ortamda bekleyecek ve sonunda hayal kırıklığına uğrayarak yuvaya gitmek istemeyecektir.
Öncesinde kural ve sınır öğretilen, sabretmeyi ve beklemeyi öğrenen ve anne ile bağımlılık ilişkisi yerine bağımsızlık özelliğini kazanan bir çocuk yuvaya başlamak konusunda pek bir sorun yaşamayacaktır.

Yuva Fikrine Nasıl Alıştırmalısınız?

Anne-babanın çocuğun gideceği yuvayı çocuk olmadan seçmeleri ve karar verdikten sonra çocuğu götürmeleri uygundur. Çünkü seçme kararı çocuğa verildiğinde, sizin için önemli olmayan kriterler çocuklar için önemli olabilir ve belki de pek uygun olmayan bir yuvayı çocuğunuz istediği için seçmek zorunluluğu oluşabilir. Siz de bunun etkisinde kalabilirsiniz.
Çocuk için uygun yuvaya karar verildiğinde, çocuğa bundan sonra oyun oynayabileceği, arkadaş edineceği ve yeni bilgiler öğreneceği bir okula gideceği söylenmelidir ve bir gün sadece ziyarete gidilmelidir. Ziyaret saatinin çocukların eğlenceli bir aktivite saati olması yararlı olabilir. Tüm yuvayı gezdikten ve kendi öğretmenini tanıştırdıktan sonra, yuva yetkilisi çocuğa yuva hakkında bilgiler verebilir. İlk gün fazla kalınmadan dönülmelidir. Özellikle 3 yaşındaki çocuklar için istekli de olsa, ilk hafta günde 1-2 saatten fazla yuvada kalmaması uygun olur. İkinci hafta bu süre 3-4 saate çıkarılabilir. Mümkün ise dönem boyunca, değilse en azından 2 ay boyunca çocuğun yarım gün yuvaya devam etmesi daha uygun olur. Çünkü tüm gün programı 3 yaş grubu çocuklara, psikolojik olgunlaşmalarının yetersizliği nedeniyle fazla yoğun gelebilir.
Yeni başladığı dönemde çocuğa fazla soru sormak, yuvayı fazla övmek, ne yediğiyle fazla ilgilenmek ve sık sık yuvaya gidip bakmak çocuğun yuvaya uyumunu bozabilir. Çocukla ilgili bilgileri çocuğunuz yanınızda değilken yuva yetkilisinden almalısınız. Çocuğu sorularla bunaltmak yerine, kendi anlattığı bir şey olursa onu dinleyip, ne kadar takdir ettiğinizi ve okula başladığı için onunla ne kadar gurur duyduğunuzu belirtebilirsiniz.

Yuva Korkusu

Çocuğunuz yuvaya başladıktan sonra bir gün karşınıza geçip, ağlayarak veya midem bulanıyor gibi bahanelerin arkasına sığınarak yuvaya gitmek istemediğini söyleyebilir. Hatta çocuğunuz bunu çok sık tekrarlamaya başlayabilir. Pedagog Belgin Temur, bu durumda yapmanız gerekenleri ise şöyle anlatıyor: "3 yaşını doldurmuş bir çocuğun yuvaya gidebilmek için gerekli psikolojik olgunluğa sahip olması beklenir. Ancak bazı çocuklar annelerinden ayrılmakta güçlükler yaşayabilirler ve bu nedenle de yuvaya gitmeye aşırı direnç gösterebilirler. Hatta bu direnç; aşırı ağlama ve kusma gibi davranışlara neden olabilir. Paniğe kapılmadan sıkıntısının ne olduğunu anlamaya çalışmalısınız. Çocukların yuvaya gitmek istememeleri, yuva ile ilgili bir sorundan kaynaklanmayabilir. Bazen yeni bir kardeşin geliyor olması, bazen anne veya baba ile ilgili sıkıntılar, bazen evde olan bir huzursuzluk gibi birçok neden, çocuğun yuvaya gitmek istemediğini belirtmesine neden olabilir. Bu durumda yuvadaki uzmanlar ile klinik ortamında çalışan uzmanın işbirliği ile bu problem çözülebilir. Ailenin bu konuda eğitilmesi ve çocuğun psikolojik olgunlaşmasının desteklenerek aile ile işbirliğinin sağlanması gerekir. Bazen anne-babalar, çareyi çocuğu okuldan almakta bulurlar ve yuvaya göndermeyi ileri bir zamana ertelerler. Böyle bir erteleme, genellikle çözüm olmaz ve bu çocuklar ilkokula başladıklarında da benzer belirtiler gösterirler. Problem ne kadar erken çözülürse, çocuk bu durumun olumsuz etkilerine o kadar az maruz kalır."

Yuvadaki Öğretmenler

Peki, okulöncesi eğitimde yuvadaki eğitmenler ne gibi vasıflara sahip olmalı? İşte Belgin Temur'un bu soruya cevabı: "Yuvada çalışan öğretmen, yönetici ve çocuklarla teması olan her türlü personelin, pedagojik bir eğitimden geçmiş olması önemlidir. Çünkü çocuklar için yuva içinde gördüğü ve temas ettiği herkes ve her şey, okulu temsil eder. Benzer bir dilin kullanılması, ses tonunun çocukları rahatsız edecek şekilde kullanılmaması, güler yüzlü olunması, mümkün olduğunca bakımlı ve temiz bir görünümde olunması çocuklar için önem taşır. Özellikle öğretmenlerin çocukların duygularını anlamak konusunda yetenekli olmaları, empatik olmaları, problem çözme yeteneğine sahip olmaları, oyuna, dramatizasyona yatkın olmaları, kendi duygularını iyi ifade edebilmeleri ve düzgün bir diksiyona sahip olmaları önemlidir. Ayrıca sürekli çocuklarla bir arada olmak en az çocuklar kadar oyunu ve oyuncağı sevmeyi gerektirir. Sadece psikoloji veya pedagoji eğitimi almış olmak, yuva öğretmeni olmak için yeterli değildir. Bir yuva öğretmeninin, kişiliğinin de çocuklar gibi coşkulu ve eğlenceli olması gerekir."

Her Çocuk Yuvaya Gitmeli mi?

3 yaşından itibaren her çocuğun yuvaya gitmesinin çok önemli olduğunu vurgulayan Belgin Temur, sözlerine şöyle devam ediyor: "Ülkemizde birçok devlet okulunun anasınıfı mevcut ve her geçen gün de yaygınlaşıyor. Ancak çevresinde yuva bulunmayan ailelerin, okulöncesi döneme ait çocuk yayınlarını takip etmelerinde yarar vardır. Yuvalar için üretilen ünite dergileri veya kavram öğreten ve becerileri geliştiren birçok yayın mevcuttur. Bunları takip edip günlük bir program dahilinde çocukların masa başında çalışmaya alıştırılmaları, el becerilerinin geliştirilmesi ve mümkün olduğunca yaşıtlarıyla bir arada oyun oynama olanağı sağlanması gerekir. Ayrıca çocuk eğitimi ve gelişimi konusunda anne-babalar için hazırlanmış yayınların okunması, anne-babalara çocuğun eğitimi sırasında ortaya çıkabilecek olası problemlerle baş etme becerisi kazandıracaktır. Okumak, öğrenmek ve çalışmak konusunda anne-babanın çocuğa örnek olması ve çocukta öğrenme isteği uyandırması önemlidir. Ülkemizde birçok çocuk eline kalemi ilkokula başladığı gün alır. Çocukların öğrenebilmeleri ve beceri geliştirebilmeleri için onlara fırsat verilmesi, teşvik edilmesi ve örnek olunmasının önemi unutulmamalıdır. Çocukların çok küçük yaşlarından itibaren, onların becerilerini geliştirecek oyun malzemelerinin sağlanması önemlidir. Anne-babaların çocukların gelişim dönemlerindeki zihinsel ihtiyaçları konusunda bilgilenmeleri ve bu konuda bol bol okumaları gerekir. Ancak bu yolla çocukları için en uygun oyun malzemesini bulabilirler ve onları kendi ilgileri ve becerileri doğrultusunda eğitebilirler." 

Yaşayarak öğrenirler

Yuvanın çocukların ilerideki yaşamını etkileyen çok önemli bir aşama olduğunu belirten Uzman Pedagog Belgin Temur, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: "3-6 yaş dönemi, çocukların zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimleri için en önemli dönemdir. Çocuklar, bu dönemde öncelikle gelişimlerinin bir özelliği olarak sosyalleşmek, başka çocuklarla bir arada olmak ihtiyacındadırlar. Yuvalar çocukların paylaşma, bir arada olma, birlikte hareket edebilme ve oyun oynama ihtiyacını karşılarlar. Becerileri ve zihinsel kapasiteleri birbirine denk olan yaşıt çocuklarla bir arada olmak, çocukların yaşayarak öğrenmelerini sağlar ve sosyal paylaşımın öğrenilmesinde etkilidir."
Çocukların Anne ve Babalarından Ayrı Kalması
4.5 yaşında bir kızım var. Çalıştığımız için onu annemin yazlığına göndermeliyim. Yaklaşık 2 ay kalacak. Bunda bir sakınca var mı? Kızım istekli görünüyor. Bizden iki aylık uzaklaşma onun psikolojisini olumsuz etkiler mi acaba?

Bu yaş çocukların anne ve babalarından ayrı kalmaya tahammüllerinin arttığı bir yaştır. Ancak yine de 2 ay uzun bir süre. Bu yaşlarda psikolojik olgunlaşmasıyla ilgili sorun yaşamayan bir çocuk bir haftaya kadar anne-babadan ayrı kalabilir. Düzenli bir ayrılık olacaksa hiç değilse hafta sonları çocuğunuzu görebileceğiniz bir düzenleme yapmanız daha doğru olacaktır. Ailelerinden bu kadar uzak kalan çocuklar hiç tepki göstermeseler de bu durumdan olumsuz etkilenebilirler. Onların istekli olmaları bu nedenle belirleyici olmamalı. Böyle uzun bir ayrılığın çocuklarda yoksunluk yaratacağı ve anne-baba ile olan güven ilişkilerini de olumsuz etkileyeceği unutulmamalıdır. Çocukluk hayatı boyunca her çocuğun anne-baba ile düzenli ve ritmik bir ilişki içinde olması gerekmektedir. Çocukların her türlü yaşantılarını, duygu ve düşüncelerini anne-babalarıyla paylaşmaya onların geribildirimlerini duymaya ihtiyaçları vardır. 

3 yaşına girecek bir oğlum var. Kendisinden hacca gitme dolayısıyla 40 gün ayrı kaldık. Bu ayrılık sürecinde tırnak yemeye başlamış ve bunu alışkanlık haline getirmiş. Her ortamda tırnağını yiyor. Bu alışkanlığı nasıl bıraktırabiliriz?

Tırnak yeme davranışı tıpkı diğer davranış sorunlarında olduğu gibi genellikle bir sıkıntının sonucunda bir belirti olarak ortaya çıkıyor. Genellikle de çocuğun yoğun sıkıntı ve kaygı hissettiği zamanlarda sıklaşıyor. Yapılması gerekenlerden önce yapılmaması gerekenler bu tarz problemlerde daha önemli. Öncelikle hiçbir şekilde hatırlatıcı ve uyarıcı olmamalısınız. ?Elini çek oradan, tırnağını yeme, mikrop kaparsın, ağzın yara olur vs? türündeki uyarılar hiçbir şekilde bu problemin çözülmesine yardımcı olmayacaktır. Aksine hem çocuğun dikkatini hepten bu davranışa çekecek ve bu nedenle hatırlatıcı olacaktır hem de çocuğun kaygısının artmasına neden olacaktır. Çünkü genellikle çocuk çok da bilinçli olmadan ve kendi kontrolü dışında bu davranışa yönelmektedir. Hatırlatmak ve bunun kötü olduğunu söylemek yeni bir sıkıntıya ve kaygıya neden olabilir. Bunun yerine dikkatini başka yöne çekmeye çalışmak, elini kullanması gereken bir aktivite önermek daha etkilidir. Kaygı ve sıkıntı durumlarında çocukların bu kaygılarını ifade edecekleri ortamlara ihtiyaçları vardır. Özellikle de bu yaşlarda anne ile ilişki içinde bu sıkıntıların ortaya konabilmesi önemlidir. Uzun süren böyle bir ayrılığın ardından çocuğunuz sizi kaybetme korkusu yaşamış olabilir. Özellikle de size bağımlılığı devam ediyorsa çaresizlik duygusu, korku, suçluluk, terk edilme endişesi gibi temel güven duygusunu etkileyecek olumsuz duygular içinde olabilir. Tüm bu duygularını ifade edebilmesi için onunla bol bol vakit geçirmeli, oyunlar oynamalısınız. Resim, oyun hamuru, dramatizasyon (evcilik) gibi oyunlar ve aktiviteler çocukların iç dünyalarını yansıtmalarına olanak verirler. Ayrıca sizinle oyun oynamak ve vakit geçirmek yeniden temel güven duygusunu kazanmasında da etkili olacaktır. 

Kardeş Kıskançlığı - Çocuğun Anne Babadan Ayrı Kalması 

4 ve 2 yaşında iki kızım var. Eşim yurt dışında olduğu için son 1 yıldır kızlarımla birlikte annem ve babamın evinde yaşıyoruz. Bu konuda çok fazla problemimiz yok, asıl problemim büyük kızımın kardeşini kıskanması. Her konuda ikisine de eşit davranıyoruz, ikisine de aynı derecede ilgi gösteriyoruz. Ancak bir başkası küçük kızımla ilgilendiği zaman, büyüğü bunu çok kıskanıyor ve ağlama krizlerine giriyor. Bu konuda neler önerirsiniz? 

Çocuklar özellikle yaşamın ilk 3 yılında annenin sürekli ilgisini isterler ve annenin ilgisini-sevgisini paylaşabilecek olgunluğa ulaşmamışlardır. İlk kızınız 3 yaşını doldurmadan önce ikinci bir kardeşin gelmiş olması onun henüz 2 yaşındayken zorunlu bir anneyi paylaşma dönemine girmesi onu çok zorlamış olmalı. Ve geçmişe dönük bu ihtiyaç hala devam ediyor gibi görünüyor. Sizin ikisine de eşit davranma çabanızın büyük kızınıza yardımcı olamaması da çok doğal. Çünkü bu durum sizin tavrınızdan çok onun ihtiyacıyla ilgili. Sizin ilginizi paylaşamadığı gibi bir başkasının kardeşiyle ilgilenmesi de büyük olasılıkla kendi ihtiyacını çağrıştırıyor ve bu nedenle kızgınlığı artıyor. Babalarının da uzakta olması ikisinin de size daha fazla ihtiyaç duymasına neden olmuş olabilir. Kardeş kıskançlığı doğal ve yaşanması gereken bir duygu. Ancak bu duygunun sonuçları ile ve varsa davranış problemleriyle sizin nasıl baş ettiğiniz ve nasıl tepki verdiğiniz çok önemli. Örneğin; ağlamaya başladığında o an ilgi istiyor demektir. Bu durumda onu da seviyor olduğunuzu söylemek yerine belki yanına gidip, kucağınıza alıp üzüntüsünün ne olduğunu sorabilirsiniz. Net bir yanıtı olmasa da o anki ilgi ihtiyacını gidermiş olacaksınız. Ayrıca mümkün olduğunca büyük kızınızla ayrı zaman geçirmeniz önemli. Bu tarz önlemler de problemi hafifletmezse bir uzman yardımı almanız uygun olur. Çünkü problemin sizin fark edemediğiniz boyutları olabilir.
Öğrenme Bozukluğu Nedir ?
NASIL ANLAŞILIR? NASIL TEDAVİ EDİLİR?

Türkiye'de ilkokul çağındaki çocukların 1 milyonunda öğrenme bozukluğu olduğunu söyleyen uzmanlar, bu durumun çocuğun okulda başarısız olmasına neden olan önemli etkenlerden biri olduğunu söylüyor. Okulda büyük zorluklar yaşayan bu çocukların, kendileriyle ve hayatla barışık olabilmeleri için ise anne-babalara çok önemli görevler düşüyor.

Çocuğunuzun okuldaki başarısızlığı, öğrenme bozukluğundan kaynaklanıyor olabilir. Öğrenme bozukluğu olan çocuklar normal, hatta normalin üzerinde bir zekaya sahip oldukları halde, okulda yaşıtlarından beklenen belli becerileri edinmekte zorlanabiliyorlar. Türkiye'de ortalama yüzde 5-10 civarında çocukta öğrenme bozukluğu görülüyor. Buna göre her sınıfa ortalama, 2 öğrenme bozukluğu olan öğrenci düşüyor. Dolayısıyla yaşıtlarıyla aynı okulda ve sınıfta eğitim görmek zorunda kalan bu çocuklar, yaşıtlarına ayak uydurmakta çok büyük zorluklar yaşıyorlar. Bu da onların duygusal sorunlar yaşamalarına neden oluyor. Öğrenme bozukluğu olan bir çocuğun kendisiyle ve hayatla barışık olabilmesinde ve hayata uyum sağlayabilmesinde anne-babaların ve öğretmenlerin rolü çok büyük. Bu sorunla yaşamak ve başa çıkmak anne-babalar için de zor olabilir. Ancak anne-babaların, problemi kabullenmesi, çözüm için sorunun kaynağını bulması, bir uzmanın desteğini alması ve çocuğa her davranışında sabırlı ve olumlu yaklaşması gerekiyor. Davranış Bilimleri Enstitüsü'nden Klinik Psikolog Şeniz Pamuk ve Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi'nden Psikolog Belgin Temur öğrenme bozukluğunun nasıl bir sorun olduğunu, bu sorunu yaşayan çocukların eğitimlerinin nasıl olması gerektiğini ve anne-babaların dikkat etmeleri gerekenleri anlattılar. 

Öğrenme bozukluğunun nedenleri?

Yapılan araştırmalar, öğrenme bozukluğunun ortaya çıkmasında tek bir neden bulunmadığını gösteriyor diyen Psikolog Belgin Temur, bu olasılıkları şöyle sıralıyor: "Doğum öncesinde annenin yetersiz beslenmesi, enfeksiyonlar, kontrolsüz ilaç kullanımı, doğum sırasında yaşanan bazı sorunlar, zor doğum, kordon anomalileri, doğum sonrası ateşli hastalıklar, kafa travmaları ve kalıtsal etmenlere bağlı olarak çocukta öğrenme bozukluğu ortaya çıkabiliyor."

Öğrenme bozukluğu nedir? 

Öğrenme bozukluğunun, öğretmen ve anne-babalar tarafından çoğunlukla zeka geriliği olarak yorumlandığını belirten Psikolog Şeniz Pamuk, sağını ve solunu ayırt edemeyen veya okuma-yazma öğrenemeyen çocukların ailelerinin çocuğa hemen "Geri zekalı" damgası vurmalarının yanlış olduğunu belirtiyor ve şunları söylüyor: "Öğrenme bozukluğu; beyine ait duygusal veya davranışsal bozukluktan kaynaklanabilen ve akademik becerilerde ortaya çıkan gerilik olarak tanımlanabiliyor. Çocuğun okulda başarısız olmasının nedenlerinden biri öğrenme bozukluğudur. Türkiye'de ilkokul çağındaki çocukların 1 milyonunda öğrenme bozukluğu var ve bunların da genellikle normal veya normalin üzerinde zeka düzeyine sahip olduğu tahmin ediliyor. Öğrenme bozukluğu, erkek çocuklarda kız çocuklara oranla 4 kat daha fazla görülüyor. Türkiye'de ise bu sorun genellikle hiperaktivite (dikkat dağınıklığı) ile karıştırılıyor." 

Öğrenme bozukluğu nasıl anlaşılıyor?

Türkiye'de öğrenme bozukluğunun yeni yeni tanınmaya başladığını söyleyen Şeniz Pamuk, öğrenme bozukluğunun öğretmen ve anne-babalar tarafından yeterince bilinmemesinin bu durumu daha da zorlaştırdığını vurguluyor. Şeniz Pamuk "Öğrenme bozukluğu olan çocukların sorunlarının derecesi farklı olmasına rağmen, hepsinin ortak yanı normal veya normalin üzerinde zekaya sahip olmaları. Ancak öğrenme bozukluğu olan çocuklar, okuma-yazmayı öğrenmekte, harfleri ve sembolleri hatırlamakta zorluk çekiyorlar." diyor ve çocukta öğrenme bozukluğunun belirtilerini şöyle sıralıyor: 

* Yaşıtları öğrenebildiği halde, öğrenme bozukluğu olan çocuk okuma-yazmada ve aritmetikte zorlanır. 

* Okul ve dersle ilgili konularda dikkatini toplayamaz. 

* Okurken ve yazarken harf atlar örneğin, bulut yerine bult yazar. Harf ekler örneğin, dev yerine deve yazar. Ters okur veya yazar örneğin, ev yerine ve yazar. 

* Okurken ve yazarken harf ve ses eşlemelerinde sıklıkla hatalar yapar, örneğin; b'yi d, k'yi t, k'yi g, m'yi n söylemek veya yazmak gibi. Noktalı ve noktasız harfleri karıştırabilir. Bu nedenlerle deniz yerine bemiz, fısıltı yerine vızıltı yazabilir. 

* Okuması son derece yavaştır, harfleri seslendirmek için büyük çaba harcar, ancak okuduğunu anlamakta güçlük çeker. 

* Yazılı ifadeleri son derece kısa ve mesaj iletmekten uzaktır; çocuğun ne anlatmak istediği anlaşılmaz. 

* Düşüncelerini yazılı ve sözlü olarak ifade etmekte zorlanır. 

* Çocuk okulla ilgili işleri sürekli olarak erteler. 

* Unutkan ve dalgındır. 

* Çarpım tablosunu öğrenmekte zorluk çeker. 

* Rakamları ters görür ve bazen yazıları aynada aksettiği gibi ters yazar, örneğin; 6'yı 9, 7'i 4, 15'i 51 gibi.

*  Toplama yerine çarpma yaptıkları gibi, toplamaya da soldan başladıkları görülür.

* Zaman kavramı gelişmemiştir. 

Eğitimde nelere dikkat edilmeli?

Pedagog Belgin Temur, öğrenme bozukluğu olan çocuğun eğitimi sırasında anne-babasının ve öğretmeninin dikkat etmesi gerekenleri şöyle anlatıyor: "Her sınıfta ortalama 2 çocuğun öğrenme bozukluğuna sahip olduğu düşünüldüğünde bu durumun hiç de azımsanmayacak yoğunlukta olduğu görülüyor. Eğitim sistemimizde bu çocuklar için hemen hiçbir özel uygulama yapılmıyor. Bu çocukların tanısı zamanında konulamadığı için yanlış anlaşılıyorlar. Bazen "Yaramaz ve saygısız", bazen de "Tembel" olarak nitelendiriliyorlar. Bu da onların okul hayatları boyunca bu sabıka ile yaşamalarına, var olan potansiyellerinin eriyip gitmesine neden oluyor. Uzman desteğinde yapılacak özel eğitim çalışmasının, çocuğun okula başladığı dönemde başlatılması gerekiyor. Bu çalışma çocuğun hem zorlandığı alanlarda gelişmesini sağlamayı hem de kendisiyle ilgili olumlu yönleri fark etmeye başlamasını amaçlıyor. Ayrıca ailenin, öğretmen ve okulun da çocuğun durumuyla ilgili bilgilendirilmeleri, uzmanın, ailenin ve okulun koordineli olarak aynı dili kullanmaları, aynı teknikleri uygulamaları sağlanıyor. Problemin tanısının ilkokulun son yıllarında ya da ortaokul döneminde konulması durumunda benzer terapi yaklaşımları kullanılıyor. Ancak problemin çözümünün geciktirilmesi problemin de büyümesine neden olduğundan bu dönemde başlanacak bir terapide aileye de çocuğa da biraz daha fazla görev düşüyor." 

Anne-babaların dikkat etmesi gerekenler

Pedagog Belgin Temur, ailelerin öğrenme bozukluğu yaşayan çocuklarıyla daha iyi iletişim kurabilmeleri için şu önerilerde bulunuyor:

* Öncelikle çocuğunuzun zorluk yaşadığı alanları bir uzman yardımıyla iyi saptayın. 

* Onu olduğu gibi kabul edin, özel durumuyla bağlantılı olarak ona daha çok tolerans tanıyın. 

* Unutmayın ki; çocuğunuzun zeka sorunu yok, o sadece özel ve farklı bir çocuk ve farklı öğreniyor.

* Ona değerli olduğunu hissettirin. Bunun için yapmanız gerekenler şunlar; onun kararlarına saygı gösterin, onu dinleyin ve çocuğunuza sık sık sizin için çok değerli bir varlık olduğunu söyleyin. 

* Ona koşulsuz sevildiğini hissettirin. Bunun için yapmanız gereken en önemli şey, başarılı da olsa başarısız da olsa ona onu sevdiğinizi söylemek. 

* Ona destek olun. Örneğin; herhangi bir ödevi ya da işi yaparken ona güvendiğinizi ve başaracağına inandığınızı söyleyin. Ya da ona olumsuz eleştiri yerine teşvik edici önerilerde bulunun. "Yine mi yapamadın" yerine, "Çaba gösterirsen başarırsın" deyin. 

* Evde küçük sorumluluklar verin. Örneğin; Masa hazırlamasını, dolapları yerleştirmesini söyleyin. Başardığında onu ödüllendirin. Maddi ödül yerine sözel ödülü tercih edin. Sözel ödül onu takdir etmektir. Örneğin; ona "Aferin, güzel yaptın, seninle gurur duyuyorum" gibi sözler söyleyin. Bu sözleriniz onun benlik algısının yükselmesine yardımcı olacaktır.

* Zaten yapamaz düşüncesiyle yaklaşmayın. Kendisine ait sorumluluklarında, siz etkin rol almayın. Örneğin; ödevlerini onun yerine yapmayın, onu siz giydirmeyin, ona yemek yedirmeyin. Yetersiz ve yavaş da olsa bir şeyleri kendi başına yapması konusunda ona fırsat verin ve yüreklendirin.

* Başarılı olduğu alanları belirleyin Örneğin; müzik, resim, sanat, spor vs. ve bu alanlara dönük sosyal çalışmalar yapması için fırsat yaratın. Başardığı işlerde onu takdir edin, ama dozunu iyi ayarlayın. Eğer bir işi gerçekten kötü yaptıysa, onu onore etmeyin. Unutmayın ki çocuklar abartıyı kolay fark ederler.

* Günlük yaşamınızı programlayın. Çocuğunuz ne zaman ne yapması gerektiğini önceden bilsin. Program konusunda tutarlı olun. 
* Onu kardeşleriyle ya da arkadaşlarıyla karşılaştırmayın. Çünkü kendisini yaşına göre yetersiz hissetmesine neden olabilirsiniz. 

* Ona beklentilerinizi net bir şekilde anlatın ve kendinize onun düzeyine uygun beklentiler belirleyin. Ona verdiğiniz görevler onun yapabileceği şeyler olsun. 

* Ona bir şey öğretmek istediğinizde mümkün olduğunca bol materyal kullanın, birden fazla duyusuna hitap edebilecek malzemeler hazırlayın. Örneğin matematiği, rakamlarla değil de elmalarla veya bunun gibi somut malzemelerle anlatın. Özellikle öğretilecek konunun görsel malzemelerle zenginleştirilmesi, kolay öğrenmesine ve bilginin kalıcı olmasına yardımcı olacaktır. 

* Ona bol bol günlük hayat deneyimi edinme fırsatı hazırlayın. Çünkü, en iyi öğrenme “Yaşayarak öğrenme”dir. 

* Beklediğiniz hızda öğrenmediğinde onu suçlamayın, sabırlı olun. 

* Onun dikkatinin kısa süreli olduğunu unutmayın.  Ona verdiğiniz görev ve sorumlulukları buna göre ayarlayın. 

* Onunla iyi iletişim kurun, onu dinleyin, anlaşıldığını hissettirin. Ancak iyi bir iletişimle, yaşadığı olumsuzlukların üstesinden gelmesine yardımcı olabilirsiniz. 

* Ve tüm bu süreçte bir uzman desteği alın. Çünkü bu hem çocuğunuzun zorluklarıyla baş etmesini sağlayacak hem de sizin çaresiz hissettiğiniz noktalarda yeniden motive olmanızı ve ihtiyaç duyduğunuz anda destek bulmanızı sağlayacak.

Öğrenme bozukluğunun çeşitleri

Öğrenme bozukluğu çeşitli şekillerde görülebilir. Bunlar: 

* Okuma bozukluğu (Disleksi): Çocuk gördüğü harflere doğru sesleri vermekte zorlanır. 

* Yazma bozukluğu (Disgrafi): Çocuk, yazmak istediklerini doğru harflere ve harf sıralamalarına dönüştürmekte zorlanır. 

* Aritmetik bozukluk (Diskalküli): Çocuk, sayı kavramlarını öğrenmede, işlem yapmada veya problem çözmede zorlanır. 

Yukarıda sıraladıklarımız öğrenme bozukluğunun en kolay fark edilen şeklini tanımlıyor. Bu durumdaki bir çocuk ilkokulun ilk sınıflarında hemen fark edilir. Ancak, en zor olanı çocuğun anlama ve kendini ifade etme konusunda zorlanmasıdır ve bu çocukların fark edilmesi daha uzun bir zaman alabilir. 

Önlem alınmazsa çocukta başka sorunlar ortaya çıkar

Pedagog Belgin Temur, özel eğitim almamış öğrenme bozukluğu vakalarında okul başarısızlığının çözümsüz ve nedeni anlaşılamayan bir problem olarak kaldığını belirterek, önlem alınmadığında neler yaşanacağıyla ilgili olarak anne-babaları şöyle uyarıyor: "Çözümsüzlük günden güne büyüyor, çocuk okula ve okulla ilgili faaliyetlere karşı günden güne daha fazla soğukluk hissediyor. Aile, yakın çevre ve öğretmen de çocuğun başarısızlığını vurguluyor ve çözümün çocuğun daha fazla çalışması olduğu fikrinde birleşiyorlar. Bu yanlış kanı, aileyi özel öğretmenler tutmaya ya da çocuğa daha sıkı bir çalışma programı hazırlamaya yöneltiyor. Bu çaba bir işe yaramadığında, problem her geçen gün daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Böyle bir durumda çocuklarda duygusal problemler görülüyor ve özgüven yetersizliği, iletişim kopukluğu, içe kapanma veya saldırganlık, uyumsuzluk, depresyon vs. gibi değişik uyum ve davranış problemlerinin görülme olasılığı artıyor." 

Öğrenme bozukluğu olan çocuğunuzla iyi bir iletişim kurarak, yaşadığı olumsuzlukların üstesinden gelmesine yardımcı olabilirsiniz. 

Onu olduğu gibi kabul edin, özel durumuyla bağlantılı olarak ona daha çok tolerans tanıyın. Olumsuz eleştiri yerine teşvik edici önerilerde bulunun. 

Duygusal sorunlara neden oluyor

Özel öğrenme bozukluğu yaşayan çocukların çok ciddi duygusal sorunlar yaşayabildiklerini belirten Psikolog Belgin Temur ve bununla ilgili olarak şunları söylüyor: "Özellikle okuma-yazmada problem yaşayan çocuklar okulda başarısız oldukları için, kendi zekalarından şüphe duyabiliyorlar. Kendilerine sık sık 'Ben aptal mıyım?' sorusunu soruyorlar. Okulda ve günlük yaşamda karşılaştıkları olumsuz deneyimler, benlik algılarını da olumsuz yönde etkiliyor. Öğrenme bozukluğu olan çocukların aileleri ve öğretmenleri genellikle onların yapamadıklarına ve beceremediklerine odaklanıyorlar. Bu nedenle sıkça olumsuz uyarı alıyorlar. Bu tutum da çocuğun kendine ilişkin olumsuz düşüncelerinin pekişmesine neden oluyor. Organize olmakta güçlük çekmeleri ve yeterli ders çalışma becerisi geliştirememiş olmaları ders çalışmayı bir kabusa dönüştürebiliyor. Bu da derse ve okula karşı ciddi motivasyon kayıplarına neden oluyor. Dolayısıyla çocuk, okula gitmek istemiyor, okumaya karşı isteksiz oluyor, okul arkadaşlarıyla sosyal ilişki kurmakta ve sürdürmekte güçlük çekiyor ve hareketleri saldırgan bir hale gelebiliyor.
Mükemmeliyetçi Anne-Babalar
Anne-baba tutumu çocuğun davranışını nasıl yönlendirir?

Çocuklar bebekliklerinden itibaren anne-babalarından aldıkları tepkiler doğrultusunda doğruyu ve yanlışı öğrenirler. Küçük bebek annesinin istediği gibi mamasını yediğinde annesinin gülümsemesi, yumuşakça dokunması ve sevgi sözcükleriyle kabul gördüğü mesajını alır. Annenin bu davranışları bebeğin istenen davranışını ödüllendirici niteliktedir. Bir yaşındaki bebek dokunmaması gereken bir eşyaya dokunduğunda annesinin engellemesiyle karşılaşır; annesi ses tonuyla ya da davranışıyla bebeğe bu davranışının uygun olmadığı mesajını verir. Böylece bebekler erken dönemden itibaren yapmaları ve yapmamaları gereken şeyleri öğrenmeye başlarlar. İstenen davranışları sergilediklerinde dış dünya onlar için sevgi dolu, kabul edici, sıcak ve ödüllendiricidir; tam tersi olarak istenmeyen davranışları karşısında engellenebilirler ve bu dış dünya tarafından hoş karşılanmaz, ödüllendirilmez. Böylece anne-babanın tutumu çok erken dönemlerden itibaren çocuğun davranışlarını yönlendirmeye başlar.

Mükemmeliyetçi yaklaşım

Bebekler başlangıçta davranışlarının değerlendirmesini anne-babalarının tepkileri aracılığıyla yaparlar. Anne-babanın eğitim anlayışına ve nasıl bir çocuk yetiştirmek istediklerine bağlı olarak pekiştirdikleri ya da engelleyip cezalandırdıkları tutum ve davranışlar da farklı olmaktadır. Elbette her anne-baba çocuğunun gelişimini destekleyecek ve onun zihinsel, psikolojik ve fiziksel gelişimi için gerekli olduğunu düşündüğü tüm önlemleri alır; çocuğunun yaşama dair tüm bilgileri doğru öğrenmesi, kendisini geliştirmesi konusunda destekleyici olur. Ama bazen anne-babalar çocuklarının başlangıçtan itibaren her şeyi “mükemmel” yapmaları konusunda ısrarcı olabilirler. Bu anne-babalar genellikle kendilerinde de hataya izin vermeyen kişilerdir. Onlara göre her şey zamanında, yerli yerinde, yeterli derecede ve hatasız yapılmalıdır. Bunun için gerekli tüm kaynaklar sonuna kadar kullanılmalıdır. Eğer bir hata yapılmışsa burada mutlaka bir sorun var demektir; yeterince dikkat edilmemiştir, yeterince önem verilmemiştir, yeterli çaba harcanmamıştır. Yani ortada bir hata vardır ve bu hata affedilebilir değildir. Mükemmeliyetçilik, kişinin hayatını zorlaştıran, hırsı ve “doğru” yapmayı yaşamın ilk hedefi olarak gören bir yaklaşımdır. Oysa her zaman her şeyin doğrusunu yapmak mümkün olamayacağı gibi bir çok konuda “tek bir doğru” da yoktur. Yani bir şeyi başarmanın birçok değişik yolu olabilir ve bu yol kişiye göre değişebilir. Mükemmeliyetçi ailelerde çocukların belli bir doğruya ulaşmaları için genellikle tek bir yol önerilir. Bu yol en doğru ve en mükemmel yoldur. Çocuk kendi doğrusunu bulmak için anne-babanın belirlediği bu yoldan geçmek durumundadır. Aksi halde davranışı onaylanmaz ve eleştirilir. Özellikle de kendileri başarılı olmuş, meslek sahibi, statü sahibi, yüksek eğitimli kişiler çocuklarının “kendileri gibi” olması konusunda daha ısrarcı olabilmektedirler. Çocuklarının okulda “en başarılı” olmalarını isterler. Kendileri bunun için gerekli tüm yatırımları yaparlar; çocuklarını iyi bir okula gönderip, en güzel okul malzemelerini alırlar, çocuğun başarılı olması için gerekli her türlü koşulu sağlarlar. Sıra çocuktadır. O da bu olanakları çok iyi kullanıp kendisine yapılan yatırımın karşılığını çok başarılı olarak verecektir. Sınavda tüm soruları doğru yapmışken, neden bir soruda dikkat hatası yaptığıyla ilgilenilir. Bir sonraki sınavda aynı hatayı yapmaması için defalarca uyarılır ve gerekli tüm önlemler alınır. Başarılı olduğu, hatasız yaptığı sınav sorularıyla ilgilenilmez. Başarı zaten olması gereken bir sonuçtur. Ama yanlışlar affedilmez. Çünkü çocuk aynı soruyu bir önceki akşam babasıyla yapmıştır; sınavda aynı soruyu yanlış yapması affedilir bir durum değildir. 

Çocukluğunda yeterli eğitim alamamış, yaşam koşulları nedeniyle iyi eğitim olanaklarına sahip olamamış anne-babalar da bazen benzer bir mükemmeliyetçi tutum içine girebilirler. Bu aileler de çocuklarının başarısı için seferber olurlar. Her türlü olanağı yaratırlar. Sonucunda bekledikleri kendilerinin yapamadığını çocuklarının yapmasıdır. Bu durum genellikle çocuklar üzerinde şöyle bir baskı yaratır: Anne-baba çocukluğunda çok zorluk çekmiştir. Çocuklarına sağladıkları olanakların hiçbirine sahip olmamışlardır. Oluşturulan koşullara sahip olan bir çocuğun da mutlaka başarılı olması beklenmektedir. Aksi bir durum düşünülemez. Bu durumda çocuk hata yapmaktan ve başarısız olmaktan daha fazla korkmaktadır. 

Mükemmeliyetçi yaklaşımdan çocuklar nasıl etkilenirler?

Çocuklar becerileri geliştikçe kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılama çabasına girerler. Örneğin; bir yaş civarındaki çocuk eline çatal, kaşık almak ve onları fonksiyonel olarak kullanmak arzusundadır. Başlangıçta bu bir oyun gibi olsa da aslında çocuğun çatal-kaşıkla yemek yeme becerisinin gelişmesi için bu dönemde eline çatal-kaşık vermek çok önemlidir. Oysa mükemmeliyetçi ailelerde çocuk henüz çatalı mükemmel kullanamadığı için ve yemek yerken üstüne dökme olasılığı olduğu için çocuğa izin verilmez ve elinden çatalı alınarak çocuğun beslenmesi anne-baba tarafından sağlanır. Çocuk evdeki bir çok eşya ve aletin kullanımıyla ilgilenir, her şeyi denemek, keşfetmek ister. Oysa iyi yapamadığı veya henüz erken olduğu gerekçesiyle engellenen çocuk “sen yapamazsın”, “yeterince iyi yapamazsın” ya da “yeterince iyi değilsin” mesajını almaktadır. Bu şekilde büyütülen bir çocuk, doğuştan getirmiş olduğu halde bir çok becerisini geliştirme fırsatı bulamaz. Bir süre sonra da “ben iyi yapamıyorum”, “ben beceremem” algısı gelişmeye başlar. Çok basit aktivitelerde bile performans kaygısı yaşamaya başlar. Hatta daha önce deneyip başardığından emin olmadığı yeni aktiviteleri denemek konusunda isteksiz olmaya başlar. Çünkü denemek ve sonunda başarısız olmak kaygısı ağır basmaktadır.

Anne-babaların hataya izin vermeyen, hep mükemmeli bekleyen tutumları çocuklar üzerinde ciddi bir kaygı yaratmaktadır. Çocuklar yanlış yapma kaygısıyla bir çok şeyi denemekten çekinmekte bu da uyum sorunlarına neden olabilmektedir. Ayrıca benlik algısının gelişiminde de anne babadan alınan geri-bildirimlerin önemi büyüktür. Mükemmeliyetçi tavır sanıldığının aksine çocuğu her zaman başarıya götürmemekte hatta “başarısızım”, “yeterince iyi değilim” algısının gelişmesine neden olabilmektedir. Çocuğun kendini yeterli ve başarılı hissetmesinin ön koşulu, yapabildiklerinin, iyi olduğu yanlarının, çabasının vurgulanması ve desteklenmesidir. 

Ayrıca mükemmeli arayan çocuk en doğrusunu ve en iyisini de yapsa genellikle bundan tatmin olmayacaktır. Çünkü hep “daha iyi”yi hedeflemesi öğretilmiştir ve yaptığı her şey, ortaya koyduğu her ürün “hatasız” ve “mükemmel” olmalıdır. Böyle bir çocuk hiçbir zaman yaptığının yeterince iyi ve hatasız olduğundan emin olamaz. Kendisinde hata ve eksik aramaya alışmıştır ve bu nedenle de ürününden hoşnut olmayacaktır. Böyle bir durumda dışarıdan aldığı övgüler ve destek de işe yaramayabilir. Çünkü kendisi kendi yaptığından tatmin olmadığı için yapılan olumlu eleştirileri de inandırıcı bulmayacaktır. Bunun yanı sıra özellikle de anne-babasına sürekli kendini ispat etme, kendini beğendirme çabasına girecektir. Bu çaba bir süre sonra kızgınlık yaratabilir. Anne-babaya duyulan kızgınlığın da her zaman ifade edilmesi kolay olmamaktadır. Bazen bu öfke çocuğun kendisine dönmekte, kendisine zarar verici davranışlar içine girmekte veya çevresiyle uyum sorunları yaşayabilmektedir. 

Mükemmeliyetçi anne-babaların çocukları arkadaş ilişkilerinde de sorunlar yaşayabilmektedirler. Diğer çocukların tutum ve davranışlarını daha fazla eleştirmekte, onlardan beklentileri fazla olmakta ve kendi istedikleri gibi davranmadıklarında da onlardan uzaklaşmayı tercih edebilmektedirler. Bunun sonucunda arkadaş bulmakta, arkadaş edinmekte ve bu arkadaşlıkları sürdürmekte de güçlükler yaşayabilmektedirler.

Anne-babalara öneriler

* Çocuklar bebeklik döneminden itibaren becerilerini geliştirmeleri konusunda desteklenmelidirler. Ama unutulmaması gereken, becerilerin ancak hata yapılarak ve beceriksizliğin ardından öğrenileceğidir. (Arabanın direksiyonuna ilk oturduğumuzda hiçbirimiz mükemmel araba kullanmadık!) Bu nedenle ilk öğrenme ve öğretme aşamasında bebeğinize deneye-yanıla öğrenme konusunda fırsat verin. Yeterince iyi ve becerikli yapamadıklarında onları engellemeyin, utandırmayın; aksine yeniden denemelerine ve kendi kendilerine bu becerileri geliştirmelerine izin verin. Çocuğunuz bir şeyi kendi yapmak istiyorsa onu yapabilmek için gerekli donanıma sahip olmaya başladı demektir. Bu aşamadaki engellemeler uzun vadeli kaygı ve güvensizlik duygusunun temelini oluşturur.

* Hırslı olmak başarıyı tetikleyebilir. Ancak bu hırsın kaygı yaratacak boyutta olması tam tersi olarak başarıyı engelleyici olabilmektedir. Çocuğunuzu başarılı olmaya yönlendirirken onu başkalarıyla değil kendi içinde yarışmaya teşvik ederseniz, başarma hırsının kaygıya dönüşmesi engellenebilir. Başkalarıyla yarıştırılan ve başarısı başkalarının seviyesiyle karşılaştırılan çocuklar yetersizlik hissini ve performans kaygısını daha yoğun yaşamaktadırlar. 

* Çocuğunuzun yapamadıklarından çok yapabildiklerine odaklanın. Başarılı olduğu yanları vurgulanan ve pekiştirilen bir çocuk, yeni şeyler öğrenmeye ve keşfetmeye daha istekli olacaktır. Tam tersi olarak yapamadıkları vurgulanan çocuklar hata yapma ve beğenilmeme korkusuyla öğrenmesi için gerekli hevesi de gösteremeyecektir.

* Hatanın insanı geliştiren ve öğretici bir tarafı olduğu unutulmamalıdır. Çocuk kendi çabasına rağmen hata yapabilir. Bu hatanın sonucunu kendisi yaşar ve bu bir yaşam deneyimidir. Bu deneyime dışarıdan müdahale etmek çocuğu sınırlayıcı olmaktadır. Çocuk kendi davranışlarının sonucunu kendisi yaşamalıdır. Bu aynı zamanda kendi davranışlarının sorumluluğunu edinmesi açısından da önem taşımaktadır. Hatanın yapılabilir olduğu, her insanın hata yapabileceği, hataların bizi doğrulara götüreceği vurgulanmalıdır. Asıl ödüllendirilmesi gereken çocuğun çabasıdır. Yeterince çaba göstermesine rağmen çocuklar hata yapabilirler (Yetişkinler de öyle!) “Bu sınava çok çalışmıştın, soruların çoğunu da doğru yapmışsın, tebrik ederim” denilen bir çocuk bir sonraki sınava çalışmaya daha fazla motive olacaktır. “O kadar anlattım sana yine dikkat etmemişsin, bu hata sana yakışıyor mu?” denilen bir çocuk ise kendini başarısız, beceriksiz, sürekli hata yapan bir çocuk olarak hissedecek ve “ne yaparsam yapayım başaramıyorum” diye düşünerek bir sonraki sınava çalışmaya da istekli olmayacaktır. Çalışsa da başaramama kaygısı ile yeterli performansı gösteremeyecektir.
Masum Tacizci
Çocuğunuz erkekse, 3-6 yaş grubuna girdiğinde sizin ve çevrenizdeki kadınların artık hiç kurtuluşu yok demektir! Saç, göğüs, bacak, çorap, topuk....Bir uzuv ya da bir giysiyle mutlaka onun cinsel gelişimine hizmet edeceksiniz!

Belgin Temur, anne-babanın sağlıklı model oluşturmadaki önemini vurgulayarak şunları söylüyor: “Çocuk, 2-3 yaşından itibaren sözel anlatım yeteneğini kazanır. Ailenin bu dönemdeki müdahaleci tutumu, çocukta kararsızlık ve utanç gelişimine etki edebilir. 3-6 yaş arası çocuklarda mastürbasyon etkinliğine rastlanmaktadır. Bu, çocuğun gelişim dönemine ait bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Kız çocuk babaya, erkek çocuk anneye sevgi ve bağlılık hisseder. Bu dönem, aynı zamanda çocuğun çeşitli yetişkin rolleriyle özdeşleşmeye başladığı bir dönemdir. Toplumsal çevre bilinci geliştikçe, çocuk cinsel doğasını anlamaya başlar ve aynı cinsten anne-babasının oynadığı rolü kazanmayı ister...”

Kabul etmek isteseniz de istemeseniz de, artık evde eşinizle sizin rollerinize rakip ve bunu cinsellik yoluyla keşfetmeye yönelen “masum küçük bir kadın” veya “masum küçük erkek” daha yaşıyor! Ve en büyük silahı da, siz daha akıllı davranıp hedefi doğru noktalara taşıyamazsanız, “merakı”!...

Keşif Çatışması...

Onu, yine Belgin Temur’un açıklamalarıyla tanıyalım: “Bu dönemde erkek çocuk anneyi, kız çocuk da babayı sürekli izler. Özellikle onları çıplak görmek eğilimindedir. Bu, kendisiyle ilgili farklılığı anlamaya yönelik bir keşif çalışmasıdır ve çocuk için en doğal deneyimdir. Eğer bu aşamada bir engelleme veya ceza ile karşılaşırsa bu konudaki merakı artacak ve daha yakın temasa yönelecektir. Bu noktadaki yasaklar ve azarlanmalar, çocuğun konuya ilişkin ilgisinin, ihtiyacının ve farklılığın “kötü”, “kabul edilmez” olduğu sonucunu çıkarmasına neden olabilir. Çocukların cinsel farklılıklara ilişkin merakları, bu anlamda kendi cinsiyetlerini ve bu cinsiyete ait fonksiyonları tanımak ve öğrenmek istemeleri, tıpkı yemek yemek, uyumak gibi doğal bir ihtiyaçtır. Çocuk bu konuyla ilgili her türlü sorusuna anında ve doğru yanıtlar almalıdır. Anne-baba, konunun doğal, kabul edilebilir olduğu mesajını vermeli ve gerekirse kendi aralarındaki ilişkiyi çocuğun anlayabileceği düzeyde gerçeklerden uzaklaşmadan anlatmalıdır. Çocuk bebeklik döneminde kendi doğallığı içinde anne-babasının bedeni ile tanışırsa ileride bu konuda aşırı merakı kalmayacaktır.”

Yaklaşım Çok Önemli

Temur’un verdiği bilgilere göre çocuğunuzdaki cinselliğe yönelik gelişim, son derece doğal bir aşama....... Ancak bunun “doğal”lık derecesini belirleyen de yine sizin tutum ve davranışlarınız. Örneğin televizyon izlerken kadın-erkek ilişkisinde cinselliği vurgulayan bir sahne çıktığında çocuğa hiçbir geçerli açıklama- “Ben bu filmden hiçbir şey anlamadım. Başka kanallara bakalım mı?” gibi- yapmadan hemen kanal değiştiriliyorsa; giyinirken odaya, size bir şey sormak amacıyla girdiğinde, “çok üşüdüm, aman acele giyineyim” şeklinde doğal gerekçelerle örtünme yerine, aşırı tepki gösteriyor ve derhal odadan çıkmasını söylüyorsanız; zaten çocuk bu konudaki ayıp ve yasakları hafızasının bir köşesine kaydediyor demektir. Üstelik bu kayıt sadece sizin değil, yakın çevredeki insanların tepkileriyle de son derece zengin bir hale geliyor.

Peki, ne yapmalı, nasıl davranmalı?... Bu dönemde anneye düşen en önemli sorumluluk, çocuğa olan bağımlılığından kurtulması... Böylece onun da, size olan bağımlığını ortadan kaldırabilirsiniz. Ayrıca onu engellediğinizde, simgesel kabul edilen saldırganlık gösterileri yaptığında hoşgörülü ve anlayışlı olmanız ve onu “kız çocuk” veya “erkek çocuk” rolüyle kabul edip onaylamanız son derece önemli davranış biçimleri arasında yer alıyor.

Acaba Neler Hissediyor?

Yine Belgin Temur’un açıklamalarına dönelim: “Çocuk için erkek ve dişi anlamları bizim kullandığımız gibi soyut değerler değildir ve bir taklitten ibarettir. Bununla beraber, 3 yaşındaki çocuk kendisinin kız mı, erkek mi olduğunu anlayabilir. Çünkü çevresindekiler böyle söylemektedir. Karşı cinsten kardeşi olan çocuklar, bu ayırımı daha kolay fark eder. Yine 3-4 yaş civarı çocuklar, kendi cinsel organlarını keşfeder ve duyarlılığı hissederler. Bu erkek çocuklarda daha erken olur. Organlarına dokunduklarında kuşku ve merak duyarlar. Bu aşamada yasakların konulması çocukların sık sık saklanmalarına, yalnız kalıp durularını tek başlarına keşfetmeye yönelik çaba harcamalarına neden olur. Yetişkinler, bu gelişme karşısında “dokunma, ayıp ellenmez” derler ya da özellikle erkek çocuklarına “ellersen keserim; kopar” gibi son derece hatalı uyarılarda bulunuyor. Oysa çocuk kendi cinsel organına dokunduğunda amacı yalnızca onun varlığından emin olmak ve hele erkek çocuksa yerinde durduğundan emin olmaktır. Bu durumda asla kopmaktan, kesmekten söz edilmemelidir. Bağırıp, azarlamak ise ancak bunun “alışkanlık” haline gelmesine yardımcı olur. Tepkisiz kalmak tercih edilmelidir. Ancak süreklilik halini almışsa ve çocuğun sosyal yaşantısını etkiler hale gelmişse, altında bir sorun olabileceği düşünülerek profesyonel bir yardıma başvurmalıdır.”

Nasıl Davranmalısınız?

* Meraklarını erteleme, bekletme, engelleme yöntemlerine başvurmadan, anında giderme yolunu tercih etmeniz gerekiyor.

* Onun için sakıncalı bir durumla karşılaştığınızda veya görmesini istemediğiniz bir şey varsa, ilgisini makul gerekçelerle başka yöne çekmeye çalışın.

* Tekrarlanan bir davranış karşısında yapacağınız açıklama, algılayabilme yeteneklerinin dışına çıkıyorsa, aşırı reaksiyon göstereceğinize “tepkisizliği” tercih edin ve görmezden gelin.

* Cinsel organını sık ellediğini görüyorsanız asla “yakmaktan”, “kesmekten”, “kopmaktan”, söz etmeyin. Zaten kendi içinde o, bu kaygıyı taşıyor.

* Çocuğunuzu “kız çocuk” ve “erkek çocuk” rolleriyle kabul edip, onaylayın. Bu, doğal bir biçimde, davranışlarınız yoluyla ona da yansıyacaktır.

* Çocuktaki engellenmenin, bağımlılığın ve saldırganlığın simgesel anlatımları karşısında hoşgörülü ve anlayışlı davranmaya çalışın.

* Tavırlar ciddi süreklilik kazanmışsa ve çocuğunuzun sosyal yaşamını etkiler hale gelmişse, profesyonel bir yardım almanız gerekiyor demektir.
"Çocukla Kaliteli Zaman Geçirmek" Ne Anlama Geliyor ?
Uzmanlar son yıllarda çocukla geçirilen zamanın miktarının değil, kalitesinin önemli olduğunu savunuyorlar. Anne-babalar ise, çocukla kaliteli zaman geçirmenin ne demek olduğunu merak ediyorlar. İşte bu sorunun yanıtı... 

Bir ailede hem anne hem baba çalışıyorsa, en çok da çocuğa fazla zaman ayıramamaktan şikayet edilir. Uzmanlar bu durumdaki anne-babaların, bu konuda endişelenmelerinin yersiz olduğunu, çünkü çocuğa ayrılan sınırlı zamanda bile, onunla geçirilen kocaman boş bir günden daha fazla yararlı aktivite yapılabileceğini belirtiyorlar. Son zamanlarda bizim de dergimizdeki haberlerde sıkça gündeme getirdiğimiz "kaliteli zaman" kavramının ne demek olduğunu ve anne-babaların bunu nasıl gerçekleştirebilecekleriyle ilgili bilgileri, Mavi Psikolojik Danışmanlık Merkezi'nden Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur anlattı.

Çocukla geçirilen kaliteli zaman

Anne-babaların çocuklarıyla yeterli zaman geçiremediklerinde, bu durumun çocukları üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceği konusunda kaygılar yaşadıklarını belirten Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur, sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle çalışan ve dolayısıyla çocuklarıyla baş başa geçirilecek zamanları yetersiz olan anne-babalar, bu kaygıyı daha yoğun yaşarlar. Yoğun iş temposu, başka yaşam zorunlulukları, zaman zaman anne-babaların eve çok geç saatlerde gelmelerine ve bu nedenle de bazen neredeyse çocuklarıyla hiç görüşememelerine neden olabiliyor. Bu noktada uzmanlar çocuklarla geçirilen zamanın miktarının değil, kalitesinin önemine dikkat çekiyorlar. Ancak birçok anne-baba, “kaliteli zaman” denen kavramın ne olduğu hakkında net bir bilgiye sahip değil.”

Kaliteli zaman ne demektir?

Çocukla kaliteli zaman geçirmenin ne demek olduğunu ise Belgin Temur şöyle anlatıyor: “Tüm insan ilişkilerinde olduğu gibi çocuk ile anne-baba ilişkisinde de zamanın paylaşım, etkileşim ve karşılıklı duygu alışverişi şeklinde geçirilebilmesi önemlidir. Fiziksel olarak bir arada bulunmak, çocuklar için zamanın birlikte geçirilmesi anlamına gelmiyor. Çocuklar, anne-babalarının kendi dünyalarına aktif bir şekilde katılımına ihtiyaç duyarlar. Birlikte geçirilen zamanın mümkün olduğunca; çocuğu dinlemeye, anlamaya, ihtiyaçlarını, sevinçlerini, mutluluklarını, kızgınlıklarını, üzüntülerini ve kaygılarını anlamaya yönelik olarak geçirilmesi esastır. Ayrıca çocuklar kendi dünyalarındaki heyecanları anne-babalarıyla paylaşmaya ihtiyaç duyarlar. Kendileri için önemli olan her şeye anne-babanın da aynı ilgi ile katılımını beklerler. İşte çocukla geçirilen zamanın böyle bir paylaşım içinde geçirilmesi durumunda, zamanın kaliteli olmasından söz edilir.”

Çocuğu tanımanın önemi

Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur, çocukla kaliteli zaman geçirebilmek için onu tanımanın çok önemli olduğunu vurguluyor ve bunun nasıl gerçekleşebileceğini de şöyle anlatıyor: "Anne-baba olmak birçok beceriyi ve hassasiyeti gerektirir. Çocuğun doğumundan itibaren onu izlemek, tanımak, ihtiyaçlarını, özelliklerini, farklılıklarını ve duygularını ifade ediş biçimini kavramak gerekir. Çocuğun söylediklerinin, davranış ve tutumlarının altındaki mesajları kavrayabilmek, söylediği ile söylemek istediği arasındaki farkı gözlemleyebilmek dikkat gerektirir. Bazen çocuklar, bazı ihtiyaçlarını talep etmezler. Burada onun ihtiyacını fark etmeniz önemlidir. Her çocuğun kendini ifade ediş biçiminin farklı olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle öncelikle çocukların bebekliklerinden itibaren çok dikkatlice gözlenmeleri önemlidir. Çocukla geçirilecek zamanın içeriğinde hem birtakım becerilerin geliştirilmesine olanak verilmesi hem de oyuna yer verilmesi gerekir. Bu içeriğin belirlenmesi için de çocuğun çok iyi tanınması gerekir. Çocuğun bireysel özelliklerinin tanınmasının yanı sıra, belirli yaşlara ait gelişimsel ve psikolojik özelliklerin de bilinmesi önem taşır. Örneğin bir çocuğun yaşadığı korkuların o yaşa ait doğal bir korku mu, yoksa fobi mi olduğunu ayırt edebilmek ve ilişkide kullanılacak dili belirlemek önemlidir. Bir önemli konu da, çocuğun yaşına uygun olarak yapabileceklerinin ve yapamayacaklarının ayırt edilmesidir. Eğer anne-babalar çocuklarının bazı becerilerinin gelişmesi için fırsat yaratmazlarsa, çocuklar yaşlarına ait becerileri geliştiremezler. Örneğin eline hiç kalem verilmeyen bir çocuk, çizgi çizme becerisini geliştiremeyecektir. Birlikte geçirilecek zamanın içeriğinde, çocuğun yaşına ait becerileri sergileyebilmesine ve geliştirmesine fırsat vermek de önemlidir. Bazen de tam tersi olarak aileler, çocukların gelişim düzeylerinin çok üzerinde bazı becerileri sergilemeleri konusunda çocukları zorlayabilirler. Böyle bir tutum da çocuğun yoğun performans kaygısı ve yetersizlik duygusu yaşamasına neden olabilir. Yine bazı çocuklar, yaşadıkları değişik duygusal ve algısal sorunlar nedeniyle bazı becerileri, yaşıtlarına göre daha geç geliştirebilirler. Böyle bir durumda da çocuğun yapabileceğinden daha fazlasını beklemek, aynı tür kaygılara ve yetersizlik duygularına neden olabilir, bu da çocuğun daha da başarısız olmasına neden olabilir.

Birlikte geçirilen zamanda neler yapılabilir?

Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur, anne-babaların, çocuklarıyla kaliteli zaman geçirebilmeleri için başvurmaları gereken yöntemleri şöyle anlatıyor: 

Çocuğunuzla oyun oynayın 

Çocuk denince akla gelen ilk şey oyundur. Çocuklar dünyayı oyun aracılığıyla tanırlar. Oyuncaklar, çevredeki objeler, kişiler, olaylar, doğa, yapılar, araçlar, hayvanlar ve yollar çocuklar için oyun, öğrenme ve eğlence malzemesi olabilir. Bu nedenle de anne-babanın oyun oynaması, oyunun bir parçası olması veya oyuna aracılık edebilmesi çok önemlidir. Oyun, hem çocuğun ihtiyacını karşılayan hem de anne-babanın çocuğu yakından tanımasını ve takip etmesini sağlayan bir aktivitedir. Oyun oynarken çocuğun özgür olması, kendini rahat ifade edebilmesi ve yargılanmaması önemlidir. Anne-babaya çocuksu veya bebeksi görünen bir oyun ve oyuncak, çocuğun önemli bir ihtiyacını karşılıyor olabilir. Oyun oynayabilmek, anne-baba için her zaman kolay değildir. Bazı kişilerin böyle bir yatkınlığı olmayabilir. Böyle bir durumda da oynayabileceğiniz, keyif aldığınız oyunlarla, keyif almadıklarınızı birbirinden ayırmak önemlidir. Belki de anne-babanın oyun paylaşımı yapmaları gerekir. Örneğin anne, evcilik oyununu daha keyifli oynayabilirken, baba da top ve bahçe oyunlarında çocuğa eşlik edebilir. Çünkü sıkılarak, keyif almadan oynanan oyunlar, çocukların da sıkılmasına ve oyundan tatmin olamamalarına neden olur. Tabii tüm oyunlar sizi sıkıyorsa, bu durumda çocuğunuzla oyun paylaşabilme olasılığınız olmayacaktır. Bu nedenle her anne-babanın oyun öğrenmek, oynamak ve yatkınlık kazanmak konusunda çaba sarf etmesi gerekir.

Onu gözlemleyin

Oyunda çocuğu gözlemek ve duygularını ifade etmesi için ortam yaratmak da önemlidir. Özellikle okulöncesi yaşlarda evcilik ve kukla gibi hayal gücüne yönelik oyunlar çocukların iç dünyalarını yansıtmaları için çok önemlidir. Bu tip oyunlar için gerekli malzemelerin bulundurulması da bu açıdan önem taşır. Ayrıca resim de çok önemli bir oyun ve ifade aracıdır. Çocuklar dış dünyayı, kendi duygularını ve yaşadıklarını resim ve boyalar aracılığıyla genellikle çok açık bir şekilde ifade ederler. Bu nedenle bol bol resim malzemesi almak ve bu konuda onu desteklemek önemlidir. Tüm diğer oyun ve aktivitelerde olduğu gibi resim yapması sırasında da çocuğa öğretici davranmak yerine, onu serbest bırakmak önemlidir. Örneğin çocuğun kırmızıya boyadığı bir bulutun ısrarla maviye boyanmasını istemek yerine, boyadığı kırmızı bulutun onun için ne ifade ettiğini konuşmak, birlikte geçirilen zamanın daha kaliteli hale gelmesi anlamına gelecektir. Elbette ki çocuklara bilgiyi öğretmek de önemlidir. Ancak özellikle oyun sırasında bu zamanın bir paylaşım ve rahatlama zamanı olduğu unutulmamalı, çocukta performans kaygısı yaratacak şekilde öğretici ve zorlayıcı olmamaya özen gösterilmelidir.

Çocuğunuza karşı empatik olun

Kaliteli zamanın içeriğinde en önemli hususlardan biri de çocukların duygularının anlaşılması yani empatik olunmasıdır. Empati; karşınızdakinin duruşundan, bakışından, söylediklerinden, bazen söylemediklerinden ne hissettiğini anlamaya çalışmak ve bunu ona geri bildirmek anlamına gelir. Çocukların da tıpkı yetişkinler gibi daha kolay ifade ettikleri duygular vardır. Örneğin çocuklar öfkeyi daha kolay ve çabuk ifade ederler. Ama genellikle öfkenin altında daha farklı, bazen yumuşak, üzücü, sıkıntı veren başka bir duygu olabilir. Sizin bu altta yatan duyguyu anlayabilmeniz ve bunu çocuğa fark ettirmeniz önemlidir. Çünkü ifade edilen duygular, kabul göreceğinden kuşku duyulmayan duygulardır. Eğer siz çocuğunuzun her türlü duygusunu kabul edeceğinizi ona fark ettirirseniz, onun da bu duyguları ifade edebilmesi kolaylaşacaktır. Empati, birçok kişide doğuştan var olabilen, ama aynı zamanda öğrenilebilen bir beceridir. Ancak üzerinde düşünmeyi ve çalışmayı gerektirir. Söylenen sözlerden direkt anlamlar çıkarmaya alışık olmanız durumunda, söylenenin altında yatan gerçek duyguyu anlama fırsatını da kaçırabilirsiniz. Bu nedenle, empati kurabilmek her anne-babanın öğrenmesi gereken bir beceridir."

“BİRLİKTE YAPILANLARDAN ÇOCUK TATMİN OLMALI”

Çocukların anne-babalarıyla birlikte oldukları zamanlardan keyif almaları ve doyuma ulaşmaları için neler yapılması gerektiğiyle ilgili önerileri şöyle: “Çocuğunuzla geçirdiğiniz kısa zamanda onunla açık, yakın, anlayan, dinleyen bir rolde ilişki kurabilirseniz, çocuğunuzun da böyle bir zamandan tatmin olma olasılığı artacaktır. Böylece birlikte olunan zamanlara problem taşınmayacaktır. Çocuklar, ailece birlikte olunan zamanlar gergin geçtiğinde, anne-babadan ilgi alma yolu olarak kızgınlığı, agresyonu ve problemler yaratmayı kullanırlar. Oysa birlikte kaliteli zaman geçirmek, çocuğu tatmin edeceği için, anne-baba ile ilişki için, olumsuz bir yöntem denemesine gerek kalmayacaktır.” 

Oyun, hem çocuğun ihtiyacını karşılayan hem de anne-babanın çocuğu yakından tanımasını ve takip etmesini sağlayan bir aktivitedir. 
Çocuğun Yaşamında Babanın Rolü
Çocukla kurulan iletişimde her zaman anne daha önde görülür. Ve babalar da genelde, belki biraz da kolaylarına geldiği için, geri planda kalmayı tercih ederler. Oysa çocuğun yaşamında babanın rolü en az anne kadar önemli. İşte, bu konuda Belgin Temur’un verdiği bilgiler...

Babalık rolü tıpkı annelik gibi çocuğa sahip olmayı istemekle başlıyor. Her iki eşin de çocuk sahibi olmaya karar vermeleri, kendilerini bu göreve hazır hissetmeleri önemli. Baba adayının çocuklarıyla ilk iletişimleri annenin hamilelik döneminde eşine yardımcı olmaya başlıyor.

Hamileliğin her aşamasını takip etmek, anneye bebeği hazırlık aşamasında psikolojik destek vermek, bebeğin gelişimini takip etmek, doktor kontrollerinde bulunmak bu role hazırlığın önemli adımları. Doğumdan itibaren bebeğin ihtiyaçlarının karşılanmasında anneye yardımcı olmak da yine bebekle fiziksel-psikolojik etkileşimin oluşumunda etkili. Özellikle babaların bebekleriyle beden temaslarının olması ve göz teması kurmalarının önemi büyük. Çocuğun doğumundan itibaren onunla yoğun bir iletişim halinde olan babaların, hayatları boyunca çocuklarıyla daha sağlıklı iletişim kurma olasılıkları artıyor.

Seksüel gelişim ve baba

Babanın çocuk üzerindeki en önemli rollerinden biri de çocuğun psiko-seksüel gelişimi üzerindeki etkileri. Kız ve erkek çocukların doğuştan getirdikleri kendi cinsiyet rollerine ait özellikleri ancak sağlıklı modellerin izlenmesi ve taklit edilmesi yolunda gelişebiliyor. Babanın aile içinde tavrı, fonksiyonu, çocuğuyla kurduğu yakın, açık ve güvenli bir ilişki, özellikle erkek çocuğun babayla özdeşleşmesini kolaylaştırıyor ve kendi cinsiyet rolünü geliştirmesine yardımcı oluyor. Erkek çocuklar taklit edebilecekleri ya da yakın ilişki kurarak özdeşleşebilecekleri iyi bir model bulamadıklarında kendi cinsel kimlik gelişimleri bu durumdan olumsuz etkileniyor. Ya da babanın aile içinde yeterince etkin olamadığı durumlarda erkek çocukların maskülen özelliklerinin yeterince gelişememesi riskinin oluşabileceği biliniyor. Aynı şekilde kız çocuklar için de babanın rolü, karşı cinsi anlaması, kendine güveninin geliştirebilmesi açısından önem taşıyor. Babayla iletişimde bulunarak erkeklere karşı nasıl tepkide bulunacaklarını ve erkeklerin kendi cinsiyetlerine nasıl tepkide bulunduklarını öğreniyorlar. Yetersiz baba modeli ya da yoksunluğu, kız çocukları özellikle ergenlik döneminde etkiliyor ve ergenlik sıkıntılarının daha şiddetli yaşanmasına neden olabiliyor.

Baba ve disiplin

Çocuğun gelişiminde, hayata hazırlanmasında uygun disiplin yöntemlerinin kullanılmasının önemi büyük. Disiplinin oluşturulmasında anneye de babaya da önemli görevler düşüyor. Anneler genelde çocuklarıyla daha fazla zaman geçirebilmek ve bu nedenle kuralları uygularken pratikteki zorluklar nedeniyle tutarlı davranamayabiliyorlar. Bu noktada babanın sadece kızan, bağıran, otoriteyi temsil eden, kendisinden korkulan ve tehdit unsuru olarak kullanılan rolde tutulması sıkça rastlanılan bir durum oluyor. Oysa bu tutum hem çocukların yeterince disipline edilememelerine hem de babaya iletişimden uzak bir rol verilmesine neden oluyor. Bunun yerine annenin de babanın da belli esneklikleri de bulunan, mümkün olduğunca ortak disiplin ilkeleriyle yaklaşmaları gerekiyor. Çocuklarıyla daha az zaman geçirmek, kuralarında daha tutarlı olmaları konusunda zaman zaman babalar için avantaj oluşturabiliyor. Ama bu avantajı babayı korku objesine çevirerek dezavantaja dönüştürmemek gerekiyor. Ve disiplin oluşturulurken çocukların duygularının değil, davranışlarının kısıtlanması ya da başka deyişle istenmeyen ve uygun olmayan davranışların uygun olanlarıyla değiştirilmesi esas olmalı. Babalar bu noktada daha çok istenmeyen davranışı vurgularlarsa, çocuklar da kendilerini hep olumsuz davranışları olan, istenmeyen, sorun yaratan çocuk olarak algılayabilirler. İstenmeyen davranışları değiştirirken sadece sorun olan davranışları vurgulamak yerine olumlu davranışın ne olduğunu belirtmek, olumlu davrandığı takdirde ödülün ne olacağını belirtmek, olumlu davrandığı takdirde ödülün ne olacağını belirtmek daha etkili olur ve çocuğun olumsuz benlik algısını geliştirmesi riskini de ortadan kaldırır. Ödül mutlaka maddesel bir şey olmak zorunda değildir. Hatta maddesel ödüller yerine davranışsal veya sözlü ödüller kullanılması daha fazla tercih edilmelidir. Çünkü “Seninle gurur duyuyorum, bu şekilde davranırsan beni çok mutlu edeceksin” gibi açıklamalar çocuğu olumlu davranmaya motive ettiği gibi, kendisini algılamasını da olumlu yönde etkiler.

Zaman yerine hediye

Babaların bazen çocuklarıyla yeterince zaman geçiremedikleri ve onlarla yeterince ilgilenemedikleri kaygısıyla onları hediyeye ve oyuncağa boğdukları biliniyor. Ve böylece her akşam eve geldiğinde “Baba bana ne getirdin?” diyen çocuklarına bir şey vermenin hazzını yaşamak isteyebiliyorlar. Oysa bu tavır, çocukların yeni bir şeye sahip olanın keyfini yaşamaktan alıkoyuyor ve sürekli talep etmelerine ve bir türlü sahip olduklarından memnun olmamalarına neden oluyor. Üstelik aslında baba ile çocuk arasında gerekli olan duygusal yakınlığın yerini de asla tutmuyor. Her gün bir oyuncak getirmek yerine çocuğunu kucağına alıp onunla 5-10 dakika sohbet etmek, o günün nasıl geçtiğinden öz etmek, çocuklar için de babalar için de çok daha doyurucu oluyor.

Babaların çocuklarıyla iletişimlerinde dikkat etmeleri gereken noktalar:

 Hamilelik döneminde eşinize hoşgörü, anlayış ve özel ilgi gösterin, bebeğinizin anne karnındaki gelişimiyle ilgilenin. Çocuğunuzun gelişimi anne karnındayken başlar. Ve eşinden destek gören, huzurlu bir hamilelik geçiren annelerin çocuklarının çok daha sağlıklı oldukları biliniyor.

 Bebeğinizin bakımında görev alın. Bebeğinizin sağlığı, beslenmesi, temizliği, ağladığında sakinleştirilmesi ve tüm ihtiyaçlarının karşılanması konusunda becerilerinizi geliştirin. Onun da bir kişiliği olduğunu, sevdiği ve sevmediği şeyleri doğduğu andan itibaren takip etmeye ve öğrenmeye başlayın. Unutmayın ki, bu ilişki daha sonra sürecek olan sağlıklı bir ilişkinin önemli bir başlangıcıdır.

 Çocuğunuz üzerinde korkuya dayalı bir disiplin uygulamayın. Sizinle rahat ve açık bir ilişki kurabilmesi için ona fırsat verin. Tam tersi olarak tamamen disiplinsiz, kuralsız ve kontrolsüz bir disiplinin de çocuk üzerindeki olumsuz etkilenin göz ardı etmeyin.

 Çocuğunuzla iyi iletişim kurmanız önemlidir. Tıpkı annesiyle olduğu gibi sizinle de yakın ve sıcak ilişki kurabilmesi ve üzüntüsünü ve mutluluğunu sizinle paylaşabilmesi gerekir. Oysa babasının kendisinden uzak olduğunu hisseden bir çocuklar, babalarıyla aralarında bir mesafe olması gerektiği mesajını alırlar ve bu durum onların ihtiyaç duyduklarında gerekli desteği talep etmeleri konusunda çekingen kalmalarına neden olabilir. Böyle bir durumda bu desteği başka kaynaklardan arama riski oluşur. Özellikle küçük yaşlarda babalarıyla duygusal anlamda yakınlaşamayan çocukların ergenlik dönemlerinde daha büyük sorunlar yaşadıkları ve bu dönemin zorluklarıyla baş etme konusunda daha yetersiz kaldıkları biliniyor. Bu nedenle zaman kaybetmeden çocuğunuzu dinlemeye ve onunla yakınlaşmaya başlayın.

 Babaların da tıpkı anneler gibi çocuklarını her koşulda (başarılarında da başarısızlıklarında da) sevdiklerini hissettirmeleri, çocuklarının kendi hayatlarındaki önemini çocuklarına ifade etmeleri, sağlıklı bir güven gelişimi için çok önemlidir. İstenmeyen davranışları öne çıkarıp vurgulamaktan çok, olumlu-istenen davranışın desteklenmesi, ödüllendirilmesi ve övülmesi çocukla kurulacak disiplin ilişkisi etkinliğini artırır.

 Yoğun iş temposu nedeniyle çocuklarıyla daha az vakit geçirmek zorunda kalan babaların da, onlarla sağlıklı iletişim geliştirebilmeleri ve çocuklarına yeterli ilgi gösterebilmeleri mümkündür. Önemli olan kısa da olsa çocuklarla özel zaman geçirmek ve bu zaman diliminde çocuğun psikolojik ihtiyaçlarıyla ilgilenebilmektir. 

 Çocukların, babalarının özel ilgilerine ihtiyaç duydukları ve bu ilginin çocukların hem zihinsel hem de psiko-seksüel gelişimleri açısından çok gerekli olduğu unutulmamalıdır. 

 Baba yoksunluğunun çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri biliniyor. Özellikle de babasının yetersiz ilgisine ve ihmaline maruz kalan çocukların kişilik gelişimlerinin bir yönüyle yetersiz kalabileceği ihtimali unutulmamalı.

Kişilik Gelişiminde Babaların Rolü

Babanın çocuğun kişilik gelişimindeki rolü konusunda bize bilgi veren Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden Psikolojik Danışman Belgin Temur, etkin bir baba rolü çocukların her türlü gelişimlerine olumlu yönde katkıda bulunuyor diyor ve şöyle devam ediyor: “Babanın çocuğu ile ilişki kurma biçimi çocuğun kişiliğini etkiliyor. Örneğin, aşırı otoriter tavır ve ilgisizlik çocukların utanç, çekingenlik gibi kişilik özellikleri geliştirebilmelerine neden olabiliyor. İlgili ve sevgi dolu bir tavır ise çocukların sosyal uyum yeteneklerinin artmasına, liderlik özellikleri geliştirebilmelerine etki ediyor. Babanın sağlıklı otorite sağlayamadığı, disiplinsiz ve aşırı hoşgörülü bir tutumda olması ise çocukların bazı uyum ve davranış bozuklukları yaşama olasılığını arttırıyor.”
Çocuğunuz Depresyonda Mı ?
Üzücü ve rahatsız edici durumların ardından çocuğun üzgün olması beklenen bir sonuçtur. Ve rahatsız edici durumun ortadan kalkması ile kısa sürede bu üzüntünün de geçmesi beklenir. Depresyondaki bir çocuk için ise bu durum daha ciddi ve uzun sürelidir. Çocuğunuzun yaşadığı olumsuz duygular uyumunu, katılımını etkiliyor; uyku, yemek gibi günlük alışkanlıklarını bozuyorsa ve çevresiyle ilişkileri bozuluyorsa depresif bir bozukluğun varlığı düşünülmelidir. Somatik etkilere depresyonda sıkça rastlanır. Bunlar başağrıları şeklinde olabilir. Mide, adale ve eklem ağrıları şeklinde de görülebilir. Kabızlık olabilir; depresyondaki çocukların yaklaşık % 20’sinin alt ıslatma problemi olduğu bildirilmiştir. 

Depresyonda da diğer psikiyatrik problemlerde olduğu gibi genetik ve biyolojik bir yatkınlık söz konusudur. Bununla birlikte bazı eşlik eden ve hazırlayıcı durumlar depresyon oluşumunu tetikleyici ve hızlandırıcı olabilmektedir. 

Depresyonun fizyolojik Belirtileri

Fizyolojik belirtiler şu başlıklar altında toplanabilir:

Uyku bozuklukları: Sık uyanma, uykuya dalamama, uyku uyanıklık döngüsünün değişimi
Somatik rahatsızlıklar: Başağrıları, mide ağrıları vs.
Gıda alımı ile ilgili bozukluklar: İştah azalması veya artması, kabızlık
Kiloda değişiklik
Yorgunluk
Psiko-motor rahatsızlıklar: Vücut heriketlerinde artış veya azalma, 
Bilişsel fonksiyonların azalması veya çoğalması, konsantrasyonun bozulması, kafa karışıklığı 
Çevredeki olaylara reaksiyon göstermeme
Çocuğun moralinde gün içinde sık değişiklik olması

Depresyonun Psikolojik Belirtileri:

Mutsuzluk, ağlama
Kendisi hakkında olumsuz duygular (kendine güvenin ve özsaygının azalması)
İlişkileri ve arkadaşlıkları hakkında olumsuz duygular
Gelecek konusunda olumsuz duygular, gelecekten umutsuzluk
Sinirlilik, tahammülsüzlük, öfke patlamaları
Sosyal çekiniklik
Suçluluk duygusu, çevresinde olan olumsuz olaylardan kendini suçlama eğilimi
Günlük aktivitelere karşı olan ilginin ve alınan zevkin azalması, oyundan keyif almama, oyun oynamak istememe, derse isteksizlik, okula gitmek istememe
Detaylara takılma, (özellikle ergenliğe yaklaşırken) intiharla ve ölümle ilgili düşünceler ve teşebbüsler

Tüm bu belirtilerin sayısı ve şiddeti çocukların yaşına, kişilik özelliklerine ve içinde yaşadıkları koşullara göre değişkenlik göstermektedir.    

Bebek Depresyonu 

Depresyona küçük bebeklerde de rastlanmaktadır. Çocuklarda depresyonun ifade biçimi, hangi yaşta olduklarıyla çok ilgilidir. Bebeklerde depresyonun çok nadir görüldüğü bilinmekle birlikte, olması durumunda da etkilerinin oldukça uzun süreli olduğu bilinmektedir. Bebek ile kendisine bakan kişi arasındaki bir rahatsızlığın yansıması olarak ortaya çıkar. Özellikle annenin ya da bakıcının depresif olması durumunda bebeğin de bu karamsar bakıştan etkilendiği bilinmektedir. Özellikle annelerde %25 ile %30 oranında görülen post-partum (doğum sonrası) depresyon annelerin bebekleriyle kurdukları ilişkinin kalitesini de etkilemektedir. Depresyondaki bir annenin bebeğiyle daha az ilişki kurması, bakımı, beslenmesi konusunda bebeği ihmal etmesi, yetersiz sevgi ve yetersiz beden teması bebeğin de depresif özellikler göstermesine neden olabilmektedir. Depresif bebekler içe dönebilir, çevrelerine olan ilgileri ve ilişkileri azalabilir, uyku ve yeme sorunları yaşayabilirler. Mutlu ve neşeli görünmeyebilirler. Hatta bazen bu durum bebeğin fiziksel gelişimini ve büyümesini yavaşlatabilir.

Okul Öncesi Dönem

Okul öncesi dönemde çocuklar depresyonlarını daha çok davranışlarıyla ifade ederler. Bu yaştaki çocukların duygularını direkt ifade edemedikleri ama davranışlarıyla bu mesajları verebildikleri bilinir. Öfkeli, agresif ve sinirli olabilirler. Aşırı hareketli veya aşırı hareketsiz olabilirler. Korkular geliştirebilirler ve uyku sorunları olabilir. Evdeki ve okuldaki kurallara uymakta zorlanabilirler. Yaşıtlarıyla oyun oynamak ve oyunu sürdürmekle ilgili sorunlar yaşayabilirler. Bazen oyundan kaçınma ve içine kapanma olabilir. 

Okul Çağı

İlkokul çağında da benzer özellikler görülebilir. Depresyondaki bir çocuk mutsuzluk, durgunluk, genel anlamda bir isteksizlik gösterebileceği gibi öfke, saldırganlık, aşırı hareketlilik, dikkat bozukluğu, uyku ve iştahta değişiklikler de gösterebilir. Çabuk parlama, tahammülsüzlük, sebatsızlık, sabırsızlık, ruh halinde ani değişiklikler (çok sevinçliyken birden ağlama veya aşırı üzüntülü görünme vs.) gibi belirtiler gösterebilir. Tüm bu belirtilerin yaklaşık 2 hafta devam ediyor olması depresyon riskini düşündürmeli ve profesyonel bir yardıma başvurulmalıdır. Küçük yaşlarda ortaya çıkan fobiler, ayrılığa (özellikle anneden ayrılmaya) hassasiyet en önemli işaretlerden biridir. Depresyon açısından risk taşıyan çocukların yeni durumlara adapte olmak konusunda bir beceri eksikliği taşıdıkları bilinmektedir. Okul reddi de bu nedenle bu yatkınlığı taşıyan çocuklarda daha sık rastlanan bir problemdir. Ümitsizlik ve karamsarlık, gelecekle ilgili beklentilerinin olmaması eşlik eden duygulardır. 

Okul çocuklarında özellikle başarının birden bire düşmesi ve sosyal uyumun bozulması potansiyel bir depresyonun işareti olarak değerlendirilmelidir. 

Hangi Çocuklar Riskli?

Genetik ve biyolojik olarak depresyona yatkın olan çocuklar için bazı risk faktörlerinin varlığı bilinmektedir. 

Ailesinde depresyon geçirmiş kişilerin varlığı çocuğun da depresyon açısından risk taşıdığının bir göstergesidir. 

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan, davranış bozuklukları olan ve ağır ayrılık anksiyetesi yaşayan çocuklar da depresyon riski taşırlar. 

Depresyonun Tetikleyicileri

Ailelerinde fonksiyon bozukluğu olan çocuklarda depresyon riski artmaktadır. Aile içinde huzursuz ortam, kavga, çocuğun ve/veya aile bireylerinden birinin duygusal istismarı, anne-baba arası ciddi anlaşmazlıklar, çocuğun ihmali, anne-babanın boşanması, aşağılayıcı, onur kırıcı anne-baba tutumları, çocuğa veya aile bireylerinden birine fiziksel şiddet uygulanması, ailenin birlik ve bütünlüğünün tehdit altında olması depresyonu tetikleyici olmaktadır. 

Aşırı eleştirici ortamların, mükemmeliyetçi, hataya izin vermeyen, yüksek beklentilerin olduğu ev ve okul ortamlarının da riskli olduğu bilinmektedir.

Ağır hastalıklar gibi kimi stres arttırıcı hayat zorluklarının da ruhsal durumu bozduğu bilinmektedir.

Yakınlarından aile üyelerinden birinin ölümü veya çocuğun çok sevdiği bir yakınını, arkadaşını kaybetmesi, bazen bir hayvanının ölümü depresyon açısından riskli durmlardır.

Ne Zaman Harekete Geçilmeli?

Depresyonu fark etme konusunda en önemli görev aileye düşmektedir. Çocuğunuzu çok iyi tanımalısınız. Günlük rutinlerini, alışkanlıklarını ve ilişki kurma biçimini çok iyi bilirseniz ortaya çıkabilecek değişiklikleri farketmeniz ve takip etmeniz kolay olacaktır.

Sözü edilen belirti ve sinyaller en az iki haftadır devam etmekte ise öncelikle aile içinde çocuğunuzu iyi tanıyan diğer kişilerden de yardım istemeli, onların da görüşünü almalısınız. Okulu ve öğretmeniyle görüşüp bu belirtilerin hangi ortamlarda nasıl ve ne sıklıkta ortaya çıktığını iyi belirlemelisiniz. Bu bilgiler ışığında bir uzmandan yardım istemelisiniz. 

Bu yardım öncesinde çocuğa karşı tavrınız onu bu durumuyla ilgili suçlayıcı bir şekilde sorgulamak olmamalıdır. Bunun yerine onu dinleyen ve sorunun ne olduğunu anlamaya çalışan bir yaklaşımda olmalısınız. Onunla empati kurup duygularını anlamalı, kendi duygularını farketmesi konusunda ona yardımcı olmalısınız.

Bir uzmana gitmeye karar verdiğinizde ona bunu açıklarken bu durumu kendisine bir ceza gibi algılamaması için öncesinde onunla açıklıkla konuşmanız önemlidir. Örneğin “Hiç laf dinlemiyorsun seni psikoloğa götüreceğim” derseniz bunun bir ceza olduğunu düşünecektir. Bunun yerine çocuğunuza, onun durumunun sizi endişelendirdiğini ona yardım etmek istediğinizi ve bu nedenle de profesyonel bir yardımın iyi olacağını anlatmalısınız.

Anne-babalara öneriler

Bebekliğinden itibaren çocuğunuzla iyi, yakın bir ilişki kurun. Onun fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarının yeterince ve zamanında karşılandığından emin olun. 

Bebeğinize sizin dışınızda biri bakıyorsa (anneanne-babaanne veya bakıcı vs) bu kişinin depresif bir kişilik özelliği olup olmadığına dikkat edin. Unutmayın ki bebekler karamsar ve yeterince sıcak olmayan bir tavrı hissederler. İhmal edilmek bebeğin depresif özellikler göstermesi açısından riskli bir durumdur.

Aile içinde huzursuzluklar varsa, anne-baba arası tartışmalar yoğunsa ve boşanma veya boşanma riski söz konusuysa bu durumda çocuğunuzun duygularını ifade etmesine fırsat verin. Onun sizin için ne kadar değerli ve önemli olduğunu, her koşulda onun hep yanında yer alacağınızı anlatın ve belli edin.

Çocuğunuzdan beklentilerinizi belirlerken onun psikolojik özelliklerini ve becerilerinin sınırını iyi gözlemleyin. Yapabileceğinin çok üstünde, baskıcı ve mükemmeliyetçi bir yaklaşım depresyonu tetikleyici bir ortam yaratmanıza neden olabilir.

Çocuğunuz okula gidiyorsa, öğretmenin, okulunun tavrını iyi araştırın. Yüksek başarıya odaklı, baskıcı bir okul ortamı tıpkı baskıcı ev ortamı gibi risk yaratmaktadır.

Çocuğunuzun genel ruh halini, alışkanlıklarına uyum biçimini, çevresiyle ilişki kurma biçimini, okula ve derslere ilgisini iyi gözlemleyin. Ani olarak ortaya çıkabilecek bir uyum ve davranış sorunu depresyonun bir işareti olabilir. 

Uyku ve iştahla ilgili değişiklikleri göz ardı etmeyin.

Öfkeli ve saldırgan davranmaya başlayan çocuğunuzu cezalandırmak yerine onun bu davranışına neden olabilecek etkenleri anlamaya çalışın. Çocuğun anlaşıldığını hissedebileceği sakin ve anlayışlı bir ortam yaratmaya gayret edin. 

Aile bireylerinden birinin kaybı sözkonusuysa, bu kayıpla ilgili üzüntü ve acıyı çocuğun ifade etmesine fırsat verin. “Üzülecek birşey yok ya da ağlama sakın” yaklaşımı yerine bu durumun gerçekten üzücü olduğu, sizin de benzer acı ve üzüntüyü yaşadığınız, bu üzüntünün de zaman içinde üstesinden gelebileceğiniz mesajını verin.
Çocuğunuza Söz Geçirebilirsiniz
Çocuğunuza söz geçirememekten mi yakınıyorsunuz? O halde önce ona nasıl bir disiplin uyguladığınızı gözden geçirmeniz gerekecek. İşte Psikolojik Danışman Belgin Temur'un bu konuda anne-babalara önerileri... O minik bebeğiniz büyüyene kadar hep siz onun isteklerini yerine getirdiniz. Ancak şimdi o sizin hiçbir sözünüzü dinlemiyor olabilir. Bazı anne-babalar çocuklarına söz geçiremediklerinden yakınırlar. Ancak bunun nedenini önce kendilerinde aramaları gerekiyor. Psikolojik Danışman Belgin Temur, bazı anne-babaların neden çocuklarına söz geçiremediklerini anlattı ve bu konuda neler yapmaları gerektiği ile ilgili önerilerde bulundu. 

Çocuğa söz geçirebilmek

Çocuklar bebekliklerinden itibaren çevreden gelen uyarılara tepki verirler. Yenidoğan döneminde bebeklerin tepkileri refleks biçimindedir; sese, ışığa, görüntüye tepki verirler. Bebekler, dış dünyayı tanıyıp keşfetmeye başladıkça değişik durumlara değişik tepkiler vermeyi öğrenirler. Annelerinin ses tonundan sevildiklerini hissederler; kendilerine gülündüğünde bunu fark edip gülümserler; evde huzursuzluk olduğunda ve sesler yükseldiğinde irkilirler ve huzursuz olurlar. Bebek dili öğrenmeye başladığında sözel uyarıları da tanımaya ve ayırt etmeye başlar. 1 yaşlarındaki bir bebek “Al-ver-gel” gibi komutları anlar ve uygun tepkiler verebilir. Özellikle de eline verilen şey onun keyif alacağı bir materyal ise "Al" komutuna daha hızlı ve istekle tepki vererek uzatılan objeyi alır. Yani bebeğin istenen bir şeyi yapması için sonunda haz alacağı bir ödül olması gereklidir. Bu yolla, komuta uygun tepki vermeyi öğrenir. Bebeklerin, yetişkinlerin isteklerini gerçekleştirmeleri böyle bir öğrenme yoluyla olur. İsteneni yaptıklarında ödüllendirildiklerini fark ederlerse, isteneni daha fazla yapma eğiliminde olurlar. 

Öğrenmedeki bu temel eğilim, aslında yaşam boyu devam eden bir öğrenme prensibidir. Bize haz veren, sonunda hoş bir durumla karşılaşma olasılığımız olan eylemleri yapmaya daha istekli oluruz; hatta bu eylemi sık sık tekrarlamak isteriz. 

Çocukların da anne-babalarının sözlerini dinlemeleri küçük yaşlardan itibaren öğrenilmiş bir tutumdur. Eğer anne-baba isteğini sunarken çocuğu motive edebiliyorsa ve bu isteğin yapılması sonucunda çocuk anne-babasını ne kadar memnun ettiğini görüyorsa bu isteği yerine getirmeye de hevesli olacaktır. Tam tersi olarak anne-baba isteğini çocuğa sunarken bu isteği yapmaması durumunda nelerle karşılaşacağını tehdit biçiminde sunuyorsa, çocuklar söz dinlemeye pek de hevesli olmayacaklardır. Ödüllendirme, istenen davranış ve tutumların gelişmesi için cezalandırmadan çok daha etkili bir yöntemdir. 

Sınırları öğretmek

Bebekler yürümeye başlayıp kendilerine zarar verebilecek hareketliliğe sahip olduklarında davranışlarına engel getirilmesi zorunluluğu da doğar. İster istemez zarar verici durumlarla karşılaşma olasılığında bebek “Hayır” tepkisiyle karşılaşır. Bebekler gerçek anlamda ilk kez sınırla bu dönemde karşılaşırlar. Bu dönemden itibaren bebek, yapması ve yapmaması gerekenleri öğrenmeye başlar. 

Anne-babalar, çocuklarına küçük yaşlardan itibaren birlikte ve düzen içinde yaşamanın kurallarını öğretmelidirler. Çocuk, kendisi için neyin gerekli, neyin daha yararlı ve önemli olduğunu başlangıçta bilemez. Anne-babalar birtakım kurallar ve sınırlar koyarak çocuğu korumak ve kendisine zarar vermeden iyi alışkanlıklar geliştirerek, sosyal uyum için gerekli becerileri kazandırmak durumundadırlar. Çocuğun uyku, yemek, giyinme ve temizlik alışkanlıklarını kazanması, ihtiyaçlarını geciktirebilmeyi, paylaşmayı öğrenmesi, bağımsız hareket edebilmesi hep anne-babanın yönlendirmesini ve çocuğa fırsat vermesini gerektirir. Çocuk kendisiyle ilgili giyinme ve yemek gibi özbakım becerilerini başka çocuklarla bir aradayken, sırasını beklemek ve kurala uymak gibi sosyal becerileri ise önce evde anne-babasından öğrenir. Bu sınırları ve kuralları öğrenmeyen çocuk hem kendi becerilerini geliştiremez hem de yuva-okul gibi sosyal ortamlarda uyum problemleri yaşayabilir. 

Anne-babalar bebeğin becerileri gelişmeye başladığından itibaren bu kuralları öğretmelidirler. 

Önceden belirlenmiş kurallar

Evde kural koymanın öneminden bahsederken kuralların önceden belirlenmesinin gerekliliği de unutulmamalıdır. Çocuklar ne zaman nasıl davranmaları gerektiğini önceden bilmeye ihtiyaç duyarlar ve birden bire ortaya çıkan bir talebe cevap vermek konusunda çok istekli olmazlar. Bu durumda anne-babanın sözlerini dinletmek için biraz daha sert bir uyarıya ihtiyaçları olacaktır. Bu da çocuk ve anne-baba arasında başka problemlerin yaşanmasına sebep olabilir. Oysa zaten kural olan ve çocuğun bildiği bir şey hatırlatıldığında bu söyleneni çocuklar bir tehdit ve rahatsız edici bir şey olarak algılamayacakları için söylenene itaat edeceklerdir. 

Kuralların tutarsız uygulanması

Çocukların kuralları öğrenmesini ve kurala uymalarını zorlaştıran başka bir durum da kuralların tutarsız bir şekilde uygulanmasıdır. Yapılması yasak olan bir şey başka bir gün kabul ediliyorsa çocukların bu kuralı kural olarak benimsemeleri zor olacaktır. Anne-baba böyle bir durumda çocuğun “söz dinlememesini” olağan karşılamalıdırlar. Çocuk daha önce benzer bir davranışının anne-babası tarafından kabul gördüğünü söyleyebilir ve bu yeni kurala itaat etmeyecektir. Üstelik bu tutarsızlığı fark ettiği için anne-babasının başka konularda söylediklerine uymakta da problem çıkarabilir. 

Anne-babalar ne yapmalı? 

Uzman Psikolojik Danışman Belgin Temur'un, çocuklarına söz geçiremeyen anne-babaların dikkat etmeleri gerekenlerle ilgili önerileri şöyle: 

 Bebekliğinden itibaren çocuklara sınırları ve kuralları öğretin; uyku, yemek, tuvalet, temizlik, özbakım gibi konularda bir düzen oluşturun.

 Çocuğunuzun her türlü ihtiyacını karşılayabileceği şekilde büyümesine özen gösterin. Becerileri geliştikçe her türlü ihtiyacını karşılayabilir hale gelecektir. Böylece kendi sorumlulukları konusunda fazla uyarmanız gerekmeyecek ve itaat problemi yaşama olasılığınız azalacaktır. 

 Kurallar önceden belirlenmelidir. Öncesinde konuşulmamış, beklenmedik istekler çocuklarda kaygı uyandırır ve söyleneni yapmak istemeyebilirler. Bunun yerine önceden belirlenmiş kurallarla ilgili uyarı yapmak çocuklar üzerinde daha etkilidir.

 Kurallar mümkün olduğunca açık ve net olmalıdır. Çocuğunuzdan nasıl davranmasını beklediğinizi belirtmeniz, çocuğunuzun uygun davranma olasılığını artıracaktır.

 Kurallar tutarlı olmalıdır. Sizin tutarlı olduğunuzu gören çocuğunuz sizin sözünüzü dinlemeye daha istekli olacaktır.

 İstediğiniz gibi davrandığında ve sözünüzü dinlediğinde onu ödüllendirin. Ödülün “Aferin, sözümü dinlediğin için seninle gurur duyuyorum vs.” gibi sözel ödül olması çocuğu daha fazla motive edecektir. Anne-babası tarafından kabul gördüğünü ve davranışının beğenildiğini gören her çocuk, aynı davranışı tekrarlamak isteyecektir.

 Çocuğunuzla iyi iletişim kurmanız önemlidir. Çünkü ancak iyi iletişim kurduğunuzda çocuğunuz sizi dinlemeye ve istediğinizi yapmaya istekli olacaktır. Aksi halde “söz dinlememek” anne-babaya duyulan öfkenin bir ifadesi olarak ve anne-babaya tepki biçiminde ortaya çıkan bir sonuç olabilir.

"ALIŞKANLIKLARI KÜÇÜK YAŞTA KAZANDIRIN"

Anne-babaların çocuklarına sorumluluk ve alışkanlıkları küçük yaştan itibaren kazandırmaları gerektiğini belirten Psikolojik Danışman Belgin Temur, sözlerine şöyle devam ediyor: "Günlük ihtiyaçları bir düzen içinde karşılanan ve ne zaman nasıl davranması gerektiği öğretilen çocuklar, küçük yaşlardan itibaren günlük düzenle ilgili kendilerine yapılan uyarılara olumlu tepki verirler. Çünkü bu, alıştıkları hatta ihtiyaç duydukları bir durumdur. Bu nedenle anne-babanın uyarması çocuğu rahatsız etmez ve isteneni keyifle yapar. Ancak küçük yaştan itibaren düzen öğretilmemiş, kendi başına hareket etmesine izin verilmemiş ve bu nedenle becerileri gelişememiş bir çocuğun biraz daha büyüdüğünde birden bire kendi sorumlulukları yerine getirmesi beklenemez. Bu noktada anne-babaların çocuklara sorumluluklarını hatırlatmaları pek bir işe yaramaz ve söz dinletmeleri daha zor olmaya başlar. Alışkanlıklar küçük yaşlarda kazanılmadığında sonradan sık uyarılarla öğrenilmeleri mümkün olmaz. Sözünü dinletememekten şikayetçi olan anne-babalar genellikle küçük yaşlarda bu düzeni oluşturamamış anne-babalardır." 

Ödüllendirme, istenen davranış ve tutumların gelişmesi için cezalandırmadan çok daha etkili bir yöntemdir. 

Çocuğunuza karşı koyduğunuz kurallar tutarlı olmalıdır. Sizin tutarlı olduğunuzu gören çocuğunuz sizin sözünüzü dinlemeye daha istekli olacaktır.

Sınırları ve kuralları öğrenmeyen çocuk, hem kendi becerilerini geliştiremez hem de yuva-okul gibi sosyal ortamlarda uyum problemleri yaşayabilir. 
Doğru Dadı Seçimi Nasıl Olmalı ?
Anne-babaların çalışma hayatının devamlılığı, bebek ve çocukların bakımının sürdürülebilmesi için "dadı"lar, aile hayatında önemli bir yere sahip. Dolayısıyla "dadı seçimi"nin ciddiye alınması gerekiyor. Bu konuda nelere dikkat etmeniz gerektiğini Psikolojik Danışman Belgin Temur anlattı.    

Çalışan anneler için doğum sonrası ücretli izin yeni yasaya göre 4 ay, hem anne hem de babalar içinse ücretsiz izin 6 ay oldu. Süre ne kadar uzarsa uzasın, birçoğunuz, çalışma hayatına devam edebilmek için, çocuğunuzu bir gün bir "dadı"ya teslim etmek durumunda kalacaksınız. Tabii biricik anneniz bu "kutsal" görevi üstlenmediyse... Peki 9 ay karnınızda taşıdığınız ve yanınızdan ayırmak istemediğiniz bebeğinizi, "nasıl bir bakıcı"ya teslim edeceksiniz? Çalışan annelerin endişelendikleri konulardan biri de, çocuğunu bir başkasına teslim etmektir. Bu konuda pek çok anne-baba, tam olarak nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda tereddüt yaşıyor. Mavi Psikolojik ve Danışmanlık Merkezi'nden Psikolojik Danışman Belgin Temur, anne-babalara "doğru" dadı seçimini yapabilmeleri ve çocuğun dadıya "alışma" sürecini kolaylaştırabilmeleri için öneriler verdi. 

Bebeklik döneminde dadı ihtiyacı

Bebeklerin özellikle ilk yılda anne ile yoğun bir şekilde birlikte olmasının ve beslenme, temizlik, sevgi ve ilgi gibi ihtiyaçlarının anne tarafından karşılanmasının önemi biliniyor. Ancak çalışan annelerin genellikle bu kadar zaman işten ayrı kalmaları mümkün olamıyor. Bu durumda daha erken dönemlerde bir bakıcı ihtiyacı doğuyor. Bebeğin en önemli ihtiyacı ise; kendisiyle düzenli ve sürekli olarak ilgilenebilecek ve ilişki kurabileceği, bakım verecek bir kişidir. Kendisini ve dış dünyayı algılamasını bu ilişki üzerinden yapılandırır. Bu nedenle eğer bebek bir şekilde bakıcıya bırakılacak ise doğumundan itibaren annesinin yanı sıra bu bakıcının da bulunması onunla da ilişki kurması önemlidir. Başlangıçta çocuk daha yoğun olarak annenin gözetiminde ve anne ile ilişkide olmalı, ancak bakıcı da çocuğun bazı ihtiyaçlarını karşılamada anneye yardımcı olmalı, çocukla aynı ortamda bulunmalı, kendisini tanımasını sağlamalı ve bebeği de yakından tanımalıdır.

İyi bir dadı ne gibi özelliklere sahip olmalı? 

Bebek bakıcısının öncelikle sakin, huzurlu, sabırlı, dikkatli, sevecen, hayat dolu, işini ve çocukları çok seven, dürüst birisi olması ve kalıcılığı önemlidir. Eğitimli olmak sanılanın aksine belirtilen özelliklerden daha sonra gelen bir özelliktir. Çünkü sabırlı, bebeği gerçekten sevebilecek, şefkatli bir dadı zaten doğru yönlendirmelerle bebeğiniz için en uygun öğrenme ortamını sağlayacaktır. Özellikle bebeklik döneminde sevecen-sıcak bir ilişki, bebeğin en önemli ihtiyacıdır. Zaman zaman daha eğitimli dadılar tercih edilir ve bu kişiler çocukların zihinsel becerilerini geliştirir, onları eğitimin yanı sıra öğretim vermek konusunda da görevlendirir. Oysa ilk 3 yılda çocuğa uygun, doğal bir öğrenme ortamı yaratmak yeterlidir. Çocuk zaten doğal olarak yeteneklerini geliştirecektir. Çevre koşullarının uygun bir şekilde oluşturulması, yeterli oyun malzemesinin sunulması, çocuğun çevreyi keşfetmesine izin verilmesi, keşif çabaları sırasında engelleyici olunmaması ve sabırlı davranılması, onu tehlikelerden korumak ve kendisine/çevreye zarar vermesine engel olmak için yumuşak yöntemler kullanılması önemlidir. Bu koşullarda çocuklar zaten gelişim basamaklarını rahatça geçebilir. Çocukların öğrenme ve akademik beceriler konusunda erken ve aşırı uyarılmaları ve böyle bir erken öğrenme ortamına maruz bırakılmaları, akademik gelişimlerini hızlandırır, ancak sosyal yönden zorluklar yaşayabilmelerine neden olabilir. Yuva yaşları geldiğinde teke tek ilişki içinde sadece akademik yönleri gelişmiş olan çocuklar ciddi uyum problemleri geliştirebilmektedir.

Güvenilir olup olmadığını anlamak için... 

Kişilere güven duymak, kısa bir görüşme ile oluşabilecek bir şey değildir. Özellikle de bir bebeğin emanet edileceği fikri, anne-babalara çok ürkütücü gelir. Haklılık payı çok yüksek olan bu kaygıyı ortadan kaldırmanın bilinen yolu referanstır. Bunun yanı sıra, görüşme sırasında kişinin kendi yaşantısına ait bilgiler ipucu oluşturabilir. Kendisinin acil durumlarda ve stres karşısında nasıl tepki verdiği, kızdığında ne yaptığı, niçin böyle bir işi istiyor olduğu, daha ne kadar bu işi yapmayı düşündüğü, tahammülünün sınırları, kendi çocukları varsa onlarla ilişkileri (onları nasıl tanımladığı), onları büyütürken yaşadığı güçlükleri nasıl atlattığı, kendi eşi ile ilişkisini nasıl tanımladığı ve yaşamı nasıl algıladığı önemli olabilir. Tabii ses tonu, sizinle ilişki kurma biçimi (Göz teması kuruyor mu? Güler yüzlü mü? Sevinçli mi?) de önemlidir. Ayrıca bebekle ilk temasında nasıl tepki verdiği, ona sıcak yaklaşabilmesi anne-babalar için ipucu olabilir.

Dadının yaşı ne kadar önemlidir?

Yine küçük bebekler düşünüldüğünde çok küçük bir bakıcıdansa en az 20’li yaşlarında, kendi kişilik gelişimini tamamlamış ve enerjisini işine yöneltebilecek biri olması önemli. Tabii enerjinin sürdürülebilmesi açısından kişinin dinç ve enerjik yaşlarında olması göz önünde bulundurulmalı. Üst sınırı belirlerken de yaşlılık kişiden kişiye değişmekle birlikte, bu enerjiyi sürdürebilecek yaşta olduğuna ikna olabileceğiniz yaşta olması tercih edilmelidir.

Sık dadı değişimi çocuğu etkiler mi?

Bağlanmanın önemi düşünüldüğünde, çocuğa en çok zarar verebilecek şeylerden biri de sık dadı değiştirmektir. Özellikle küçük bebeklik dönemlerinde anne-babalar çocuğun bu değişimin farkında olmadıklarını ve dolayısıyla etkilenmediklerini düşünürler. Oysa ilişki süreklilik arz eden bir konudur ve çocuğun bu sürekliliğe ihtiyacı vardır. Hayatına giren ve bir süre sonra kaybolan bir kişi, çocukta temel güveni etkileyen ve yaşamı güvenilmez hissettiren bir unsur olabilir. Bu nedenle eğer mümkünse özellikle de çocuğun uzun süreli birlikte olduğu bir bakıcı ayrılınca, onunla sonradan da belli aralıklarla görüşmesi sağlanmalıdır. 

Dadıya alışmasını nasıl sağlayacaksınız?

Çocukların kişilere, özellikle de yakın ilişkide olacakları kişilere alışmaları kolay ve hızlı olmaz. Bu nedenle de birdenbire gelen ve “Artık seninle ilgilenecek kişi bu!” denilen kişileri hemen kabullenmeleri pek mümkün değildir. Bu kişilerin tamamen çocukla/bebekle yalnız kalmadan önce bir süre o evin içinde anne ile birlikte bulunmaları önemlidir. Çocuğun kişilik özelliğine göre de yavaş yavaş çocukla ilişkiye girmeleri, çocukların onu kendi dünyasına kabul etmesi için beklemeli ve sabırlı olmalıdırlar. Özellikle sık bakıcı değiştiren ailelerde çocuklar, gelen bakıcının da nasıl olsa kısa bir süre sonra ayrılacağını var sayarak onunla ilişki kurmazlar ve bağlanmaya karşı direnç geliştirirler. Bu, aslında yeniden kaybetme korkusunun bir ifadesidir. Bu nedenle de böyle bir durumda bu kişiyi kabul etmeleri daha uzun zaman alır. Kişinin tutarlı olarak çocukla olumlu ilişkiyi devam ettirmesi, onun kabulünü de kolaylaştıracaktır.

Çocuk dadıya kötü davranırsa...

Çocuğun dadıya gösterdiği tepki, genellikle annesinin kendinden uzaklaşmasına tepki olarak ortaya çıkar. Çocuk, sanki dadıyı kabul ederse anneyi daha fazla kaybedecektir. Anne eve daha geç gelecektir, anne ile daha az vakit geçirecektir. Burada annenin çocukla iyi bir ilişki içinde olması, çocukla düzenli, özel zaman geçirmesi bu problemin çözülmesini sağlayabilir. Bazen çocuklar anne-babalarının davranış biçimlerini taklit ederler. Anne-babanın dadıya olumsuz bir tavrı varsa, sert ve eleştiren bir tutum içindeyse çocuklar da aynı tutum içinde olabilirler. Bu durumda sizin dadı ile daha olumlu bir ilişki içine girmeniz çözüm olabilir. Çocukların tüm olumsuz tepkilerinin nedeninin olumsuz başka bir duygu olduğu unutulmamalı ve bu duygu anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Dadıyı denetlemenin en uygun yolları

Birkaç ay boyunca aynı evi paylaştığınız, tepkilerini ve ilişki kurma biçimini gözlemlediğiniz bir kişi, "güvenilir" ya da "güvenilir olmama" konusunda mutlaka bir ipucu verir. Ayrıca çocuğunuzu iyi tanıyorsanız, dadı ile ilişkilerinde olan biteni anlamanız oldukça kolay olacaktır. Denetlemekten kast edilen çocukla sağlıklı ve özenli bir ilişki içinde olması ise; çocuktaki değişikliklerden ilişkiye dair olumsuzluklar fark edilebilir. Bunun dışında güveninizi kazanan bir bakıcının sonrasında denetlenmesine de gerek olmayacaktır. Unutulmamalıdır ki hiç kimse sizin tam istediğiniz gibi olmayacaktır. Çocuk bir dadıya emanet edildiğinde, kişiliğinin gelişimi sırasında onun etkisinin olması, sizden farklı birinin etkisi altında büyümesi vazgeçilmezdir. Bu nedenle sizin için en önemli özelliklerin ne olduğunu belirleyip, bu özellikleri en çok karşılayan birini bulmalı ve bunun dışındaki farklılıklara da göz yummalısınız. Bu durum, anneanne veya babaanne tarafından bakılan çocuklar için de geçerlidir. Bu konuda önceliklerin belirlenmesi esas olmalıdır.

"Dadıya bağlanmasında sakınca yok!"

Dadının, çocuğun hayatında özellikle uzun süreli yer almasının önemli olduğunu ve çocuğun dadıya bağlanmasında bir sakınca olmadığını söyleyen Psikolojik Danışman Belgin Temur, sözlerine şöyle devam ediyor: "Çünkü çocuğun en önemli ihtiyacı bağlanmaktır. Kendisine bakım veren kişiye bağlanmadan, daha sonraki bağımsızlık aşamasına gelemez. Bakıcıyla büyütülmek zorunda olan çocuklar, ister istemez bakıcıları ile kaçınılmaz bir bağ oluştururlar ve bu bağ sayesinde kendilerini güvende, mutlu ve huzurlu hissederler. Bu bağ olmadan zaten çocuğun bu bakımdan yararlanması ve psikolojik gelişimini tamamlaması mümkün değildir."
Empatiyi Öğretmek
Çocuklarda empatik özellikler ne zaman gelişmeye başlar?

Duyguları anlamak insan doğasına ait en önemli özelliklerden biridir. Duyguların anlaşılması, duyguların referans alınarak iletişim kurulması psikolojik olgunlaşmanın da en önemli kriterlerindendir. Çocuklar bebeklikten çıkıp bireyleşmeye başladıklarında ben ve başkalarının ayırdına vardıklarında başkalarının ne hissettiğini daha net olarak anlamaya ve buna göre hareket edebilmeye başlarlar. Bu da yaklaşık iki buçuk yaş civarında olur. Elbette çok daha küçük bebekken bile annesinin sesinin tonundan, ona dokunuşunun niteliğinden bile annesinin kızgın veya mutlu olduğunu ayırt edebilirler. Ancak iletişim içinde etkin olarak kullanabilmek anlamında empatinin yerleşmesi 3 yaş civarında gerçekleşmektedir. Empati aynı zamanda öğrenilen-öğretilen bir şeydir. Bu anlamda anne-babaları ve çevrelerindeki yetişkinler tarafından duyguları anlaşılan, ifade edilen çocuklar empatiyi daha kolay öğrenirler. Çünkü empati becerisinin gelişimi için öncelikle kişinin kendi duygularının farkında olması, bu duygular arasındaki farkları hissedebilmesi önemlidir. Örneğin yeni doğan kardeşi nedeniyle yuvaya gitmek istemeyen bir çocuğa annesinin bu bir okula uyum problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi algılaması çocuğun da kendi duygusunu ayırt edememesine neden olacaktır. Böyle bir durumda annenin “biliyorum, sen de bizimle evde kalmak istiyorsun, hep kardeşinle vakit geçirdiğim için bana kızgınsın” gibi empatik bir yaklaşımda bulunması çocuğun da hem duygusunu fark etmesine yardımcı olacak hem de olumsuz duyguların da kabul edilir olduğunu anlamasını sağlayacaktır.

Anne-babalar bu özelliklerin gelişmesine nasıl yardımcı olabilirler?

Anne-babaların bebeğin doğduğu andan itibaren bebeğin duygularına odaklanmaları önemlidir. Bebekler dikkatle gözlemlendiklerinde ağlamalarının bile farklı anlamlar içerdiğini fark etmek mümkündür. Bebekle fazla vakit geçiren bir kişi bu farkı kolayca fark edebilir. 2-3 aydan itibaren bebekler sosyal gülümsemeye başlarlar. Yüzüne gülerek baktığınızda bebek size gülerek tepki vermeye başlar. Bu dönem kendi duygularınızı ona aktarmanın ve karşılıklı sıcak ve şefkatli bir iletişim kurabilmenin mümkün olabildiği bir dönemdir. Güldüğünde gülmek, ağlayarak bir ihtiyacını dile getirdiğinde yumuşak bir ses tonu eşliğinde ihtiyacını gidermek aslında bebeğin de kendi duygularını iletişim içinde kullanmayı öğrenmesine yardımcı olur. Ağlamasına bir yanıt alamayan ya da her türlü ağlamasına aynı tepkiyi alan bir bebek bir süre sonra her türlü ihtiyacını aynı şekilde ifade etmeye başlayacaktır. Çocuklar biraz daha büyüyüp yuva çağına geldiğinde bir çok değişik durumda bir çok değişik tepkiler vermeye başlarlar. Bunlar arasındaki farkı görmek ve çocuğa fark ettirmek de çok önemlidir. Davranışlar ve bu davranışlar sırasında ortaya çıkan duygular arasındaki ton farkını anne-babanın fark edip çocuğa geri bildirim vermesi empatinin gelişmesinde çok gereklidir. Üstelik duyguları anlayan ve geri bildiren bir yaklaşım bir çok davranış probleminin azalmasına, çocukların kendi davranışlarının sorumluluğunu alabilmelerine yardımcı olmaktadır. Çünkü anne-baba çocuğun bu davranışıyla aslında neyi ifade etmek istediğinin şifresini çözmektedir. Oyuncağını tekmeleyen bir çocuğa “bugün yuvada canını sıkan bir şey olmuş” demek ile “her zaman oyuncaklarını böyle hırpalıyorsun” demek arasında çocuğun içgörü kazanması açısından da büyük farklar vardır. Yine önemli bir konu da anne-babaların kendi duygularını ifade etmek konusunda örnek olmalarının önemidir. Duygularını açık ifade eden, kendi aralarındaki ilişkide de hem olumlu hem olumsuz duyguları uygun bir şekilde dile getirebilen anne-babalar çocuklarına bu konuda model olmaktadırlar. Kızgınlık ve öfke genelde daha kolay ifade edilen duygulardır. Ancak doğru bir şekilde ifade edilmezler. Çocuklara kızgınlığın ifade edilmesi agresyon ve yargılama içerdiğinde çocuklar da kızgınlıklarını bu şekilde ifade etmeyi öğrenirler. Oysa bizi kızdıran durumu ve davranışı anlamaya çalışmak ve kızgınlığımızın altında yatan temel duyguyu fark etmek önemlidir. Örneğin engellenmek bizi rahatsız ediyorsa ve engellenme karşısında uzun süre sabretmişsek bir süre sonra bu ciddi bir kızgınlığa dönüşebilir. Bu durumda çocuğunuzun bir davranışının sizi engellemiş olduğunu ve bundan rahatsızlık duyduğunuzu söylemek yerine çocuğunuza öfkeli bir şekilde bağırabilir ve onun ne “laf anlamaz, yaramaz vs” bir çocuk olduğunu söyleyip agresif davranabilirsiniz. Bu durumda çocuğunuz da sizi model alacaktır ve kendisini rahatsız eden her durumda saldırgan davranacak ve duyguları anlama konusunda becerisini geliştiremeyecektir. Aynı şekilde olumlu duyguların da ifade edilmesi önemlidir. Toplumumuzda genellikle iyi ve memnun edici şeyler pek dile getirilmez. Çocukların bu tip şeyleri doğal olarak “zaten” yapmaları beklenir. Çocuğunuzun bir davranışı sizi mutlu ettiğinde bundan duyduğunuz sevinci de dile getirmelisiniz. Bu durumda çocuk hem kendi olumlu yönlerini fark edecek hem de başkalarının hangi durumlarda sevinç ve mutluluk hissedeceğini anlama fırsatı bulacaktır. Ayrıca kendi olumlu duygularını gerekli durumlarda kolayca ifade etmeyi öğrenecektir.

Çocuğun Yaşamında Empatik Düşünce Neden Önemlidir?

Çocuklar sosyal yaşam içinde yer alırken kabul etmeyi, uyum sağlamayı, nerede nasıl davranmaları gerektiğini öğrenirler. Bu aşamaların ardından kabul görmeye de başlarlar. Çocuk ancak sosyal olarak kabul gördüğünde sosyal iletişim içinde yer alabilir. Kabul görmenin en önemli koşullarından biri de empatidir. Kendi ihtiyaçları ve duyguları kadar grup içindeki diğer bireylerin de duygularını ve ihtiyaçlarını fark etmek önemlidir. Başkalarının davranışlarının altında yatan duyguları fark etmek, bu duyguların hangi tepkilere neden olduğunu anlayabilmek uyum için çok önemlidir. Empatik düşünebilen çocuklar çevrelerinde olup bitenleri daha iyi yorumlayabilirler, başkalarının problemlerini daha kolay anlayabilirler ve ilişkileri içindeki problemleri daha kolay çözebilirler. Bu özellikleri de diğer çocuklar tarafından kolayca kabul görmelerini sağlar. Empatik düşünebilen çocuklar kendi duygularının farkında oldukları ve duygularını da ifade edebilmeyi becerdikleri için ilişkilerinde daha az sorun yaşarlar. 

Aile Yaşamı düşünüldüğünde empati neden gereklidir? Hangi sorunları ortadan kaldırır?

Aile içinde zaman zaman sorunlar ve iletişim problemleri yaşanabilir. Karşılıklı memnuniyetsizlikler, mutsuzluklar, başka faktörlere bağlı sıkıntılar yaşanabilir. Aile bireylerinin özellikle olumsuz duygular yaşanırken birbirlerini anlamaları çok önemlidir. Kişiler yaşadıkları sıkıntılar ve bu sıkıntıların doğurduğu duygularla baş edebilmekte zaman zaman zorlanabilirler. Bu durumda ailenin diğer bireylerinin sıkıntı yaşayan kişinin duygularını anlaması ve bu duyguları referans alarak hareket etmesi hem kişinin sıkıntısını hafifletecek hem de olası bir iletişim çatışmasını ortadan kaldıracaktır. Çünkü empatinin var olmadığı ortamlarda bireylerin tek tek yaşadıkları problemler diğer bireyleri yanlış yorumlamalarına neden olabilmektedir. Kişinin kendi olumsuz duyguları nedeniyle yaşadığı bir problem eğer doğru anlaşılmazsa çatışmalara da neden olmaktadır. Oysa davranışın altında yatan duyguyu anlamak ve kişiye duygusunu anladığımıza dair bir mesaj vermek hem olası bir çatışmayı önleyecek hem de kişinin kendi problemini çözme fırsatı elde etmesine yardımcı olacaktır. Çünkü özellikle çok yoğun duygular yaşanırken bazen kişiler kendi temel duygularını fark etmekte zorluk yaşayabilirler. Kendisine empatik yaklaşan ve duygusunu yansıtan biri olduğunda duyguları üzerinde düşünme fırsatı bulmak mümkün olacaktır. Anne-babaların çocuklarıyla ilişkilerinde de empatinin önemi büyüktür. Özellikle disiplin uygulamalarında çocuktan ne istediğimizi ve ne istemediğimizi dile getirirken kendi duygularımızı ifade edebilmek çok önemlidir. Hangi davranışın bizi rahatsız ettiğini, bizde hangi duyguyu yarattığını uygun bir dille ifade ettiğimizde çocuğumuzda istediğimiz davranışları görme olasılığımız artar. Aynı şekilde hoşumuza giden, bizi memnun eden davranışları ifade ettiğimizde çocuğumuzun bu davranışları pekişecektir. Çocuklar sıkıntı yaşıyorken onların sıkıntılarını anlayabilmek, duygularını fark etmek-yansıtmak ve bu durumu sıradan bir disiplin ve davranış problemi gibi ele almamak önemlidir. Anne-babaları tarafından duyguları anlaşılan çocukların ister istemez davranış problemleri de azalacaktır. Ayrıca anlaşılmış olma duygusu güven gelişimi için de önemlidir. Çocukluk çağında yaşanan bir çok ruhsal ve davranışsal problem empatik yaklaşım sayesinde erkenden tanınabilir ve müdahale edilmesi kolaylaşabilir. Çünkü çocuklar yaşadıkları sıkıntıları genellikle dolaylı yoldan, davranışları ve tutumları ile ifade edebilirler. Eğer anne ve babalar çocukların duygularına duyarlı olurlarsa onlardaki değişimlerin kaynağını ve neden olan temel duyguları fark edebilirlerse hem birçok problem hafif düzeydeyken çözülebilir hem de ağırlaşma olasılığı olan problemler fark edilebilir.
Yeni Yılda Çocuğunuzla Birlikte Yeni Umutlar
 Bu yıl çocuğunuzu daha iyi tanımaya çalışın; O nasıl bir çocuk? Onun yaş ve gelişim özelliklerini öğrenin. Sosyal ve psikolojik olarak yaşının özelliklerini taşıyor mu? Evde ve dış dünyada uyumlu mu? Duygusal ve davranışsal sorunları var mı? İhtiyaçları neler? İlgileri neler? Yetenekleri neler? Duygularını ifade edebiliyor mu? Bütün bunları anlayabilmek dikkatli bir takibi ve yakın ilişkiyi gerektirir. Bunun yanı sıra çocuk gelişimine ve psikolojisine ilişkin kitaplar okumak, konuyla ilgili dergilere abone olmak, seminerlere, kurslara katılmak, ana-baba okullarına gitmek, konunun uzmanlarıyla görüşmek yoluyla bilginizi artırabilirsiniz. 



 Çocuğunuzla daha fazla zaman geçirin. Bu yıl çocuğunuz için önceden fırsat bulamadığınız zamanlar yaratın. Onunla onun ve sizin keyif alabileceğiniz şekilde zaman geçirin. Onun duygularını anlamaya çalışın, ona kendi duygularınızdan bahsedin. Bunun için çocuğunuzun yaşına uygun olarak değişik yaratıcı malzemelerden yararlanabilirsiniz. Örneğin çocuklar resim aracılığıyla kendilerini çok rahat ifade edebilirler. Ayrıca oyun hamuru, kukla-evcilik gibi dramatizasyon malzemeleri de yine çok uygun malzemelerdir. 



 Çocuğunuzla birlikte katılabileceğiniz sosyal aktiviteler bulun. Birlikte yer alacağınız bir kaç sosyal aktivite hem birlikte daha fazla zaman geçirmenizi sağlayacak hem de onunla geçireceğiniz zaman keyifli olacağı için bu zamanın daha kaliteli geçmesine yardımcı olacaktır. Ortak ilginize göre, spor kulüplerine üye olabilir, resim ve sanat kurslarına gidebilir, dans dersleri alabilirsiniz. 



 Çocuklarınıza sorumluluk kazandırın. Unutmayın ki ancak sorumlulukları olan çocuklar bireyselleşebilir, gelişebilir ve psikolojik olarak büyüyebilirler. Becerileri gelişmeye başladığı andan itibaren bu becerileri desteklemek, çocuğu becerilerini kullanması yönünde yüreklendirmek sorumluluk gelişimi açısından çok önemlidir. Çocuk öncelikle kendi özbakımını yapmaya heveslendirilmelidir. Becerileri geliştikçe ve kendi ihtiyaçlarını daha az yardımla karşılamaya başladıkça kendine güveni artacak ve dış dünya ile daha rahat ilişki kurmaya başlayacaktır.



 Temel alışkanlıklar konusunda çocuğunuza örmek olun. Ondan beklediğiniz alışkanlıkların sizin de alışkanlığınız olduğunu bilmesi gerek. Örneğin düzenli olarak dişlerinizi fırçalamalı, sigarayı bırakmalı, yemeğinizi düzenli ve sağlıklı yemeli, yemek seçmemeli, sebze ve meyve yemeli, düzenli uyumalı, az televizyon seyretmeli çok kitap ve gazete okumalı ve ilgi duyduğunuz bir konudaki bir dergiye üye olmalısınız. Ailece birlikte yemek yemeye özen göstermelisiniz. Düzenli spor yapmaya gayret etmelisiniz. Ayrıca trafik kurallarına ve toplumsal kurallara uyduğunuzu çocuğunuz izlemeli. Aile büyükleriyle bir araya gelmeli ve aile ilişkilerinin keyfini yaşayarak çocuğunuza da yaşatmalısınız. Ayrıca çocuğunuza sosyal bilinç konusunda örnek olabilmek için bazı sosyal çalışmaların içinde yer almalı, çeşitli derneklere üye olmalı, bu derneklerin faaliyetlerine katılmalısınız. Çocuk Esirgeme Kurumu, yaşlıların bakımıyla ilgili kurumlar gibi kurumları ziyaret etmeli, orada gerekli yardım çalışmalarına katılmalı ve çocuğunuza sosyal yardım ve dayanışmanın hazzını ve önemini göstermelisiniz. Çünkü tüm bu alışkanlıklar ve yaşam prensipleri çocukların izleyerek ve örnek alarak geliştirecekleri alışkanlıklardır. Görerek, izleyerek ve yaşayarak öğrenme her zaman en iyi öğrenme şeklidir.



 Çocuklarınızın kültürel gelişimine katkıda bulunun. Okul, çocuğun tek öğrenme alanı değildir. Özellikle anne-baba tarafından pekiştirilen bilgiler kalıcı olurlar. Bu nedenle çocuğunuz için kültür-sanat-tarih konularını daha anlamlı hale getirebilmeye uğraşmalısınız. Bunun en iyi yolu müze, sergi, sanat galerileri gibi mekanları düzenli bir şekilde ziyaret etmektir. Ayrıca çocuğunuzda okul bilgisinin detayları konusunda merak uyandırmaya çalışmalısınız.  Bunun için ansiklopediler, belgeseller, internet kullanılabilir.



 Mağaza gezme rutinine kitap mağazalarını da ekleyin. Anne-babalar, çocukların genellikle oyuncak mağazalarında gezmek istediklerini düşünerek onların keyfini düşünerek daha çok oyuncak mağazalarını tercih ederler. Çocuğu ödüllendirmenin ve motive etmenin yolu büyük çoğunlukla ona oyuncak almaktır. Çocuklar da bir süre sonra bunu öğrenirler. Oysa kitap çok küçük yaşlardan itibaren çocukların çok ilgisini çeker. Uygun şekilde bu ilgileri pekiştirilen çocuklar sonrasında da kitaba çok düşkün olurlar. Bunun yerine oyuncak ihtiyacı pekiştirilen ve hediye olarak çok az kitap alınan veya hiç alınmayan çocuklar bunun doğal sonucu olarak bir süre sonra kitaptan hoşlanmamaya başlarlar. Kitapçı dükkanlarını gezmeyi, yeni çıkan kitapları takip etmeyi, kitap fuarlarını gezmeyi alışkanlık haline getirdiğinizde ve çocuğunuzu bir konuda ödüllendirmek için ona kitap aldığınızda çocuğunuz da bir süre sonra kitaba daha fazla ilgi duymaya başlayacaktır. 



 Bu yıl daha iyimser olun. Ailenizle, çocuğunuzla ilgili kaygılarınızın yerini bu yılın çok daha iyi bir yıl olacağı umudu alırsa bu, ilişkinizin de olumlu gitmesine neden olacaktır. Çünkü yüksek düzeyde kaygı çocukların da kaygılarının artmasına neden olacaktır. Bu nedenle kaygı uyandıran sorunları çözmeye çalışarak çocuğunuza da var olan sorunların çözüleceğine dair umut verirseniz onun güvenini de artırabilir ve bu sayede problemlerin üstesinden gelme konusunda karşılıklı daha güçlü olabilirsiniz.
Anne Bağımlılığı ve Özgüven Gelişimi
Yaşamın ilk 3 yılı ve anne bağımlılığı Yaşamın ilk 3 yılında çocuklar annelerine fiziksel ve duygusal olarak bağımlıdırlar. Beslenmeleri, dış dünya ile ilişki kurmaları, fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanması anne aracılığıyla olur ve bebek bu dönemde kendini annenin bir parçası gibi hisseder. Bu yaşlarda bebek annesini düzenli olarak görmek onun varlığını, yakınlığını ve sıcaklığını hissetmek ihtiyacındadır. 3 yaşından itibaren çocuklar yavaş yavaş anneden ayrışmaya ve anneden farklı bir birey olduklarını fark etmeye başlarlar. Konuşmalarının gelişmesiyle dış dünya ile ilişki kurmaya ve kendi ihtiyaçlarını ifade etmeye başlarlar. Becerilerinin gelişmesiyle, giyinme-soyunma, beslenme ve temizlik ihtiyaçlarını kendileri gidermeye başlarlar. Tam olarak bir “birey” olduklarını fark etmeye başlar ve birey olmanın hazzını yaşamaya başlarlar. Bu döneme kadar anneyle kurulmuş olan bağımlılık ilişkisi normal koşullarda yerini ayrışmaya bırakır ve tüm yaşamın belki de en önemli dönüm noktasına gelinir. Bu nedenle de ancak3 yaşını dolduran bir çocuk sosyal bir grubun parçası olmaya hazırdır ve bu nedenle bu yaştan itibaren çocuklar bir okul öncesi kuruma gidebilecek olgunluğa erişirler.

İlk 3 yılın temel psikolojik özelliklerinin başında anneye bağımlılık gelmekte buna ek olarak çocukların benmerkezci kişilik özelliklerinin olduğu bilinmektedir. Kendi isteklerinin öncelikli ve hızlı olarak karşılanmasını beklemek; ihtiyacını erteleyememek; başkasının ihtiyacı olabileceğini fark etmemek ve istediği her şeye, çevresinde gördüğü her objeye her şekilde sahip olduğunu düşünmek bu dönemin en belirgin özelliklerindedir. 

Yaşa ait temel kişilik özellikleri ne zaman probleme dönüşür?

İlk 3 yılda doğal olan bağımlılık ve benmerkezcilik duygularının 3 yaşından sonraya taşınması genellikle problem yaratır. Bebeklik çağında bebeğin tüm ihtiyaçlarını karşılamak, aşırı ilgi ve sevgi göstermek, onunla zaman geçirip şefkatinizi belli etmek onun ileride ihtiyaç duyacağı güven duygusu, kendinden emin olma, kendine değer verme, “seviliyorum ve önemliyim” duygularının temelini oluşturur. Ama bununla birlikte anne-babalar gelişimin erken yaşlarından itibaren çocuğun bağımsızlığını da teşvik etmeli, aşırı kontrol yerine onlara deneyim fırsatı vermelidirler. İlk 3 yılda bağımlılığın var olduğu bilinmekle birlikte bir yandan da bebek hareketlenmeye başladıkça bağımsızlık ihtiyacının da büyümeye başladığı görülmektedir. Emeklemek ve ardından yürümek, bağımsızlık dürtüsünün ilk ifade biçimidir. Bebeğe zarar gelmesi kaygısıyla merakını gidermesini hep engellemek, bağımsızlık duygusunu ve dolayısıyla da özgüveni ilk yeşerdiği dönemde baltalamak anlamına gelir. Çocuğun çevreyi keşfetmesi, yuvarlanması, güvenli bir alanda hareket halinde olması. Bağımsızlığı ve güveni hissetmesi açısından da önemlidir. (Burada teşvik etmek ve fırsat vermek ile ihmalin birbirine karışmaması önemlidir. İhmal etmek de en az kısıtlamak kadar, bazen çok daha fazla zarar verici olabilmektedir.)

İnsanın doğası gereği zaman içinde becerileri gelişir. Ve ilk 3 yılda giyinme, soyunma, temizlik, yemek yeme becerilerinin çok önemli bir bölümü tamamlanır. Tüm becerilerin gelişmesi ve alışkanlığa dönüşmesi ancak fırsat verilerek gerçekleşir. Becerilerin doğası gereği de ilk zamanlarda “mükemmel” değillerdir. Çocuğun çatalı ve kaşığı bir yetişkin kadar iyi kullanamaması bir yetişkin kadar hızlı giyinip soyunamaması elbette doğaldır. Becerilerin geliştiği bu ilk dönemde yeterince iyi ve hızlı yapamadıkları gerekçesiyle engel olunur ve onların bu ihtiyaçları yetişkinler tarafından karşılanırsa çocuğun bağımsızlık ihtiyacı ve güven gelişimi de doğal olarak engellenmiş ve zedelenmiş olur. Oysa becerileri yeni yeni gelişen bir çocuğun desteklenmeye, kendi yapabildiği işlerle ilgili olarak övülmeye, bunların büyümeye ait önemli belirtiler olduğunu duymaya ihtiyacı vardır. Üstelik yeterince gelişmeyen beceriler dıştan müdahale ile engellenirse çocuğun bu beceriyle ilgili kendini yetersiz hissetmesi riski de oluşmakta ve bu durum yeni şeyler deneme konusunda çocuğun yeterince istekli olmamasına neden olabilmektedir.

Uyku alışkanlığının bağımsızlaşmadaki önemi
Uyku alışkanlığı da çocuğun ilk yıllarda bağımlı veya bağımsız davranış modelleri geliştirmesinde önemli rol oynar. Buradaki prensip de çocuğun kendi başına uyumasını sağlamaktır. İlk yaşın sonlarında bebek gece boyunca ek beslenmeye ihtiyaç duymadan uyumaya hazır hale gelir. Uyku bölünmeleri olduğunda çocuğu rahatlatmak önemlidir ama en ufak bir hareketinde anne-babanın aşırı tepki verdiği yeniden uyuyana kadar elini tutuğu, yanında yattığı veya kendi yatağına aldığı durumlarda çocuklar bu alışkanlığı ileriki yıllara kadar taşıyabilmektedirler. Çocuğa uygun uyku ortamı hazırlayıp mümkün olduğunca erken dönemde kendi başına uyumasını sağlamak bağımlılık riskini en aza indirmek açısından önem taşımaktadır. 

Pekiştirilen benmerkezcilik


İlk yıllarda her talebine karşılık bulan bir çocuk zihinsel ve sosyal gelişiminin de etkisiyle 3 yaşından itibaren ona bir engel ya da neden sunulduğunda isteklerini erteleyebilir veya vazgeçebilir olgunluğa gelir. Ama bu birden bire ve kendiliğinden olmaz elbette. Anne babaların en sık yaşadıkları problemlerden biri çocukların “tutturma” eğilimidir. Bir yere gitme, bir şey alınması vs. konularında çocuklar tutturur ve anne-babalar ne yapacaklarını bilemez. Bazen de “çocuğun gelişim dürtülerini engellememek” düşüncesiyle ellerinden geldiğince çocukların her talebine cevap vermeye çalışırlar. Oysa çocukların sınırlandırılmaya ihtiyaçları vardır. Çünkü kendi kendilerini sınırlandırmayı ve kontrol etmeyi küçük yaşlarda öğrenemezler. Ve sınırsız bir özgürlük ve her taleplerinin karşılanacağını düşünmeleri onların kişilik gelişimleri üzerinde oldukça olumsuz etkilere yol açmaktadır. Dış dünyada, sosyal yaşamda birçok konuda kurallar ve sınırlar vardır. Çocuk sosyal bir grubun parçası olduğu andan itibaren engellenmelerle ve kurallarla karşılaşacaktır ve engellenmeye alışık olmayan, her türlü talebi karşılanan çocuklar böyle bir durumda bocalamakta ve mutsuz ve uyumsuz olabilmektedirler.  
Özgüven

Özgüvenin temeli bebeklik yıllarında atılır. Bebeklik çağından itibaren öncelikle sevgi, şefkat ve ilgi gören, ihtiyaçları yeterince karşılanan, koşulsuz sevildiklerini ve koşulsuz kabul ve destek gördüklerini hisseden çocuklar kendilerine güvenirler ve yaşamda karşılaştıkları güçlüklerin üstesinden gelmek konusunda daha etkili olabilirler. Çocuklar büyüdükçe becerilerinin gelişimiyle ve sosyalleşmeleriyle birlikte kendilerinin ve birey olduklarının da farkına varmaya başlarlar. Yetenekleri konusunda desteklenen bireyselliği önemsenen, bağımsızlaşmasına fırsat verilen, önemli ve değerli olduğu hissettirilen her çocuk özgüven geliştirebilir. Bazen anne-babaların sevgi, ilgi ve kontrol kaygısı çocuğun kendini ortaya koyamamasına, yeteneklerini geliştirmeye fırsat bulamamasına, kendini ifade edememesine ve yetersiz hissetmesine neden olabilmekte ve özgüven gelişimini olumsuz etkileyebilmektedir. Tam tersi olarak ihmal edilen, hor görülen, aşağılanan, utandırılan, eleştirilen ve kendisinden yapabileceğinin çok üzerinde performans ve başarı beklenen çocukların da özgüveninin gelişemediği ve hep bir yetişkinin onayına, desteğine ve kontrolüne bağımlı kaldığı bilinmektedir. Kendini ortaya koyma, becerilerini geliştirme konusunda girişken olma, karar alabilme, aldığı kararları uygulama cesaretini kazanma gibi konular ancak özgüvenin varlığıyla gerçekleşebilir. Ve hem akademik yaşantının hem de sağlıklı ve uzun süreli sosyal, duygusal ilişkiler kurabilmenin önkoşuludur. Bu nedenle çocuğun özgüveninin oluşması büyük ölçüde anne-baba tavrı ile ilgilidir.

Çocuğunuz Okula Başlamaya Hazırmı ?
Okulların açıldığı Eylül ayında belki de en çok telaşı, karmaşayı ilkokula yeni başlayan çocuklar yaşıyor. Kimisi büyük bir sevinçle önlük, yeni arkadaşlar vb. şeylerin hayaline dalarken, kimisi korkuyla annesinin bacaklarına sarılıyor. Klinik Psikolog Nilgün Peker, çocuğun yaşamındaki bu yeni döneme, başarıyla “merhaba” demenin yollarını sunarken; Danışman ve Pedagog Belgin Temur, okul seçerken dikkat edilmesi gerekenleri, yaz rehavetinden kurtulup kış disiplinine adapte olmanın önemini ve anne babaların yapmaları gerekenleri anlatıyor... 

“Gitmek istemiyorum” 
“Okula gitmek istemiyorum!” diye haykırdı Nazlı. Kendini yere atmış, annesinin gitmesini engellemek için de bacaklarına iyice sarılmıştı. Annesi, “Hadi tatlım, bak içerde çok eğleneceksin, arkadaşlarınla harika bir gün geçireceksin, öğretmenin size güzel bir masal okuyacak, hem boyama da yapacaksınız, sen çok seversin!” diye ikna etmeye çalıştıkça, Nazlı hıçkıra hıçkıra ağlayarak sınıfa girmeyi reddediyordu. 
Annelerine rahatça “hoşçakal” diyen çocuklar biraz kendini beğenmiş bir eda ile baktılar Nazlı ya. Anneleri daha anlayışlıydılar, Nazlı’nın annesine gülümsediler. Okul açılmadan önce Nazlı, annesi ile gelmiş, sınıf öğretmeni ile tanışmış, sınıfını görmüştü. Hatta okulda giymesi için yeni ve rahat giysiler alınmıştı, çanta sırtına takılmış ve okul başlayana kadar okula hazırlık alıştırmaları yapılmıştı. Okul açılana kadar her şey yolunda idi, ta ki şimdiye kadar… 

Anlaşılan Nazlı, bu yıl okula başlamaya fiziksel açıdan hazırdı, ama duygusal olarak hazır değildi. Okul önünde yaşanan ağlama nöbetleri okulu reddetmenin işaretiydi. Çoğu zaman okulu reddetme durumu, geçici bir sorundan kaynaklanır. Bazen de ayrılık endişesi, umumi tuvaletleri kullanma endişeleri ya da performans endişesi gibi korkuların göstergesi olabilir. Çocuğun okulu reddetmesi ile nasıl başa çıkılacağına karar vermek için, önce nedenleri bulmak önemlidir. 

“Okul korkunç bir yer ve ben çok küçüğüm”  
Bilinmeyene duyulan korku ve ayrılık endişesi, çocuğun gelişiminde beklenen normal aşamalardır. Bebeklik döneminde anne babaya bağlanan çocuk, ayrılıklarda üzülür ve terk edilme endişesi duyar. Çocuğun ağlaması hem üzüntüden, hem de endişeden kaynaklanır. Çocuk annesinin tekrar geleceğine inanmaya başladığında, ayrı kalmaya ilişkin tepkilerinden hemen vazgeçer. Bu durumda, okula başlarken, ilk gün bir saat, ikinci gün iki saat gibi, kademeli olarak süreyi uzatarak alıştırmak; kesin bir ifade ile mümkün olduğu kadar kısa ama net bir cümle ile vedalaşmak ve söz verilen saatte çocuğu almaya gelerek, güveni sarsmamak çok önemlidir. 

“Çocuğum daha çok küçük”  
Bazen de bir çocuğun okulu reddetmesi, gerçekte annesinin onun okula başlamasına ilişkin yaşadığı endişeleri algılamasına bağlı olabilir. Annesi, çocuğunun okulda huzurlu olamayacak kadar küçük olduğuna inanabilir. Bu durumda, farkında olmadan çocuğuna onun gitmesini istemediğini belirten işaretler verir ve çocuk da ağlayarak, annesine yapışarak tepki verir. Burada önemli olan, önce anneyi rahatlatmak ve sonra çocuğu alıştırmaktır. 

“İnatçılıktan okula gitmeyi reddediyor”
Eğer çocuğunuz inatçı bir tabiattan ötürü okula gitmeyi reddediyorsa, bu durumda okula gitmek istememesi, yapmak istemediği birçok şeyden yalnızca biridir ve ayrılık endişesi ile alakası yoktur. İnatçı bir çocuğu okula alıştırmanın çözümü, onun da ayrı kalmayı mümkün olduğu kadar kontrol etmesine izin vermektir. Bunun için de, çocuğun, sizin de kabul edeceğiniz iki alternatif arasında seçim yapmasını sağlamaktır. 
“Çocuğum evde kalmayı tercih ediyor, okula gitmeye zorluyorum”
Çocuklar bazen arkadaşları ile kavga ederler, ya da öğretmenin başka bir çocuğa kızmasından etkilenebilirler. Yaptıklarının başkaları tarafından beğenilmeyeceğinden endişe duyarlar. Zaman zaman okula gitmeleri için cesaretlendirilmeleri gereken dönemler yaşarlar. Bu gibi durumlarda, etkin dinleyerek, soruna çözüm bulmalı ve çocuğa okula gitmesini sağlayacak kadar destek ve cesaret verilmelidir. 

“Okula gitmeyince, beraber alışveriş merkezine gidiyoruz”  
Anneler okula gitmeyi reddeden çocuklarını, evde kaldığı zamanlar, farkında olmadan ödüllendiriyor olabilirler; ya birlikte alışveriş merkezlerinde eğlenerek, ya da evde TV izleyerek ve birlikte hamur oynayarak. Eğer çocuğunuz okula gidemeyecek kadar hasta ise, bütün gün yataktan çıkamayacak kadar hasta demektir. Evde kaldığı günlerde, TV izleme, müzik dinleme ve oyun oynama, en azından okul sonrası saatlere kadar sınırlandırılmalıdır. Böylece, çocuğunuz, okulu reddetmeye yönelik pozitif bir yaklaşımınızın olmadığından emin olur. 

Çocuğunuza okul seçerken  
Çocuklarını hangi okula göndereceklerine karar verme aşamasında olan ailelerin ilk sordukları soru özel okulların mı devlet okullarının mı tercih edilmesi gerektiği olmaktadır. Devlet okullarında sınıfların çok kalabalık olması ailelerin çocuklarını devlet okullarına göndermek konusunda çekincelerinin en önemli nedenidir. Bazı aileler özel bir okulda, özel ilgi ile çocuklarının daha iyi bir eğitim alacağını düşünürken, bazı aileler ise sınıf mevcutlarını kalabalık olmasına rağmen devlet okullarının daha iyi eğitim verdiğini düşünmektedirler. Sınıf mevcudu, okulda uygulanan müfredat, okulun fiziki yapısı, sosyal aktiviteler, çocukların yaratıcılıklarını geliştirmek konusunda uygulanan metotlar ve kullanılan malzemeler, teknik donanım, psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, temizlik, düzen, branş dersleri, öğretmen yeterliliği ve çeşitliliği gibi birçok kriter okul seçmek konusunda aileleri ister istemez etkilemektedir. Bütün bunlar değişkenlik gösterebilir. Ama bütün bu kriterler değerlendirilirken unutulmaması gereken şey, çocuğun psikolojik ve zihinsel özellikleridir. Bazı çocuklar kendilerini ifade etmekte zorluk çekebilirler, dikkat sorunları yaşayabilirler, problemlerinin çözümü konusunda daha fazla birebir ilgiye ve desteğe ihtiyaç duyabilirler, daha fazla sosyal aktiviteye ihtiyaç duyabilirler, yaratıcılıkları daha fazla ön plandadır, sanata ilgileri ve yetenekleri olabilir ya da daha çok bilime ilgi duyabilirler. Okul seçilirken çocuğun bireysel özellikleri göz önünde bulundurularak onun ihtiyacına uygun bir ortam sağlanmaya çalışılması gerekmektedir. Bu ortam bazen bir özel okulda sağlanabilirken bazen de bir devlet okulunda sağlanabilmektedir. Öğretmen faktörü belki de tüm diğer değişkenler arasında en önemli olanıdır. Çocuklarla açık ve rahat bir şekilde iletişim kurabilen, öğretimin yanı sıra eğitici de olabilen, çocukları dinleyen, baskıcı olmadan disipline edebilen tarzda bir öğretmen her zaman tercih edilmesi gereken öğretmen tipidir. Sınıf mevcudunun fazlalığı elbette her öğretmen için engelleyici olmaktadır. Ama bazı öğretmenlerin kalabalık sınıflarda bile etkili olabildikleri de bir gerçektir. 

Yaz rehavetinden kış disiplinine...
Yaz boyunca her öğrencide bir gevşeme olması doğaldır. Okulun açıldığı güne kadar hiçbir ön hazırlık yapılmazsa birden bire hızlı bir tempoya geçmek sorun yaratabilir. Bu nedenle okulun açılmasının çok yaklaşmasını beklemeden öğrencilerin yeniden disipline olmaya başlamaları da iyi olacaktır. Örneğin uyku düzeninin yavaş yavaş erken yatıp erken kalkmaya dönüştürülmesi, yavaş yavaş her gün okunan yazı miktarının artırılması, çalışma odasının yeniden düzenlenmesi, geçen yılın kitap ve defterlerinin şöyle bir gözden geçirilip oda düzeninin yeniden ders çalışmaya daha elverişli bir hale getirilmesi gibi hazırlıklar okul dönemine uyumu da kolaylaştıracaktır. 

Ailelerin de çocuklara bu konuda destek vermeleri önemlidir. Çocukların uyması beklenilen düzene ailelerin de uyması çocukların işini kolaylaştıracaktır. Örneğin evde geç saatlere kadar hareket ve gürültü olan ortamlarda çocukların da erken yatması güçleşmektedir. Günü planlaması konusunda çocuğa baskıcı olmayan bir tutumla destek olmak, ev içindeki kurallar konusunda tutarlı ve kararlı olmak da önemlidir. Burada önemli olan kuralın çocuğun yaşına uygun olmasıdır. Kural konulurken ve uygulanırken okul zamanı çocuğa yardımcı olacak alışkanlıkların edinilmesi hedeflenmelidir. (örneğin; yatma saatinin, TV izleme yoğunluğunun ve saatinin kurala bağlanması vs.) 

Çocukların okulda başarılı ve uyumlu olmaları için en önemli gerekliliklerden biri de huzurlu ve kaotik olmaktan uzak bir aile ortamıdır. Evde sorunlar yaşanıyorken ve bu sorunlar sırasında çocuklar ihmal ediliyorken onların okula uyum sağlayıp başarılı olmalarını beklemek gerçekçi bir beklenti değildir. Özellikle anne baba arası çatışmalar, yeni bir kardeşin gelmesiyle diğerinin ihmal edilmesi gibi sorunlar çocukların evden ayrılıp okula gitmelerini, okula uyum göstermelerini güçleştirmektedir. Problemler yaşandığında çocuğun anlayabileceği düzeyde onunla paylaşmak ve çocuğun güvenliğinin tehdit altında olduğunu hissetmesi olasılığını azaltmaya çalışmak önemlidir. Okula giden çocukların, okulda yaşadıkları problemlerin çoğunun kaynağının evde olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle eğer yaz boyunca aile içinde yaşanan bir sıkıntı ve sorun varsa bunu okul dönemine taşımadan öncesinde çözmeye çalışmak gerekirse bir profesyonel yardım aramak yerinde olacaktır. 

Anneler Neler Yapabilir?
 Okuldan kaçınma nedenlerini bulabilirler. 
 Çocuk yeni öğretmenden ya da sınıftan korkuyorsa, onları daha iyi tanımasına 
yardımcı olabilirler. 
 Ayrılık endişelerini hem kendileri, hem de çocukları için azaltabilirler. 
 Korkunun kaynağını yok edebilirler (kötü deneyim, alay, tartaklanma). 
 Çocuklarına korkularının üstesinden gelmeyi öğretebilirler. 
 Okula gitmeyi evde kalmaya göre daha kolay ve eğlenceli hale getirebilirler. 

Öğretmen Neler Yapabilir?
 Bilinmeyeni tanıtarak geçişi kolaylaştırabilir. 
 Anne babalara, normal ve endişe verici ayrılma zorlukları hakkında bilgi verebilir. 
 Okulu reddetmeye neden olabilecek problemlere dikkat edebilir. 
 Derste ve oyunlarda alayı ve korkutmayı engelleyebilir. 
 Çocuğun zorlukların üstesinden gelmesine yardım edebilir.
Çocuğunuza Empatiyi Öğretin
Çocuğunuzun empatiyi örenmesi aile yaşamınızdaki pek çok sorunu da ortadan kaldıracaktır...

Çocuklarda empatik özelikler ne zaman gelişmeye başlar?

Duyguları anlamak insan doğasına ait en önemli özelliklerden biridir. Duyguların anlaşılması, duyguların referans alınarak iletişim kurulması psikolojik olgunlaşmasının da en önemli kriterlerindendir. Çocuklar bebeklikten çıkıp bireyleşmeye başladıklarında “ben”in ve başkaların”nın ayırtına vardıklarında; başkalarının ne hissettiğini daha net olarak anlamaya ve buna göre hareket edebilmeye başlarlar. Bu da yaklaşık 2.5 yaş civarında olur. Çok daha küçük bebekler bile annesinin sesinin tonundan, ona dokunuşunun niteliğinden bile annesinin kızgın veya mutlu olduğunu ayırt edebilirler. Ancak iletişim inde etkin olarak kullanabilmek anlamında empatinin yerleşmesi 3 yaş civarında gerçekleşmektedir.

Empati öğrenilen-öğretilen bir şeydir. Bu anlamda anne babaları ve çevrelerindeki yetişkinler tarafından duyguları anlaşılan, ifade edilen çocuklar empatiyi daha kolay öğrenirler. Çünkü empati becerisinin gelişimi için öncelikle kişinin kendi duygularının farkında olması, bu duygular arasındaki farkları hissedebilmesi önemlidir. Örneğin; yeni doğan kardeşi nedeniyle yuvaya gitmek istemeyen bir çocuğa annesinin bu bir okula uyum problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi yaklaşması, çocuğun agresif tavırlarını sıradan bir davranış problemiymiş gibi algılaması çocuğun da kendi duygusunu ayırt edememesine neden olacaktır. Böyle bir durum yaşadığında annenin “biliyorum, sen de bizimle evde kalmak istiyorsun, hep kardeşinle vakit geçirdiğim için bana kızgınsın” gibi empatik bir yaklaşımda bulunması çocuğun da hem duygusunu fark etmesine yardımcı olacak hem de olumsuz duyguların da kabul edilir olduğunu anlamasını sağlayacaktır.

Anne babalar empatik özelliklerin gelişmesine nasıl yardımcı olabilir?

Duygularına odaklanın

Anne babaların doğduğu andan itibaren bebeğin duygularına odaklanmaları önemlidir. Bebekler dikkatle gözlemlendiklerinde ağlamalarının bile farklı anlamlar içerdiğini fark etmek mümkündür. Bebekle fazla vakit geçiren bir kişi bu farkı kolayca anlayabilir. 2-3 aydan itibaren bebekler sosyal gülümsemeye başlarlar. Yüzüne gülerek baktığınızda bebek size gülerek tepki vermeye başlar. Bu dönem kendi duygularınızı ona aktarmanın, karşılıklı sıcak ve şefkatli bir iletişim kurabilmenin mümkün olabildiği bir dönemdir. Güldüğünde gülmek, ağlayarak bir ihtiyacının dile getirdiğinde yumuşak bir ses tonu eşliğinde ihtiyacının gidermek, aslında bebeğin de kendi duygularını iletişim içinde kullanmayı öğrenmesine yardımcı olur. Ağlamasına bir yanıt alamayan ya da her türlü ağlamasına aynı tepkiyi alan bir bebek bir süre sonra her türlü ihtiyacını aynı şekilde ifade etmeye başlayacaktır. 

Geri bildirim yapın

Çocuklar biraz daha büyüyüp yuva çağına geldiğinde birçok değişik tepkiler vermeye başlarlar. Bunlar arasındaki farkı görmek ve çocuğa fark ettirmek de çok önemlidir. Davranışlar ve bu davranışlar sırasında ortaya çıkan duygular arasındaki ton farkını anne babanın fark edip, çocuğa geri bildirim vermesi empatinin gelişmesinde çok gereklidir. Üstelik duyguları anlayan ve geri bildiren bir yaklaşım; birçok davranış probleminin azalmasına, çocukların kendi davranışlarının sorumluğunu alabilmelerin yardımcı olmaktadır. Çünkü anne baba çocuğun bu davranışla aslında neyi ifade etmek istediğinin şifresini çözmektedir. Oyuncağını tekmeleyen bir çocuğa “bugün yuvada canını sıkan bir şey olmuş” demek ile “her zaman oyuncaklarını böyle hırpalıyorsun” demek arasında çocuğun içgörü kazanması açısından da büyük farklar vardır.

Örnek olun

Önemli bir konu da anne babaların kendi duygularını ifade etmek konusunda örnek olmalarıdır. Duygularını açık ifade eden, kendi aralarındaki ilişkide de hem olumlu hem olumsuz duyguları uygun bir şekilde dile getiren anne babalar, çocuklarına bu konuda model olmaktadırlar. Kızgınlık ve öfke genelde daha kolay ifade edilen duygulardır. Ancak doğru bir şekilde ifade edilmezler. Çocuklara kızgınlığın ifade edilmesi agresyon ve yargılama içerdiğinde çocuklar da kızgınlıklarını bu şekilde ifade etmeyi öğrenirler. Oysa bizi kızdıran durumu ve davranışı anlamaya çalışmak ve kızgınlığımızın altında yatan temel duyguyu fark etmek önemlidir. Örneğin engellenmek bizi rahatsız ediyorsa ve engellenme karşısında uzun süre sabretmişsek bu ciddi bir kızgınlığa dönüşebilir. Bu durumda çocuğunuzun bir davranışının sizi engellemiş olduğunu ve bundan rahatsızlık duyduğunuzu söyleyin.

Olumlu duygularınızı ifade edin!

Olumlu duyguların da ifade edilmesi önemlidir. Toplumumuzda genellikle iyi ve memnun edici şeyler pek dile getirilmez. Çocukların bu tip şeyleri doğal olarak “zaten” yapmaları beklenir. Çocuğunuzun bir davranışı sizi mutlu ettiğinde bundan duyduğunuz sevinci de dile getirmelisiniz. Bu durumda çocuk hem kendi olumlu yönlerini fark edecek hem de başkalarının hangi durumlarda sevinç ve mutluluk hissedeceğini anlama fırsatı bulacaktır. Ayrıca kendi olumlu duygularını gerekli durumlarda kolayca ifade etmeyi öğrenecektir.

Aile yaşamında empati neden gereklidir?

Aile içinde zaman zaman sorunlar ve iletişim problemleri yaşanabilir. Aile bireylerinin özellikle olumsuz duygular yaşanırken birbirlerini anlamaları çok önemlidir. Kişiler yaşadıkları sıkıntılar ve bu sıkıntıların doğurduğu duygularla baş edebilmekte zaman zaman zorlanabilirler. Bu durumda ailenin diğer bireylerinin, sıkıntı yaşayan kişinin duyguları referans alarak hareket etmesi hem kişinin sıkıntısını hafifletecek hem de olası bir iletişim çatışmasını ortadan kaldıracaktır. Çünkü empatinin var olmadığı ortamlarda bireyin tek tek yaşadıkları problemler, diğer bireylerin yanlış yorumlamalarına neden olabilmektedir. Özellikle disiplin uygulamalarında çocuktan ne istediğinizi ve ne istemediğinizi dile getirirken kendi duygularınızı ifade edebilmek çok önemlidir. Hangi davranışın bizi rahatsız ettiğini, bizde hangi duygusu yarattığını uygun bir diller ifade ettiğimizde çocuğumuzda istediğimiz davranışları görme olasılığımız artar. Aynı şekilde hoşumuza giden, bizi memnun eden davranışları ifade ettiğimizde bu davranışlar pekişecektir.

Çocuklar sıkıntı yaşıyorken onların sıkıntılarını anlayabilmek, duygularını fark etmek-yansıtmak ve bu durumu sıradan bir disiplin ve davranış problemi gibi ele almamak önemlidir. Anne babaları tarafından duyguları anlaşılan çocukların ister istemez davranış problemleri de azalacaktır. Anlaşılmış olma duygusu güven gelişimi için de önemlidir. Çocuklukta yaşanan birçok problem, empatik yaklaşım sayesinde erkenden tanınabilir. Çocuklar yaşadıkları sıkıntıları genellikle dolaylı yoldan, davranışları ve tutumları ile ifade edebilirler. Eğer anne babalar duyarlı olurlarsa onlardaki değişimlerin kaynağını ve temel duyguları fark edebilirse hem birçok problem hafif düzeydeyken çözülebilir hem de ağırlaşma olasılığı olan problemler fark edilebilir.

Çocuğun yaşamında empatik düşünce neden önemlidir?

 Çocuklar sosyal yaşam içinde yer alırken uyum sağlamayı, nerede nasıl davranmaları gerektiğini öğrenirler. Bu aşamaların ardından kabul görmeye de başlarlar.

 Çocuk ancak sosyal olarak kabul gördüğünde sosyal iletişim içinde yer alabilir. Kabul görmenin en önemli koşullarından biri de empatidir. Kendi ihtiyaçları ve duyguları kadar grup içinde diğer bireylerin de duygularını ve ihtiyaçlarını fark etmek önemlidir.

 Başkalarının davranışlarının altında yatan duyguları fark etmek, bu duyguların hangi tepkilere neden olduğunu anlayabilmek uyum için çok önemlidir.

 Empatik düşünebiline çocuklar çevrelerinde olup bitenleri daha iyi yorumlayabilirler ve ilişkileri içindeki problemleri daha kolay çözebilirler. Bu özellikleri de diğer çocuklar tarafından kolayca kabul görmelerini sağlar.

 Empatik düşünebilen çocuklar duygularının farkında oldukları ve duygularını da ifade edebilmeyi becerdikleri için ilişkilerinde daha az sorun yaşarlar.
Çocuklarda Korkular
Korku tüm insanlar için yaşanması doğal bir duygudur. Çocuklar için ise gelişimin bir parçası olarak ortaya çıkar. Birçok korku türü geçicidir ve gelişimle ilgilidir. Korku tepkisi çocukların kendilerini tehdit eden uyaranlara gösterdikleri normal bir tepkidir. Bu gelişimsel korkular günlük yaşamın normal bir şekilde sürdürülmesini etkilemezler. Hatta korku deneyiminin günlük streslerle başa çıkma konusunda etkili olduğu da bilinmektedir. Bu normal sayılan korkular, çocuğun günlük hayatını huzur içinde sürdürmesine engel olacak yoğunlukta olmadıkça, doğal karşılanmalıdır. 

Bebeklikten itibaren yaşa özgü korkular

Bebekler iki yaşına kadar yüksek seslerden, büyük hayvanlardan, büyük objelerden korkarlar. İlk bir yılda bebekler anne-babadan ayrılmaktan ve yabancılardan korkarlar. 3-4 yaşına gelindiğinde anne-babadan ayrılma korkusuna ek olarak karanlık korkusu ortaya çıkar. 5 yaşında bu korkulara dış dünyada tanımadığı kendisine zarar verebileceğini düşündüğü insanlardan korku eklenir. Ayrıca vücutlarına zarar gelmesinden korkmaya başlarlar. 6 yaşlarında bu korkulara doğaüstü varlıklar eklenir. (hayalet, canavar, uzaylı vs) 7-8 yaşlarında korkular daha çok günlük yaşamda karşılaşabileceği tehlikeler şeklindedir. 9 yaşından itibaren okul başarısı önem kazanmaya başlar ve başarısız olma korkuları, ölüm korkusu gibi korkular daha yoğun bir şekilde görülmeye başlanır. 

Karanlık Korkusu

Bebeklikten itibaren çocuklarda en sık rastlanan korkuların başında karanlık korkusu yer alır. Bu korku türü belki de anne-babaların en sık pekiştirdikleri korkudur. Özellikle gece ışıkla uyumayı alışkanlık haline getirmek çocukların karanlıktan tedirgin olmalarına neden olmaktadır. Bu tedirginlik başka korkularla birleştiğinde ya da başka kaygılar ve sorunlar eklendiğinde daha yoğun bir karanlık korkusuna dönüşebilmektedir. Tüm korku türlerinde olduğu gibi bu korku türünün gelişiminde de model olmak önemlidir. Yakınları, özellikle de anne-babasından birinin karanlık korkusu yaşadığını bilen, bu korkuya tanık olan çocuklar ister istemez karanlığın korkutucu bir şey olduğu kognisyonunu geliştirmektedirler ve ardından da benzer korku tepkisi ortaya çıkmaktadır. Özellikle 3-5 yaş arasında doğal olarak kendiliğinden ortaya çıkan karanlık korkusu anne-baba tarafından pekiştirilmediğinde ve uygun bir şekilde yaklaşıldığında yine kendiliğinden kaybolmaktadır. Karanlık korkusunun en tedirgin edici yanı karanlık olan mekanda ne olduğunu görememek ve her türlü potansiyel tehlike ile baş etmek zorunda kalmak duygusudur. Hatta genellikle çocukların, aydınlıkken gördükleri bir odada dahi karanlıkla birlikte gelebilecek kötülüklere karşı tedirginlik yaşamaları söz konusu olmaktadır. Böyle bir durumda çocuk, ışık yeniden yanmadıkça rahatlayamamakta yine benzer bir şekilde ışığı bir başkası tarafından yakılmayan bir odaya girememektedir.
Korkunun öğrenilme mekanizması

Tüm tutumlar ve tepkiler gibi korkular ve fobiler de öğrenilmiş tepkiler olabilir. Tüm çocuklar hatta bebekler, anne-babalarının paniklerini ve endişelerini hissederler. Anne-babanın etkisi olmaksızın sadece çocuğun ürkütücü bir deneyim yaşaması da korku geliştirmesine neden olabilir. Örneğin; bir köpeği severken köpeğin birden yüksek sesle havlaması, çocuğun başka bir köpeğe yaklaşırken tedirgin olmasına neden olabilir. Bazen korku hemen gelişebilir ve çocuk bundan sonra gördüğü her köpekten korkabilir. Bazen de birkaç şanssız deneyimin üst üste yaşanması sonucunda korku gelişir. Korkular böylece fobiye dönüşebilir. Fobi, herhangi bir durumla ve nesneyle karşılaşıldığında mantıksal olmayan şiddetli endişedir. Korku ise, gerçekte var olan bir tehlike sonrasında oluşan bir tepkidir. Çocuğunuzun devam eden korkusunun rasyonel olmadığını yani bir “fobi” olduğunu düşünmeniz için özellikle korkunun ortaya çıktığı dönemde sizin de hangi tutumu sergilediğiniz önemlidir. Örneğin gece yatarken çocuğunuzun yaşadığı korku ve kaygıyı çocuğunuza da belli ediyorsanız, onun da benzer kaygıları yaşamasına neden olabilirsiniz. Annesinin ya da babasının kaygılı olduğunu gören çocukların elbette ki korkuları ve kaygıları artacaktır. Bu noktada çocuğunuzun yaşadığı sadece sizin duygularınızı taklit etmek olabilir ya da gerçekten çocuğunuz bir fobi geliştirmiş olabilir. Bu nedenle önce çocuğunuza yaşına uygun olarak gerekeli güveni vermeli, tehlikeler konusunda gerekli önlemleri anlatmalı, korkunun kaynağıyla ilgili olarak gerekli bilgiyi edinmesini sağlamalıyız.

Küçük çocukların dış dünyayı algılayış biçimi, yetişkinlerden oldukça farklıdır. Ger ekler çocukların kendi hayalleriyle karışır. Çocuklar gelişimleri boyunca ilk önceleri somut nesnelerden korkarlar. Çocuk gelişimini sürdürdükçe korkular düşünce düzeyinde yer almaya başlar. Çocuklar çevrelerindeki her şeyin kendileri gibi hissettiğini ve düşündüğünü varsayarlar. Somut düşünme eğiliminde oldukları için olaylara ait yorumları da somuttur. Zaman, yer ve boyut kavramları çocukların kendilerine özgü anlayışlarına göre yorumlanır ve gerçeklerle ilgisi olmayan korkular belirebilir. Örneğin; annesi kısa bir süre için yanından ayrılan bir çocuk zaman kavramı gelişmemiş olduğu için kendini bir anda terk edilmiş ve yalnız bırakılmış hissedebilir. 

Kabuslar

Hemen her çocuk kabus görebilir. Ancak haftada bir iki gibi bir sıklıkta görülüyorsa, bu bir sorun olarak düşünülmelidir. Kabuslar gündüz yaşantısıyla çok bağlantılıdır. Çocuğun içinde bulunduğu olumsuz koşullar, kardeşleriyle, anne-babasıyla ve arkadaşlarıyla yaşadığı çatışmalar, korkulu rüyalar görmesine neden olabilir. Ayrıca bir çok endişe kabusa neden olabilmektedir. Televizyonda izlenen şiddet görüntüleri, çocuğun kendi çevresinde izlediği çatışmalar, tehditkar yaşantılar, travmatik yaşantılar ve şiddete, kazaya tanıklık etmek de kabuslara neden olabilir.

Çocukların disipline edilmeleri için kültürümüzde sık kullanılan değişik kişilerden (örneğin; öcüden, doktordan, öğretmenden vb) ve durumlardan korkutma eğilimi, özellikle okul öncesi yaşlardaki çocukların, anlatılan korku objesini doğru değerlendirememesine ve bu korkuları uykularına taşımalarına neden olmaktadır. 

Gece Terörü

Kabuslardan farlı, ama yine kabus gibi olan iki korku durumu vardır. Çocuk kabus gördüğünde kabusunu hatırlayabilir. Ancak aşağıdaki iki durumda da çocuk gece gördüklerini ve yaptıklarını hatırlamaz:
Korku kaynaklı olabilecek bir uygu bozukluğu, gece terörü denen gece korkusudur. Yine okul öncesi yaşlarda sık rastlanır. Çocuk büyük bir korku ve çığlıkla uyanır. Kendinde değildir, panik içinde ve anlamsız hareketler yapar. Uyandırılırsa da hiçbir şey hatırlamaz. Bu durum uykunun ilk saatlerinde gerçekleşir. 

6-12 yaşlar arasında görülen bir başka uyku bozukluğu da uykunun ilk evresinde çocuğun kalkıp oturması, kendi kendine konuşması, bazen gezmesi, dolaşması şeklinde olur. Sabah uyandığında da hiçbir şey hatırlamaz. 

Her iki durum da psikolojik etkenlere bağlı olabileceği gibi nörolojik temelli bir bozukluğun belirtisi de olabilir. Eğer anne-babalar bu tip uyku bozukluklarını çocuklarında sık gözlemliyorlarsa, bir uzman yardımıyla bu durumun tipik bir gece korkusu mu, yoksa nörolojik kaynaklı (epileptik bir nöbetin belirtisi olabilir) mı olduğunu ayırt etmelidirler. Geceleri ağlayarak sık uyanma ve anneyi çağırma yine sık görülen uyku sorunlarındandır. Bu durum da yine korkularla ilgili olabilmektedir. Temel güven duygusu yeterince gelişmemiş, anneye bağımlılığından hemüz kurtulmamış, anne-babayı kaybetme ve yalnız bırakılma korkusunu yoğun yaşayan çocuklarda karanlıktan korkma ve odasında yalnız uyuyamama sık görülen bir davranıştır. Bu tip huzursuzluklar nedeni ile korkuyla uyanan çocuklar, gece anne-babalarının yanına gelmek isteyebilirler. Bu hem yaşanan korkuyla bağlantılı çaresizlik duygusuyla ilgili olabilir hem de çocuğun o anda ilgi ve şefkat ihtiyacıyla ilgili olabilir. Ancak bu durumda çocuğunuzu yatağa almak geçici bir çözümdür ve korku duygusunu pekiştirebilir. 

İlk 6 yaşta çocuğun temel güven duygusunun geliştirilmesi çok önemlidir. Eğer çocuk bu dönemde her türlü tehditten uzak olduğunu, korunduğunu, her koşulda sevildiğini ve kabul gördüğünü hissedebilirse, huzurlu ve güven veren bir aile ortamında olduğunu bilirse temel güven duygusunu kazanabilir. Bazı durumlarda çocukları psikolojik gelişimlerinin yeterli olmamasıyla bağlantılı olarak anne-babanın yatağında uyuma eğiliminin olduğu ve bu tip yaşam krizlerinin bu eğilimi alevlendirdiği bilinmektedir. Böyle bir durumda da çocuğun gerçek ihtiyacının ne olduğu iyi saptanmalı bu gerçek bir korku mu, gelişim dönemiyle ilgili bir davranış mı yoksa anne-babanın yatağına dönmek için kullandığı bir bahane mi bunun iyi ayırd edilmesi gerekmektedir. 

Tüm korkuların yoğunluğu ve var olma süresi her çocukta değişiklik gösterebilir. Ama temel olarak korkuların pekiştirilmedikleri sürece geçici oldukları varsayılır. Kriz dönemlerinde ve yaşam akışı içinde ortaya çıkabilecek sorunlarla bu korkuların yoğunluğunun ve şiddetinin farklılaşması da doğaldır.

Gelişim dönemlerine ait bu korkuların yoğunluğunun artması da doğaldır ve çocukları rahatlatmak, güven vermek, hep yanındayız mesajını vermek önemelidir. Ancak dikkat edilmesi gereken husus çocukların gelişim dönemlerine ait psikolojik özellikleri gözden kaçırmamaktır. 

Anne-babalar nasıl davranmalı?
 Korkusunun çocuğun gelişim dönemiyle ilgili olup olmadığını, hangi korkuların hangi gelişim dönemlerinde normal olduğunu öğrenin.

 Korkunun belli bir olaydan sonra mı, bu olayla bağlantılı mı ortaya çıktığını saptayın.

 Korkuların bazı zamanlarda ya da bazı durumlarda artıp artmadığını gözlemleyin. 

 Duygularını dinleyin; onu anlamaya ve ona güven vermeye çalışın.

 Korkularından dolayı çocuğunuzu asla aşağılamayın, yargılamayın, utandırmayın, çevrede alay konusu olmasına engel olun.

 Korkusuyla ilgili olarak onu zorlamayın. Örneğin; karanlıktan korkan çocuğunuzu karanlık bir yere gitmesi konusunda zorlamayın.

 Çocuğu utandırmadan korkusunu ortadan kaldırmaya çalışın. Örneğin; “Erkek adam korkar mı?” gibi sözler söyleyerek, onu utandırmayın.

 Mümkün olduğunca erken yaşında onu kendi odasında yatırmaya alıştırmalısınız.

 Korkusuyla aşamalı şekilde baş etmesi konusunda yardımcı olun.

 Korktuğu şeyle ilgili onu bilgilendirin, bu konuda güven kazanmasına yardımcı olun. Örneğin; hırsızdan korkan çocuğun kapıyı kendisinin kilitlemesine izin verin, hırsızın girme olasılığı olan kapı ve pencereleri her gün ona kontrol ettirin.

 Çocuğunuzla iletişiminizi arttırın, birbirinize duygularınızı anlatmanız için ortam hazırlayın.

 Onunla oyun oynayın, resim yapmasını sağlayın. Uygun oyun ortamlarında çocuklar duygularını ifade etmek için fırsat bulurlar.

 Uyku öncesinde birlikte daha fazla vakit geçirin; onu rahatlatacak şeyler konuşun, hoş hikayeler anlatın.

 Korkusunu çağrıştıracak objeleri odasından kaldırın.

 Korkularıyla ilgili ona yalan söylemeyin; bu size olan güveninin azalmasına neden olur.

 Çocuğunuz korkuyla uyanmışsa ve yanınıza gelmek istiyorsa, mümkün olduğunca onu yatağına geri götürün ve kendi yatağınıza almayın. Gerekirse başucunda 10-15 dakika geçirin ve uykuya sakince dalması için yardımcı olun. Onu gece yanınıza almanız “Korkmakta haklısın, korkulacak bir şey var” mesajını almasına neden olabilir, bunun yerine yatağına yatırdığınızda onu öpüp sakinleştirin. O anda ilgi ve şefkat ihtiyacının artmış olduğunu gözden kaçırmayın.

 Korkuları olan tüm çocukların uykularıyla ilgili problem yaşama olasılığının yüksek olduğu düşünülerek uyku öncesi hazırlığı önem verilmelidir. Örneğin; yatma öncesi temizlik birlikte yapılabilir, sakin bir ortamda bir öykü okunabilir.

 Çocuğunuzun korkuları ile ilgili belirtiler sıklıkla karşınıza çıkıyorsa, tüm çabanıza rağmen azalmıyorsa bir uzmandan yardım alın.
Okullarda Üniformaların Avantajları ve Dezavantajları Nelerdir ?
Üniforma yani okullarda öğrencilerin giymesi gerekli olan tek tip giysi daha çok öğrenciliği ve öğrencinin okulunu temsil eden bir sembol olarak düşünülmektedir. Gerçekten de öğrenci dendiğinde akla gelen belki de ilk şey üniforma ya da diğer adıyla okul önlüğüdür. Birçok öğrencinin yıllarca giymekten bıktığı, üzerinde değişiklikler yapmaktan keyif aldığı ve bu nedenle de zaman zaman uyarı ve disiplin cezalarının alınmasına neden olan üniforma ne kadar gerekli ve acaba üniforma ile okula gitmenin öğrenciler tarafından düşünülen sıkıntılı yanlarının dışında avantajları da var mı?
Üniformanın belki de en önemli avantajı sosyo-ekonomik düzeyi ne olursa olsun her çocuğun, her öğrencinin giyiminden bağımsız değerlendirilmesi için önemli bir araç olmasıdır. Özellikle sosyo-ekonomik seviyeleri açısından çeşitlilik gösteren ailelerin çocuklarının bulunduğu bir okulda giyim kuşam farklılıkları çocuklar arasındaki farklılığın somut görüntüsü olabilir. Bu da daha düşük ekonomik düzeydeki ailelerin çocuklarının mağdur olması sonucunu doğurabilir. Bu çocuklar kendilerini yetersiz hissedebilirler, diğer çocuklara özenebilirler ve çocuklarının taleplerine cevap veremeyen aileler de aynı şekilde zorluk yaşayabilirler.
Bunun dışında özellikle büyük şehirlerde yaşayan çocuklar ve gençler arasında var olan marka merakı nedeniyle de üniformanın kaldırılmasının sakıncaları olabilir. Bazen gençler arasında marka giyim popülaritenin ve sosyal kabulün bir gereği olabilmektedir.  Özellikle ergenlik döneminde sosyal kabulün çok önemli olduğu bilinmektedir. Gençler arkadaşları tarafından kabul ve değer görmek için günün popüler ve marka giysilerini giymek konusunda bir yarışa girebilirler. Bu hem aileleri çok zorlayacak hem de çocukların ve gençlerin her gün yeni ve farklı bir şey giymek gibi bir sıkıntı yaşamalarına neden olacaktır. Gençlerin marka giyinmeye özenmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkabilecek problemler sadece maddi sıkıntıları doğurmakla kalmamaktadır. Marka tutkusu çocukların ve özellikle de gençlerin belirli markaları giymedikleri müddetçe kendilerine yeterince güvenmemeleri ve kendilerini ortaya koymakta güçlük çekmeleri sonucunu doğurabilmektedir. Çünkü ancak arkadaşlarının beğeneceği ve kabul edeceği markaları giydiğinde kendisini değerli ve önemli hissetmektedir. Bu kaygının okul sıralarında yaşanması var olan akademik başarı vb gibi birçok sıkıntının daha da artması anlamına gelecektir.
Üniforma ayrıca okul kurumu için disiplini temsil eden bir araç olmaktadır. Okul sosyal kuralların belki de ilk öğrenildiği ve ardından uyum içinde, birbirinin hakkına saygı göstererek bir düzen içinde yaşamanın uygulamalı olarak öğretildiği önemli bir sosyal ortamdır. Bu ortamda davranışlar ve yaşam biçimini belirleyen kurallardan biri de temiz, tertipli ve düzenli olmaktır. Üniforma bir anlamda bu düzeni ve temizliği temsil etmektedir. Aksi halde giyimle ilgili kuralların getirilmesi birçok karışıklığa yol açabilir. Örneğin, “okulda temiz ve düzenli giyinilmelidir” gibi bir kural getirildiğinde bunun kriterinin ne olacağı çok açık olmayacaktır ve öğrenciler ve yönetim arasında problemlerin yaşanmasına neden olabilir. Bunun yerine üniforma üzerinde bir takım esnekliklere gidilmesi belki de hem okulun düzen ve disiplininin sürdürülmesi hem de çocukların kendi yaratıcılıklarını kullanabilecekleri bazı detayları üniformalarına ekleyebilmeleri daha orta yollu bir çözüm gibi görünmektedir. Örneğin ütülü pantolon ve gömlek gibi bir sınırlama getirildiğinde öğrenci kendisi rengini seçebilme özgürlüğüne sahip olacak ama bir yandan da okulunun istediği tarzda belli bir düzeni temsil eden bir giysi giymiş olacaktır.
Aile İçi İletişimi Geliştirmek İçin Yazlık Öneriler
Tatilin çocuklar için anlamı, eğlenmek, dinlenmek, rahatlamak, anne-baba ile daha bol ve keyifli zaman geçirmektir. Yaz tatili gibi uzun bir tatil döneminde çocukların eğlenerek, dinlenerek, enerji depolayarak, hem psikolojik gelişimlerini hem de zihinsel gelişimlerini olumlu etkileyecek bir şekilde geçirmeleri önemlidir. Bunun için tatil aktivitelerinin de bu amaca hizmet etmesi gerekmektedir.

Okul dönemi boyunca çocuklar zamanlarının büyük bir bölümünü okulda geçirirler ve bu nedenle anne-babalarıyla ve diğer aile bireyleriyle geçirdikleri zaman çok sınırlıdır. Oysa çocuğun okul yaşantısı kadar ailesiyle birlikte zaman geçirmesi de önemlidir. Çocukların günlük hayatta yaşadıkları problemlerin çözümü aşamasında anne-babalarından psikolojik destek almaya, değer gördüğü, kabul gördüğü, sevildiği bir aileye ait hissetmeye ihtiyaçları vardır. Özellikle de zorluklarla karşılaştığında yaşadığı olumsuz duyguları paylaşması ve kendine uygun çözümler bulabilmesi açısından anne ve babasıyla özel zaman geçirmesinin önemi büyüktür. Bu nedenle de tatil planı yaparken çocuğun ailesiyle ortak aktiviteler yapabileceği, birlikte keyifli vakit geçirebileceği programlar yapılması önemlidir. Ayrıca çocuğun olumlu ve olumsuz duygularını paylaşmasına olanak veren zamanlar geçireceği bir program oluşturmaya dikkat edilmelidir.

Okul döneminin içeriği gereği anne-babalar sıklıkla çocukların akademik başarılarıyla ilgili kaygılarını dile getirmekte ve çocuklar ders çalışma ve okul başarısı konusunda sık sık uyarı almaktadırlar. Okul ve okul başarısı genellikle çocuklar için oldukça kaygı vericidir. Anne-babanın çocuğun sadece akademik başarısıyla ilgili olması hem çocuğun kendi sürekli baskı altında hissetmesine neden olmakta hem de anne-babaların çocuklarla ilgili bazı başka özellikleri ve sıkıntıları gözden kaçırmalarına neden olabilmektedir. Tatil dönemi anne-babanın çocuğu daha rahat gözlemlemesi, onunla kaygısız ve keyifli zaman geçirebilmesi, birlikte keyifli ve doyumlu bir ilişki içinde olması için de bir fırsat dönemidir.

3 aylık sürede aile içinde dengeler nasıl gelişir?

Kışın yoğunluğu, sürekli bir şeylerin yetiştirilmesi telaşı aile bireylerinin birbirlerinden biraz uzak kalmalarına neden olmaktadır. Okula giden çocukların erken yatmaları ve erken kalkmaları gerekmektedir. Anne-babanın işten gelmesi, yemeğin hazırlanması, çocuğun ödev telaşı, banyo, yatma saati telaşı, erken uyanma, servisi yakalama telaşı derken genellikle aile bireyleri keyifli bir şey için bir araya gelememekte ve tüm aktiviteler görev gibi yapılmaktadır. Okulların kapanması ile birlikte öncelikle zaman kısıtlaması ortadan kalkar. Havaların geç kararması ve ısınması ile bazen eve daha geç gelinir, açık havada birlikte vakit geçirilebilir ve akşamları ödev ve erken yatma gibi bir zorunluluk olmaz. Anne-babanın çocuğu kontrol etme kaygıları azalacağından ilişkiler daha keyifli bir hal alır. Çocuklar ilgi duydukları aktivitelere yönelirler, sevdikleri oyunlar oynarlar; anne babalarından oyun talep etmeye başlarlar. Çocuklar da aileler de başka ailelerle ve arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirme fırsatı bulurlar. Bu nedenle herkes daha keyiflidir. Tatil özellikle hem anne-babanın hem de çocukların sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için önemli bir dönemdir. Çünkü iş, okul gibi zorunluluklar bazen sosyal yaşamın kısıtlanmasına neden olur ve sosyal yönü zayıf kalan kişiler, hem daha huzursuz ve mutsuz olurlar hem de bu duygularını paylaşma ortamları olamadığı için bazı psikolojik sıkıntılar yaşayabilirler. Tatil döneminde çocuklar okul döneminden farklı olarak hedef olmaktan da çıkarlar. Okul döneminde ister istemez her program ve düzenleme çocukların okul saatine ve ödevlerine göre ayarlanmaktadır. Bu nedenle programdaki aksamalar hep çocuk üzerinden konuşulur. Tatille birlikte çocuklar da aileler de daha rahat olmaya, daha rahat sosyal planlar yapmaya başlarlar.

Yaz dönemi: Aile için iletişimi güçlendirmek için fırsat dönemi!

Ailede iletişim, aile bireylerinin tümünün birbirini anlaması, kendini rahat ve düzgün ifade edebilmesi, olumlu ve olumsuz tüm duyguların konuşulabilmesi ve dolayısıyla yaşanabilecek çatışmaların en aza indirilip etkin bir şekilde çözülebilmesi anlamına gelir. Birçok ailede bu iletişimin yetersiz olduğu ve bu nedenle sıklıkla yaşandığı, sonuçta da huzursuzlukların, mutsuzlukların, ayrılıkların ve ciddi psikolojik problemlerin yaşanabildiği bilinmektedir. Bu nedenle tüm ailelerin yaz dönemini kendileri için bir fırsat, yenilenme, problemlere çözüm geliştirmek için yeni denemeler yapma dönemi olarak değerlendirmeleri gerekmektedir. Aile içinde okul gibi çok önemli bir gündemin ortadan kalkmış olması ciddi bir rahatlama sağlar. Kışın problemlerini yaza da taşıyıp orada da huzursuzluğu devam ettirmek yerine yeni düzenlemeler yapmak ve birlikte keyifli ve sorunların konuşulabildiği, çözüm önerilerinin getirildiği bir dönem geçirmek gerekmektedir. 

Toplumumuzda anneler genellikle çocukların her türlü sorunundan sorumludurlar ve bu nedenle çocuklarla anneler arasında daha fazla sorun yaşanır. Anne çok daha fazla kontrol etmek, çok daha fazla uyarmak zorunda kalır. Babalar ise problemler çok büyüdüğünde devreye girerler. Yaz döneminde özellikle birlikte geçirilecek yaz tatillerinde babaların çocuklarla daha yoğun ve etkin zamanlar geçirebilmeleri, onları ilgi ve yetenekleriyle, olumlu ve olumsuz duygularıyla tanıyabilmeleri önemli bir boşluğu dolduracaktır. Hem kız çocuklar için hem de erkek çocuklar için baba ile geçirilen zaman çok önemli ve gereklidir. Problemlerin hep anne aracılığıyla konuşulması ve anne üzerinden çözülmesi, baba ile iletişimin sınırlı kalmasına ve anne ile ilişkilerin de bozulmasına neden olabilmektedir. Ayrıca anne ve babanın değişik problemlere bakış açısı birbirinden farklı olabilir. Çocuğun değişik problem çözme biçimleri konusunda hem anneyi hem babayı model alması kendi özgün kararlarını geliştirebilmesi açısından çok önemlidir. Örneğin sürekli anne ile ilişkide olan ve hep annenin çözümlerini izleyen çocuklar hem anneye çok bağımlı kalmakta hem de dış dünyada kendilerini ortaya koymakta ve problem çözmekte zorluklar yaşayabilmektedirler. Bu nedenle özellikle yaz tatilinde babanın çocukla daha fazla birlikte olması, sorunların çözümü konusunda örnek olması, çocuğun başarılı olduğu alanlarda onu övüp takdir etmesi, bir takım aktiviteleri (örneğin spor) çocuğuyla birlikte gerçekleştirmesi çok önemlidir.

Anne-babalara Öneriler

 Yazı aile içindeki iletişiminizi yeniden gözden geçirmek için bir fırsat dönemi olarak değerlendirin

 Çocuğunuza biraz daha esnek bir program hazırlayın. 

 Kış döneminde çok çalıştığını bu nedenle yazın dinlenmeyi, eğlenmeyi ve ilgi duyduğu aktivitelerle ilgilenmeyi hak ettiğini vurgulayın.

 Birlikte sosyal programlar planlayın. Sevdiğiniz dostlarınızla, arkadaşlarınızla, mümkünse açık havada bir araya gelin ve çocuğunuzun da sevdiği kişilerle ve arkadaşlarıyla vakit geçirmesi için olanak yaratın.

 Okul döneminde yaşadığı öğrenme ve ders sorunları varsa bunları hafifletmeye yönelik düzenli bir program hazırlayın. Örneğin her gün kısa da olsa okuma-yazma ve akademik konulara yönelik bir çalışma saati olsun. Ancak bu programı yeniden bir baskıya ve sıkıntıya dönüştürmeyin. Günün kalan diğer kısmının birlikte keyifle geçmesine özen gösterin. Keyifli aktiviteleri çalışmanın sonrasına koyarsanız çalışmak için motive edici bir unsur olabilir.

 Çocuğunuzun oyunlarını dikkatle gözlemleyin; oyun ortamı çocukların kendilerini en iyi ifade ettikleri ortamdır. Onların kaygılarını, sevinçlerini, üzüntülerini, korkularını, oyunlarını gözlemleyerek anlayabilirsiniz. Fark ettiğiniz duygularını daha rahat ifade etmeleri için ortam hazırlayın. Olumsuz duyguları için onları yargılamayın, eleştirmeyin.

 Özellikle kışın çocuklarıyla fazla vakit geçiremeyen babaların yazın bunu telafi etmeleri mümkün olabilir. Çocuğunuzla bol zaman geçirin, onu dinleyin, kendi duygularınızı anlatın. Sizi etkin, problem çözen, gerektiğinde övmeyi bilen, kendisini destekleyen ve zorluklar karşısında yüreklendiren bir baba olarak model alma fırsatı verin. 

 Esprili olun. Çocuklar problemlerin ele alınış biçimi esprili olduğunda problemin çözümüne daha fazla katılırlar. Ancak esprili olmak çocukla veya içinde bulunduğu durumla dalga geçmek şeklinde olmamalıdır. Bunun yerine durumun kendisinden hoş ve esprili bir yan bulmaya çalışılmalıdır.

 Çocukların davranış problemleri karşısında hemen cezalandırıcı ve uyarıcı olmak yerine davranışa neden olan duygunun ne olduğunu anlamaya çalışın ve bu duyguyu çocukla konuşun. Özellikle kış döneminde anne-babadan fazla ayrı kalan çocuklar birden bire yoğun bir şekilde anne-baba ile bir arada olduklarında tam olarak nasıl ilgi alacaklarını bilemedikleri için bazı davranış problemleri gösterebilirler. Bu tür davranışları birer davranış problemi olarak ele almadan önce onu yeterince dinleyip dinlemediğinizden emin olun. Bazen sürekli yönerge vermek çocuğun duygularını gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Sınıf İçi İletişim
Sınıf ve okul çocuğun dünyasında ne anlam ifade eder?

Okul ve sınıf yaşantısı çocukların yaşamında oldukça yoğun bir yer işgal eder. Okul çağı çocukları zamanlarının büyük çoğunluğunu okulda geçirirler. Bu nedenle çocuğun okulda ve sınıf ortamında ne yaşadığı, kendisini nasıl algıladığı, nasıl ilişkiler içinde olduğu, okul çevresinden, arkadaşlarından ve öğretmenlerinden ne tür geri bildirim aldığı çok önemlidir. Çocuk bu geri bildirimlerle benlik değerini pekiştirir. Okul öncesi dönemde anne-babasının geri bildirimleri önemliyken okul döneminde daha çok okul çevresinin geri bildirimleri önem kazanır ve çocuk kendine güvenini ve kendine saygısını bu yolla geliştirir. Çocuk okulda kendini başarılı, değerli ve önemli hissediyorsa kendine güveni daha da gelişir. Hem öğrenmek keyifli bir aktiviteye dönüşür hem de okul sevilen ve özlenen bir yer olur. Ancak okul ortamında problemler yaşayan sık uyarı alan, olumsuz yönleri vurgulanan ve bu nedenle arkadaşları tarafından dışlanan çocuklar hem okula gitmeye isteksiz olurlar hem de okumak-öğrenmek keyifli olmaktan çok sıkıntılı ve tatsız bir hal alacağı için çocuk okul ve okumak kavramlarını genel olarak olumsuz bir tavır geliştirebilir. Bu nedenle çocukların birinci sınıftan itibaren çocukların sınıf içinde takip edilmeleri, var olan problemlerin ortaya çıkartılıp gerekli müdahalelerin geciktirilmemesi büyük önem taşır.  Hem olası problemleri önlemek hem de var olan problemlere etkin bir müdahale yöntemi geliştirebilmek için öncelikle sınıfta iyi bir iletişim ortamının oluşturulması gereklidir. Kuralları çocukların ihtiyaç ve özelliklerine göre belirlenmiş, sınırların çocukların gelişimlerini engelleyici olmadığı ve duygu ve düşüncelerin rahatça ifade edilebildiği disiplin yöntemlerinin benimsendiği sınıf ortamları etkili iletişim açısından da en uygun ortamlardır. 
Yaş ve cinsiyete göre farklılık var mıdır?
Birinci sınıf, çocukların yuvadan sonra ilk sosyal iletişim ortamı olması itibarı ile çocukların yaşamında çok daha büyük bir önem taşır. Bu yaştaki çocuklar ailelerinden aldıkları tek ilgiden sonra sosyal bir grubun parçası olmanın, yeni kurallara ve yepyeni bir ortama uyum sağlamanın sıkıntılarını yaşayabilirler. Bu uyum süreci tamamlanırken yine çocuğun kendini ve duygularını ifade edebileceği, kuralları yumuşak bir geçişle öğrenebileceği bir ortam sağlanması önemlidir. Birinci sınıfın ilk 2 ayı içinde genellikle çocuklar kurallara uymaya ve öğretime uyum sağlamaya başlarlar. Bu yaşta çocuklara kurallar öğretilirken onlarla bire bir ilişki kurulması önemlidir. Sosyal bir grubun parçası olmadan önce çocuk öğretmenle bire bir yakın ilişki kurma ve ona güvenme ihtiyacındadır. Bu aşamada öğretmenin çocuğu dinlemesi, onun zorluklarının farkına varması, anne-babayla iletişim halinde çocuğu hem okul ortamına ısıtması hem de kuralları öğrenmesine yardımcı olması gerekmektedir. İkinci sınıfta okuma-yazma becerisinin de gelişmeye başlamasıyla çocuklar başarıyı daha fazla önemsemeye başlarlar. Bu nedenle başarılarının görülmesi ve takdir edilmesi önem kazanır.  Bu dönemde kurallara daha kolay uyum sağlayabilirler. Ancak yargılanma kaygısı olmadan kendilerini rahat ifade edebilmeleri,  olası problemlerle baş etme becerisi kazanmaları ve bu konuda desteklenmeleri önemlidir. Bu nedenle disiplin uygulaması baskıcı ve tek taraflı olmamalı, çocukların da kararlara katıldığı, olumsuz ve istenmeyen davranışlarının kırıcı bir şekilde dile getirilmediği bir ortam yaratılmalıdır. Üçüncü sınıftan itibaren çocuklar kendi duygularını düşüncelerini ifade etmek konusunda daha fazla beceri kazandıkları için bu dönemde özgürce kendini ifade etmesine fırsat verilen çocuklar, kendilerini geliştirme fırsatı bulurlar. İstisnaları olmakla birlikte kız çocukların genellikle sözel yeteneklerinin daha fazla gelişmiş olduğu bilinmektedir. Yani kendilerini sözel olarak ifade etmek konusunda becerileri daha gelişmiştir. Bu nedenle iyi dinlenen ve duyguları anlaşılan kız çocuklar, kendilerini ifade etmeye daha istekli olacaklardır ve bu da olası problemlerin önlenmesi açısından önem taşımaktadır. 

Sınıfta İletişim Temel İlkeleri

Sınıfta iletişimin varlığından söz edilebilmesi için hem öğrencilerin, hem de öğretmenin kendini rahat ve doğru bir şekilde ifade etmesi ve iletişim engelleri kullanılmadan karşılıklı anlaşılma hissinin yaşanması gerekmektedir. Öğrenciler nasıl davranmaları ve nasıl davranmamaları gerektiğini net olarak bilmelidirler. Bunun için de kuralların net bir şekilde belirlenmesi ve kurala uymamanın ceza nedeni olmasındansa kurala uymanın ödül ve takdir nedeni olması prensibi benimsenmelidir. Kurallara rağmen bazen çocuklar, kendi yaşadıkları sıkıntılar ve problemlerle ilgili olarak sınıf içinde problem yaratacak davranışlar sergileyebilirler. Burada öğretmenin çok dikkatli olması gerekmektedir. Çocuğun hangi duyguyu yaşadığı, bu davranışının nedeninin ne olabileceği dikkatle değerlendirilmelidir. Çocuğun her davranış problemi bir disiplin problemi gibi algılanmamalı, önce bu durumun çocuğun yaşadığı bir sıkıntıyla ilgili olup olmadığından emin olunmalıdır. Eğer çocukla ilgili bir sıkıntı söz konusuysa yapılması gereken şey çocuğu dinlemektir. Duygusu anlaşılarak çocuğun da bu duyguyu fark etmesine yardımcı olmak gerekmektedir. Çocuk ancak anlaşıldığını hissettiği zaman problemiyle baş etme gücü kazanabilir. Eğer çocukların davranışları öğretmeni kızdıracak nitelikteyse ve başka bir problemle bağlantılı değilse bu durumda da öğretmenin kendi duygularını ve kendisini kızdıran davranışı açıklıkla ifade etmesi gerekmektedir. Bunun yerine nasıl davranmalarını istediğini de ifade etmelidir. Bu iletişim şekli çocukların kendi aralarındaki iletişim biçimi için de bir model oluşturacaktır. Eğer öğretmen sınıfta her türlü problem karşısında bağırıyor ve çocukları suçluyorsa çocuklar da oyun sırasında ve birbirleriyle ilişkilerinde suçlayıcı, kırıcı ve kavga eğilimli olacaklardır. Öğretmen çocukları dinlediğinde, bir sorun olduğunda kendi olumsuz duygularını ben dili ile çocukları kırmadan ifade ettiğinde, çocukların duygularını anlama ve keşfetme konusunda istekli davrandığında çocuklar da kendi aralarında benzer türde bir iletişim kurmaya başlayacaklardır.

Ebeveynlerin ve eğitimcilerin sınıf yapısındaki olumlu-olumsuz rolleri ve bu rollerin etkileri
Çocuklar birçok konuda olduğu gibi iletişim kurma ve sorun çözme konusunda da önce anne-babalarını ardından da öğretmenlerini model alırlar. Anne-babalar evde çocuklarıyla etkili iletişim kurabilirlerse, herkesin söz hakkının olduğu, demokratik, sınırları belli disiplin yöntemleri uygulayabilirlerse, çocuklar okuldaki kurallara daha kolay uyum sağlayacaklardır. Ev ortamında kendilerini ifade etme becerileri gelişmiş olan çocuklar sınıf ortamında da problemlerle daha kolay baş edebilirler. Sınıfta ise eğitimcilerin anlatan-dinleyen türündeki tek yönlü iletişim yerine karşılıklı duygu ve düşüncelerin ifade edilebileceği çift yönlü iletişim yöntemini tercih etmeleri gerekmektedir. Burada eğitimcilerin hem iletişim yöntemlerini iyi bilmeleri hem de kendilerini iyi tanımaları gerekmektedir. Aslında eğitimcilerden beklenen “mükemmel insan” olmaları değildir. İyi bir iletişimle aslında mükemmel olmak gerekmez. İletişim aksine insani yanımızın her iki tarafı da incitmeyecek ve karşılıklı anlaşılmış olma hissini sağlayacak şekilde ortaya konulmasından başka bir şey değildir. Yani öğretmen kızgın da olabilir, keyifsiz de olabilir. Tıpkı diğer bütün insanlar gibi… İyi ve etkili iletişim önce kendimizi tanımakla başlar. O gün daha gergin ve sinirli isek bunu uygun bir dille ifade etmeli ve bunu karşılıklı bir çatışmaya dönüştürmemeliyiz. Kızgınlığı doğru ifade etmek çocuklar için de çok önemlidir. Çünkü genellikle ifade edilemeyen kızgınlıklar, öfke patlamalarına veya saldırganlığa dönüşebilmektedir. Bu da okullarda ciddi sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Bu nedenle hem anne-babaların, hem de öğretmenlerin kızgınlığı doğru ifade etmeleri ve kızgınken de doğru iletişim kurmak konusunda model olmaları çok önemlidir.

Mevcut eğitim sisteminde sınıf yapısı nasıl? Neler Yapılabilir?

Eğitim sistemimiz sınıf yapısıyla ilgili daha çok fiziksel özellikleri vurgulamaktadır ve çocukların psikolojik ve zihinsel ihtiyaçlarının karşılanması konusunda hedefler belirlenmekle birlikte bu hedeflere nasıl ulaşılacağı daha çok öğretmenlerin insiyatifinde olmaktadır. Öğretmenler iletişim becerileri konusunda kendilerini geliştirmişlerse ve çocuklarla çift yönlü, çocukları da aktif kılan bir iletişim yöntemi uygulayabiliyorlarsa çok fazla problem yaşanmamaktadır. Ancak geleneksel yöntemlerle çocukları disipline etmeye çalışan, bir problem yaşandığında öğretmenin konuşup öğrencinin dinlediği tek yönlü bir iletişim uygulayan bir öğretmenin sınıf içinde problem yaşama olasılığı çok yüksektir. Üstelik böyle bir sınıfta çocukların iç disiplin kazanmaları mümkün olmayacağı için öğretmenin görme alanı dışına çıkan çocukların benzer, istenmeyen davranışları sıkça tekrar etmeleri söz konusu olacaktır. Sınıf mevcutlarının fazlalığı da düşünüldüğünde geleneksel yöntemlerin hiç işe yaramadığı, öğretmenin, bağıran, kızan, kuralların bekçiliğini yapan adeta polis rolünde olduğu sınıflarda işler karmakarışık bir hal almaktadır. Oysa etkili iletişim yöntemiyle çocukların her biri birey olarak değer görmektedir. Davranışlarından kendileri sorumludurlar. İstenen davranışları sergilediklerinde takdir ve övgü alırlar. Bir problem yaşadıklarında bunu ifade etmeyi ve çözüm için çaba göstermeyi öğrenmişlerdir. 

Sınıf içi iletişim nasıl düzeltilebilir?

Öğretmenlik belki de en zor meslek. Sürekli gelişmeyi, öğrenmeyi, yenilenmeyi gerektiriyor. Hem hep enerjik olmak gerekiyor hem de yöneticilik vasıflarıyla donatılmış olmak. Bunun yanı sıra çocukları sevmek, çocuk psikolojisini bilmek, çocukluk çağının ruhsal problemleri hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. Bütün bunlar gerçekten bu mesleği çok sevmeyi gerektiren faktörler. Etkili iletişim de her zaman doğuştan getirdiğimiz yapısal bir özellik değildir. Bu konuda eğitim görmeyi, çaba göstermeyi gerektirir. Her öğretmenin bu beceriler konusunda kendisini geliştirmesi, duygu ifadesi, duyguları anlama, kızgınlığın ben diliyle ifadesi, dinleme (etkin dinleme) gibi iletişim kavramlarını öğrenmesi bu becerileri uygulama pratiği kazanması gerekmektedir. Kalabalık sınıflar, tanınamamış problemler ve bu problemleriyle baş başa bırakılmış binlerce çocuk öğretmenlerimizin ellerine bırakılmış durumdadır. Yaşanan problemlere daha duyarlı ve daha eğitimli bir bakış şart görünmektedir. Sorunların çeşitliliği, büyüklüğü yıldırıcı olmamalı aksine beceri geliştirerek problemler en aza indirilmeye çalışılmalıdır. Etkili iletişim yönteminin öğrenilmesi, uygulanması hem var olan problemlerin en aza indirilmesi konusunda etkili olacaktır, hem de öğretmene yardımcı bir yöntem olduğu için öğretmenin ağır yükünü hafifletecektir. Bu konuda öğretmenlerimizin bireysel çabaları elbette etkili olmaktadır. Ancak bu konunun bir eğitim politikası olarak ele alınması ve tüm öğretmenlerimizin iletişim becerilerini öğrenmelerini sağlayacak hizmet içi eğitim programlarının uygulanması eğitim alanında yaşanan birçok sorunun hafifletilmesini sağlayacaktır.
Sosyal Derslerin Öğrenilmesinde Ailenin Rolü
Sözel yeteneği fazla gelişmemiş çocukların sosyal derslerde de başarılı olamadığı bir gerçek ama kader değil. Bu çocuklar anne babalarının da desteğiyle sosyal derslere ilgi duyabilir ve bu alanda başarılı olabilirler. Pedagog Belgin Temur, ailelerin çocuğun sosyal dersleri öğrenmesine sağlayabilecekleri katkıları anlatıyor.

Her çocuğun zihinsel yapısının birbirinden farklı olduğu bilinmektedir. Bazı çocuklar çok küçük yaşlardan itibaren fene ve bilime düşkün olduklarını belli ederler; kimileri 
sayılarla çok iyi anlaşır ve matematiğe yeteneklidir. Bazıları ise okuma ve yazmaya daha meraklıdırlar ve bu da sosyal konularla daha fazla ilgili olmalarına, dolayısıyla bu konuda daha fazla bilgi ve deneyime sahip olmalarına neden olur.

Çocuğunuzun zihinsel yapısı önemlidir
Okuma yazmaya ve sosyal konulara ilgiyi ve sevgiyi belirleyen en önemli faktör, çocuğun zihinsel yapısıdır. Zekanın birçok bileşeni olduğu bilinmektedir ve bazı çocukların sözel zekasının daha fazla gelişmiş olduğu, dolayısıyla okuma-yazma becerisini ve sosyal öğrenmeyi kolaylaştıran zihinsel özelliklerinin daha önde olduğu, bazı çocukların ise daha çok göz-el koordinasyonu ve mekansal yetiler gibi performans becerilerinin daha fazla gelişmiş olduğu bilinmektedir.

Malzemeleri görselleştirin
Çocuğa öğretilmesi gereken malzemeler mümkün olduğunca görselleştirilmeli ve pratik örnekler olmalıdır. Örneğin; bitkilerde üremeyi öğretmek için bu konudaki bir parçayı okutmak yerine; doğadan örnekler göstermek, resimli ansiklopediler kullanmak her zaman daha etkili olacaktır. Çocukların her birinin ilgi duydukları ve keyif aldıkları bir öğrenme biçimi mutlaka vardır ve genellikle görsel malzemeler çocukların ilgisini çeker. Çocukların standart metotlarla öğrenmeye zorlanması derse ve konuya motivasyonlarının azalmasına neden olacaktır. Özellikle ilkokul çağları için okumak, genellikle bir konuyu öğrenmek için kullanabilecek en keyifsiz ve en yetersiz yoldur. Böyle bir yaklaşımında okumanın önemsiz olduğu ya da desteklenmesine gerek olmadığı düşüncesi de çıkarılmamalıdır elbette. Tam tersine her çocuğun okumaya teşvik edilmesi tartışılmaz bir gerekliliktir. Ama okumayı sevdirmeye çalışırken yanlış metotlar kullanıldığında, çocuğun okumaktan tamamen soğuması mümkün olabilmektedir. En uygun yaklaşım okunan malzemeye resimler eklemektir. Ya da okunacak bölümü parçalara ayırarak, her okunan bölümün ardından çocuğun kafasında beliren bir resim çizmesi gibi bir metot kullanabilir.
Sözel yetilerini geliştirin 
Eğer çocuğunuzun sözel yetileri gelişmişse, genellikle sosyal derslerin öğrenilmesinde fazla bir sorun yaşamayacaktır. Yaşanabilecek sorunlar genellikle yetersiz çalışma alışkanlığıyla ya da başka ruhsal veya davranışsal problemle açıklanacak sorunlar olacaktır. Ama eğer zihinsel yapısı itibariyle sözel yetileri performans yetileri ile karşılaştırıldığında daha az gelişmişse ya da sözel öğrenme konusunda sıkıntıları varsa bu durumda aile ve öğretmene çok fazla görev düşmektedir. Okumayı sevmeyen, yazmaktan hoşlanmayan ve bir şekilde okuma ve yazmayı en aza indirerek okul hayatını devam ettiren çocuklar ve yetişkinler çevremizde mevcuttur. Bu bireyler zihinlerinin farklı özelliklerini kullanarak farklı başarılı olma metotları geliştirmektedirler. Ama okul sistemi okuma-yazma ve sosyal öğrenmeye çok önem veren ve yapısı işitsel öğrenmeye göre hızlanan bir sistemdir. Bu nedenle özellikle ilkokul yıllarında çocukların sözel öğrenme ile yaşadıkları sorunlar genellikle okulda başarılı olmalarını güçleştirmektedir. Ailenin desteği bu noktada çok önemlidir.

Ansiklopedi kullanmayı öğretin
İlkokul çağlarında çocuğa ansiklopedi kullanmayı öğretmek, sosyal derslerin öğretilmesinde önemlidir. Özellikle ilkokul çocukları için hazırlanmış, güncelleştirilmiş resimli ansiklopediler hem ilgi çekici olmakta hem de araştırarak bulunmuş bir bilgi olması itibariyle çocuk için fazlasıyla akılda kalıcı olmaktır.

Araştırmaya yönlendirin
Sosyal derslerin öğrenilmesi ayrıca araştırma yapabilme becerisi de gerektirir. Çocukların 3-4 yaşlarından itibaren bilgi edinmek için araştırmalarını desteklemek de önemlidir. Deneyim yaşamasına fırsat verilmeyen, sürekli korunan, çocukların büyüdüklerinde de denemek ve araştırmak konusunda çekincelerinin olduğu bilinmektedir. Yuva çağlarında çocuklar doğada ve çevrelerinde olup bitenleri fazlasıyla keşfetme eğilimindedirler. Yuvaya giden çocuklar yaşayarak öğrenme konusunda daha şanslıdırlar. Yuvaya gitme fırsatı bulamayanlar ise ancak anne babaları tarafından desteklenirse bu deneyimi yaşayabilirler. Bu yaşlardan itibaren çocuğun doğayla ve çevreyle ilgili aklına gelen her sorunun cevabını keşfetmeye çalışması desteklenmelidir. Örneğin; çocuk yağmurun nasıl yağdığını anlamaya çalışıyorsa, bununla ilgili evde bir deney yapılabilir, ardından bu konuda bir belgesel izlettirilebilir ve belki bir ansiklopedisinden yağmurun oluşumunun çizerek anlatılmış şekli çocuğa gösterilerek anlatılabilir. Bu yolla çocuk merak ettiği bir konuda bilgi edinmek için çeşitli yollar olduğunu öğrenecek ve bilgiye ulaşmak için nasıl bir çaba içine girmesi gerektiğini öğrenme fırsatı bulacaktır.

Tarihi yerleri gezdirin
Birçok anne babanın özellikle büyük şehirlerde çocuklarını çarşıya, pazara, sinemaya, eğlence mekanlarına götürdükleri; ama bunun yanı sıra tarihi ya da kültürel konularda çocukları bilgilendirecek ve görerek öğrenmelerini sağlayacak türdeki müze-saray vb. gibi yerlere pek götürmedikleri görülmektedir. Özellikle İstanbul da yakın tarihi öğrenmeyi çok kolaylaştırabilecek birçok tarihi ve kültürel mekan bulunmaktadır. Ancak İstanbul daki çocuklar bile tarihi genellikle tarih kitaplarından okuyarak öğrenmek zorunda kalmaktadır.


Model olun 

Tüm diğer eğitimsel konularda olduğu gibi sosyal konuların öğretilmesinde de ailenin model olması çok önemlidir. Anne babasının ilgi duyduğu araştırdığı ve yaşam biçimine taşıdığı konular, elbette çocuğun da ilgisini çekecektir. İlgisini çekmediği durumlarda bile içinde yaşadığı ortam çocuğu, öğrenme açısından olumlu etkileyecektir.
Sömestr Tatili
Okul dönemi boyunca belli bir düzende yaşayan, erken yatıp erken kalkan, her gün düzenli ders çalışan, sınav, ödev gibi zorunluluklarla uğraşan öğrenciler için sömestr tatili heyecanla beklenen bir dönemdir. Öğrenciler daimi ve düzenli sorumluluklara bir ara vermek ve kelimenin tam anlamıyla bir “tatil” yapmak ihtiyacında olurlar. Sömestr tatili aileler tarafından iyi planlandığında çocuklar için gerçekten dinlendirici ve yeni dönem için motivasyon sağlayıcı olmaktadır.

Sömestr tatili nasıl geçirilmeli?
Okul dönemi boyunca derslerinde başarılı olsa da olmasa da her çocuk yoğun bir sorumluluk taşımaktadır. Sürekli kendisinden bazı görevleri yerine getirmesi beklenmekte ve bu sorumluluklarla ilgili sürekli uyarı almaktadır. Okulda geçirdiği tüm zamanlarda bir şeyler öğrenmesi beklenmekte ve öğrenip öğrenilmediği de test edilmektedir. Ayrıca evde de ailenin kontrolü ve uyarısı söz konusu olmaktadır. Doğal olarak her çocuk böyle bir yoğunluğun ardından tatile ihtiyaç duyar. Tatil sürecinde ailelerin dikkatli olmaları gerekmektedir. Özellikle ders başarısızlığı olan ya da ödev yapmakta, ders çalışmakta zorlanan çocuklar aileleri tarafından tatil boyunca daha fazla baskı altında tutulabilmektedirler. Oysa bu çocukların da tatile ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Tatil boyunca çocuklara keyif alacakları, ilgileri ve yetenekleri doğrultusunda aktiviteler sağlanmalıdır. Özellikle okul döneminde yeterince çocuklarıyla ilgilenemeyen, onlarla oyun oynayamayan, birlikte keyifli vakit geçiremeyen anne babalar için tatil dönemi bir fırsattır. Bu dönemde mümkün olduğunca çocukla bir arada olmak, birlikte oyunlar oynamak, onu dinlemek, duygu ve düşüncelerini öğrenmeye çalışmak ve kendi duygu-düşüncelerinizi onunla paylaşmak yararlı olacaktır. Eğer çocuğun derslerle ilgili sorunları varsa bunu vurgulamak ve eleştirmek yerine bir süre için onun bu sıkıntıdan uzaklaşmasını sağlayacak şekilde ve anne-baba çocuk ilişkisinin kalitesini artırmaya dönük olarak birlikte zaman geçirmeye çalışmak gerekmektedir. 

Tatil bazı çocuklar için öğrenilmemiş ve anlaşılamamış konuların pekiştirilmesi için de bir fırsat olabilir. Ama bu sağlanırken de tüm günü dersle doldurmak yerine günün belli saatlerini çocuğa destek vererek, sıkmadan ve hırpalamadan eksiklerini tamamlamaya yönelik olarak kullanmak gerekmektedir. Özellikle okuma-yazmayı yeni öğrenmiş ya da henüz tam çözememiş olan birinci sınıf çocukların için günün bir kısmında düzenli okuma ve yazma yaptırmak önemlidir. Bu hem arkadaşlarıyla aralarındaki açığı kapamak konusunda yardımcı olacaktır hem de yeni döneme hazırlıklı başlamasını sağlayacaktır. Yine buradaki temel prensip çocuğu sıkmadan, keyifli ve eğlenceli bir şekilde çalıştırmaktır. Birlikte kitap alışverişi yapmak, çocuk dergileri almak ve böylece okumaya heveslendirmek etkili olabilir. Çocuğa tatil programı hazırlarken onun da desteğini ve onayını almak önemlidir. Örneğin günde bir saat çalışmasını hedefliyorsak bu bir saatin günün hangi saatinde olacağı konusunda çocuğun da fikrini almak uygun olacaktır. Ve program yapılırken sadece çalışma zamanının vurgulanması değil, bunun yanı sıra onun oyun ve eğlenceli aktiviteler içinde de olmasına önem vermek ve onunla birlikte geçireceğiniz zamanların da bu program içinde bulunmasına dikkat edilmelidir.

Tatil için yeni ödev verilmeli mi? 

Tatil için ödev vermek bu zamanın da yeni bir öğrenme zamanı olarak kullanılması anlamına gelecektir ki bu tatilin amacına ters düşmektedir. Bazı durumlarda ise çocukların bazı konuları tekrar etmeleri gerekli olmaktadır. Bu çocuklar için pekiştirme mahiyetinde günün bir saatini geçmeyecek şekilde tekrar yaptırılabilir. Sınıf öğretmeniyle bilgi alışverişinde bulunarak çocuğun eksiklerini ve yetersiz olduğu konuları saptamak ve bu konuları çocuk için eğlenceli hale getirerek, görsel malzemelerle zenginleştirerek bu açığını kapamasına yardımcı olacak bir çalışma programı hazırlanabilir. Burada da çocukla ilişkisi daha iyi olan birinin ona destek vermesi önemlidir. Kızgın bir şekilde çalıştırılan ve sürekli yapamadıkları, öğrenemedikleri konular hatırlatılan çocuklar böyle bir çalışma zamanından hiçbir verim alamadıkları gibi kendilerini çalıştıran kişiye de öfkelenmektedirler. Bu da o kişiyle ilişkilerinin bozulması anlamına gelecektir.  Oysa tatilin bir amacı da anne-baba ile ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, anne-baba-çocuk iletişiminin kalitesinin artırılmasıdır.
Tamamen serbest bırakmak…

Bazı aileler çocukların okul döneminde çok sıkıldığını ve yorulduğunu düşünerek tatil zamanlarında çocukları tamamen serbest bırakmaktadırlar. Bu da hiç müdahale etmeden çocuğun tüm tatil boyunca istediği gibi davranmasına izin vermek anlamına gelmektedir. Bazı çocuklar günlerini kendi başlarına planlayabilmekte, okumaya, eğlenceye, oyuna, arkadaşlarıyla olmaya zaman ayırabilmektedirler. Ama genellikle çocuklar kendi başlarına tüm günü kendileri için hem keyifli hem de verimli geçirebilecekleri şekilde planlamada yetersiz kalabilmektedirler. Örneğin bazı çocuklar tüm gün televizyon seyretmeyi veya kendi başlarına bilgisayar oyunu oynamayı tercih edebilmektedirler. Arkadaş ilişkilerinde problem yaşayıp ya da içedönük olan çocuklar daha çok evde zaman geçirmeyi tercih edebilmektedirler. Oysa böyle bir çocuğun tatilde daha fazla sosyal aktivite içinde olması gerekmektedir ve televizyon-bilgisayar gibi bireysel aktivitelere yönelmesi onun içekapanıklığını artıran bir faktör olabilmektedir. Böyle çocukların anne-babalarıyla ya da diğer aile bireyleriyle interaktif, duygularını ve düşüncelerini ifade etmeye yönelik oyunlar oynaması daha faydalı olacaktır. 

Okul döneminde düzenli uyumaya ve uyanmaya alıştırılan çocukların tatil döneminde çok geç saatlere kadar oturmaları da sakıncalı olabilmektedir. Okul zamanına göre biraz daha fazla oturmasına izin verilebilir ancak uyku düzeni tamamen bozulursa –örneğin gece 12 ya da 1’e kadar uyumamasına izin verilirse- okul açıldığında yeni uyku düzenine uyum sağlamakta ciddi sorunlar yaşanabilmektedir. Vücudun yeni uyku düzenine uyum sağlaması biraz zaman alacağından, özellikle ilk haftalarda çocukların derse katılımını, dikkatlerini ve motivasyonlarını olumsuz etkileyebilmektedir.

Öğretmenler çocuğu ve aileyi nasıl yönlendirmeli?

Aslında çocukların akademik ve psikolojik gelişimlerini en yakından takip edebilecek kişiler öğretmenlerdir. Bu nedenle hangi çocuğun nasıl bir desteğe ve programa ihtiyaç duyduğunu da bilirler. Burada öğretmenin dikkat etmesi gereken konu çocukların var olan eksikliklerinin nasıl tamamlanacağını kestirmektir. 

Bazı durumlarda çocuğun eksiğini aileye bildirmek çocuk üzerindeki baskıyı çok artırmakta ve çocuğun tatilden yararlanamamasına neden olmaktadır. Bu nedenle ailenin yapısı ve çocuğun özellikleri göz önünde bulundurularak her çocuk için tatilde bireyselleştirilmiş bir program önerilmesi gerekmektedir. 

Verilecek ödevler çocukların yeni bilgi öğrenmesini hedeflememeli, bunun yerine öğrendiği bilgiyi pekiştirici nitelikte olmalıdır. Ödev miktarı çocuğun gün içinde başka aktivitelere katılmasını engelleyecek yoğunlukta olmamalıdır. 


Ailelerin çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmelerinin önemini vurgulamaları, ders başarısını etkileyen faktörlerden birinin de aile-çocuk iletişimi olduğunu ailelere hatırlatmalıdırlar. 

Çocukların farklı ilgi ve yetenekleri olduğunun bilinciyle onları kendi ilgi duydukları ve becerilerinin olduğu alanda araştırmaya ve öğrenmeye teşvik etmelidirler. Tüm sınıfa ortak bir ödev vermek yerine örneğin hayvanlara meraklı olan bir çocuğun hayvanlarla ilgili araştırma yapmasını ve bu konuda dergilerden, gazetelerden yazılar kesip getirmesini, seyrettiği belgeseller hakkında sınıfa bilgi getirmesini istemek bu çocuk için iyi ve yararlı bir tatil ödevi olacaktır. 

Bazı çocukların ödev yapmakla ilgili hep sıkıntıları olduğu bilinmektedir. Henüz bu sorumluluğu tam olarak geliştirememişlerdir. Böyle çocuklara daha fazla ödev vermek yerine ödev miktarını azaltmak ve yine ilgisini çeken bir konuda araştırma yapmasını istemek yerinde olacaktır. Yapmadığı ödevleri vurgulamak yerine de yaptığı ödev miktarı için onu ödüllendirmek yeniden ödev yapmak konusunda onu isteklendirecektir.

Anne-babalar tatilde nelere dikkat etmeli?

Tatilin öncelikle çocuğunuzla keyifli zaman geçirmek için bir fırsat olduğunu unutmamalısınız. Onun okul başarısında etkili faktörlerin başında anne-babasıyla kurduğu yakın, sıcak ve olumlu bir iletişim tarzı yer almaktadır. Bu nedenle çocuğunuzun tatil zamanını sizinle bol iletişim içinde geçirmesine özen göstermelisiniz. 
Çocuğunuzun okul başarısızlığı varsa tatilde daha az eleştirici olmalı, bunun yerine yeni okul döneminde onun daha çok çaba sarf edeceğine ve böylece istediği başarıyı elde edeceğine inandığınızı söyleyerek onu motive etmelisiniz. 
Eğer çocuğunuz birinci sınıfa gidiyorsa, okuma ve yazmaya heveslendirmek ve bu becerilerini günlük hayatta da kullanarak okuma-yazmanın keyfini fark etmesini sağlamak için destek vermelisiniz. Örneğin günlük gazetelerin başlığını ona okutabilir veya mağazaların vitrinlerindeki yazıları okumasını isteyebilirsiniz. Ayrıca onunla birlikte hikayeler okumak (örneğin bir sayfasını siz, bir sayfasını çocuğunuz okuyabilir) okumaya heveslendirebilir. Okumayı gülük hayatta kullanan çocuk tatil sonrasında sınıfta okuma-yazma çalışmalarında daha hevesli olacaktır. 
Tatilde de evde bazı sorumlulukları olmasına dikkat etmelisiniz. Evde sorumlulukları olan çocuklar okuldaki kurallara uymakta ve ödev sorumluluklarını yerine getirmekte daha az zorlanmaktadırlar. Ama tatil boyunca kendisinden hiçbir şey beklenmeyen çocuklar tatil sonrasında birden bire sorumluluklarla ve okuldaki kurallarla karşılaştıklarında bocalayabilmektedirler.
Sınıfta Neler Oluyor ?
SINIFTA NELER OLUYOR?
(SINIF İÇİ İLETİŞİM)

Sınıf ortamı çocukların sosyal yaşamda karşılaştıkları ev dışında ilk gerçek sosyal ilişki ortamıdır. Sosyal kurallar ve grupla sosyal ilişki ilk kez sınıf ortamında öğrenilir. Bir grubun parçası olma,  sosyal kabul görme gibi insana ait en temel ihtiyaçlar ilk kez sınıf ortamında karşılanır. Ayrıca çocukluğun psikolojik gelişim aşamalarının en önemlilerinden biri olan benmerkezcilikten sosyalleşmeye geçiş süreci de önce anaokulu sınıfında ardından da ilkokul sınıfında yaşanır. Çocuk, kendi ihtiyaçlarını geciktirmeyi, sırasını beklemeyi, başkalarının ihtiyaçları ile kendi ihtiyaçları çakıştığında başkalarına da öncelik verebilmeyi bu sayede öğrenir. Çünkü bu sınıfta kabul görmenin en önemli yoludur. 

Sınıf ortamı bireyler arası iletişimin de en yoğun yaşandığı ortamdır. Çocuk hem yaşıtlarıyla sosyal ilişkiler kurup geliştirmeyi öğrenir hem de öğretmenleriyle yani otoriteyle ilişkiyi öğrenir. Hangi davranışlarının kabul görüp onay ve takdir gördüğünü hangi davranışlarının yadırganıp eleştirildiğini yaşayarak öğrenir. Yeteneklerini, farklılıklarını grup sayesinde daha fazla keşfeder. Bu sayede bireyselleşirken bir yandan da kişiliğini oluşturur. İlkokul yaşlarından itibaren grup tarafından kabul görmek çok önem kazanır. Bu nedenle genellikle çocuklar gruba uyum gösterme eğiliminde olurlar. Benmerkezcilik özelliğini sürdüren ve grup halinde iletişime hazır olmayan çocuklar hem ciddi uyum sorunları gösterebilirler hem de sınıf içinde bazı davranışsal problemleri olabilir. Çünkü sosyal uyum göstermeyen çocuğu grup da dışlama eğiliminde olacaktır ve bu da çocuğun daha fazla problem yaşamasına neden olacaktır.

Sınıfta Genel Yapılanma
Sınıfta otoriteyi temsil eden kişi öğretmendir. Sınıf kurallarını öğretmen belirler, kuralların nasıl uygulanacağına karar verir ve uygulanıp uygulanmadığını kontrol eder. Bu nedenle öğretmenin kişiliği, tutarlılığı, esnekliği, genel tavrı sınıfın yapılanması konusunda çok belirleyicidir. Görünüşte bütün sınıflarda aynı tür yapılanma varmış gibi gözükse de tek tek incelendiğinde öğretmen faktörünün yapılanmayı değiştirebileceği görülmektedir. Kurallara uyum, yapıcı bir şekilde destekleniyorsa, çocuklar sorun çözebilmeleri konusunda destek görüyorlarsa hem çocuklar arasında sorun yaşanma olasılığı artacaktır, hem de genel uyum konusunda zorluklar yaşanmayacaktır. Bir arada olmaları ve ekip halinde çalışmaları desteklenen çocuklar birlikte çözüm bulma yeteneklerini geliştirebilirler ve bu sayede sınıf içinde yaşanan yıkıcı rekabet duygusu daha olumlu şekle dönüşerek başarı odaklı bir rekabete dönüşebilir. Öğretmen tarafından desteklenen sınıf içinde övülen çocuklar her zaman diğer çocuklar tarafından daha popüler görüleceklerdir. Tam tersi olarak öğretmen tarafından sık sık olumsuz yönleri ortaya çıkarılan, vurgulanan çocuklar ise sınıf içinde daha az kabul gören çocuklar olacaklardır. Sınıftaki hiyerarşiyi belirleyen genellikle budur. 

Sınıf İçi İlişkiler

Çocuklar ilkokul çağlarında genellikle kendi cinsiyetlerinde arkadaş edinme eğilimindedirler. Benzer ilgilerinin olması bu arkadaşlıkları sürdürme olasılığını da arttırmaktadır. Bazı çocuklar daha dışadönük olurlar ve ilişki kurmakta, arkadaş bulmakta zorluk yaşamazlar. Başka çocukları kendiliklerinden oyunlarının içine çekebilme yetisine sahiptirler. Bazı çocuklar ise daha içedönüktürler ve kendi başlarına bir başka çocuğa yanaşıp oyun oynamak istediklerini ifade edemeyebilirler. Ancak başka bir çocuk ilk adımı attığında ona katılabilirler. Hatta bazen kendilerine oyun ve arkadaşlık teklif edilmesine rağmen kabul etmekte ve yakınlaşmakta güçlük çekebilirler. Genellikle arkadaşlıkların başlangıcında dışadönük çocukların daha etkili oldukları bilinmektedir. Ancak bu arkadaşlığın ve başlayan ilişkinin sürdürülmesinde çocukların kişilik özelliklerinin ve sosyal gelişmişliklerinin daha belirleyici olduğu bilinir. Oyunlarda kurallara uyan, bekleme sabrı geliştirmiş, yenilmeye tepki göstermeyen, paylaşımcı, gerektiğinde lider de olabilen çocukların kurulan arkadaşlıkları sürdürme olasılıkları artmaktadır. Diğer çocuklar tarafından da daha fazla tercih edilen çocuklar olmaktadırlar. Daha uyumsuz, kavga eğilimi olan, benmerkezci eğilimini sürdüren, hep yönetmek isteyen, kuralları kendi belirlemek isteyen, yenilmeye tahammülsüz, hep talep eden rolde olan çocuklar ise daha az kabul edilen ve daha az ilişki kurulan çocuklar olmaktadırlar. 

Sınıfta ciddi davranış ve başarı problemi yaşayan çocuklar bazen kendileriyle benzer özellikler gösteren çocuklarla ilişki kurma eğiliminde olmaktadırlar. Bu daha çok kendilerini iyi hissetmek ve yalnız hissetmemek için tercih ettikleri bir şey olmaktadır. Bu sayede hem uyarı aldıkları konularda yalnız olmadıklarını hissetmekte hem de bunu başkalarına da gösterme fırsatı bulmaktadırlar. 

Bazı çocuklar da henüz grupla ilişki kurmak konusunda yeterli beceriye sahip değildirler. Bir grubun parçası olmaya henüz hazır değillerdir. Bu durumda tek ilgi alma ihtiyaçlarını karşılamak için hep öğretmenin etrafında dolanırlar. Sadece öğretmenle ilişki kurma eğilimindedirler. Bu çocuklar öğretmen kendileriyle kısa süre bile ilgilenmese mutsuz ve yalnız hissedebilirler. 

Öğretmenin Sınıf İçindeki Rolü Ne Olmalı?
Kuralı belirleyen kişinin öğretmen olması sınıf içinde kurallar ihlal edildiğinde kontrolün de öğretmen tarafından yapılması sonucunu doğurmaktadır. Genellikle de çocuklar otorite figürü yanlarındayken istendiği gibi davranmakta yalnız kaldıklarında ise kuralı bozmaya eğilimli olmaktadırlar. Oysa otokontrol özelliği gelişmiş çocuklar hem kurala uymakla ilgili sorun yaşamazlar hem de diğer çocuklarla ilişkideyken ortaya çıkan sorunlarla bir başkasının yardımı ve müdahalesi gerekmeden baş etme gücüne sahip olabilirler. Otokontrol özelliği gelişmemiş bir sınıf ortamında çocuklar genellikle çıkan sorunlarda birbirlerini öğretmene şikayet etme eğilimindedirler. Öğretmen de böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini söyleyen kişi durumunda olmaktadır. Bu durumda çok basit problemlerde bile çocuklar ya şiddete başvurmakta ya da bu konuda yeterince güçlü hissetmiyorlarsa hemen bir yetişkinin yardımına başvurmakta ve böylece kendi kendilerine sorun çözme becerisi geliştirememektedirler. Öğretmen çıkan problemlerde kime ne yapmasını söylemek ya da kuralı hatırlatmak yerine çocuklara bu yaşadıkları sorunla ilgili olarak kendilerinin nasıl bir çözüm düşündüğünü sormayı tercih etmelidir. Sorun çözmeye alışkın olmayan çocuklar başlangıçta etkili çözümler bulamayabilirler ama fırsat verildiğinde çocuk küçük yaşlardan itibaren çocukların kendi ilişkilerinde çıkan sorunları çözmek konusunda becerilerinin olduğu bilinmektedir.

Öğretmenin en önemli fonksiyonu sınıf içinde eşitliği sağlamaktır. Başta da belirtildiği gibi öğretmenin çocuklara tek tek tavrı çocukların sınıf içindeki yerinin belirlenmesinde çok önemli olmaktadır. Çocukların bireyselliklerine önem veren, her birinin farklı yetenek, ilgi ve kişilik özelliği olduğunu unutmadan her birini kendi içinde ilerletmeyi hedefleyen bir tavır içinde olan bir öğretmen tüm çocukların eğitimden ve öğretimden eşit oranda faydalanmasını sağlayacaktır.  Ayrıca her soruna müdahale etmek yerine çocuklara kendi sorunlarını çözmek konusunda destek vermek yönündeki bir tavır öğretmenin enerjisini gereksiz yere harcamasına da engel olacaktır. 
Çocuklar Sınıfta Yalnız Hissettiklerinde…
Sosyal kabul görmenin önemi düşünülürse çocukların sınıfta tercih edilmeyen, istenmeyen çocuk konumuna düşmeleri ciddi sıkıntıların yaşanmasına neden olabilir. Bazen başarısızlık, bazen yetersizlik hissi çocuğun dışlanmasıyla üst üste gelebilir. Bu da çocuğun içine kapanmasına neden olabilir. Bu durumda önce çocuğun sorununun ne olduğunu belirlemek önemlidir. Aile ile de ilişki kurulup benzer davranışların ve sorunların okul dışı ortamlarda da yaşanıp yaşanmadığını araştırmak önemlidir. Çünkü çocuklar bazen farklı ortamlarda farklı davranabilirler. Bunu belirlemek sorunun ortama bağlı olup olmadığını saptamak açısından önemlidir. Kabul görmeyen ve bu nedenle sorun yaşayan bir çocuğu yeniden popülarize etmek, onun değişik yönlerini ortaya çıkarmak, sınıfta yeni başarabileceği sorumluluklar vermek, onu arkadaşlarının yanında başardığı konularla ve olumlu özellikleriyle ilgili övmek, onun da dahil olacağı bir çalışma ekibi belirlemek, ders dışında da bir arada çalışmaları konusunda ödev vermek etkili olabilmektedir. Ancak çocuğun okul başarısızlığı çok belirgin ise, başka ruhsal ve davranışsal sorunlara ait belirtiler gösteriyorsa, başlangıçta aile ile iletişim kurmak ve profesyonel bir destek konusunda yönlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.
Zeka Testleri
Zekanın tanımlanması güçtür. Zekanın tanımı ve ölçülmesi ile ilgili olarak çok sayıda kuram mevcuttur. Zeka dendiğinde aklımıza genellikle zihinsel yetenek gelir. Zeka testi olarak adlandırılan ölçme araçları da zihinsel yeteneği ölçmeyi amaçlarlar.  

Zeka Testlerinin Geçerliği 

Geçerlik testin ölçmeyi amaçladığı şeyi ölçebilme gücüdür. Zeka testinin geçerliği denilince de testin zekayı gerçek anlamda ölçebilme güçünü anlıyoruz.  Zekanın beynin iki yarım küresinin bazı fonksiyonlarının toplamı olduğu varsayımıyla her iki yarım küreye ait bazı fonksiyonları ölçen testler geliştirilmiştir. Kavrama, akıl yürütme, yargılama gibi bazı sözel yeteneklerin beynin sol yarım küresinin fonksiyonu olduğu, görsel-mekansal yetiler gibi performans yetilerin de sağ yarım kürenin fonksiyonu olduğu bilinmektedir. Bugün en yaygın olarak kullanılan zeka testi de sözel ve performans yetenekleri ölçmektedir. Zeka testleri bir çok uzman tarafından çeşitli yönleriyle eleştirilmekle birlikte klinikte çocuk ve gençlerin zihinsel gelişim düzeylerini belirlemek konusunda etkili testlerdir. Geçerlik ve güvenirlikleri test edilmiş testlere uzmanlarca gerek duyulduğu takdirde başvurulmakta ve elde edilen sonuçlar yararlı olmaktadır.

Zeka Testlerinin Önemi

Zeka testleri klinikte değişik amaçlarla kullanılabilmektedir. Bir çocuğun zihinsel gelişim geriliğini (zeka geriliği) veya üstün zihin gücünü (üstün zeka)  ortaya çıkarabileceği gibi hangi yetilerinin ne kadar gelişmiş olduğunu, hangi alanlarda daha fazla gelişmiş hangi alanlarda daha az gelişmiş olduğunu zeka testleri aracılığıyla saptamak mümkündür. Ayrıca bu testler aracılığıyla çocuğun nörolojik, görme veya işitme ile ilgili bir sorunu olma olasılığını da saptamak mümkün olabilmektedir. Bunun yanı sıra zeka testleri sonuçları klinik psikolojide bazı psikopatolojinin belirlenmesinde de bir araç olarak kullanılabilmektedir. 

Zeka Testlerine Hangi Durumlarda Başvurulmalıdır?

Çocuk sahibi olan her anne-baba bebeğinin sağlıklı olduğu kadar zeki olmasını da arzular. Hemen her anne-baba da çocuğunun zekasını merak eder. Çocuğun her becerisi, değişik durumlardaki problem çözme ve akıl yürütme tarzı hep zeka belirtisi olarak yorumlanır. Özellikle de becerileri ve farklılığı ile çevresi tarafından fark edilen çocukların aileleri uzmanlara baş vurup bu çocuğun zeki olduğunu düşündüklerini ve zekasını ölçtürmek istediklerini söylerler. Ancak böyle bir merak bir çocuğa zeka testi uygulanması için yeterli bir neden değildir. Sadece çocuğun ne kadar zeki olduğunu belgelemek için test uygulanması çocuğa zarar verebilir. Zekanın ölçülmesi diğer fiziksel ve fizyolojik ölçümler kadar somut değildir. Sayısal bir veri elde edilmekle birlikte bu veri daha çok klinik değerlendirme için bir anlam ifade etmektedir. Zaman içinde, eğitimle, yaşam koşulları ile zekanın iç dağılımında, hatta toplam sonucunda değişmeler mümkün olabilmektedir. Yani zeka değişmez bir bütün değildir. Zeka testi uygulama kararı ancak bir uzman tarafından verilebilir. Çocuklar okulda, evde veya başka sosyal ortamlarda okul başarısı, uyum ve davranış problemleri yaşıyorlarsa yapılacak bazı değerlendirmelerin ardından zeka testi yapılması gerekebilir. Zeka testine ihtiyaç duyulmasının nedeni çocuğun olası bir öğrenme güçlüğünün saptanması olabileceği gibi üstün zihin gücüne sahip oluşunun saptanması da olabilir. Çünkü her iki uçta da çocuklar uyum ve davranış sorunları yaşayabilirler. Bu sorunların nedenlerinin neler olabileceğinin saptanması aşamasında zeka testleri bir araç olarak kullanılabilir. 

Zeka Testlerinin Sonuçları Ne Kadar Geçerlidir?

Zeka testlerinin bu konuda profesyonelleşmiş uzmanlarca yapılması güvenirliğini arttırmaktadır. Test odası, testörün çocukla kurduğu iletişim, çocuğun motivasyonu, ortamın fiziksel koşulları (ısı, ışık vb) gibi birçok faktör testin güvenirliğini etkilemektedir. Tüm bu koşullar konunun uzmanlarınca bilinmekte ve ortam standardize edildikten sonra belirlenen yönergeler belirlenen biçimde verilerek çocuğun gerçek performansını ortaya koyması sağlanmaya çalışılmaktadır. Zeka testleri yapıları gereği belirli bir zaman geçmeden tekrarlanamamaktadır. Kısa aralıklarla tekrarlanan testlerin de geçerli olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle ailelerin böyle bir test yaptırma aşamasında öncesinde yapılmış bir test varsa bu bilgiyi uzmanla paylaşmaları önemlidir. Sıklıkla kullanılan zeka testleri geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmış testlerdir. Bu nedenle uzmanlarca uygulandığında bu testlerden elde edilen sonuçların da güvenilir ve geçerli olduğu söylenebilir. 

Zeka Testleri Nerelerde Yapılır?

Zeka testleri bu konuda uzmanlaşmış pedagog, psikolog ve psikolojik danışmanlarca yapılmaktadır. Bu uzmanların çalıştığı özel klinik ve merkezlerin yanı sıra Milli Eğitim Müdürlüklerine bağlı Rehberlik ve Araştırma Merkezlerinde, bazı hastanelerin psikiyatri veya psikoloji departmanlarında da  bu testler uygulanmaktadır.

Zeka Testi Sonuçları Anne-Babaları Nasıl Etkiler?

Zeka Testleri konusunda uzmanlaşmış profesyoneller ailelerin merakları nedeniyle test yaptırma taleplerini karşılamazlar. Çünkü böyle bir talebin sonucunda elde edilecek sonuçlar çocukların zarar görmesine neden olabilmektedir. Anne-babalar genellikle çocuklarından yüksek performans beklerler. Eğer sonuç anne-babanın istediği gibi çıkmazsa bu durum anne-babada hayal kırıklığı yaratabilir ve bu da çocuklarıyla ilişkilerini olumsuz etkileyebilmektedir. Çocuk bir yandan anne-babanın gözünde değer kaybedebilir ve bu hiç istenmeyen bir sonuçtur. Testten elde edilen puanın yüksek olması da başka sıkıntılara neden olabilir. Bu durumda da anne-baba çocuğun çok yüksek bir zeka bölümüne sahip olduğunu bilir, çocuğa bunu bildirir ve çocuktan beklentileri de çok artar. Böyle bir çocuğun okulda veya başka sosyal ortamlarda karşılaşabileceği uyumsuzluk veya başarısızlık problemi anne-babanın aşırı tepki göstermesine neden olabilir. Çocuk üzerindeki baskı artabilir. Kendisinden sürekli yüksek başarı beklenen bir çocuk, küçük bir başarısızlıkta hayal kırıklığı yaşar ve bekleneni verememiş olma duygusuyla güvensizlik ve yetersizlik duyguları yaşayabilir. Bu nedenle çocukların zeka testlerinin sonuçları anne-babalarla paylaşılırken testle ölçülen yetenekler tek tek incelenir. Çocuğun hangi yeteneğinin yaşından beklenilen düzeyde gelişmiş olduğu, hangi yeteneğinin yaşının üzerinde geliştiği, hangi yeteneğinin yaşından beklenilen düzeyde gelişmediği açıklanır. Bu yeteneklerin özgüven, başarı ve öğrenmesini nasıl etkileyeceği üzerinde durulur. Anne-babanın bu veriler ışığında çocuklarına nasıl bir program hazırlamaları gerektiği konusunda rehberlik edilir. 


Anne-Babalara Öneriler

Çocuğunuza zeka testi yaptırmak istiyorsanız bunun nedenini düşünün. Çocuğunuzun çok zeki olduğunu düşünüyorsanız ve okulda, çevrede uyum problemleri yaşamıyorsa böyle bir teste hiç gerek olmayacaktır.Çocuğunuz okulda bazı sorunlar yaşıyorsa; (arkadaşlarıyla uyumsuzluk, dersi takip etmekte güçlük, okul başarısızlığı vb gibi) bir uzmandan yardım isteyin. Böyle bir durumda çocuğunuza zeka testi uygulanabilir ve buradaki amaç genellikle çocuğunuzun toplam zekasını belirlemek değil, zekasını oluşturan yeteneklerin tek tek araştırılmasıdır. Bu yeteneklerin fazla gelişmiş olması, yetersiz gelişmiş olması veya aralarındaki dengesizlik çocuğunuzun sorunlarının kaynağı olabilir. Test sonuçlarını çocuğunuzun bundan sonraki okul hayatı için yararlı olabilecek ipuçlarını elde etmek için not edin. Her çocuğun farklı bir zihin yapısı ve öğrenme biçimi vardır. Çocuğunuzun zihinsel özelliklerine uygun aktiviteler ve hedefler belirleyin. Yapılan değerlendirmeler sonucunda çocuğunuza test yapılması gerekli görüldüyse bu testi uygulayacak profesyonellerin testler konusunda yeterli olduklarından emin olun. Aksi halde testin güvenirliği azalacaktır. Çocuğunuzun uyum problemi varsa hemen ilk seansta çocukla iyi iletişim kurulamayabilir. Bu durumda ilk seansın çocukla tanışma ve ısınma seansı olarak sürdürülmesi zeka testinin bir sonraki seansta verilmesi gerekmektedir. Bazı çocukların özellikle ergenlik dönemindeki çocukların teste dirençleri olabilir. Çocuğunuzu test seansına götürürken onu kaygılandıracak şeyler söylemeyin. Bu durumda teste dirençleri artabilir ve sonuç etkilenebilir.
Kız Çocuklarının Babalarına Olan Düşkünlüğü
Baba olmak bir erkeğin yaşamındaki belki de en önemli dönüm noktalarından biridir. Yeni ve önemli bir rol kazanılmıştır. Yaşam düzeni değişir, sorumluluklar farklılaşır ve içerik değişir. Bu yeni rol bir çok kaygı yaratmasına rağmen keyfi ve mutluluğu da beraberinde getirir. Toplumumuzdaki erkek çocuk düşkünlüğüne rağmen yapılan araştırmalar babaların özellikle kız çocuklarıyla ilişkilerinin daha yakın, sıcak ve sevgi dolu olduğunu ve baba kız ilişkilerinin daha doyurucu bir içerik taşıdığını göstermektedir.

Babalar ve kızları

Kız çocuklar bebeklik döneminden itibaren babaların ilgilerini çekerler. Bir erkek için bir kız bebeğin büyümesini izlemek oldukça ilgi çekicidir. Çünkü kız çocuklar bir çok özellikleriyle erkek çocuklardan farklıdırlar. Bu farkta elbetteki kültürel olarak kız çocuklarının pekiştirilen davranışları ile erkek çocukların pekiştirilen davranışları arasındaki farkın da önemi büyüktür. Erkek çocuktan daha sert, duygularını ifade etmeyen bir tavır beklenirken ve “ağlamak” bile hoş karşılanmazken, kızların ağlamaları, her türlü duyguyu ifade etmeleri doğal karşılanır.   Kız çocukları yapısal olarak duygularını ifade etmeye daha açıktırlar; bu özellikleri anne-baba tavrı ile de pekiştirilince çok daha dışa dönük, sevgisini de kızgınlığını da daha açık ifade eden bir çocuk çıkar karşımıza. Bireysel farklılıklar olmakla birlikte konuşma gelişimi ve duygusal gelişim genellikle kız çocuklarda erkek çocuklara göre daha erken olmakta bu da kız çocuğun çevresiyle iletişiminin daha erken başlaması anlamına gelmektedir. Onların dışa dönüklüğü ve kendilerini ifade etmelerindeki yoğunluk babaları da etkilemekte babaların da kız çocukları ile daha yoğun bir duygusal etkileşim içinde olmaları mümkün olmaktadır. İlk çocukluk yaşlarında kızların babalarına hayranlığının artması da yine babalarıyla kurdukları ilişkinin içeriğini belirlemektedir. 

Kız çocuklar her çocuk gibi annenin ilgi ve sevgisine muhtaçtırlar ve bu olmazsa olmaz bir ilgidir. Ama babanın ilgisi çok daha faklı bir gerekliliktir. Baba daha çok dış dünyayı temsil eder. Babasıyla ne tür bir ilişki kuruyorsa dış dünya ile de benzer bir ilişki kurma eğiliminde olur. Kız çocuk babasıyla ilişkisi sayesinde karşı cinse ait özellikleri tanır. Bu ilişki ne kadar içten ve anlayışlı ise çocuk ileride karşı cinsten biriyle ilişkisinde o derece rahat edecektir. Kız çocuk babasından ne kadar beğeni ve takdir görürse kendine dış dünyada güveni o kadar gelişecek her türlü ilişkisinde kendini o derece rahat ortaya koyabilecektir. Kız çocuğun yapısı gereği ve babasına duyduğu hayranlık gereği hep babasına yakın olma arzusundadır. Babaların da aynı şekilde bu ilgiye karşılık vermeleri onlar arasında hep özel bir bağın var olmasına neden olmaktadır. Çocukluk döneminde zaman zaman kız çocuğun babaya düşkünlüğü ve hayranlığı öylesine artmaktadır ki babasını annesinden bile kıskanmaya başlar. Babanın anneye yakın ilgisi, anne için yaptıkları onu kıskandırır. Bu dönemde babasının sadece kendisi için var olmasını ister ve bu durum gelişim sürecinin bir parçası olarak değerlendirilip doğal karşılanmalıdır. Bu dönemde anne-baba tarafından davranışından ötürü utandırılan ve azarlanan bir kız, babasıyla daha sonraki ilişkisinde de daha çekingen davranmayı tercih edebilir. Babasına olan ilgisine ve babasından taleplerine karşılık bulamayan kız çocukların özellikle ergenlik döneminde daha fazla kimlik bunalımı yaşadıkları, karşı cinsle ilişkilerinde daha fazla zorlandıkları, daha çabuk hayal kırıklığına uğradıkları ve birçok ruhsal, davranışsal sorun geliştirmeye daha eğilimli oldukları bilinmektedir. Bu nedenle küçük kız çocukların bebeklik dönemlerinden itibaren babalarına duydukları ilgi ve sevgiye babaların karşılık vermesi çocukların ruhsal sağlığı, uyum yeteneği ve sosyal ilişkilerinde başarılı olabilmeleri açısından büyük önem taşımaktadır.

Kızların babalarına daha düşkün olmalarının nedeni de anneyle yaşanan rekabet duygularıdır. Anne ile yaşanan iletişim problemleri özellikle kız çocukların babalarına daha da yakınlaşmalarına neden olmaktadır. Çocuklarına fazla bağımlı, onların kendi ayakları üzerinde durmasına fırsat vermeyen, fazla denetleyen ve fazla kontrolcü annelerin kızları genellikle babalarıyla çok daha sağlıklı ilişkiler geliştirebilmektedirler. Özellikle annenin çalışmadığı durumlarda gün içinde anne ile kızın yaşadığı problemler akşam baba geldiğinde şikayet konusu oluyorsa, babalar çocuklarını az görüyor olmanın da etkisiyle daha fazla çocuğun yanında yer alma eğiliminde olabilirler. Hele hele bir de erkek kardeş varsa genellikle onun suçlu bulunuyor olması ve kızın baba tarafından güçsüz bulunduğu için korunuyor olması kuz çocuklarda “babam beni hep korur” duygusunun gelişmesine neden olmaktadır. Ve bu korunma ihtiyacı çocukların özellikle de kız çocukların yaşamında önemli bir yer tutmaktadır. Babası tarafından korunan kollanan bir çocuk ilk çocukluk yaşlarında temel güven duygusunu geliştirir. Nasıl davranırsa davransın, hangi zorluğu yaşarsa yaşasın babasının onun arkasında olacağını bilme güvencesi yaşamı göğüslemek açısından çok önem taşımaktadır. Babanın verdiği bu güven tutarlı ve uzun süreli olduğunda kişi bunu içselleştirerek özgüvene dönüştürebilir. Bu güveni erken yaşlardan taşıyan kız çocukların ileriki yaşlarında da yaşama çok daha güvenle sarılabilmeleri ve yaşadıkları zorluklarla baş etme konusunda daha dirençli olabilmeleri mümkün olmaktadır.
Çocuğunuz Okula Hazır mı ?
Her çocuğun okula başlamadan önce yeterli okul olgunluğuna sahip olup olmadığının incelenmesi gereklidir. Okula hazır olmak sadece bedensel ve zihinsel yetileri içermez. Aynı zamanda çocuğun psikolojik olgunluk seviyesinin de yeterince gelişmiş olması gereklidir. 

Psikolojik Olgunlaşma Neleri Kapsar?

6 yaşında ve okula başlaması düşünülen bir çocuğun öncelikle yeterli özgüvene sahip olması gereklidir. Bunun için de anne ile olan bağımlılık probleminin çözülmüş olması gerekir. Çocuk kendi başına hareket edebilme, kendini rahat ifade edebilme, sosyal ortamlarda çıkabilecek problemlerle baş etme ve problem çözme becerisine sahip olmalıdır. Özellikle çocuğunuz okul öncesi eğitimi almamışsa psikolojik gelişiminin dikkatle değerlendirilmesi gereklidir. Sürekli tek olmaya ve ilgi odağı olmaya alışmış bir çocuğun birden bire bir sosyal grubun parçası olması başlangıçta çok zor olabilir. Okul öncesi bir kuruma devam eden, kendine güvenen, duygularını rahat ifade edebilen, tek başına hareket etmeye alışık, kurallara uyabilen, anne ya da baba ile ilişkisinde ciddi sorunlar yaşamayan bir çocuk genellikle ilkokula başlarken ciddi bir uyum sorunu yaşamaz. Anneye bağımlı yetişmiş, anne-babadan ve aile ortamından ilk kez ayrılan çocuklarda ise uyum sorunu yaşama olasılığı daha yüksek olmaktadır. 

Diğer Gelişim Alanları

Psikolojik Olgunlaşmanın yanı sıra okula başlayacak bir çocuğun sosyal gelişiminin, dil becerilerinin, hareket yeteneğinin ve akademik becerilerinin de gelişmiş olması gerekmektedir. Yeterli kelime bilgisine sahip olma, düzgün cümle kurabilme, olayları bir düzen içinde takip edebilme ve anlatabilme-yorum yapabilme, el becerilerinin gelişmiş olması (kalem hakimiyeti, çizgi becerileri vs) bedenini rahat kullanabilmek, bedensel koordinasyon yeteneği, kavram bilgisinin (sayı-renk-şekil-yer bildiren kavramlar) gelişmiş olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra sorumluluk alabilmesi, yaşıtlarıyla rahat sosyal ilişkiler kurabilmesi ve bu ilişkileri sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi de sosyal uyum için gerekli önkoşullardır.

İlk “Okul” Deneyimi

İlkokul çok önemli bir ilk deneyimdir. Çocuğun öğrenme ve eğitim süreciyle ilk deneyimi neredeyse onun tüm hayatı boyunca “okul” ve “okumak” kavramlarını nasıl algılayacağını belirler. Bu nedenle okula gidecek çocuğumuzun okul ile ilgili ihtiyaçlarını tamamlarken onun psikolojik ve akademik olarak okula ne kadar hazır olduğunu da değerlendirmemiz gerekmektedir.

Okulda İlk Günler

Çocuğun kendi olgunluğu kadar dış koşulların da uyumu etkilediği bilinmektedir. Örneğin kalabalık sınıflar, öğretmenin ve ailenin ilk günlerde çocuğun performansına ait yüksek beklentileri de çocuğun ilk günlerdeki uyumunu olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

Anne-Babalara Öneriler

 Çocuğunuz okula başlamadan önce çocuğunuzun okul olgunluğuna erişmiş olduğundan emin olun;
 Bağımsız olarak hareket edebilme ve sorun çözebilme becerisine sahip mi? 
 Kendini ifade edebilecek yeterli kelime bilgisine ve cümle kurma yeteneğine sahip mi? Duygularını ifade edebilir mi? 
 Kendi ihtiyaçlarını karşılayabilir mi? (Yemek yeme, giyinme, temizlik vs) 
 El becerileri yeterince gelişmiş mi? 
 Genel koordinasyonu yeterli mi? 
 İhtiyaçlarını geciktirebiliyor mu? (Beklemeye sabrı var mı?) 
 Kurallara uyma becerisi gelişmiş mi?


 Okul ve öğretmenle işbirliği yapın; çocuğunuzu iyi tanıtın. 
 Öğrenci sayısını göz önünde bulundurun. 
 Okulda rehberlik servisi olmasına dikkat edin. 
 Çocukların bireysel farklılıklarına özen gösteren bir okul seçmeye çalışın. 
 Çocuğunuzun potansiyeline uygun bir okul seçin 
 Çocuğunuzun okula hazır olup olmadığıyla ilgili endişeleriniz varsa yada okula başladığında okula uyumla ilgili problemler yaşıyorsa mutlaka bir uzmana başvurun. 
Öğrenme Güçlükleri
Çocukların okula başladıkları dönemde bazen öğrenmeyle ve okulla ilgili sorunlar ortaya çıkar. Eğer bu sorunlar basit düzeydeyse kendiliğinden zaman içinde hallolur. Ancak uzun süreli öğrenme problemleri söz konusu ise bu problemlere neden olabilecek çeşitli etmenlerden söz edilebilir. Öğrenme güçlükleri okul başarısızlığının en önemli  nedenlerinden biridir. 

Öğrenme Bozukluğu Nedir?

“Özel öğrenme bozukluğu”, dinleme, konuşma, okuma yazma ve akıl yürütme ile matematik becerilerin kazanılması ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren bir bozukluk grubudur. Öğrenme bozukluğu kavramı bu alanlardan en az birinde güçlük çeken çocuklar için kullanılır. Sıklıkla “disleksi” olarak adlandırılan öğrenme bozukluğu, okuma bozukluğunu (disleksi), matematik bozukluğunu (diskalkuli) ve yazılı anlatım bozukluğunu (disgrafi) kapsayan bir bozukluktur. Sözlü ve yazılı dili anlamakla ilgili sıkıntılara işaret eder.  Psiko-pedagojik yardım gerektiren, özel eğitim gerektiren bir sorundur.

Hangi Sıklıkta Görülür?

Yapılan araştırmalarda okula devam eden çocukların % 1 ila 30 unda bu bozukluğun bulunduğu saptanmıştır. Bu da ortalama her sınıfta yaklaşık 2 ila 4 çocuğun öğrenme bozukluğuna sahip olduğunu göstermektedir.

Öğrenme Bozukluğunun Ortaya Çıkmasına Neler Etki Eder?

Yapılan araştırmalar bu bozukluğun ortaya çıkmasında tek bir nedenin bulunmadığını göstermektedir. Doğum öncesinde annenin yetersiz beslenmesi, enfeksiyonlar, kontrolsüz ilaç kullanımı, doğum sırasında yaşanan bazı zorluklar, doğum sonrası ateşli hastalıklar, kafa travmaları ve genetik-kalıtsal etmenlere bağlı olarak ortaya çıkabileceği varsayılmaktadır.

Bu bozukluk nasıl tespit edilir?

Bir çocuğun özel öğrenme bozukluğuna sahip olduğunu saptayabilmemiz için şu kriterlerin gerekliliğinden söz edilir:

 Öncelikle uygulanan zeka testiyle belirlenen zihinsel kapasite ile karşılaştırıldığında aritmetik, okuma-yazma becerilerinin beklenen düzeyin altında olması gerekmektedir.

 Özel Öğrenme Bozukluğunun okul başarısını ve günlük etkinlikleri olumsuz etkilemesi de bir diğer tanı kriteridir.

 Diğer kriter ise öğrenme bozukluğunun görme-işitme kusuruna ya da nörolojik bir hastalığa bağlı olmaması gerekliliğidir.

Öğrenme Bozukluğu tanısı bireysel olarak uygulanan standart testlerde kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma, matematik ve yazılı anlatımın beklenenin önemli ölçüde altında olmasıyla konur.

Özel Öğrenme Güçlüğü Olan Çocuklarda En Sık Gözlenen Özellikler Nelerdir?

 Zeka düzeyleri normal ya da normalin üzerindedir.

 Dikkatleri beklenenden kısa sürelidir, konsantre olmakta güçlükleri vardır, basit uyaranlarla dikkatleri kolayca dağılabilir.

 Aşırı hareketlidirler, yerlerinde durmakta güçlük çekebilirler ya da tam tersi olarak oldukça yavaş hareket edebilirler.

 Görsel ve işitsel algı sorunları yaşarlar. Şekil ve ses olarak benzer rakam ve harfleri birbirine   karıştırabilirler. (Örneğin, 4-7, v-f, z-s, m-b, b-d-p) Bazı kelimeleri ters yazabilirler. Görsel ve işitsel “Şekil-zemin” algılarında problem vardır. Bu problemle bağlantılı olarak okurken ve         yazarken harf ve satır atlama görülebilir. Görsel ve işitsel hafızaları zayıftır. Yönergeleri unutabilirler, karıştırabilirler. Okuma ve yazmayı yaşıtlarına göre daha geç ve güç öğrenebilirler. 

 Hareket koordinasyonları zayıftır. Sakar olabilirler.

 Organize olmakta güçlükleri vardır. Zamanı iyi kullanamazlar.

 Yön bulmakta, kendi yönlerini ayırt etmekte, ölçümlerde zorlanabilirler.

 Dil gelişimlerinde gecikmeler olabilir. Gramer zorlukları çekebilirler. Sözlü dili kullanarak kendilerini ifade etmekte zorlanabilirler.

 Saati öğrenmekte güçlükleri olabilir, dün-bugün, önce-sonra gibi zaman sıralamalarında güçlükleri olabilir.

 Çalışma düzeni ve çalışma alışkanlığı geliştirmekte zorlanırlar, yavaş ve verimsiz çalışırlar.

 Okumayı geç sökerler, yavaş ve hatalı okurlar. Ayna yazısı tipinde yazabilirler. Gramer kurallarını öğrenmekte güçlük çekebilirler.

 Matematik sembollerini ve çarpım tablosunu öğrenmede güçlükleri olabilir.
Matematik muhakemesiyle ilgili zorlukları olabilir, problem çözmekte zorlanabilirler.

Öğrenme Bozukluğuna sahip olan çocuklar bu özelliklerin tümünü aynı yoğunlukta taşımayabilirler. Ancak bu belirtilerden birini bile gösteren çocuğun özel eğitime ve desteğe gereksinimi var demektir.

DUYGUSAL SORUNLAR

Bu güçlüğü yaşayan çocuklar çok ciddi duygusal sorunlar yaşayabilirler. Özellikle okuma ve yazmada problem yaşıyor oldukları ve bununla bağlantılı olarak okulda “başarısız” oldukları için kendi zekalarından şüphe duyabilirler. “Ben aptal mıyım?” sorusunu sık sık sorarlar. Bu başarısızlık ve becerisizlik nedeniyle kendilerinin “yeterince iyi” ve “yeterince değerli” olup olmadıklarından şüphe edebilirler. Okulda ve günlük yaşamda karşılaştıkları olumsuz deneyimler benlik algılarını da olumsuz yönde etkiler. Öğrenme Bozukluğu olan çocukların aileleri ve öğretmenleri genellikle onların “yapamadıklarına” ve “beceremediklerine” odaklanmışlardır. Sıklıkla olumsuz uyarı alırlar. Bu tutum da çocuğun kendine ilişkin olumsuz düşüncelerinin pekişmesine neden olur. Organize olmakta güçlük yaşıyor olmaları ve yeterli ders çalışma becerisi geliştirememiş olmaları ders çalışmayı bir kabusa dönüştürebilir ve bu da derse ve okula karşı ciddi motivasyon kayıplarına neden olabilir. Bu noktada okula gitmek istememe, okumaya karşı isteksiz olma, okul arkadaşlarıyla sosyal ilişki kurmakta ve sürdürmekte güçlük, agresyon eğilimi gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. 

Tanı İçin Nereye Başvurulmalı?

Bu bozukluğun tanısının konulması için konunun profesyonellerine başvurulması gerekmektedir. Aileler genellikle önce hangi uzmana gitmeleri gerektiği konusunda kararsızlık yaşamaktadırlar. Bazı aileler öncelikle bir çocuk psikiyatristine gitmeyi tercih etmekte bazı aileler ise öncelikle bir pedagog veya psikologla görüşmeyi tercih etmektedirler.
Çünkü bu sorun bir çok ruh sağlığı profesyonelinin ilgi alanına girmektedir. Öğrenme bozukluğu olan bir çocuk ancak psiko-pedagojik yaklaşımla yapılacak eğitsel terapiyle öğrenebilmektedirler. Normal sınıflardaki müfredat programıyla bu öğrenme gerçekleştirilememektedir. Bu nedenle bir pedagog ve psikologla işbirliği içinde çalışmak önem taşımaktadır. Bu bozukluğu taşıyan çocuklar sıklıkla eş zamanlı olarak başka bozuklukları da gösterebilmektedirler. (Örneğin öğrenme bozukluğuna sıklıkla hiperaktivite eşlik edebilmektedir.) Ayrıca bu çocukların başka duygusal sorunlar açısından da riskli oldukları göz önünde bulundurulmalıdır. Bu nedenle tanı ve değerlendirme aşamasında bir çocuk psikiyatristinin de katılımı önemlidir. Ek tanı olması durumunda ilaç tedavisi de uygulanabilmektedir. Ayrıca var olan problemlerin başka bir sağlık problemiyle bağlantılı olup olmadığının da belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle çocuğun tıbbi değerlendirmesinin yapılması da önem taşımaktadır. Tanı için anne-babayla, çocukla ve öğretmenle görüşülmesi önemlidir. Bazı zeka ve algı testleri, nöropsikolojik bazı değerlendirmeler psiko-pedagojik değerlendirmenin içeriğini oluşturur. Kullanılacak teknik ve sağaltım programının oluşturulması açısından değerlendirme aşaması önem taşımaktadır.

Ülkemizde üniversite hastanelerinin ve bazı devlet hastanelerinin çocuk psikiyatrisi klinikleri bu çocukların tanısı ve tedavisi konusunda hizmet vermektedirler. Bunun dışında bu konuda çalışan özel psikolojik danışmanlık merkezleri mevcuttur. Bu merkezlerde genellikle çocuk ve gençlerin sorunları konusunda değişik uzmanlıkları olan bir ekip çalışmaktadır. Bu çocukların böyle bir ekip çalışması içinde değerlendirmeleri önemlidir. Ek sorunların tanınabilmesi, uygun eğitimsel ve terapötik yaklaşımın belirlenmesi açısından bazen birden fazla uzmanın değerlendirmesi gerekebilir. (Örneğin: Bu çocuklar sıklıkla dil sorunları yaşarlar. Bu nedenle ekipte bir konuşma terapistinin bulunması önemlidir.)

AİLEYE DÜŞEN GÖREVLER

 Öncelikle çocuğunuzun zorluk yaşadığı alanları bir uzman yardımıyla iyi saptayın.

 Onu olduğu gibi kabul edin, özel durumuyla bağlantılı olarak ona daha toleranslı olun.

 Unutmayın ki çocuğunuzun zeka sorunu yok, o sadece “özel” ve “farklı” bir çocuk ve farklı öğreniyor.

 Ona değerli olduğunu, koşulsuz sevildiğini hissettirin ki o da kendini “değerli” hissedebilsin. 

 Ona destek olun, olumsuz eleştiri yerine teşvik kullanın. 

 Evde küçük sorumluluklar verin, başardığında ödüllendirin. Maddi ödül yerine sözel ödülü tercih edin. Sözel takdirler benlik algısının yükselmesine yardımcı olacaktır.

 Zaten yapamayacağı düşüncesiyle kendisine ait sorumluluklarda siz etkin rol almayın. Yetersiz ve yavaş da olsa kendi başına yapması konusunda fırsat verin, yüreklendirin. 

 Başarılı olduğu alanları belirleyin (örneğin: müzik, resim, sanat, spor, vs.) ve bu alanlara dönük sosyal çalışmalar yapmasına fırsat yaratın. Başardığı işlerde onu takdir edin, ama dozunu iyi ayarlayın. Unutmayın ki çocuklar abartıyı kolay fark ederler.

 Günlük yaşamınızı programlayın. Bu çocuklar genellikle kendileri organize olmakta zorlanırlar ve sizin desteğinize ihtiyaç duyarlar. Çocuğunuz ne zaman ne yapması gerektiğini önceden bilsin. Program konusunda tutarlı olun.

 Onu kardeşleriyle ya da arkadaşlarıyla karşılaştırmayın. Bu durumda kendisini hep yetersiz hissetmesine neden olabilirsiniz.

 Ondan beklentilerinizi net bir şekilde anlatın ve düzeyine uygun beklentiler belirleyin. Ona verdiğiniz görevler onun yapabileceği şeyler olsun. Yapabildiğini gördükçe beklentilerinizi yavaş yavaş arttırın

 Ona bir şey öğretmek istediğinizde mümkün olduğunca bol materyal kullanın, birçok duyusuna hitap edebilecek malzemeler hazırlayın. Özellikle öğretilecek konunun görsel malzemelerle zenginleştirilmesi kolay öğrenmesine ve bilginin kalıcı olmasına yardımcı olacaktır. 

 Ona bol bol günlük hayat deneyimi fırsatı hazırlayın. Unutmayın ki en iyi öğrenme “yaşayarak öğrenme” dir!

 Beklediğiniz hızda öğrenmediğinde onu suçlamayın, sabırlı olun. Ona bir şey öğretemediğinizde kendinizi suçlamayın. Onun standart yöntemlerle öğrenemediğini unutmayın. 

 Unutmayın ki onun dikkati kısa süreli....Ona verdiğiniz görev ve sorumlulukları buna göre ayarlayın. Uzun yönergeler yerine net anlaşılır kısa yönergeleri tercih edin.

 Onunla iyi iletişim kurun, onu dinleyin, anlaşıldığını hissettirin. Ancak iyi bir iletişimle  yaşadığı olumsuzlukların üstesinden gelmesine yardımcı olabilirsiniz.

 Ve tüm bu süreçte bir uzman desteği alın. Çünkü bu hem çocuğunuzun zorluklarıyla  baş etmesini sağlayacak hem de sizin çaresiz hissettiğiniz noktalarda yeniden motive olmanızı, ihtiyaç duyduğunuz anda destek bulmanızı sağlayacak. Unutmayın ki bu problem zamanında, uygun bir müdahaleyle problem olmaktan çıkabilir ya da tam tersi olarak büyüyüp bambaşka problemlerle birleşebilir. 

Önlem Alınmadığında.....

Özel eğitim almamış öğrenme bozukluğu vakalarında okul başarısızlığı çözümsüz ve nedeni anlaşılamayan bir problem olarak kalmaktadır. Çözümsüzlük günden güne büyümekte, çocuk okula ve okulla ilgili faaliyetlere karşı günden güne daha fazla soğukluk hissetmektedir. Aile, yakın çevre ve öğretmen de çocuğun başarısızlığını vurgulamakta çözümün onun “daha fazla çalışması” olduğu fikrinde birleşmektedirler. Bu yanlış kanı aileyi özel öğretmenler tutmaya ya da çocuğa “daha” sıkı bir çalışma programı hazırlamaya yöneltmektedir. Bu çaba da bir işe yaramadığı için problem her geçen gün daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Böyle bir durumda çocuklarda duygusal problemler görülmekte, özgüven yetersizliği, iletişim kopukluğu, içe kapanma veya saldırganlık, uyumsuzluk, depresyon, vs. gibi değişik uyum ve davranış problemlerinin görülme riski artmaktadır.

Eğitimsel Tedavi Nasıl Yapılmaktadır?

Her sınıfta ortalama 3 çocuğun bu bozukluğa sahip olduğu varsayılırsa bu bozukluğun hiç de azımsanmayacak yoğunlukta olduğu söylenebilir. Eğitim sistemimize bakıldığında bu çocuklara dönük hemen hiç bir şey yapılamadığı görülmektedir. Bu çocukların tanısı zamanında konulamadığı için yanlış anlaşılmaktadırlar. Sınıf içinde bazen “yaramaz” ve “saygısız”, bazen de “tembel” olarak nitelenmektedirler. Bu da onların okul hayatları boyunca bu “sabıka” ile yaşamalarına, var olan potansiyellerinin eriyip gitmesine neden olmakta, üstüne de kaygı, özgüven kaybı, depresyon vb. gibi başka sıkıntılar eklenmektedir.

Uzman desteğinde yapılacak özel eğitim çalışması çocuğun okula başladığı dönemde başlatılmalıdır. Bu çalışma hem çocuğun zorlandığı alanlarda gelişmesini sağlamayı hem de kendisiyle ilgili olumlu yönleri fark etmeye başlamasını amaçlamaktadır. Ayrıca ailenin, öğretmen ve okulun da çocuğun durumuyla ilgili bilgilendirilmeleri, uzmanın, ailenin ve okulun koordinasyon içinde aynı dili kullanmaları, aynı teknikleri uygulamaları sağlanmaktadır. Öğretmenler sınıf içinde bu çocuklara yardımcı olmak konusunda güçlükler yaşayabilmektedirler. Çocuğun terapisi sırasında öğretmenle de işbirliği sağlanmakta, sınıftaki uygun yaklaşımın belirlenmesi konusunda öğretmene de destek verilmektedir.

Problemin tanısının ilkokulun son yıllarında ya da ortaokul yıllarında konulması durumunda benzer terapi yaklaşımları kullanılmaktadır. Ancak problemin çözümünün geciktirilmesi problemin de büyümesine neden olduğundan bu dönemde başlanacak bir terapide aileye de çocuğa da biraz daha fazla görev düşmektedir. Genellikle bu kadar geciktirilmiş durumlarda çocuklardaki duygusal sorunlar ve davranış sorunları artış göstermektedir. Aynı şekilde ailenin çaresizlik ve umutsuzluk hisleri artmış olacağından yeniden motive olmaları ve bu problemin “halledilemez” bir problem olamadığını görüp, elbirliğiyle üstesinden gelinebileceğine inanmaları gerekmektedir. Ailenin umutlu ve motive olması çocukların da bu problemin ve bu problemle bağlantılı başka problemlerin üstesinden gelmelerini kolaylaştırmaktadır.
Kızılay
Kızılay, Amerikan Kızılhaçı’nın desteğiyle 5. ve 6. sınıf öğrencilerine yönelik bir kitap hazırlattı. Prof. Mikdat Kadıoğlu imzalı “Güvenli Yaşamı Öğreniyorum” da doğal afet sırasında yapılması gerekenler anlatılıyor. Amaç Amerika’da olduğu gibi önce çocukları, sonra da büyükleri eğitmek.

Birçok konuda eski kuşaklara göre şanslı olan günümüz çocukları, terör olayları, doğal afetler nedeniyle daha talihsiz. Öğrenmeleri gerekenler de farklılaşıyor. Kızılay, Amerikan Kızılhaçı’nın önerisi ve maddi desteğiyle farklı bir yol izliyor. “Amerika’da emniyet kemeri kullanımının, çocuklara bu bilincin verilmesiyle yaygınlaştığı”ndan yola çıkılarak, öğrencileri eğitmek ve onların kanalıyla ailelerini bilgilendirmek üzere bir kitap hazırlandı. Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun 5. ve 6. sınıflara dağıtılmasını önerdiği “Güvenli Yaşamı Öğreniyorum” adlı kitabı İTÜ Meteoroloji Mühendisliği bölümü öğretim üyesi Prof. Mikdat Kadıoğlu yazdı. Kitap, afet risklerine göre seçilen 40 il ve ilçedeki okullara ücretsiz dağıtıldı. Türkiye’nin daha çok yolu olduğunu söyleyen Prof. Miktad Kadıoğlu ile konuştuk.

Kitabın yazarı olarak neden sizi seçtiler?

Ekibi Amerikan Kızılhaç’ı bir araya getirdi. 31 doğal afet var. Bunlardan 3’ü dışında (deprem, kaya ve volkan) 28’i hava ile ilgili. Yani meteoroloji afetlerle iç içe. Ben ABD Acil Yönetim Merkezi’nden eğitim alıp, sertifika sahibi olan Türkiye’deki 31 afet yöneticisinden biriyim.

Böyle bir kitap Türkiye’de ilk mi?

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde en son afet hatırlanır. Modern afet yönetiminde zararları azaltıp, mevcut riskleri ortadan kaldırmak gerekir. Yani risk yönetimi. Türkiye’de risk yönetimi bilinci verilmeli. Hep afet beklendi. Kitap, risk yönetimine yönelik.

Risk yönetimi bilinci verilmeye çocuklardan mı başlanıyor?

Afet yönetiminde devletten bir şeyler bekleniyor. Bu iş bireysel olmalı. Bunun için gazete, TV, radyo gibi kanallar, okul ve cami gibi mekanlar kullanılmalı. Kitapta tüm afetleri ele aldık.

Kitapta afetler dışında, nükleer ve kimyasal silahlar da yer alıyor. Bunlar çocukları ürkütmez mi?

Aslında bu eğitimin anaokulundan başlaması gerekiyor. Ama MEB Talim Terbiye Kurulu kitabı 5. ve 6. sınıflara uygun buldu. ABD’de emniyet kemerinin kullanımının yaygınlaştırılmasında önce çocukları eğittiler, onlar büyükleri zorladı. Bu kitap da onu amaçlıyor.

Çocuklara tehlike anında yapılacakların prova edilmesi öneriliyor. Psikolojileri bozulmaz mı?

Kitap hazırlarken pedagoglar vardı. Konuları çocukları korkutacak şekilde vermedik. “Kolunuz, bacağınız kopar” gibi sözler yok. Temel davranışların reflekse dönüşmesi gerekiyor ki, yapılması gerekenleri hatırlasınlar. Sadece okuyup bilmek yeterli olmaz. Bunun için de oyun araç olarak kullanıldı.

Afet yönetimi bilincini geliştirmek için ne yapalım?

Her il, ilçe, belde afet takvimi hazırlamalı. Halka eğitim verilmeli. Türkiye’de bu iş deneme yanılma yöntemiyle gidiyor. Anaokulu çocuklarına şarkılar, resimlerle eğitim verilmeli. Sivil Savunma memurları, arama kurtarma timleri kuruluyor. Oturup 50 yıl deprem mi bekleyecekler? Ekiplerin topluma eğitim vermesi gerekiyor. Eğitim alanlar kitleleri eğitmeli ki, afet döneminde halk “Nerede bu devlet” diye bağırmasın. Diyelim ki deprem oldu. Altın saatler dediğimiz zaman diliminde siz kendinizle baş başasınız. Dolayısıyla kendinize yeterli olmanız lazım. Ekipler çok sonra gelebilir.

Dr. Bengi Semerci-Çocuklar daha duyarlı olabiliyor

Çocukları irite etmeden bilgi sahibi yapmak psikolojilerini olumsuz etkilemez. Büyük bir deprem geçirdik. Kabul etsek de etmesek de terör olgusu var. Çocuklara, bu olaylarla karşılaştıktan sonra anlatmaktansa, yaşlarına uygun metotlarla bilgi vermek daha uygun. Onlar kanalıyla büyükleri eğitmek yardımcı bir yöntem. Çocuklar bazı konuları öğrendikleri zaman daha duyarlı olabiliyorlar ve yetişkinleri uyarıyorlar. Ama büyüklere de mutlaka ayrı bir eğitim gerekiyor.

Uzm. Pedagog Belgin Temur - Önlemleri bilmek korkuyu azaltır

Bilgi sahibi olmak, o konuda var olan korkuyu önlemede yardımcı olabilir. Davranış düzeyinde hazırlıklıysak, böyle bir korkuyla baş etmek daha kolay. Çocuklar afetler karşısında eğitilirlerse, olmamış bir şeyin korkusunu daha az yaşarlar. Televizyonda izledikleri olaylar, savaş gibi şeyleri uzak da olsa çok genelleştiriyorlar. Önemli olduğunu bilmek onlara psikolojik olarak yardımcı olur.
Çocuğunuz Zeki ve Sosyal Olsun
Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi nden Belgin Temur, çocuklarımızı nasıl daha zeki ve daha sosyal yetiştirebileceğimize dair ipuçları verdi: 

 Zeka tek bir kavram değil. Bu yetenek doğuştan geldiği gibi sonradan da kazanılır. Çevresel koşullar, anne ve babanın tutumu ve duygusal etkileşim potansiyelin kullanılabilmesini sağlar.

 Yeterli etkileşimi kuramamış annenin bebeği, dış dünya ile ilişkisinde pasif olur.

 İlk 3 yılda anne ile yeterli duygusal ilişkiyi kurmak çocuğun zeka gelişimini ve sosyal uyumunu olumlu yönde etkiler.

 Bebekle ne kadar çok ilgilenilirse ve ne kadar çok değişik ortam içinde bulunulursa, bebek o derece sosyal ortamlara alışır.

 Aktivite içinde olan ailede, çocuk da kendisini geliştirme yönünde istekli olur.
Şiddet ve Çocuk İstismarı
Çocuk İstismarı, çocukların gelişimlerini zedeleyici bir biçimde fiziksel, duygusal, zihinsel ve cinsel zarara maruz bırakılmaları olarak tanımlanmaktadır. Çocuğa uygulanan şiddet denildiğinde genellikle fiziksel şiddet (dayak vs) anlaşılmaktadır. Oysa şiddet ve istismar fiziksel olabileceği gibi duygusal ve / veya cinsel içerik de taşıyabilir.   Çocuklar kendi gelişimsel seviyeleriyle de bağlantılı olarak anne-babalarından ve çevrelerindeki yetişkinlerden aldıkları tehdidi de şiddet olarak yaşayabilirler. Çocuk üzerinde zarara yol açabilecek her türlü tehdit de dolayısıyla şiddet olarak algılanmaktadır. Fiziksel olarak şiddet görmeyen bazı çocukların anne-babalarının kızgın ve tehdit eden tavırlarını dayak olarak algılamarı da bunun göstergesidir. Şiddet ve istismar kişiliği ve bütünselliği zedeleyici niteliktedir. Çocuk ve gençlerin psikolojik olarak kötüye kullanılmaları, ihmal edilmeleri ve psikolojik olarak zarar verici davranışlar duygusal istismar olarak değerlendirilmektedir. Anne-babaların bazı tutum ve davranışları çocuklarda duygusal istismara yol açabilmektedir. Örneğin çocuğun reddedilmesi, hor görülmesi, aşağılanması, yalnız bırakılması, korkutulması, kendini ve duygularını ifade etmesine fırsat verilmemesi, ihmal edilmesi, kendine zarar verebileceği durumlara maruz bırakılması da duygusal istismar olarak değerlendirilmektedir. 

Burada çocuğun yaşı ve gelişim dönemi çocukta meydana gelebilecek sonuç ve zararların farklılaşmasına etki edebilmektedir. Duygusal anlamda istismar edilmiş çocuklarda, kaygı, içe kapanma hali, depresyon, özgüven eksikliği, korku tepkileri görülebileceği gibi saldırganlık ve kendine/çevreye zarar verici davranışlar da görülebilir. Ağır istismara maruz kalmış çocuklarda tipik olarak gözlenen durum donmuş gözlerle etrafı seyretme halidir. Ve sıklıkla kaygı bozukluğu görülebilir. Yapılan araştırmalar bireylerin çocukluklarında maruz kaldıkları zedeleyici anne-baba tavırlarının yetişkinlik döneminde ruh sağlığı açısından belirleyici olduğunu göstermektedir. Yine duygusal kötü muamelenin kişilik gelişimi üzerinde olumsuz etkilere yol açabileceği bildirilmektedir. 

Şiddete maruz kalan çocukların bu şiddeti gösterme eğiliminde oldukları bilinmektedir. Bu, başkalarına dönük olabileceği gibi kendilerine dönük de olabilmektedir. Aynı şekilde aile içinde örneğin babanın anneyi dövdüğünü ya da istismar ettiğini izleyen çocukların da bu şiddeti kendilerine dönük olarak algılama eğilimleri artmaktadır. En azından şiddet tehdidinin kendilerine de yönelebileceği korkusunu yaşamaktadırlar. Bu durum da benzer etkilerin oluşmasına yol açabilmektedir. Şiddetin izlenmesi davranış kalıplarının öğrenilmesi prensibiyle ele alındığında “şiddeti öğrenme”ye etki edebilmektedir. Örneğin, çizgi filmlerdeki şiddet sahneleri gibi sosyal kabul gören eğlence ortamlarında şiddetin izlenmesi çocuğun şiddeti bir başetme yolu olarak öğrenmesine neden olabilmektedir. Şiddet eğilimi gösteren çocukların yakın çevrelerinde şiddetin varlığının araştırılması gerekmektedir. Anne-baba kadar çevredeki diğer yetişkinlerin, bazen okulda öğretmeninin şiddetine maruz kalan çocuklar da şiddet eğilimi gösterebilmektedirler. Anne-babalarından, öğretmenlerinden dayak yiyen ya da yapamadıkları, beceremedikleri ile ilgili olarak aşağılanan, hor görülen çocuklar aynı şekilde agresyonu bir sorun çözme biçimi olarak algılayabilirler/kullanabilirler ya da değersizlik ve temel güven duygusu yetersizliği yaşayabilirler. 

Genellikle istismar, çocuklar üzerindeki etkisi kalıcı ya da uzun süreli olduğunda daha kolay anlaşılmakta ve tepki görmektedir. Görsel ve yazılı basına yansıyan da genellikle bu türden ihmal ve istismar vakalarıdır. Ancak bazen çocuklar üzerindeki etkisi açısından belirgin olmayan fakat yaygın biçimde çocukların kötüye kullanıldığı ya da çocuklardan yarar sağlanan durumlar da vardır. (Çocukların çalıştırılması, reklam aracı olarak kullanılması gibi) Bu istismarın belirgin bir duygusal ya da fiziksel hasarı olmayabilir; ancak burada da çocuk haklarının ihlali söz konusudur.

Cinsel istismara uğramış çocuklar nasıl anlaşılır?

Çocuklar kendilerine dokunulduğunda bunu sevgi ifadesi olarak algılayabilirler ve cinsel istismar amacıyla dokunulmasından ayırt edemeyebilirler. Bu nedenle çocukların korunması aileye düşmektedir. Bazen aile içinde çocuğu taciz eden birinin bulunması çocuğun bunu ifade etmesini zorlaştırmaktadır. Böyle bir şüphenin bulunduğu durumlarda diğer aile bireylerinin çocuğu koruması önemlidir. Çocuğu ciddi şekilde hırpalayacak bir cinsel istismar eylemi çocuklar üzerinde gözlenebilir bazı etkilere neden olabilmektedir. Örneğin bu çocuklar oyunlarında cinsel öğelere daha fazla yer vermektedirler. Arkadaşlarıyla oyunlarında kendi cinsel organlarını gösterme, kendi cinsiyet özelliklerini vurgulayıcı bazı tavırlar (örneğin küçük bir kızın fazla süslü, kadınsı tavırlarının bulunması vb) gözlenebilmektedir. Ayrıca resimlerinde cinsel organların vurgulanmış olarak çizilmesi de şüphelenilmesi gereken bir durum olabilir. Bir çok çocukta somut deliller yoksa bir cinsel istismarı fark etmek çok zordur. Genel olarak çocuğun davranış ve ilişki kurma biçiminde bir değişiklik olup olmadığının gözlenmesi gerekmektedir. Böyle bir şüphenin olduğu durumlarda ailenin vakit kaybetmeden bir profesyonel yardıma başvurması gerekmektedir. Bu çocukların cinsiyet rolü gelişimlerinin takibi, yaşadıkları travmanın etkilerinin belirlenmesi ve sonrasında ortaya çıkabilecek olan korku, kaygı, öfke, suçluluk gibi duyguların ifadesine fırsat verilmesi açısından bir uzman yardımına gereksinim vardır. Her çocuğun böyle bir durumdan etkilenme biçimi elbette birbirinden farklı olacaktır. Her çocuk benzer belirtileri göstermeyebilir. Ama cinsel istismarın her çocuk için bir psikolojik travma olduğu söylenebilir. Bu durumda bir uzman yardımıyla travmanın izlerinin azaltılması ve gelecekte çocuğun ruhsal sağlığını etkileyebilecek faktörlerin belirlenip gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir.
Sosyalleşmeye İlk Adım
Pedagog Belgin Temur, 6 yaşında ve okula başlaması düşünülen bir çocuğun öncelikle yeterli özgüvene sahip olması gerektiğini söylüyor. Temur ‘Bunun için de anne ile babaya olan bağımlılık probleminin çözümlenmiş olması gerekir.’ diyor.

Okullar yarın açılıyor. Okula yeni başlayacak olan çocukların evlerinde tatlı bir telaş var. Alışverişler yapıldı, çantalar, formalar hazırlandı. Peki acaba bu çocukların hepsi yeterli okul olgunluğuna sahip mi? 

Bedensel, zihinsel ve psikolojik olarak okula başlamaya hazır mı?

Anne-babalar çocuklarının hazır olup olmadığını kolayca anlayabilirler. Bu konuda endişeleri olan ya da çocuğu okula başladığında okula uyumla ilgili sorunlar yaşayan anne-babaların mutlaka bir uzmana başvurmaları gerekiyor.

Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi’nden uzman pedagog Belgin Temur, her çocuğun, okula başlamadan önce yeterli okul olgunluğuna sahip olup olmadığının incelenmesi gerektiğini vurguluyor. Okula hazır olmanın yalnızca bedensel ve zihinsel yetileri içermediğini, aynı zamanda çocuğun psikolojik olgunluk seviyesinin de yeterince gelişmiş olmasının zorunlu olduğunu belirten Temur, psikolojik olgunlaşmanın neleri kapsadığını şöyle anlatıyor: 

Yeterli Özgüvene Sahip Olmalı

“6 yaşında okula başlaması düşünülen bir çocuğun öncelikle yeterli özgüvene sahip olması gereklidir. Bunun için de anne ile babaya olan bağımlılık probleminin çözümlenmiş olması gerekir. Çocuk, kendi başına hareket edebilme, kendini rahatça ifade edebilme, sosyal ortamlarda çıkabilecek problemlerle baş etme ve problem çözme becerisine sahip olmalıdır. Özellikle çocuğunuz okul öncesi eğitimi almamışsa psikolojik gelişiminin dikkatle değerlendirilmesi gereklidir. Sürekli tek ve ilgi odağı olmaya alışmış bir çocuğun birdenbire bir sosyal grubun parçası olması başlangıçta zor olabilir. 

Okul öncesi bir kuruma devam eden, kendine güvenen ve duygularını rahat ifade edebilen bir çocuk genellikle ilkokula başlarken ciddi bir uyum sorunu yaşamıyor. 

Anne-babadan ve aile ortamından ilk kez ayrılan çocuklarda uyum sorunu yaşama olasılığı daha çok oluyor.”

Temur’a göre psikolojik olgunlaşmanın yanı sıra okula başlayacak bir çocuğun sosyal gelişiminin, dil becerilerinin, hareket yeteneğinin ve akademik becerilerinin de gelişmiş olması gerekiyor. 

Yeterli kelime hazinesine sahip olma, düzgün cümle kurabilmek, olayları bir düzen içinde anlatabilmek ve yorum yapabilmek, el becerilerini gelişmiş olması (kaleme hakimiyet, çizgi becerileri vb.) bedenini rahat kullanabilmek, bedensel koordinasyon yeteneği, kavram bilgisinin (sayı, renk, şekil, yer bildiren kavramlar) gelişmiş olması ve sorumluluk alabilmesi, yaşıtlarıyla rahat sosyal ilişkiler kurabilmesi ve bu ilişkileri sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi gerekiyor. Sevgi ve ilgiyi paylaşabilecek olgunluğa ulaşması, paylaşmayı bilmesi de önemli.

İlk Okul Deneyimi

İlkokulun çok önemli bir ilk deneyim olduğunu vurgulayan Belgin Temur, çocuğun öğrenme ve eğitim süreci ile ilk deneyiminin neredeyse onun tüm yaşamı boyunca “okul ve okumak” kavramlarını nasıl algılayacağını belirlediğini söylüyor. “Bu nedenle okula gidecek çocuğunuzun okul ile ilgili ihtiyaçlarını tamamlarken onun psikolojik ve akademik olarak okula ne kadar hazır olduğunu da değerlendirmeniz gerekir.”diyen Temur, çocuğun kendi olgunluğu kadar dış koşulların da uyumu etkileyebildiğini belirtiyor. 

Örneğin öğrenci sayısının çokluğu, öğretmenin ve ailenin ilk günlerinde çocuğun performansına ait yüksek beklentileri de çocuğun ilk günlerdeki uyumunu olumsuz yönde etkileyebiliyor. 

Anne-Babalara Öneriler

Pedagog Belgin Temur, çocuğun okul olgunluğuna erişip erişmediğini anlama konusunda anne-babalara şu önerilerde bulunuyor.

 Bağımsız olarak hareket edebilme ve sorun çözebilme becerisine sahip mi?

 Kendini ifade edebilecek yeterli kelime bilgisine ve cümle kurma yeteneğine sahip mi? Duygularını ifade edebilir mi?

 Kendi ihtiyaçlarını karşılayabilir mi? (yemek, giyinme, temizlik vb.)

Yaşıtlarıyla sosyal ilişki kurabilecek beceriye sahip mi?

 El becerisi yeterince gelişmiş mi?

 Genel koordinasyonu yeterli mi?

 Yaşının gerektirdiği kavram bilgisine sahip mi?

 İhtiyaçlarını geciktirebiliyor mu?

 Kurallara uyma becerisi gelişmiş mi?

Temur’un, okul seçimi ile ilgili önerileri ise şöyle:

 Okul ve öğretmenle işbirliği yapın, çocuğunuzu iyi tanıyın.

 Öğrenci sayısını göz önünde bulundurun.

 Okulda rehberlik servisi olmasına dikkat edin.

 Çocukların bireysel farklılıklarına özen gösteren bir okul seçin.

 Çocuğunuzun potansiyeline uygun bir okul seçin.
Çocuğunuz Hiperaktif Mi ?
Okul çağındaki çocukların % 3 ila 5 inin hiperaktif olduğunu biliyor muydunuz? Bu da her sınıfta ortalama 1-2 çocuğun “Dikkat Azlığı ve Hiperaktivite Bozukluğu” diye adlandırılan bu probleme sahip olduğu anlamına geliyor.   Bu çocuklar yerlerinde duramayan, sürekli koşturan, zıplayan, dikkatsiz, sabırsız, dağınık, unutkan ve kontrolsüz oluyorlar. Sorun daha çok okulda yaşanıyor. Öğretmenler çaresiz kalıyor. Kimi zaman yaramaz diye damgalanıyorlar. Dikkatleri yeterli olmadığı için okul başarısızlığı da ek bir sorun olabiliyor. Sınıfın düzenini, huzurunu bozuyorlar, diğer çocukları kışkırtıcı rolde olabiliyorlar. Yerlerinde oturmakta zorlanıyorlar, her an bir tarafları oynuyor. Yönergelere uymakta da zorlanıyorlar. Oyunları genelde çok gürültülü oluyor, sessizce oynama becerisine sahip değiller. Söylenenleri dinlemez gözüküyorlar. Yoğun dikkat gerektiren faaliyetlerden kaçınıyorlar. Sıralarını bekleme, ihtiyaçlarını geciktirme becerileri gelişmediği için yaşıtlarıyla sosyal uyumda da problemler yaşıyorlar. Oyunda sıra bekleyemiyorlar. Karşılarındakinin sözünü bitirmesini bekleyemiyorlar. Çevrelerine ve kendilerine zarar verebilecek tehlikeli işler yapabiliyorlar, tehlikeli olayların sonuçlarını kestiremiyorlar ve bu yüzden kendilerine ve başkalarına zarar verici olabiliyorlar. Sonuçta tüm şimşekleri üzerlerine çekiyorlar,

Dikkat Azlığı ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocukların başlıca özellikleri:

 Dikkatsizlik (okulda, mesleki veya toplumsal alanlarda görülebilir) 

 Ayrıntılara karşı dikkat eksikliği, okul ve diğer ödevlerinde dikkatsizce hatalar yapma,

 Akılları başka yerdeymiş gibi görünme, söylenenleri duymamış veya dinlemiyormuş görünümü verme,

 Yerinde rahat duramama, gerektiği ve beklendiği zamanlarda yerinde sakince oturamama,

 Uygunsuz biçimde ve yerlerde koşuşturma veya tırmanma,

 Boş zamanlarında oyun veya benzeri etkinliklere katılamama, bu etkinlikleri sürdürememe,

 Çok konuşma, konuşmasının durdurulamaması

 Her şeye karışma,

 Sabırsızlık, yanıtları geciktirmede zorluk, soru tamamlanmadan yanıtın verilmesi,

 Yönergeleri dinlememe, sıklıkla diğer insanların sözlerini kesme,

 Dokunmamaları gereken eşyalara veya objelere dokunma,

 Çalışmaları plansız, düzensiz ve karmakarışık biçimde sürdürme. Oyun ve benzeri etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamama,

 Başladıkları işi tamamlamakta zorlanma,

 Sıklıkla bitmemiş bir etkinlikten bir diğerine geçiş yapma. (Başladığı bir işi veya etkinliği bitirmeden sürekli bir diğerine geçiş yapma)

 Belirli bir zihinsel çaba gerektiren işlerden kaçınma (Örneğin: Yazı işi, ev ödevi), bu tip görevlerde yer almaya isteksizlik.

 Kullandığı araç gereci hırpalama, dağınık ve düzensiz kullanma, kaybetme,

 Günlük etkinliklerde sıklıkla unutkanlık (örneğin: Randevuları kaçırma, ödevini unutma vs)

Bu çocukların en önemli sorunları akranlarıyla ve yetişkinlerle sosyal ilişki problemi yaşamaları ve kavrama ve hareket koordinasyonu sorunlarıdır. Hem okul başarıları genelde olması gerekenden düşüktür hem de diğer çocuklara göre daha zor ilişki kurabildikleri için dışlanma olasılıkları daha yüksektir. Bu durum bu çocukların başka psikolojik sorunlar geliştirmelerine de neden olabilir. Okulda ve evde sürekli olumsuz eleştiri alan çocuğun benlik algısı zayıflayabilir ve özgüven problemleri yaşayabilir. 

Dikkat sorunları ve konsantrasyon güçlükleri nedeniyle öğrenmeleri bazen zorlaşabilir. Aynı şekilde öğrenilen bilginin kalıcılaşması da zorlaşır. Organizasyon becerisine sahip olmadıkları için işlerini ve günlük aktivitelerini düzenlemekte, planlamakta zorlanırlar. 

Duygu durumlarında ani değişkenlikler söz konusu olabilir. Çok keyifli görünen çocuğunuz birden bire mutsuz, keyifsiz, sinirli görünebilir. Öfke nöbetleri diğer çocuklara oranla daha sık gözlenebilir. Engellenmeye daha fazla direnç gösterirler ve bu durumda uyum ve davranış problemleri yaşamaları daha fazla olasıdır. 

Düşünmeden ani hareket etmeleri öğrenmeleri için de gerekli olan sabrı azaltır.

Hiperaktivite mutlaka tedavi edilmesi gereken bir sorundur. Tedavi uygulanmayan durumlarda depresyon ve başka bir takım davranış bozukluklarının görülme riskinin arttığı saptanmıştır. Özellikle ergenlik döneminde depresyon daha önemli bir risk olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Her dikkatsizlik ve hareketlilik her zaman “Dikkat Azlığı Hiperaktivite Bozukluğu” belirtisi olmayabilir. Kültürel ve sosyo-ekonomik etkenler, depresyon, öğrenme güçlüğüne bağlı dikkatsizlik söz konusuysa tanının daha dikkatli konması gereklidir. Bu belirtiler başka psikolojik sorunların belirtileri de olabilir. Bunun iyi ayırdedilmesi gerekmektedir.

Psiko-sosyal tedavi:

Eğitimde en önemli nokta çocuğun hangi semptomlara sahip olduğunu ve bu semptomların okulda, evde ve değişik ortamlarda nasıl seyrettiğini belirlemektir. Sonra çocuğun yaşına, aktivite düzeyine uygun bir özel eğitim programı hazırlanır. Programın hedefi aşamalandırılır. İlk aşamada enerjisini kanalize etmeye yönelik bir spor ve beden etkinliğine yönlendirilmesi uygundur. 

Bu çocukların akademik başarısızlık ve gelişimsel bazı bozuklukları bulunması nedeniyle bireysel uzman eğitimi, bazı durumlarda grup eğitimi gerekmektedir. Önemli nokta okuldaki davranışsal metodla evdeki davranışsal metodun birbirine uygun olmasıdır. Programda otokontrol oluşturma, kendini gözlemleme yeteneği kazandırma ve kendinin farkına varma becerileri kazandırılır.

Evde sakin ve dengeli bir ortam sağlamaya yönelik aile bilinçlendirilir. Yine çocuğun yaşına ve aktivite düzeyine uygun masa başı egzersizleri hazırlanır ve uygun bir disiplin yöntemi oluşturulur. Çocuğun ilgisini çeken ya da özel yeteneği bulunan alanları saptamak önemlidir. Çünkü çocukların zevk aldıkları ve başarılı olabilecekleri bir alanda uğraşırken daha istekli oldukları bilinmektedir. Böyle bir eğitimde çocuğa kazandırılması gereken en önemli alışkanlık masa başında oturma ve konsantre olma süresini arttırmaktır. Bunun için de çocuğun ilgisini çekecek alanlar saptanır. Amaç her seferinde masa başında kalma süresini biraz daha arttırabilmektir. Özel eğitim programının etkili ve yararlı olabilmesi için, uzman-ana-baba ve okul iletişiminin önemi büyüktür. Çalışmalar koordinasyon içinde sürdürülmelidir. Programın işleyişi sırasında ailelerle, çocuklarıyla yaşayabilecekleri günlük sorunlarla başetmelerine yardımcı olmaya yönelik danışma seansları da yapılmaktadır. 

İlaç Tedavisi:

Hiperaktivitenin tedavisinde psikososyal yaklaşımlar kadar ilaç tedavisinin de gerekliliği bilinmektedir. Çocuğun probleminin yoğunluğu ölçüsünde uzman psikiyatrist gözetiminde uygun ilacın belirlenmesi psikososyal tedaviye de yardımcı olmaktadır. 

Hiperaktivite nin tedavisinde %70-80 oranında stimülan ilaçlar kullanılmaktadır. Bu ilaçlar anne-baba eğitimi ve okul düzenlemeleri yapılmadan kullanılmamalıdır. İlaçların hareket kontrolünü, konsantrasyonu, uyum ve işbirliğini arttırdığı bilinmektedir. Ama ders başarısını tek başına arttırmadığı ve bazı çocuklarda etkili olmadığı da bilinmektedir. Etkileri geçicidir. Daha kalıcı sonuçlar elde etmek için davranışsal ve eğitimsel tedavi yöntemlerinin ilaçla birlikte uygulanmaları gerekmektedir. 

Anne-Babalar Ne yapmalı?

 Öncelikle çocuğunuzun yaşadığı sorunun gerçekten başka sorunlardan kaynaklanan belirtiler olup olmadığını bir uzman yardımıyla belirleyin. (Bir pedagogun ve bir çocuk psikiyatristinin koordinasyon içinde çalışması en sağlıklı yoldur.)

 Hiperaktivitenin özelliklerini öğrenin ve çocuğunuzu iyi tanıyın

 Genel disiplin prensiplerini öğrenin, evinizde önceden belirlenmiş kurallar olsun ve bu kurallar kararlılıkla uygulanabilsin. Kurallara uyum için ceza yerine teşvik metodunu kullanın. Çocuğunuz olumlu davranışları ve kurala uyması durumunda sizden takdir ve övgü göreceğini bilirse kurala uymak ve uygun davranmak için daha istekli olacaktır.

 Çocuğunuzun sakinleşmesine yardımcı olmaya çalışın. Amaç onun enerjisini yapıcı olmaya yönlendirmesine yardım ederek engellemeleri olabildiğince ortadan kaldırmaktır. 

 Çocuğunuzdan beklentilerinizi onun sınırlarına göre ayarlayın. Zorlamaktan kaçının, yapabileceklerini aşmaya zorlamayın.

 Çocuğunuz sizin sabırsızlığınızı kolayca hissedebilir ve tutumunuz onun davranışlarını daha da kötüye götürebilir. Unutmayın ki hiperaktif çocukların engellenme eşiği diğer çocuklara oranla daha düşüktür. 

 Günlük programınızı iyi planlayın, ne zaman ne yapacağını, ne yapmayacağını açık ve net olarak bilsin.

 Özellikle iyi yaptığı şeylere daha fazla vakit ayırarak ve överek kendine güvenini pekiştirin.

 Çocuğunuzun özel yeteneklerini saptamaya çalışın; yapabilecekleri, becerileri doğrultusunda ailenin katılımcı bir üyesi olmaya teşvik edin. Sadece okul başarısını genel başarı kriteri olarak belirlemeyin. 

 Sürekli olumsuz eleştiriden ve söylenmekten kaçının. Küçük disiplin sorunlarını görmezden gelmeye çalışın ki, daha büyük sorunlar karşısında uygulayacağınız metotlar daha etkili olabilsin ve enerjiniz kalabilsin.

 Normalde enerjik biri iseniz, çocuğunuzla beraberken daha sakin ve dengeli olmaya ve onunla daha sakin oyunlar oynamaya çalışın. 

 Bu belirtileri gözlemliyorsanız vakit kaybetmeden yardım alın; zaman ilerledikçe çocuğunuza yardım edebilmenin daha da zorlaşacağını ve yeni problemlerin eklenebileceğini unutmayın.
Savaşın Çocuklar Üzerindeki Etkileri
Savaş insan eliyle oluşturulan felaketlerin başlıcasıdır. Savaşa asker olarak katılan, savaşın yaşandığı ortamda bulunan, savaşta yaralanan, yakınlarını kaybeden, savaşa basın-yayın organları aracılığı ile tanıklık eden herkes savaşın mağduru olabilmektedir. Bu mağduriyet savaşın merkezine yaklaştıkça fiziksel ve psikolojik zararlara daha fazla neden olmakta ama uzaklaştıkça her zaman bu etki azalmamaktadır. Yani savaşı bizzat yaşayan, ısısına, görüntüsüne, sesine, içinde olarak tüm duyu organlarıyla tanıklık eden hatta savaşın bir parçası olan insanlar kadar onu uzaktan izleyen, bu tehdidi hisseden ve orada yaşananlara empatik yaklaşıp aynı duyguları yaşayan insanlar da benzer şekilde travmatize olabilmektedirler. Savaşlarda yaşananlar insanların ruhsal dengelerini sürdürmelerini olanaksızlaştırmakta, yaşamın devamı için gerekli güvenlik duygularını, kendilerini ve çevrelerini kontrol edebilme gücünü derinden sarsmaktadır. Çocuklar ise her zaman dış dünyada olup bitenlere ve çevrelerinde yaşananlara karşı yetişkinlere oranla çok daha korumasızdırlar ve bu korunma ve güven duygularının varlığını ancak yetişkinler aracılığıyla hissedebilmektedirler. Oysa savaş yetişkinlerin bile tam olarak anlamlandıramadığı, mantıklı bir açıklama getiremediği bir olgudur. Nedensellik ilişkisi açısından çocuklara açıklanabilen diğer olaylar gibi netlik içermediği için anne-babalar da kendilerinin yanıtını bilmedikleri bu insan eliyle oluşturulan vahşeti çocuklarına açıklamakta ve bilgi gücüyle onları koruma yolunu seçmekte güçlükler yaşamaktadırlar. Çocukları etkileyebilecek her türlü sorun karşısında anne-babalara önerilen çocuğu olabildiğince açık ve çocuğun düzeyine uygun şekilde bilgilendirmektir. Oysa savaş yetişkinlerin kafasında da nedeni olmayan bir sonuçtur. Ve bu sonuç karşısında çocuğun temel güven duygusu için gerekli olan “her koşulda seni koruyabiliriz ve her zaman yanında olacağız” güvencesi de sarsılmaktadır. Tıpkı deprem yaşandığında çocuğa “bir daha olmayacak” güvencesinin verilmesi gibi “bu savaştan biz etkilenmeyeceğiz” güvencesi de doğruluğu bilinmeyen ve bu nedenle de uygun olmayan bir açıklamadır. Bu gerçek, anne-babaları çok zorlamakta, çocukların güven duygularını sarsmakta, gelecek kaygıları yaşamalarına neden olabilmektedir. Anne-babalar kadar çocuklar da yoğun bir güvenlik tehdidi altında olduklarının farkındadırlar ve bu tehdit, çaresizlik, öfke, korku, endişe, gerginlik, anne-babayı kaybetme, yalnız kalma korkusu gibi duygular yaşamaktadırlar. Duygusal bu tepkilerin yanı sıra uyku sorunları (uykuya dalmada güçlük, tedirgin uyuma, kabuslar görme, kolay uyanma, erken uyanma veya çok uyuma vb) uyum ve davranış sorunları da yine çocuklarda rastlanılabilen belirtilerdir. Çocuklar bazen -özellikle okul öncesi yaşlarda- olup biten olumsuzluklardan, felaketlerden kendilerini sorumlu hissedebilirler ve bu durum ciddi suçluluk duygularının yaşanmasına neden olabilmektedir. Okul dönemindeki çocuklar savaşı daha gerçekçi algılarlar ve bu da özellikle öfke ve çaresizlik duygularının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Gerçeğin ne olduğu, savaşın nasıl ve ne zaman sonlanacağı, çatışmanın bundan sonra ne şekilde yaşanacağı ve ülkemizi, ailemizi, yaşantımızı nasıl etkileyeceği bilinmiyor. Bunca bilinmezi çocuklara anlatmaya çalışmak elbette zor. Çocukların bu haberlerden ve kaygılardan haberdar edilmemeleri ve etkilenmemelerini sağlamak daha da zor. Dünyada böyle bir sıkıntı yaşanıyor ve elbette bu durumdan dünya üzerindeki herkes ve her şey etkilenecek. Bu durumda anne-babalara ve eğitimcilere düşen en önemli görev çocuklara tamamen gerçek bilgi vermektir. Bu gerçek elbette bilgimizle sınırlıdır. Böyle bir felaketin önce dünyayı, ardından ülkemizi ardından da ailemizi nasıl etkileyebileceği konusunda çocuğu bilgilendirmek, kendi kaygılarımızı ve önlemlerimizi anlatmak önemlidir. Çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi problemlerle baş edebilirler. Çocukları korumak adına yaşananları yok saymak ve hiçbir şey yokmuş gibi davranmak yerine onları dinlemek, duygularını paylaşmalarına fırsat vermek, bu duyguların böyle bir durumda yaşanmasının doğal olduğunu onlara hissettirmek gerekmektedir. Elbette ki şimdilik güvende olduğunun fark ettirilmesi de önemlidir. Her koşulda çocuğunuzun yanında olduğunuzu, olası tüm problemleri birlikte göğüsleyeceğinizi ona anlatmanız çocuğunuzun temel güven duygusu açısından önem taşımaktadır. Biz bir takım kaygılar yaşıyorken hiçbir şey yokmuş gibi davranmak da doğru değildir. Bu durumun bizi de endişelendirdiğini, biraz da zamanla bazı soruların cevabını bulabileceğimizin bilgisini paylaşmak önemlidir. Ayrıca çocuk bu konuda kaygılıysa ve sık sık endişesini dile getirerek her gün savaşla ilgili neler olup bittiğini soruyorsa mutlaka gelişmelerden haberdar edilmesi önemlidir. Elbette bu her zaman felaketlerin haber verilmesi anlamına gelmemelidir. Olumlu gelişmelerin vurgulanması ve durumun iyiye gidiyor olduğunu hissettirecek gerçek bilgilerin verilmesi önemlidir. Ülke ve aile üzerindeki tehdidin azaldığını bilmek çocukları biraz daha rahatlatabilir. Buna rağmen çocuklar savaşın yaşandığı yerlerde sıkıntılar ve acılar yaşayan insanların ve çocukların neler yaşadığı hakkında konuşmak istediklerinde buna izin verilmelidir. Çünkü başkalarının yaşadığı acıyı bilmek ve hissetmek de acı yaratabilir. Bu acı ve acının yarattığı diğer duyguların çocuklarla konuşulması önemlidir.
Özel Öğrenme Bozukluğu
Okula yeni başlayan çocukların okulda başarılı olmalarının kriteri öncelikle okuma-yazmayı öğrenmeleridir. Bu dönemde bazen öğrenmeyle ve okulla ilgili sorunlar ortaya çıkar. Eğer bu sorunlar basit düzeydeyse kendiliğinden zaman içinde hallolur. Ancak uzun süreli öğrenme problemleri söz konusu ise bu problemlere neden olabilecek çeşitli etmenlerden söz edilebilir. 

Okul Başarısızlığının Nedenleri Neler Olabilir?

Okul başarısızlığının nedenleri arasında zihinsel gerilikler, duygusal ve ruhsal sorunlar, görme-işitme özürleri, sosyo-kültürel yetersizlikler, okulla ya da programla ilgili sorunlar sayılabilir. Bu nedenlerin dışında daha özel bir problem olarak ortaya çıkan “öğrenme bozukluğu” da diğer bir okul başarısızlığı nedenidir.

Öğrenme Bozukluğu Nedir?

“Özel öğrenme bozukluğu”, dinleme, konuşma, okuma, yazma ve akıl yürütme ile matematik becerilerin kazanılması ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren heterojen bir bozukluk grubudur. Öğrenme bozukluğu kavramı bu alanlardan en az birinde güçlük çeken çocuklar için kullanılır. Özel öğrenme bozukluğu özel eğitim gerektiren bir sorundur.

Hangi Sıklıkta Görülür?

Yapılan araştırmalarda okula devam eden çocukların % 1 ila 30’unda bu bozukluğun bulunduğu saptanmıştır. Bu da ortalama her sınıfta yaklaşık 2 ila 4 çocuğun öğrenme bozukluğuna sahip olduğunu göstermektedir.

Öğrenme Bozukluğunun Ortaya Çıkmasına Neler Etki Eder?

Yapılan araştırmalar bu bozukluğun ortaya çıkmasında tek bir nedenin bulunmadığını göstermektedir. Doğum öncesinde annenin yetersiz beslenmesi, enfeksiyonlar, kontrolsüz ilaç kullanımı, doğum sırasında yaşanan bazı zorluklar, zor doğumlar, kordon anomalileri, doğum sonrası ateşli hastalıklar, kafa travmaları ve kalıtsal etmenlere bağlı olarak ortaya çıkabileceği varsayılmaktadır.

Bu Bozukluk Nasıl Tespit Edilir?

Bir çocuğun özel öğrenme bozukluğuna sahip olduğunu saptayabilmemiz için şu kriterlerin gerekliliğinden söz edilir:

 Öncelikle uygulanan zeka testiyle belirlenen zihinsel kapasite ile karşılaştırıldığında aritmetik, okuma-yazma becerilerinin beklenen düzeyin altında olması gerekmektedir.

 Özel Öğrenme Bozukluğunun okul başarısını ve günlük etkinlikleri olumsuz etkilemesi de bir diğer tanı kriteridir.

 Diğer kriter ise öğrenme bozukluğunun görme-işitme kusuruna ya da nörolojik bir hastalığa bağlı olmaması gerekliliğidir.

Öğrenme Bozukluğu tanısı bireysel olarak uygulanan standart testlerde kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda, okuma, matematik ve yazılı anlatımın beklenenin önemli ölçüde altında olmasıyla konur.

Özel Öğrenme Güçlüğü Olan Çocuklarda En Sık Gözlenen Özellikler Nelerdir?

 Zeka düzeyleri normal ya da normalin üzerindedir.

 Dikkatleri beklenenden kısa sürelidir, konsantre olmakta güçlükleri vardır, basit uyaranlarla dikkatleri kolayca dağılabilir.

 Aşırı hareketlidirler, yerlerinde durmakta güçlük çekebilirler ya da tam tersi olarak oldukça yavaş hareket edebilirler.

 Görsel ve işitsel algı sorunları yaşarlar. Şekil ve ses olarak benzer harfleri birbirine karıştırabilirler. (Örneğin, m-b, b-d-p) Bazı kelimeleri ters yazabilirler. Görsel ve işitsel “Şekil-zemin” algılarında problem vardır. Bu problemle bağlantılı olarak okurken ve yazarken harf ve satır atlama görülebilir. Görsel ve işitsel hafızaları zayıftır. Yönergeleri unutabilirler. Okuma ve yazmayı yaşıtlarına göre daha geç ve güç öğrenebilirler. 

 Hareket koordinasyonları zayıftır.

 Dil gelişimlerinde gecikmeler olabilir. Gramer zorlukları çekebilirler. Sözlü dili kullanarak kendilerini ifade etmekte zorlanabilirler.

 Organize olmakta güçlükleri vardır. Zamanı iyi kullanamazlar.

 Yön bulmakta, kendi yönlerini ayırdetmekte, ölçümlerde zorlanabilirler.

 Saati öğrenmekte güçlükleri olabilir, dün-bugün, önce-sonra gibi zaman sıralamalarında güçlükleri olabilir.
 Çalışma düzeni ve çalışma alışkanlığı geliştirmekte zorlanırlar, yavaş ve verimsiz çalışırlar.

 Okumayı geç sökerler, yavaş ve hatalı okurlar. Ayna yazısı tipinde yazabilirler. Gramer kurallarını öğrenmekte güçlük çekebilirler.

 Matematik sembollerini ve çarpım tablosunu öğrenmede güçlükleri olabilir.
Matematik muhakemesiyle ilgili zorlukları olabilir, problem çözmekte zorlanabilirler.

Öğrenme Bozukluğuna sahip olan çocuklar bu özelliklerin tümünü aynı yoğunlukta taşımayabilirler. Ancak bu belirtilerden birini bile gösteren çocuğun özel eğitime ve desteğe gereksinimi var demektir.


Duygusal Sorunlar

Bu güçlüğü yaşayan çocuklar çok ciddi duygusal sorunlar yaşayabilirler. Özellikle okuma ve yazmada problem yaşıyor olmaları ve bununla bağlantılı olarak okulda “başarısız” oldukları için kendi zekalarından şüphe duyabilirler. “Ben aptal mıyım?” sorusunu sık sık sorarlar. Bu başarısızlık ve beceriksizlik nedeniyle kendilerinin “yeterince iyi” ve “yeterince değerli” olup olmadıklarından şüphe edebilirler. Okulda ve günlük yaşamda karşılaştıkları olumsuz deneyimler benlik algılarını da olumsuz yönde etkiler. Öğrenme Bozukluğu olan çocukların aileleri ve öğretmenleri genellikle onların “yapamadıklarına” ve “beceremediklerine” odaklanmışlardır. Sıklıkla olumsuz uyarı alırlar. Bu tutum da çocuğun kendine ilişkin olumsuz düşüncelerinin pekişmesine neden olur. Organize olmakta güçlük yaşıyor olmaları ve yeterli ders çalışma becerisi geliştirememiş olmaları ders çalışmayı bir kabusa dönüştürebilir ve bu da derse ve okula karşı ciddi motivasyon kayıplarına neden olabilir. Bu noktada okula gitmek istememe, okumaya karşı isteksiz olma, okul arkadaşlarıyla sosyal ilişki kurmakta ve sürdürmekte güçlük, agresyon eğilimi gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. 


Aileye Düşen Görevler

 Öncelikle çocuğunuzun zorluk yaşadığı alanları bir uzman yardımıyla iyi saptayın.

 Onu olduğu gibi kabul edin, özel durumuyla bağlantılı olarak ona daha toleranslı olun.

 Unutmayın ki çocuğunuzun zeka sorunu yok, o sadece “özel” ve “farklı” bir çocuk ve farklı öğreniyor.

 Ona değerli olduğunu, koşulsuz sevildiğini hissettirin ki o da kendini “değerli” hissedebilsin. 

 Ona destek olun, olumsuz eleştiri yerine teşvik kullanın. 

 Evde küçük sorumluluklar verin, başardığında ödüllendirin. Maddi ödül yerine sözel ödülü tercih edin. Sözel takdirler benlik algısının yükselmesine yardımcı olacaktır.
 Zaten yapamayacağı düşüncesiyle kendisine ait sorumluluklarda siz etkin rol almayın. Yetersiz ve yavaş da olsa kendi başına yapması konusunda fırsat verin, yüreklendirin. 

 Başarılı olduğu alanları belirleyin (örneğin: müzik, resim, sanat, spor vs) ve bu alanlara dönük sosyal çalışmalar yapmasına fırsat yaratın. Başardığı işlerde onu takdir edin, ama dozunu iyi ayarlayın. Unutmayın ki çocuklar abartıyı kolay fark ederler.

 Günlük yaşamınızı programlayın. Çocuğunuz ne zaman ne yapması gerektiğini önceden bilsin. Program konusunda tutarlı olun.

 Onu kardeşleriyle ya da arkadaşlarıyla karşılaştırmayın. Bu durumda kendisini hep yetersiz hissetmesine neden olabilirsiniz.

 Ondan beklentilerinizi net bir şekilde anlatın ve düzeyine uygun beklentiler belirleyin. Ona verdiğiniz görevler onun yapabileceği şeyler olsun.

 Ona birşey öğretmek istediğinizde mümkün olduğunca bol materyal kullanın, birçok duyusuna hitap edebilecek malzemeler hazırlayın. Özellikle öğretilecek konunun görsel malzemelerle zenginleştirilmesi kolay öğrenmesine ve bilginin kalıcı olmasına yardımcı olacaktır. 

 Ona bol bol günlük hayat deneyimi fırsatı hazırlayın. Unutmayın ki en iyi öğrenme “yaşayarak öğrenme” dir!

 Beklediğiniz hızda öğrenmediğinde onu suçlamayın, sabırlı olun.

 Unutmayın ki onun dikkati kısa süreli... Ona verdiğiniz görev ve sorumlulukları buna göre ayarlayın. 

 Onunla iyi iletişim kurun, onu dinleyin, anlaşıldığını hissettirin. Ancak iyi bir iletişimle           yaşadığı olumsuzlukların üstesinden gelmesine yardımcı olabilirsiniz.

 Ve tüm bu süreçte bir uzman desteği alın. Çünkü bu hem çocuğunuzun zorluklarıyla          başetmesini sağlayacak hem de sizin çaresiz hissettiğiniz noktalarda yeniden motive olmanızı, ihtiyaç duyduğunuz anda destek bulmanızı sağlayacak.

Önlem Alınmadığında...

Özel eğitim almamış öğrenme bozukluğu vakalarında okul başarısızlığı çözümsüz ve nedeni anlaşılamayan bir problem olarak kalmaktadır. Çözümsüzlük günden güne büyümekte, çocuk okula ve okulla ilgili faaliyetlere karşı günden güne daha fazla soğukluk hissetmektedir. Aile, yakın çevre ve öğretmen de çocuğun başarısızlığını vurgulamakta çözümün onun “daha fazla çalışması” olduğu fikrinde birleşmektedirler. Bu yanlış kanı aileyi özel öğretmenler tutmaya ya da çocuğa “daha” sıkı bir çalışma programı hazırlamaya yöneltmektedir. Bu çaba da bir işe yaramadığı için problem her geçen gün daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır. Böyle bir durumda çocuklarda duygusal problemler görülmekte, özgüven yetersizliği, iletişim kopukluğu, içe kapanma veya saldırganlık, uyumsuzluk, depresyon vs gibi değişik uyum ve davranış problemlerinin görülme riski artmaktadır.


Eğitimsel Tedavi Nasıl Yapılmaktadır?

Her sınıfta ortalama 3 çocuğun bu bozukluğa sahip olduğu varsayılırsa bu bozukluğun hiç de azımsanmayacak yoğunlukta olduğu söylenebilir. Eğitim sistemimize bakıldığında bu çocuklara dönük hemen hiç bir şey yapılmadığı görülmektedir. Bu çocukların tanısı zamanında konulamadığı için yanlış anlaşılmaktadırlar. Bazen “yaramaz” ve “saygısız”, bazen de “tembel” olarak nitelenmektedirler. Bu da onların okul hayatları boyunca bu “sabıka” ile yaşamalarına, var olan potansiyellerinin eriyip gitmesine neden olmaktadır.

Uzman desteğinde yapılacak özel eğitim çalışması çocuğun okula başladığı dönemde başlatılmalıdır. Bu çalışma hem çocuğun zorlandığı alanlarda gelişmesini sağlamayı hem de kendisiyle ilgili olumlu yönleri farketmeye başlamasını amaçlamaktadır. Ayrıca ailenin, öğretmen ve okulun da çocuğun durumuyla ilgili bilgilendirilmeleri, uzmanın, ailenin ve okulun koordineli olarak aynı dili kullanmaları, aynı teknikleri uygulamaları sağlanmaktadır.

Problemin tanısının ilkokulun son yıllarında ya da ortaokul yıllarında konulması durumunda benzer terapi yaklaşımları kullanılmaktadır. Ancak problemin çözümünün geciktirilmesi problemin de büyümesine neden olduğundan bu dönemde başlanacak bir terapide aileye de çocuğa da biraz daha fazla görev düşmektedir. Genellikle bu kadar geciktirilmiş durumlarda çocuklardaki duygusal sorunlar ve davranış sorunları artış göstermektedir. Aynı şekilde ailenin çaresizlik ve umutsuzluk hisleri artmış olacağından yeniden motive olmaları ve bu problemin “halledilemez” bir problem olamadığını görüp, elbirliğiyle üstesinden gelinebileceğine inanmaları gerekmektedir.
Çocuklardaki Ruhsal Problemlerin İlaçla Tedavisi
Çocukluk çağında rastlanan birçok ruhsal ve davranışsal problemlerin görülme sıklığı zannedildiği gibi zaman içinde artmıyor. Ancak aileler ve çocuklarla gerek ruh sağlığı gerek eğitim alanında çalışan uzmanlar çocukluk çağı ruhsal problemlerini artık daha iyi tanıyorlar. Bunun en önemli nedeni özellikle ilaçla tedavi alternatifinin bulunduğu ruhsal problemlerin var olması. Çünkü ilaç tedavisi işin içine girdiğinde problemler birer hastalık gibi ele alınıyorlar ve bu da hem hekimlerin hem de ilaç firmalarının ilgi alanına girmeye başladığı için konu üzerindeki ilgi artıyor ve duyurulması da kolaylaşıyor. Birçok ruh sağlığı çalışanı otizm, hiperaktivite gibi çocukluk çağı problemlerini bu sayede daha yakından tanıyor. İlaç firmalarının desteklediği kongreler daha fazla katılımcıya ulaşabiliyor, bu kongrelerin sonuçlarıyla basın daha fazla ilgileniyor. Basına yansıyan haberler hem anne-babaların hem de okullarda çalışan eğitim personelinin ilgisini çekiyor. Hem aileler hem de okul çalışanları çocuklarda gözlemledikleri bazı belirtileri hastalığın ya da problemin kendisiymiş gibi algılayıp problemin tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışmak yerine probleme daha doğrusu “belirtilere” “hap” çözümler arama eğiliminde olabiliyorlar. Çocuğun uyumu ve var olan probleminin çözümü için gerekli müdahaleler hem okulun ve öğretmenin hem de anne-babanın sabrını gerektirebiliyor. Özellikle okullarımızdaki çocukların tek tip yetiştirilmesi, hepsinin aynı zamanda (mümkün olduğunca da erkenden) okuma yazma öğrenmeleri zorunluluğu ve çocukların bireysel farklılıklarına toleransın düşük olması hızlı çözüm arayışını arttırıyor. Konunun uzmanı olmadıkları halde bir çok öğretmenin anne-babalara sınıfta davranış problemleri olan veya geç öğrenen çocuklar için ilaç önerisinde bulundukları bilinmekte. Bu tavır çocukların sınıf ortamında bireysel farklılıklarından ötürü yaşayabilecekleri problemlerle okul personelinin baş etme gücünün olmamasının bir göstergesidir. Örneğin hiperaktivitenin biraz daha fazla duyulmaya başlanmasıyla her hareketliliği olan çocuğun hiperaktif olduğu düşüncesi de yaygınlaşmaya başladı. Oysa “hareketliliğin” çocukluk çağının bir çok ruhsal ve davranışsal sorunun belirtisi olabileceği gözden kaçmaktadır. Tek bir davranış veya özellikten yola çıkarak tanı koyma eğilimi, ailelerin de yanlış yönlendirilmesine neden olabilmektedir. Elbette çocukların ruhsal ve davranışsal problemlerinin ilaçla tedavisi konusunda uzman olan çocuk psikiyatristleri ve gelişim nörologları gerçekten ihtiyacı olan ve bu tedaviden yararlanabilecek çocuklarda bu ilaçları denemektedirler. Ancak genellikle ilaç tedavisiyle birlikte yürütülen psiko-sosyal tedavide hem anne-babaya, hem de okula önemli görevler düşmektedir. Ailelerin ve okulların asıl üzerinde kafa yormaları gereken konu çocuğun psiko-sosyal desteğinin nasıl sağlanması gerektiği olmalıdır. İlaç ve ilaç tedavisiyle ilgili tartışmalar da konunun uzmanları olan psikiyatristlere ve nörologlara bırakılmalıdır.
Tatil Çocukları Okuldan Soğuttu
Okulların hava koşulları nedeniyle sık sık tatil edilmesine alışan çocuklar, okuldan soğudu. Öğrenciler, öğretim yılı başından bu yana hafta sonlarının yanı sıra toplam 12 tatil günü tatil yaptılar. 8 Şubat tarihinde başlayacak yarıyıl tatili ise Kurban Bayramı nın da eklenmesiyle 17 güne çıkıyor. Aksayan eğitim programının bir biçimde telafi edileceğini bildiren eğitimciler, bu durumun psikolojik yanının daha önemli olduğunu vurguladılar. 

Eğitim –Sen Genel Başkanı Alattin Dinçer, çocukların sürekli tatil beklentisi içine girdiklerine dikkat çekerek yarıyıl tatilinin ocak ayının sonuna alınmasını önerdi. Son günlerde çocukların evde de okulda da sürekli tatil beklentisi içinde olduklarını belirten Dinçer, şunları söyledi: “Ocak, çocukların tam derslere konsantre olduğu bir ay. Ancak bu ayın bu denli karmaşa içinde geçmesi, çocukların da velilerin ve öğretmenlerin de planlarını altüst etti. Sağlıklı bir eğitim-öğretim ortamı oluşmadığı gibi verimli bir çalışmayı sürdürmek de çok olanaklı değil. Türkiye deki bölgesel iklim koşulları, toplumsal ve sosyoekonomik yapılar değerlendirilerek bölgesel eğitim takvimine geçilmesi gerekiyor. Eğitim-öğretim yılı takviminin doğrudan karne tatili olarak değil bir yılın üç ya da dört zaman dilimi içerisine bölünerek sürdürülmesinin doğru olduğu düşünüyorum”

Özel Kültür Lisesi Müdürü Erdoğan Yılmaz ise tatillerin, hem eğitim ve öğretimi sık sık kesintiye uğratması hem de öğrencinin yeniden motive edilmesi açısından sorunlar yarattığını söyledi. Birinci dönemin kalan süresinde hızlandırılmış bir program uygulanmasını mümkün ve yeterli gördüğünü belirten Yılmaz, ikinci dönemin sonuna bir hafta eklenmesini, özellikle yaz dönemi ve ÖSS nedeniyle uygun ve yararlı bulmadığını kaydetti.

Bu arada, veliler okulların kapalı olduğu günler için servis ücretlerinin kendilerine geri ödenmesini istiyor. Servis ücretlerinin zaten çok yüksek olduğundan yakınan veliler, boşa para vermek istemediklerini vurguladılar.

Öğrencilerin Uyumunu Etkiliyor

Uzman Pedagog Belgin Temur, günlük düzenin ve ders çalışma programının değişmesinin, ders motivasyonunu ve başarıyı doğrudan etkilediğini söyledi. Önceden bilinmeyen, aniden ortaya çıkan bir “tatil”in, öğrencilerin okula, derse, sınavlara uyumunu etkilediğini vurgulayan Temur şunları söyledi: “İlk anda keyifli bir ödül gibi değerlendirilen tatil, aslında yürütülmekte olan bir programın ertelenmesi anlamına gelmektedir. Öğretmenler kendilerine verilen programı yetiştirmek kaygısıyla konuları daha yoğun bir şekilde işleyebilmekte, çocuklar da ruhsal sıkıntılar yaşayabilmektedirler:”
Çocuklarda Cinsel Eğitim
Çocuklar doğaları gereği, cinsiyet farkı, doğum ve anne ve babanın rolleri gibi konularda meraklıdırlar. Bu meraklarını dile getirirler ve merakları giderilene kadar araştırmaya devam ederler. İlk sorular genellikle anne-babalara sorulur. Çocuk anne-babadan tatmin edici bir yanıt alamazsa veya bu konunun yasak ve konuşulmaması gereken bir konu olduğu mesajını alırsa merakı daha da artar ve değişik kaynaklardan sorularına yanıt bulmaya çalışır. Sonuçta elde edeceği bilgi doğru da olsa bu konu anne-baba tarafından açıklıkla konuşulamazsa “yasak ve günah” olan bir konuda meraklanmak ve araştırma yapmak çocukluktan itibaren cinsellikle ilgili suçluluk duygularının oluşumuna neden olacaktır. Her çocuk gelişimi içinde mutlaka önce cinsiyet farkıyla ilgili ardından da doğumla ilgili sorular sorar. İlk sorulara anne-baba olarak nasıl cevap verdiğimiz çok önemlidir. Kaçamak ve yetersiz yanıtlar kadar çocuğun yaşına uygun olmayacak yoğunlukta yanıtlar vermek de çocuk için uygun olmayacaktır. 

Cinsel eğitim çocuğun sorularıyla başlar. Çocuğun kendiliğinden doğal olarak merak ettiği ilk şey genellikle cinsiyet farkı ile ilgilidir. Bu merak da 2 yaş civarında ortaya çıkar. “Kız ve erkek ne demek?”, “Annesi ve babası arasındaki fark nedir?” Eğer farklı cinsiyette bir kardeşi varsa “onunla bu bedensel farkın nedeni nedir?” gibi sorular sormaya başlayabilir. Bu sorulara kaygılanmadan, rahat bir şekilde az ama öz yanıtlar vermek esastır. Kız çocuğun bedeninin ileride çocuk doğurmaya uygun olduğunu, anne memesinin bebeğe süt vermek için oluşmuş olduğunu, erkek çocuğun bedeninin ise baba olmak için farklı olduğunu belirtmek bu yaşlar için yeterli yanıtlar olacaktır. 3-4 yaşlarına gelen çocuklar bebeklerin ve kendilerinin nereden geldiği konusunda meraklanmaya ve soru sormaya başlarlar. Burada da bebeğin annenin karnında büyüdüğünü, yeterince büyüdüğünde de anne karnından kolayca çıkabildiğini söylemek uygun olacaktır. Bu bilgi verilirken doğumun acılı ve sıkıntılı yanları yerine bebek sahibi olmanın keyfi ve güzelliğinin vurgulanması daha uygundur. Aksi halde çocuk dünyaya gelirken annesinin canını acıttığı düşüncesine kapılabilir ve suçluluk duyguları yaşayabilir. Bu tarz cevaplar konunun tamamen anlaşılmasına yardımcı olmayabilir ama çocuğun merakını giderdiği için başlangıçta yeterli olacaktır. Ardından bebeğin annenin içine nasıl girdiği merak edilmeye başlanır. Bu soru genelde 5-6 yaş civarı merak edilen bir sorudur. Annenin karnında anneye ait minik bir yumurta olduğu ve bu yumurtanın babadaki minik bir tohumla birleşip bebeklerin en minik halini oluşturduğu anlatılmalıdır. Bu sorunun yanıtı için doğadan bazı örnekler verilebilir. Cinsel ilişki ise ancak anne-babanın sevgi ile birbiriyle teması şeklinde ancak 7 yaş civarında anlatılmalıdır. Çünkü 7 yaş öncesinde çocuklar bu konuyu anlamakta güçlük çekebilirler ve bu da kafalarının karışmasına neden olabilir. 

Çocukların cinsel konulardaki soruları yanıtlanırken abartılı ve fazla detaylı açıklamalardan kaçınılmalıdır. Yanıtlarımızı çocukların sorularına göre şekillendirmeliyiz. Çocuk zaten kendi ihtiyaç duyduğu şeyi soracak ve yanıttan tatmin olursa daha ileriye gitmeyecektir. Yeni bir soru sorduğunda bu sorunun (yaşına uygun) yanıtına hazır demektir. 

3-6 yaş arasında çocuklarda mastürbasyon etkinliğine rastlanabilir. Bu, çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemine ait bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Bu dönemde kız çocuk babaya, erkek çocuk anneye sevgi ve bağlılık hisseder. Bu dönem aynı zamanda çocuğun çeşitli yetişkin rolleriyle özdeşleşmeye başladığı bir dönemdir. Toplumsal çevre bilinci geliştikçe çocuk cinsel rollerin doğasını anlamaya başlar ve aynı cinsten anne-babasının oynadığı rolü kazanmayı ister. Bu istek onu bu rolün sahibiyle çatışmaya sokabilir ve çocuk “erkek” ya da “kız” kimliğini kazanmaya başlar. Bu geçiş annelik ve babalık rollerinin kesin olarak ayırt edilmesini gerektirir. Bu dönemde anneye düşen sorumluluk çocuğa bağlılığından kurtulmak, çocuktaki engellenmenin, bağımlılığın ve saldırganlığın simgesel anlatımları karşısında hoşgörülü ve anlayışlı olmak, çocuğu “kız çocuk” veya “erkek çocuk” rolüyle kabul edip onaylamaktır. Baba ise anneye bağımlılığından kurtulması için yardım etmeli, çocuğu başarılarında yüreklendirmelidir. 

Çocuk için erkek ve dişi anlamları bizim kullandığımız gibi soyut değerler değildir ve taklitten ibarettir. Bununla beraber 3 yaşlarındaki çocuk kendisinin kız mı erkek mi olduğunu anlar. Çünkü çevresindekiler böyle söylemektedirler. Karşı cinsten kardeşi olan çocuklar bu ayırımı daha kolay fark ederler. Bu yaşlarda çocuklar kendi cinsel organlarını fark ederler ve duyarlılığı hissederler. Bu, erkek çocuklarda daha erken olur. Organlarına dokunduklarında kuşku ve merak duyarlar. Bu aşamada yasakların konulması çocukların sık sık saklanmalarına, yalnız kalıp durumlarını keşfetmeye yönelik çaba harcamalarına neden olur. Yetişkinler bu durumda “dokunma, ayıp, ellenmez” derler ya da özellikle erkek çocuklarına “ellersen keserler, kopar” gibi uyarılarda bulunurlar. Oysa çocuk kendi cinsel organına dokunduğunda amacı yalnızca onun yerinde durduğundan emin olmaktır. Bu durumda asla kopmaktan, kesmekten söz edilmemelidir. Bağırıp azarladığımızda ancak bunun alışkanlık haline gelmesine yardımcı oluruz. Tepkisiz kalmak ve dikkatini başka şeye çekmek tercih edilmelidir. Ancak süreklilik halini almışsa ve çocuğun sosyal yaşantısını etkiler hale gelmişse altında bir sorun olabileceği düşünülerek profesyonel bir yardıma başvurulmalıdır. Bu dönemde erkek çocuk anneyi, kız çocuk babayı sürekli izler. Özellikle onları çıplak görme eğilimindedir. Bu kendisiyle ilgili farklılığı anlamaya yönelik bir keşif çalışmasıdır. Bu, çocuk için en doğal deneyimdir. Eğer bu aşamada bir engellenme veya ceza ile karşılaşırsa bu konudaki merakı artacak ve daha yakın temasa yönelecektir. Bu noktadaki yasaklar ve azarlanmalar çocuğun, bu ilgi ve ihtiyacın ve bu farklılığın “kötü”, “kabul edilmez” olduğu sonucunu çıkarmasına neden olabilir. Çocukların cinsel farklılıklara ilişkin merakları, bu anlamda kendi cinsiyetlerini ve bu cinsiyete ait fonksiyonları tanımak ve öğrenmek istemeleri, tıpkı yemek yemek, uyumak gibi doğal bir ihtiyaçtır. Çocuk bu konuyla ilgili her türlü sorusuna anında ve doğru yanıtlar almalıdır. Anne-baba konunun doğal, kabul edilebilir olduğu mesajını vermelidir.
Çocuklar Haraç Topluyor
İstanbul’daki ilk ve ortaöğretim okullarında, çeteleşme ve uyuşturucu kullanımı giderek yaygınlaşıyor. Okul giriş ve çıkış saatlerinde kapı önlerinde oluşan kalabalık, velileri ve öğrencileri korkutuyor. Bazı okullara “dışarıdan” bıçak, Ecstasy ve kuru sıkı tabanca sokulduğunu söyleyen veliler, karakollara dilekçe vererek çocuklarının can güvenliğinin sağlanması için okul kapılarında polis otomobilleri bulundurulmasını istiyor. Bu durum, eğitimciler tarafından “sosyal bir yara” olarak nitelendiriliyor. 

Yenibosna’daki bir ilköğretim okulunda, uyuşturucu kullanımı ve çeteleşme, öğretmen ve velileri tedirgin ediyor. İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü nce soruşturma başlatılan bu okulda, “dışarıdan” desteklenen bir grup çocuğun, diğer çocukları tehdit ederek paralarını aldıkları, bıçak taşıdıkları iddia ediliyor. Bu okulun iki öğretmeni şunları anlattı:

“Okulda tiner ve bali çeken çocuklar var. Okul içindeki aramalarda Ecstasy ve bıçaklar bulunuyor. Bunları okul dışından destekleyenler var. Okulun içinde giderek çoğalıyor. Diğer çocuklardan zorla para alıyorlar. Çocuklar anne-babalarına söylemeye cesaret edemiyorlar. A.adlı bir öğrenci, arkadaşına laf söyledi diye bir öğretmene bıçakla saldırdı. Bıçakları, şişleri var. Yılbaşı nda bütün öğrencilere bıçak hediye etmişler. “Okulun mafyası biziz” diyorlar. Öğrenciler de başları sıkışınca bunları liderlerine şikayet ediyorlar.”

“Uyuşturucu kullanan E. adında 13 yaşında bir kız vardı. Ailesi tarafından fuhuşa da zorladığını duyduk. Çok güzel bir kızdı. Artık okula gelmiyor. 6-8 çocuğun tüm okulu etkilemesi, olumlu çocukları da kendi alanlarına çekmesi düşündürücü. Diğer çocukları yetiştiriyorlar. 3. sınıfta haraç kesen çocuklar var. Bir alttaki çocuklarda da onların niteliğini sürdürebilecek olumsuz davranış içindeler. Bu çocuklar ne dese diğerleri korkudan “tamam” diyor. “Niye direnmiyorsunuz?” diye sorunca, “Bıçağı var öğretmenim” diyorlar.

3200 öğrencisi bulunan bu okulda tek bir rehber öğretmen görev yapıyor. Her sınıfta 70-80 öğrenci bulunuyor. Okul yöneticileri, okul içinden çok çevresinin tehlikeli olduğunu, bu tür olayların İstanbul da her okulda yaşandığını söylüyorlar. Bir müdür yardımcısı, “bir grup çocuğun başka çocukları korkutarak para alıp almadığı” biçimindeki soruyu “İstanbul da bunun olmadığı ilköğretim okulu mu var?” diye yanıtlıyor. Rehber öğretmen ise “Aileye, çocuğun sorunu olduğunu, psikolog yardımı alması gerektiğini söylesek, tepki gösteriyorlar, götürmüyorlar” diyor

CEZA ÇETELEŞMEYİ BÜYÜTÜR

Uzman Pedagog Belgin Temur un okullardaki çeteleşmeyle ilgili değerlendirmesi ve önerileri şöyle:” Gruplaşmalar ergenlik döneminde gencin kendini bulması ve sosyalleşme sürecini tamamlaması için önemlidir ve gelişim açısından sağlıklıdır da. Ancak bazen tehlikeli gruplaşmalar da oluşabilmektedir. Çeteler, genellikle sosyal bir hedefi olmadan oluşturulmuş gruplardır. Ortak özelliklere ve ilgililere sahip çocuklar oluşturmuşlardır. Yetişkinlerin kontrolünden uzak olmak ve kendi amaçları ve ilgileri doğrultusunda hareket etmek isterler. Görünüşleri korkusuz, güvenlidir. Oysa psikolojik yapılanmaları görünüşlerinden farklı olarak, güvensiz, tutarsız, yetersizlik hisleri belirgin gençler olduğu görülür. Cezalar bu tip durumlarda probleme çözüm olmaktan çok uzak kalmaktadır. Hatta otoriteye karşı gelme eğilimleri nedeniyle cezalandırma, yıldırmak yerine çeteleşmelerin büyümesine, bu grupların daha fazla gencin dikkatini çekebilecek bir özellik kazanmasına neden olmaktadır.

Ailelerin de okul personelinin de bu gençlerle iyi iletişim içinde olması, onları önce kabullenip sonra sorun için çözüm arayışına gitmesi kalıcı ve etkili bir çözüm sağlayabilir. Bu gençlerin en önemli ihtiyacı kabul görmek, önemli olmaktır. Eğer okul ve aile gencin kendini iyi, başarılı ve önemli hissetmesini sağlayacak ortamlar oluşturabilirse onların bu ihtiyaçları da karşılanmış olacaktır.
Çocuk Oyunla Öğrenir
Pedagog Belgin Temur, oyunun hem çocuğun yaşadığı dünyayı tanımasına hem de olumlu-olumsuz duygularını ifade edebilmesine olanak tanıdığını söylüyor. 

Minik kız, evin damını mavi renge boyadı, çünkü öyle istemişti. Kimse ona “Niye mavi yaptın? Mavi dam olmaz” demedi. Böylece istediği rengi, istediği materyali özgürce kullanarak, gelişimi açısından önemli bir aşama kaydetti.

Mavi Pedagojik ve Psikolojik Danışmanlık Merkezi nden Uzman Pedagog Belgin Temur, ile “oyun ve oyuncak” üzerine konuştuk. Oyunun çocuğa, bedensel, sosyal, duygusal ve zihinsel gelişim için gerekli deneyimi yaşama fırsatı verdiğine dikkat çeken Temur, şunları söyledi:

“Oyun hem çocuğun yaşadığı dünyayı tanımasına hem de olumlu-olumsuz duygularını ifade edebilmesine olanak tanıyor. Oyun, çocuğun sevgi, kıskançlık, mutluluk, hayal kırıklığı, çatışma gibi gerçek dünyada var olan duygularını ifade edebilmesi için bir araç. Yetişkinler için oyun bir eğlence, çocuklar içinse ciddi bir iş. Oyun, harekete, düşünmeye ve planlamaya fırsat veriyor.”

Oyunun anne-babalara, öğretmenlere ve uzmanlara, çocuğun sosyal olarak hangi gelişim evresinde olduğunu anlama fırsatı verdiğini de vurgulayan Temur a göre oyuncak, çocuğun oyundaki rolüne uygun bir nesne. Çocuğa, hayal gücünü ve yaratıcılığını geliştirebilmesi için zengin bir ortam sunmak, çok çeşitli materyal vermek gerekiyor.

Oyunla Neler Öğrenebilir?

Temur un bu soruya yanıtı şöyle: “Oyuncaklar, en temel olarak kavramları öğrenmesine yardımcı oluyor. Sosyal beceriler kazanmasına, duygularını ifade edebilmesine fırsat veriyor; stresten kurtarıyor, fiziki gelişmeyi hızlandırıyor; yaratıcılık ve zekayı, sözel iletişimi geliştiriyor: Grup oyunlarıyla empati (başkalarını anlama) gelişiyor”.

Uzman pedagog Temur, özellikle küçük çocukların bol renkli, parlak, dikkat çekici, bütün duyulara hitap eden oyuncaklar alınmasında yarar bulunduğunu, oyuncak alırken çocuğun yaşı, cinsiyeti ve gelişiminin de dikkate alınması gerektiğini vurguladı.

Temur a göre, anne-babanın, çocuğun gelişim dönemine ait bilgileri öğrenmesi gerekiyor. Anne-baba çocuklarını iyi tanıyorlarsa, neyi yapıp neyi yapamayacağını bilirler ve oyuncağı da ona göre seçebilirler. Ancak unutmamak gerekiyor ki kil, su, kum gibi malzemelerle çocuk her zaman hem büyük bir keyifle oynuyor hem de dünya hakkında bilgi sahibi oluyor.
Cinsel İstismara Uğramış Çocuklar Nasıl Anlaşılır ?
Çocuklar kendilerine dokunulduğunda bunu sevgi ifadesi olarak algılayabilirler ve cinsel istismar amacıyla dokunulmasından ayırt edemeyebilirler. Bu nedenle çocukların korunması aileye düşmektedir. Bazen aile içinde çocuğu taciz eden birinin bulunması çocuğun bunu ifade etmesini zorlaştırmaktadır. Böyle bir şüphenin bulunduğu durumlarda diğer aile bireylerinin çocuğu koruması önemlidir. Çocuğu ciddi şekilde hırpalayacak bir cinsel istismar eylemi çocuklar üzerinde gözlenebilir bazı etkilere neden olabilmektedir. Örneğin bu çocuklar oyunlarında cinsel öğelere daha fazla yer vermektedirler. Arkadaşlarıyla oyunlarında kendi cinsel organlarını gösterme, kendi cinsiyet özelliklerini vurgulayıcı bazı tavırlar (örneğin küçük bir kızın fazla süslü, kadınsı tavırlarının bulunması vb) gözlenebilmektedir. Ayrıca resimlerinde cinsel organların vurgulanmış olarak çizilmesi de şüphelenilmesi gereken bir durum olabilir. Birçok çocukta somut deliller yoksa bir cinsel istismarı fark etmek çok zordur. Genel olarak çocuğun davranış ve ilişki kurma biçiminde bir değişiklik olup olmadığının gözlenmesi gerekmektedir. Böyle bir şüphenin olduğu durumlarda ailenin vakit kaybetmeden bir profesyonel yardıma başvurması gerekmektedir. Bu çocukların cinsiyet rolü gelişimlerinin takibi, yaşadıkları travmanın etkilerinin belirlenmesi ve sonrasında ortaya çıkabilecek olan korku, kaygı, öfke, suçluluk gibi duyguların ifadesine fırsat verilmesi açısından bir uzman yardımına gereksinim vardır. Her çocuğun böyle bir durumdan etkilenme biçimi elbette birbirinden farklı olacaktır. Her çocuk benzer belirtileri göstermeyebilir. Ama cinsel istismarın her çocuk için bir psikolojik travma olduğu söylenebilir. Bu durumda bir uzman yardımıyla travmanın izlerinin azaltılması ve gelecekte çocuğun ruhsal sağlığını etkileyebilecek faktörlerin belirlenip gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir.
Depremi Yaşayan Çocuklar
Deprem, bilindiği gibi tüm insanları etkileyen, herkeste korku, kuşku, endişe, telaş, çaresizlik, suçluluk gibi duygular yaratan bir felaket. Yaşı her ne olursa olsun her insan, depremin etkilerini taşıyor ve belki de taşımaya devam edecek. Ancak çocuklar üzerindeki etkileri biraz daha farklı. Felaketin en yoğun yaşandığı ve hissedildiği ilk günlerde kaygı ve korkuların da yoğun yaşanması son derece doğal. Normal olarak zaman ilerledikçe ilk günlerde yaşanan bu kaygıların, telaşın hafiflemesi bekleniyor. Ve hem yetişkinlerin hem de çocukların, bu acıyı taşımaya devam etmeleriyle birlikte yavaş yavaş sosyal yaşama günlük doğal aktivitelere dönmelerini bekliyoruz. Ancak olayın üzerinden birkaç hafta geçmesine karşın azalmayan korkular, endişeler, uyaranlara ani tepki verme, sık sık irkilmeler, iştah ve uyku sorunları, çevreye uyum sorunları, davranış sorunları devam ediyorsa, deprem öncesi döneme göre ciddi kişilik ve tutum farklılıkları varsa mutlaka uzman yardımına başvurulması gerekmektedir. İlk günlerde olayın şokundan kurtulamayan kimi çocukların ilerleyen zaman içinde bu belirtileri göstermeleri bekleniyor. Özellikle deprem bölgesinde yaşayan ve ölüm, yıkılma ve ardından gelen tüm sıkıntıları bizzat yaşayan çocukların ilk şok atlatıldıktan sonra kimi ruhsal sorunları daha yoğun bir biçimde yaşamaya başlamaları olasıdır. Çocuklarda zaman ilerledikçe artan ve daha somut bir biçimde görülmeye başlanan bu belirtilerin ciddiye alınması ve mutlaka bir uzman yardımıyla sorunun çözümüne gidilmesi gerekmektedir.

Özellikle depremi yaşayan çocukların yaşlarına göre etkilenme biçimleri de değişiktir. 0-2 yaş arası çocuklarda güven duygusunun gelişiminde dışarıdan aldıkları tepkilerin önemi biliniyor. Bu yaşlardaki bebeklerin temel gereksinimlerinin (ilgi, temas, sevgi, beslenme, temizlik) zamanında ve yeterince karşılanması ve karşılanma biçimi, güven gelişiminde de belirleyicidir. Örneğin uzun süre ağlamasına karşın altı kirli bırakılan, yemeği, suyu geciktirilen bebeklerin güven duygusu olumsuz yönde etkileniyor. Bu nedenle, bu yaşlarda çocukları olan anne-babalar öncelikle bebeklerinin temel gereksinimlerini karşılamaya özen göstermeliler. Kendi umutsuzluk, acı, korku ve kaygı duyguları nedeniyle sabırsız ve boş vermiş davranmamalıdırlar. Böyle bir durumda bu bebeklerin daha yoğun temasa, sevecenliğe ve ilgiye gereksinim duydukları unutulmamalıdır. Bu bebekler kendi ebeveynlerini yitirmiş olabilirler. Bu durumda da bebekle birinci derecede ilgilenen kişilerin aynı ilkeler doğrultusunda hareket etmeleri gerekmektedir. 2-4 yaş arası çocukların ise bu felaketten tıpkı yetişkinlere benzer duygularla etkilendikleri bilinmektedir. Her şeyini yitirmiş olma, bir yere ait olma duygularının zedelenmesi, “Bundan sonra ne yapacağız?”, “Yeniden aynı tehlike var mı?” sorularının düşünülmesi ve ciddi kayıp duyguları yaşama, tehdit altında olma duyguları yaşamaları çok doğaldır. Bizlerle çok benzer duygular yaşayan bu çocukların mutlaka duygularının dinlenilmesi ve anlaşılmaya çalışılmaları gerekmektedir. Kendi yaşadığımız tüm benzer duyguların, korku ve kaygıların da anlatılması, “Ben de tıpkı senin gibi hissediyorum” mesajlarının verilmesi önemlidir.

Kendi duygularımızla birlikte “Artık tehlike bitti; yaşıyoruz ve her gün her şey biraz daha iyi olacak; seni bırakmayacağız, hep birlikte olacağız, birlikte sorunu çözeceğiz” mesajlarının defalarca yinelenmesi önemli. Onlar bu konudaki soruları defalarca sorabilirler; aynı biçimde tatmin edici yanıtların da yinelenmesi ve çocukların gerçekçi bir biçimde rahatlatılmaları, sabırla yanıtlanmaları önemlidir. Bu yaş grubundaki çocukların yaşadıkları olumsuzluklardan sonra yeniden güven kazanmaları zaman alabilir. Ve bu güveni sürekli sınama gereksinimindedirler. Bu nedenle bıkıp usanmadan bu güvenin defalarca telkin edilmesinin önemi büyüktür. Ayrıca bu yaş grubu çocukları yaşanan olumsuzluklar karşısında “Benim yüzümden oldu” suçluluğu yaşayabilirler. Bunun böyle olmadığını, doğal bir felaket olduğunu ve kimsenin buna etki edemeyeceğini, onun varlığının bizim için ne denli değerli olduğunu vurgulamak zorundayız.

Okul öncesi yaşlardaki tüm çocukların, mümkünse felaket alanlarından, acının yoğun yaşandığı ortamlardan daha normal ortamlara geçirilmelerinde yarar var. Bu noktada, mümkünse çocuğun annesi ile ve diğer aile bireyleri ile birlikte bulunmasına da özellikle dikkat edilmelidir. Çünkü annesi ve ailesi hayattaysa çocuğu yakınlarından koparmak-özellikle de okul öncesi yaşlardaki çocuklarda çok daha ciddi sıkıntılara yol açabilir.

Okul yaşlarındaki çocukların da bizimle çok benzer duygular yaşadıklarını ama çözüme dönük katkılarının da olabileceğini unutmamalıyız. Bu çocukların yaşanan bu sıkıntılarda yardım çalışmalarına katılmasını sağlayabiliriz. Bu, onların hem suçluluk duygularının azalmasına hem de kontrol duygusunu kazanmalarına, sorun çözme becerisi geliştirmelerine de olumlu etki edecektir. Tıpkı bizim gibi onlar da kendilerinin dışında kendilerinden daha zor durumda olan kişilerin yardımına koşmaya isteklidirler. Bu çocukların tümüyle olaydan soyutlanmaları da yapay bir durum oluşturma çabasından başka bir şey değildir. Çünkü yaşam boyunca karşılaşılabilecek tüm güçlükler tüm aileyi ilgilendirir ve eğer çocuk yaşı itibarıyla bunun üstesinden gelebilecek durumdaysa, hiçbir katkıda bulunmamış olmak ve olaydan tümüyle uzak bırakılmak ileride daha ciddi suçluluk duygularının oluşumuna yol açabilir. Bu nedenle hem yetişkinlerin hem de okul çağındaki çocukların kendi becerileri ve yapabilecekleri doğrultusunda bir çaba içine girmeleri gerekmektedir ve çocuklar için bu tip ortamlar sağlanmalıdır. “Her şeyden soyutlanmakla ”la kastedilen, tüm kötü görüntülere çocuğu maruz bırakmak değildir elbette. Özellikle ölüm ve ağır yaralanma görüntülerini çocukların hiçbir biçimde izlememelerinin sağlanması önemlidir.

Yine bu yaş grubu çocuklarında çaresizlik duyguları tıpkı yetişkinlerdeki gibi yaşandığından ve ilk günlerde doğal duygu yoğunlukları yaşandığından durumla ilgili belirsizliğe izin vermemek önemlidir. Bundan sonra neler olabileceği, yaşam akışlarının nasıl olacağı geleceğe ilişkin umutların neler olduğu anlatılmalı yine hayatta olmalarının anlamı ve değeri vurgulanmalıdır. Ve tüm yaşanan sıkıntıların zaman içinde en aza ineceği ve bir gün tümüyle unutulacağı anlatılmalıdır. Unutulmaması gereken konu, acılar unutulmasa da bir gün bu yaranın tümüyle kapanacağıdır. Herkes kendi kişiliğine ve yaşadığı acının boyutuna göre farklı tepkiler verebilir. Bu acıyı en hızlı ve en hasarsız biçimde anlatmanın yolu şu sıralar çaba içinde olmaktır. Tüm yardım çalışmalarına elden geldiğince aktif biçimde katılmak hem suçluluk duygularımızı hem de çaresizlik duygularımızı azaltacaktır. Çocukların yardım çalışmalarında kullanılmalarının onların kişilik ve insani değerler geliştirmelerinde de önemli payı vardır.

Bu felaketi deprem bölgelerinde değil de ailesiyle birlikte başka bölgelerde de sarsıntı biçiminde yaşayan ya da yalnızca görsel ve yazılı basın yoluyla izleyen çocukların da etkilenmeleri olası. Buradaki temel ilke çocuklara ölüm ve acı görüntülerini izlettirmemektir. Televizyon karşısında, sürekli biçimde sizin ağladığınızı, durumla ilgili korku, kaygı ve çaresizlik yaşadığınızı izleyen çocuklar kendilerini tümüyle korunmasız ve tehdit altında hissedebilirler. Elbette ki acının yaşanması doğal ama eğer sizin yaşadığınız bu kaygılar günlük yaşamınızı etkileyecek boyuttaysa bunu evde çocuklarınızla yaşamak yerine bir uzman yardımına başvurmalısınız. Deprem bölgesi dışındaki ailelerin çocuklarını mümkün olduğunca olağan sosyal yaşantının içine sokmaları, yaşamın kalınan yerden aynen devam ettiği, aynı umut ve beklentilerin sürdüğü mesajını vermeleri, çocukların normal psikolojik durumlarına dönmelerini hızlandıracaktır. Aynı biçimde bu çocukların da deprem bölgesinde yardıma gereksinimi olan kişilere ve çocuklara yardım etmeleri sağlanmalıdır. O bölgeye götürülemeseler de kendi harçlıklarından, oyuncaklarından giysilerinden bir bölümünü yardım amacıyla kullanmaya yöneltilmelidirler.

Aile bireylerinden birini, birkaçını ya da tümünü yitiren çocukların durumları elbette ki daha da zor. Bu çocuklar tüm bu sıkıntıların yanı sıra ciddi başka kayıplar da yaşıyorlar. Diğer çocuklar evlerinin, eşyalarının, oyuncaklarının kaybını yaşadıkları sırada bu denli zorlanırken, bu çocuklar bir de çok daha temel olan varlıklarını yitiriyorlar. Bu durum, özellikle anneye bağımlılık gösteren 0-3 yaş çocuklarını daha fazla etkiliyor. Temel güven duygusunun gelişiminde çok etkili olan anneye yakın olma duygusunu da yitiriyorlar. Eğer 0-3 yaş arasında olan, ailesinde bir kayıp ya da kayıplar yaşamış bir çocukla ilgileniyorsanız mutlaka bu çocuğun sürekli yanında olun, beden temasına çok önem verin ve tüm temel gereksinimlerinin zamanında ve sevecenlikle karşılanmasına özen gösterin. Daha büyük çocuklara da “Annen hastanede, uzağa gitti, sonra gelecek vb.” gibi yalanlar yerine, çocuk ilk şoku atlattıktan sonra annesinin öldüğü ama onun güvende olduğu, bu durumdan ötürü herkesin çok üzgün olduğu ve artık yapılabilecek bir şeyin olmadığı anlatılmalıdır. Bu arada küçük çocuklarda olduğu gibi daha büyük çocukların da temel gereksinimleri aksatılmadan karşılanmalı, bol bol kucağa alınmalı ve ağlamasına engel olunmamalıdır. Bu sırada yaşadığı, suçluluk vs. duyguları da ifade etmesi için ortam sağlanmalıdır.

Korku, telaş, kaygı, ürperti, uyarılara ani tepki ya da tepkisizlik, uykusuzluk, iştahsızlık, genel mutsuzluk hali, çökmüşlük hali, artan dikkat sorunları, sinirlilik ve davranış sorunlarının yoğun bir biçimde devam ettiğini izlediğiniz çocuklar varsa hatta bu belirtiler her geçen gün artıyorsa bu çocukların ciddi bir psikolojik ve/veya psikiyatrik yardıma gereksinimi olabilir. Bu durumda bir an önce profesyonel kuruluşlara başvurulması gerekmektedir.
Kız Çocuklar ve Feminenite
Kız çocukların en önemli özdeşim modelleri anneleridir. Genellikle anneleri gibi tepki verir, anneleri gibi hareket eder, anneleri gibi giyinirler. Süslenme ise yüzyıllardır kadın doğasında var olan bir eğilimdir ve kız çocuklar da kendi cinsiyet özelliklerinin farkına varmaya başladıkları andan itibaren kız rolüne uygun davranmaya başlarlar. Bu dönem yaklaşık 2 yaş civarıdır. Burada anne-babanın hangi özellikleri pekiştirdiği de önem kazanmaktadır. Feminen özellikleri öne çıkarılan, pekiştirilen, buna özendirilen kız çocuklar, feminen davranmaya daha istekli olmaktadırlar. Günümüz toplumunda tüketilecek malzeme alternatiflerinin fazla olması, tüm bu alternatiflerin son derece cezp edici bir şekilde sunulması, ister istemez tüketicinin algısını etkilemekte ve ihtiyaç yaratmaktadır. Bu da hem anne-babaların hem de çocukların seçimlerini etkilemektedir. Bir şekilde “daha kadınsı olmak” kız çocuklar için özendirilmekte, başka deyişle kız çocuklar kadınsı olmaya “kışkırtılmaktadırlar” Çocukların yaşamı deneyimledikleri en önemli araç oyuncaklarıdır. Eski bez bebeklerin yerini süslü, fazla feminen Barbie’ler alınca, çocukların kendileriyle özdeşleştirdikleri, kendi iç dünyalarının yansıması olan malzemeler onları daha fazla kışkırtmaktadır. Barbie kültürüyle birlikte Barbie’nin kullandığı tüm malzemelerin satışa sunulduğu (giysiler, takılar, ayakkabılar, çantalar ve hatta parfüm) çocukların müşteri olduğu bir pazara dönüşmüştür. Küreselleşme ile birlikte neredeyse tüm dünyadaki kız çocuklara Barbie (ve benzerleri) aracılığıyla, nasıl giyinmeleri, nasıl görünmeleri, nasıl davranmaları gerektiği konusunda bir rol modeli sunulmaktadır. Aynı şey yetişkinlerin de yaşamında mevcuttur. Moda tüm kadınları bir şekilde etkilemekte onlara da daha genç, daha güzel, daha zayıf, daha çekici ve daha seksi görünmek bir hedef olarak sunulmakta ve bu pazarın müşterisi olmaya davet edilmektedirler.

Sonuçta algımızı, beğenimizi ve seçimlerimizi etkileyen akımların dışında kalmamız oldukça güç. Bunun içinde yer almak çağa ayak uydurmak ile denk tutuluyor. Burada önemli olan hem annelerin hem de kız çocukların kendi birey olma özelliklerinin, farklı ve özel yönlerinin ortaya çıkarılmasıdır. Ailelere düşen görev çocuklara her konuda değişik alternatifler sunmaktır. Çocukları bir şekilde daha fazla cezbeden Barbie ve benzerleri çocukların sürekli talebi olabilir. Ancak belki başka eğitimsel oyuncaklar bulmak, bunları araştırıp çocukla birlikte oynayacak zaman ve ortam yaratmak çocuğun Barbie’lere ve Barbie kültürüne ait tüketim maddelerine ilgisini de başka yöne yönlendirebilir. Aynı şekilde televizyon programlarını kontrolsüz bir şekilde seyretmeleri yerine, çocukların değişik zihinsel ve duygusal özelliklerini ortaya çıkarmaya yarayan başka programlar izlemelerini teşvik etmek, bu programları birlikte izleyerek çocuğun ilgisini çekmek ailelerin görevidir.  Toplumda Çocuklara “güzel görünmenin”, “çekici olmanın” ve özellikle de “başkaları tarafından beğenilmenin” en önemli şeyler olduğu mesajının verildiği çok fazla alan bulunuyor. Tüm bunları belli bir süzgeçten geçirmek de ailelerin görevi. Sadece süsün, güzelliğin, modaya uygunluğun pekiştirilmesi ve kızların buna özendirilmesi hem yaşam hedeflerinin oluşturulmasını engelliyor hem de moda olanın dışında kalındığında birçok duygusal sıkıntı (yetersizlik, değersizlik, yalnızlık, başarısızlık duyguları, beğenilmeme endişeleri) yaşanmasına neden olabiliyor. Çocukların değişik alanlardaki yetilerinin, özelliklerinin ön plana çıkarılması, var olduğu düşünülen becerilerin desteklenmesi, başka insani erdemlerin öncelikli olduğu mesajlarının verilmesi ve tabi bu konuda örnek olunması çocukları kadınsı olmaya özenmekten koruyabilir. Tüm çocukların kendi gelişim evrelerine uygun bir ortam içinde olmaya, kendi ilgi ve yeteneklerini geliştirmeye, uygun modeller ile var olan potansiyellerini kullanmaya ihtiyacı vardır. Her şeyin çok hızlı değişip geliştiği, hızlı tüketildiği günümüz toplumunda, çocuklara kalıcı erdemler kazandırmak, onları yaşlarından büyük olmaya değil “yaşına uygun bir çocuk olmaya” özendirmek ailelerin sorumluluğundadır.
Anaokulu Seçerken Nelere Dikkat Etmeli ?
Öncelikle yuva personelinin çocuk psikolojisi hakkında eğitimli, pedagojik formasyona sahip kişiler olması önemli. Öğretmenlerin yanı sıra yuvada çocuklarla temasta olan diğer kişilerin de belli bir eğitimden geçmiş olmaları gerekiyor. Özellikle yuva yöneticilerinin ve öğretmenlerin konularında uzman kişiler olması çocukların standart eğitimlerinin yanı sıra çıkabilecek herhangi bir soruna en uygun pedagojik müdahaleyi yapabilecek bir donanıma sahip olmaları önemli. Yuvanın eğitim programının içeriği incelenmeli ve bu içeriğin nasıl uygulandığı öğrenilmeli. Bazen kağıt üzerindeki programların uygulanması sırasında problemler yaşanabilmektedir. 6 yaşına kadar olan çocukların en önemli öğrenme yolu yaşayarak-yaparak öğrenmedir ve bunun da oyun aracılığıyla yapılması gerekmektedir. Bu nedenle hedeflenen bilgilerin öğretilmesi ve amaçlanan becerilerin kazandırılması sırasında hangi yöntemlerin ve hangi araçların kullanıldığı son derece önemlidir. Programın çocukların bireysel özelliklerine uygun hale getirilme olanağının olup olmadığı da araştırılmalıdır. Her çocuğun birbirinden farklı olduğu, bu farkın fark edilebileceği ilk önemli kurumun da okul öncesi eğitim kurumu olduğu unutulmamalıdır. Daha sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek birçok sorunun keşfi çocuğun yuvaya başladığı yıllarda mümkün olabilmektedir. Sorunu doğru gözlemlemek ve olası problemler konusunda aileyi bilgilendirip uygun profesyonellere yönlendirmek oldukça hayati bir önem taşımaktadır. 3-6 yaş arası çocukların en önemli ihtiyaçlarından biri de sosyalleşme ihtiyacıdır. Bu nedenle çocukların birey olma özellikleri geliştirip,  grup halinde hareket etmeyi öğrendikleri ve grup içinde kendi farklılıklarını fark ettikleri bu dönemde yuvaların hem çocukların özbakım becerilerini geliştirmeye, hem de sosyal becerilerini geliştirmeye yönelik bir tutum içinde olmaları gerekmektedir.

Çocukların anaokuluna psikolojik olarak nasıl hazırlamak gerekir?

Çocukların bebeklik yıllarından itibaren özbakım (giyinme-soyunma-temizlik-yemek yeme vb) becerilerinin geliştirilmesi psikolojik olgunlaşmaları açısından önem taşımaktadır. Bu becerileri gelişen çocuklar annelerine daha az bağımlı olmakta dolayısıyla anneden ayrılmakta sıkıntı yaşamamaktadırlar. Bunun yanı sıra yine bebekliğinden beri kısıtlı bir çevrede olan ve fazla insanla temas etmeyen çocuklar yuvaya uyum sağlamakta büyük güçükler çekmektedirler. Bu nedenle bebeklik döneminden itibaren mümkün olduğunca çok sosyal ortam içinde bulunmak, çocuğu değişik kişilerle bir arada bulundurmak, özellikle de başka çocuklarla bir arada olacağı ortamlar yaratmak gerekmektedir. Başka çocuklarla bir arada olmaktan keyif alması bunu öncesinde deneyimlemesiyle ilişkilidir. Sürekli olarak tek başına olan, paylaşmayı, mücadeleyi, rekabeti hiç yaşamamış olan ve kendi başına problem çözme fırsatı hiç olmayan çocuklar yuvaya uyum sağlamaları çok uzun sürmektedir. Ayrıca çocuğu öğrenmeye heveslendirmek de önemlidir. Yeni bilgiler edinmek, yeni beceriler kazanmak konusunda çocukların doğal olarak bir motivasyonları vardır. Ancak anne-babanın da bunu pekiştirmesi, yeni şeyler öğrendiğinde, yeni beceriler kazandığında çocuğu övmesi çocuğun okula gitmek konusunda daha istekli olmasını sağlayacaktır. Anne-babaların yuva ararken çocukları yanlarında götürmeleri uygun değildir. Çocukların ilk girdikleri mekanları beğenme ya da beğenmeme kriterleri yetişkinlerden farklıdır. Bu nedenle öncelikle anne-babaların bir yuvaya karar vermeleri ve ardından çocuğun götürülmesi gerekmektedir. Okula gitmek çocuk 3 yaşına geldiğinde birden bire konuşulması gereken bir konu olmamalıdır. Bunun yerine yine bebeklikten itibaren büyümenin önemi, belli bir yaşa geldiğinde de okula gitmesinin gerekliliği ve güzelliği anlatılmalı, okula gitme düşüncesi cazip hale getirilmelidir. Bunun büyümenin bir parçası olduğu, büyümenin en güzel taraflarından biri olduğu vurgulanmalıdır.

Okul öncesi çağda çocuklar için oyuncakların önemi nedir?

Oyuncaklar, çocukların sosyal, zihinsel, fiziksel ve psikolojik gelişimlerine yardımcı olan ve yaratıcılıklarını geliştiren malzemelerdir. Yani okul öncesi dönemdeki ihtiyaçlarının çok büyük bir bölümünü çocuklar oyuncaklar aracılığıyla karşılarlar. Oyuncaklar önemli bir eğitimsel işlevi yerine getirirler çünkü çocukların doğuştan getirdikleri birçok yeteneğin ortaya çıkmasına, kullanılmasına, geliştirilmesine fırsat verirler. Çocuklar oyuncaklar aracılığıyla hem birçok kavramı öğrenirler hem de kendi iç dünyalarını dışa vurma olanağı bulurlar. Oyun ve oyuncak çocuğun dünyasının ta kendisidir. Bu nedenle de çocuklarla ilgili eğitim programları hazırlanırken oyun ve oyuncaklardan yararlanılır.

Oyuncak seçerken nelere dikkat edilmesi gerekir?

Çocuklar için her malzeme oyuncak olabilir. Özellikle de doğal malzemeler ya da artık malzeme denen malzemeler çocukların çok ilgisini çeker. Kum, toprak, su, kağıtlar, kartonlar, boyalar, yapıştırıcılar, evdeki mutfak eşyaları, boş kutular, plastik şişeler vb çocukların için oldukça geliştirici oyun malzemeleridir.  Bu malzemeler çocukların dış dünyayı tanımaları, keşfetmeleri ve deneyim kazanmaları için çok önemlidir. Bunun dışında çocukların yaratıcı güçlerini geliştirecek olan oyun malzemelerine ihtiyaç vardır. Bunlar bebek, hayvanlar, arabalar, evcilik, doktorculuk malzemeleri vb gibi malzemelerdir. Ayrıca çocukların hareket etme ve kaba motor gereksinimlerini karşılayacak oyun malzemelerine de ihtiyaçları vardır. Bunlar bisiklet, bazı jimnastik gereçleri, salıncak, kaydırak, ip ve bazı inşa oyuncaklarıdır. İnce motor gelişim için gerekli olan oyun malzemeleri,  yap-bozlar, legolar, kalem-kağıt, boyama kitapları, oyun hamuru gibi malzemelerdir. Ayrıca dikkati ve konsantrasyonu geliştiren, sosyal ortamda bekleme, sabretme, yenilmeye tahammül geliştirme gibi daha üst düzey sosyal becerileri de geliştiren masa başı oyunlarına da yer verilmelidir. (Eşleştirme-hafıza oyunları, kızma birader, monopoly, scrabble vs)  Bu oyunlar aynı zamanda çocuğun okula hazırlanması için en önemli araçlardır.  Tüm oyuncakların kendi birincil işlevlerinin yanı sıra zihinsel gelişime de katkıda bulundukları unutulmamalıdır. Elektronik oyuncaklar ve bilgisayarda oynanan oyunlar da çocukların ilgisini çekmekte ancak çocukların kendi başlarına oynayabilecekleri son derece bireysel oyunlar olmaları nedeniyle sosyal gelişimi olumsuz etkileyebilmektedir. Bazı zihinsel gelişim alanlarına olumlu etkileri olabilmekte ancak yine de  diğer oyuncaklar kadar eğitimsel değerleri yoktur.

Çocuğun anaokuluna bırakıldığı ilk günlerde nasıl davranmak gerekir? Okula gitmek istemez ya da öğretmenini sevmezse neler yapmalı?

Çocukların büyük bir kısmı yuvaya başlarken zorluk yaşamaktadır. Sorunlar özellikle de ilk bir haftada yaşanır. Bunun doğal olduğu hemen her çocuğun böyle bir süreçten geçtiği unutulmamalıdır. Burada önemli olan yuvadaki uzmanların önerdiği programa uyabilmektir. İlk günlerde annenin ya da babanın belli bir süre okulda kalması gerekebilir. Çocuklar yeni bir ortama güven duymadan anne-babalarından ayrılmak istemeyebilirler. Orada kendini rahat ve güvende hissedene kadar, anne-babasının onu orada terk etmeyeceğinden ve belli bir süre sonra gelip alacağından emin olana kadar huzursuz olurlar. Bu nedenle de ilk günlerde çocukların yuvada kalma süresi, -hiç sorun çıkarmamış olsa da- birkaç saati geçmemelidir. O ortama iyice ısınması ve rahat etmesi için biraz zamana ihtiyaç duyduğu unutulmamalıdır. İlk günler geçtikten sonra da belli dönemlerde yuvaya gitmek istememe, evde anne ile kalmak isteme gibi sorunlar yaşanabilmektedir. Burada sorunun ne olduğunu keşfetmek önemlidir.  Sorun okulla mı ilgili yoksa çocuğun anneye olan bağımlılığıyla ya da örneğin yeni bir kardeşin gelmesiyle mi ilgilidir.   İlk bir ayın sonunda çocuklar genellikle tamamıyla yuvaya uyum sağlarlar. Eğer ağlamalar ve gitmeyi reddetme şiddetli bir şekilde devam ediyorsa bu durumda çocuğun psikolojik olgunlaşmasıyla ilgili başka bir sorun olabilir. Bu durumda bazen biraz daha geç yuvaya vermek bir çözüm olabilir. Bazen de bu ileride ortaya çıkabilecek okul fobisi ya da başka kaygı sorunlarının habercisi olabilir. Bu durumda bir uzmandan yardım almak gerekmektedir.
Nevrotik Kişiler
Her insanın psikolojik bütünlüğünü korumak ve sürdürmek için kullandığı savunma mekanizmaları vardır. Bu savunma mekanizmaları eğer kişiyi zorlayan durumlarla baş etmek için uyumu engelleyecek ölçüde abartılırsa sağlıksız bir hal alırlar. Bu durumda ortaya çıkan savunma mekanizmaları nevrotik savunma mekanizmalarıdır ve ortaya çıkan davranışlara da nevroz denir.

Bir kişiye nevrotik denilebilmesi için çevresinde yaşanan olayları sürekli yanlış yorumluyor olması ve doğal karşılanabilecek olayları şiddetli bir kaygıyla karşılıyor olması gerekmektedir. Bu kaygı kişinin problemleri çözmek için gerekli olan çabayı göstermek yerine görmezden gelmesine ve kaçınmasına neden olabilir. Nevrotik kişiler genelde mutsuz, kaygı düzeyleri yüksek kişilerdir. İlişkilerinde etkili olamazlar ve genelde olumsuzluklardan kendilerini suçlarlar. Genelde davranış ve düşüncelerinin uyumsuzluğunun ve mantığa uygun olmadığının farkında olurlar ama genelde bunları değiştirmek istemezler.

Nevroz ileri derecede bir kişilik bozukluğu olmamakla birlikte kişinin huzur ve mutluluğunu etkilemesi bakımından yardım almayı gerektiren bir durumdur. Birçok bedensel ve psikolojik belirtiler görülebilir. Kişisel düzeyde ve toplumsal ilişkilerde sorunlar yaşanır. Nevrotik kişi, yetersizlik ve aşağılık duyguları içindedir. Yaşanan sorunlar ileri derecede kaygı yaratır. Problemlerin üstüne gidemez. Daha çok nevrotik savunma mekanizmaları kullanarak bu problemlerden kaçınmayı tercih eder. Yakın duygusal ilişkiler kurmakta zorlanır. Daimi mutsuzluk ve tatminsizlik ön plandadır. Rekabet duygusu gerektiren durumlar nevrotik kişilerdeki kaygıyı arttırır. Yenilgi de başarı da korku ve kaygı yaratabilir. Kişi başarısızlıkta yetersiz hisseder; başarıda yeniden aynı başarıyı yakalayamama korkusu yaşar. Kaçınma tavrı hem kişisel gelişimi engeller hem de yaşanan problemlerin daha da şiddetlenmesine neden olur.

Nevrotik kişiler başkalarının davranışlarını da anlamakta güçlük çekerler. Kendi sıkıntılarıyla ilgili şikayetçidir ama bu sıkıntıları yaratan faktörleri değerlendirecek içgörüye sahip değildir. Çaresizlik ve güvensizlik duyguları ön plandadır. Bu nedenle kendisini merkez alır ve tüm çabasını kendi bütünlüğünü korumaya yöneltir. Bu nedenle diğer insanlarla ilgilenemez onlara bir şey veremez. Yaşamına güven ve güç getirecek ve kendisini daha yeterli hissetmesini sağlamasında ona destek verebilecek güçlü bir eş arayışındadır. Ancak bu yolla kendi yetersizlik duygusundan kurtulacağını düşünür. Ama bu duygularla başlayan bir ilişki de hayal kırıklığıyla sonuçlanır. Çevreden onay ve destek görmek çok önemlidir. Çünkü bu yolla kendi ihtiyaç duyduğu iç desteği dışarıdan elde etmeye çalışır. Bu tavır da diğer insanlar üzerinde bir yük yaratır ve kendisinden uzaklaşırlar. Nevrotik insanlar çocukluklarında sevgi ihtiyaçları doyurulmamış kişilerdir ve bu cinsel tutkulara ve düşmanca duygulara dönüşebilir. Dış dünyayı düşmanca ve tehditkar algılayabilir.
Çocukları Nasıl Daha Zeki, Daha Sosyal, Daha Entelektüel Yetiştirebiliriz ?
Çocukların zeka gelişimini etkileyen en önemli faktör genetik miras olmakla beraber hamilelik koşulları, sosyal çevre ve çocukla duygusal etkileşim gibi faktörlerin de zihinsel gelişimi etkileyebildiği bilinmektedir. Zeka aslında tek bir kavram değildir. Zekayı oluşturan alt yeteneklere bakıldığında bu yeteneklerin doğuştan getirilen yeteneklerin yanı sıra sonradan kazanılmış, gerek çocuğun kendi çabasıyla edindiği, gerekse çevresel uyaranların etkisiyle kazandığı bilgi ve becerileri de içerdiği görülür. Zihinsel beceriler çocuğun çevresine uyumunu kolaylaştıran, bilgiye ulaşmayı ve bu bilgiyi gerektiği zaman kullanabilme esnekliği sağlayan becerilerdir. Çevresel koşullar, anne-baba tutumu ve çocukla kurulan duygusal etkileşim sayesinde çocuğun var olan zeka potansiyelini rahatça kullanabilmesi ve zenginleştirmesi sağlanabilir. Elbette ki doğuştan yetersiz bir zeka potansiyeli ile dünyaya gelen bir çocuğun sadece çevresel koşulların etkisiyle zeka kapasitesinin artabilmesi mümkün değildir; ama uygun ortam sağlandığında her çocuğun var olan potansiyelini en verimli şekilde kullanabilmesini sağlamak mümkün olabilmektedir.

Hamileliğe başlangıç koşulları

Anne-babanın bir bebeğe sahip olmaya nasıl karar verdikleri, bebeğin ne kadar istendiği, cinsiyetiyle ilgili beklentiler ve bu dönemdeki anne ve babanın duygusal hazırlığı çocuğun kişiliğinin de oluşumunda etkili faktörlerdir. En başından itibaren istenen ve keyifle beklenen bebekler hem anne karnında gerekli ilk duygusal etkileşim konusunda şanslıdırlar hem de dünyaya geldikleri andan itibaren annelerinin kendileriyle kurdukları sıcak, yakın ve sevecen ilişki tarzı sayesinde daha güvende hissederler ve bu onların temel güven duygularının oluşumunda ilk önemli adımdır. Tam tersi olarak istenmeden oluşan hamilelikler, huzursuz hamilelik koşulları ve mutsuz evlilikler yine annenin bebeğine olan tavrını ister istemez etkilemektedir. Bebekle hem hamilelik sırasında hem de yeni doğan döneminde yeterli, sıcak etkileşimi kuramamış annelerin bebeklerinin dış dünya ile ilişkilerinde daha güvensiz, pasif ve çaresiz hissettikleri de bilinmektedir.

İlk 3 yılda anne-çocuk ilişkisinin önemi

Bebek doğduğu andan itibaren annesi aracılığıyla dış dünyayı tanımaya başlar. Ağlayarak ihtiyaçlarını ifade eder ve bazı doğal refleksleri sayesinde bu ihtiyaçlarını karşılar. Özellikle bebeklik döneminde tüm ihtiyaçları anne karşılamaktadır. Aynı kişinin düzenli, sürekli sıcak ilgisini fark eden bebek bu dönemdeki bağlanma ihtiyacını da karşılamakta ve bunun rahatlığıyla tüm becerilerini geliştirebilme fırsatı bulmaktadır. Bu dönemde bebeğin zihinsel gelişimi çok hızlı olmaktadır. Algının, motor gelişimin, dil gelişiminin yanı sıra duygusal gelişimin de tüm gelişim alanlarını etkileyici bir özelliği vardır. Bu nedenle ilk 3 yılda anne ile yeterli duygusal ilişkiyi kurmak hem çocuğun zeka gelişimini olumlu yönde etkileyecek hem de sosyal uyum yeteneğini geliştirecektir.

Sosyal gelişimin önemi

Bebeklerin sosyalleşmesinde ailenin önemi büyüktür. Yaklaşık 2 ay civarında bebekler kendilerine gülümsendiğinde bunu gülümsemeyle yanıtlayabilirler. Yani bebek neredeyse doğduğu andan itibaren dış dünya ile ve çevresindeki insanlarla etkileşim halindedir. Bebekle ne kadar çok ilgilenilirse ve ne kadar çok değişik sosyal ortam içinde bulundurulursa o da o derece sosyal ortamlara alışık hale gelebilir. Öğrendiği bir beceriyi ve bilgiyi daha çok başka insanlarla etkileşim halindeyken pekiştirir veya model alma yoluyla öğrenir. Kendi bilgi seviyesini,  becerilerini ve farklı yönlerini başka insanlar aracılığıyla fark eder ve sosyal ortamlarda kendini ifade fırsatı bulabilir. Çocuk büyüdükçe, becerilerini geliştirebileceği ve kendini değişik şekillerde ifade edebileceği değişik sosyal ortamların içinde bulunması önem kazanır. Bu sayede sürekli kendini geliştirmeyi öğrenir ve kendi farklı yönlerini fark etme fırsatı bulur.  Değişik sosyal ortamlar var olan zeka potansiyelinin kullanılabilmesini ve becerilerin geliştirilerek sosyal açıdan kabul görür bir şekle dönüşmesini tetikleyici olmaktadır.

Sosyalleşmede ve entelektüel olmada model almanın önemi

Model alarak (taklit yoluyla) öğrenme en etkili öğrenme biçimlerinden biridir. Çocuklar özellikle sosyal iletişim biçimini başlangıçta çevrelerindeki yetişkinleri model alarak öğrenirler. Ergenlik dönemine doğru ise yaşıtlarını model alma önem kazanır. Sosyal ilişkilere önem veren, günlük rutin ihtiyaçların karşılanması dışında kendini geliştirmeye fırsat yaratan, değişik aktiviteler ve uğraşlar içinde olabilen ailelerde çocukların da çok yönlü olmaya eğilimli oldukları ve kendilerini geliştirmek yönünde istekli oldukları bilinmektedir. Ailelerin boş zamanlarını değerlendirme alışkanlıkları çocukları tarafından da taklit edilmektedir. Örneğin tüm gece boyunca televizyon izlenen ailelerde ister istemez çocuklar da televizyona düşkün olmaktadırlar. Ya da benzer şekilde düzenli günlük gazete okunan evlerde çocukların da gazete ve dergi okumaya hevesli ve meraklı oldukları görülür. Hafta sonlarında çocuğunuzu sinemaya veya tiyatroya götürmeye teşvik etmek ile tüm boş zamanlarda sadece alışveriş yapmak arasında fark olmaktadır. Belli bir yaşa gelmiş, işi, düzeni olan kişilerin kendilerini geliştirmek, yeni bilgiler edinmeye hevesli olmak yönündeki tavırları çocuklarını da etkilemekte, bilgi kazanımının ve bu bilgileri hayata geçirmenin keyfini öğrenmelerini sağlamaktadır. Oysa günlük rutinlerin dışında hiçbir değişiklik yapmayan, var olan bilgi ve becerileriyle yetinmeye çalışan anne-babaların çocukları için de var olanla yetinmek konusunda örnek oluşturdukları unutulmamalıdır.

Anne-babalara öneriler

* Hamilelik döneminden itibaren çocuğunuzla duygusal ilişki kurmaya özen gösterin. Onun dünyaya gelişine hazırlanmak onunla ilişki kurmanızı ve dolayısıyla her türlü gelişimine fırsat vermenizi sağlayacaktır.

* Zekanın değişmez olmadığını unutmayın. Zekayı oluşturan bir çok yeteneği geliştirmek mümkündür. Çocuğunuza ne kadar bol çevresel uyaran sunarsanız çocuğunuz da o derece kendini geliştirme fırsatı bulacaktır.

* Her çocuğun zeka yapısı birbirinden farklıdır. Çocuğunuzu iyi tanırsanız, onun gelişmeye elverişli yönlerini bulursanız onu yönlendirmeniz daha kolay olacaktır. Bazen çocuklar daha yetersiz oldukları konularda daha az çaba sarfederler. Bunu fark etmek önemlidir. Bu durumda yetenekli olduğu alanları desteklemek kadar, daha az yetenekli olduğu alanları geliştirmek için önlemler almak da önemli olmaktadır.

* Çocuğunuzu sosyalleştirecek ortamlar hazırlamaya çalışın ve onun başka insanlarla ilişki kurmasını destekleyici olun. Çocuğunuzun ilgi duyduğu alanları keşfedip bu alanlarla ilgili aktiviteler içinde olmasını sağlayın. Bu hem becerilerini, hem kendine güvenini geliştirecek hem de sosyal gelişimine yardımcı olacaktır. Bu tarz sosyal ortamlar çocukların kendilerini rahatça ifade edebilmelerini, bir grubun parçası olmayı öğrenmelerini, sosyal kuralları öğrenip uygulayabilmelerini, kurala uyduklarında kabul göreceklerini öğrenmelerini sağlamaktadır. Çocuk girdiği sosyal ortamlarda uyumlu olmayı ve bu uyumla mutlu olmayı öğrenirse var olan becerilerini, yeteneklerini de daha rahatça ortaya koyabilecektir.

* Çocuğa güven kazandırmak belki de bir anne-babanın çocuğuna verebileceği en önemli, en değerli şeydir. Güvenin temelinde ilgi ve sevgi yatar. İlgi ve sevgiyle büyütülmüş ama bunun yanı sıra kendi ihtiyaçlarını karşılamak konusunda desteklenmiş, kendi ayakları üzerinde durabilen bir çocuk yetiştirmek yönünde çaba gösteren bir anne-baba olmaya çalışmalısınız.  Bazen ilgi ve sevgi fazla koruma ile karışabilmektedir. Fazla korumak ise çocukların birçok becerisinin gelişmesini engelleyici olabilmektedir. Buradaki temel prensip çocuk bir beceriyi öğrendiği andan itibaren o işi artık kendisinin yapması gerekliliğidir. Örneğin kaşık-çatal tutmayı öğrenen bir çocuk artık kendi başına yemek yemeye başlamalıdır. Kendi başına yeme becerisi olduğu halde anne-baba tarafından yedirilen bir çocuğun birçok konuda kendine güveni gelişmeyecektir. Güven ancak yapabildiğini fark ettiği durumlarda gelişen bir duygudur. Çocuk anneden güvenle ayrılıp başka ortamlarda kendine yetebilecek güveni kazandığında hem sosyal yönden gelişecektir hem de her alanda gelişmek için fırsat bulacaktır.

* Alışkanlık kazandırmada model almanın önemi bilinmektedir. Çocuğunuza kazandırmak istediğiniz tüm alışkanlıkları önce kendinizin kazanmanız ve ona bu konularda örnek olmanız gerekmektedir. Okumak, bilgi kazanmak, kenedinizi geliştirmek, sanatsal, entelektüel faaliyetlerin içinde olmak gibi alışkanlıklar ve yaşam tarzınız çocuklarınız tarafından da örnek alınacaktır. Örneğin çocuğunuza aldığınız oyuncak sayısı kadar kitap ve dergi almayı da alışkanlık haline getirirseniz çocuğunuzu daha çok okumaya teşvik etmiş olursunuz.
İkiz Çocuklar

İkiz çocuklar

İkiz çocuğa sahip olmak aile için hem heyecan verici hem de yetiştirilme ve bakım zorlukları nedeniyle kaygı yaratıcı bir durumdur. Gerçekten de birçok yönleriyle tek doğan çocuklardan farklılıkları vardır. Bu farklılık genetik ve fiziksel benzerliklerinin yanı sıra toplumun, çevrenin ve ailenin tutum ve davranışlarıyla da oluşmaktadır. İkizlik birçok bilim dalının ilgilendiği, birçok araştırmanın yapıldığı ve yapılmakta olduğu merak uyandıran ve hala bilinmeyenleri olan bir olgudur.

Bu çocukların psikolojik gelişimlerinde de bazı farklılıklar mevcuttur. Öncelikle birbirleriyle ilişkilerinde büyük ya da küçük olmanın avantaj ve dezavantajlarını yaşayamazlar. Dolayısıyla her çocuğun doğal olarak yaşadığı ve gelişiminde çok önemli bir yer tutan rekabet ve kıskançlık duygularını da farklı türde yaşarlar ve bu duyguların sağlıklı bir şekilde yaşanabilmesi için çevrenin tutumu çok önemlidir. İlk andan itibaren bir arada olmaları nedeniyle birbirlerinin varlığına çok alışkındırlar ve diğerinin yokluğunda huzursuzlukları  olabilir. Bu durum en baştan itibaren anne baba tarafından da fark edildiği için hep bir arada tutulmaya, aynı aktivitelere yönlendirilmeye, birlikte aynı oyunları oynamaya ve birbirinin aynı bir düzen içinde yer almalarına gayret edilir. Bir arada olma arzularına rağmen biraz dikkatle izlendiklerinde genellikle ikisinin de birbirinden oldukça farklı gelişim özellikleri içinde olduğu, farklı ilgi ve yetenekleri olduğu, aynı durumlara farklı tepkiler verebildikleri gözlemlenebilir. Bu durum genetik yapıları birbirlerine çok benzeyen tek yumurta ikizlerinde bile böyledir. Bu nedenle ailelelerin bu farklılıkları çok iyi gözlemlemesi, onların bireysel ihtiyaç ve taleplerini göz önünde bulundurması,  birbirinin aynı olmaları konusunda zorlamaması son derece önemlidir. Bu zorlayıcılık genellikle onlar arasındaki farkı görmemekle ya da görmek istememekle ilgilidir. Çünkü birinin diğerinden daha hızlı gelişim göstermiş olması, daha doğrusu birinin diğerinden daha yavaş gelişmesi anne-babalar tarafından kabul edilmesi zor bir durum olmaktadır. Oysa bu farklılık son derece doğaldır. Her çocuk farklıdır ve kendine özeldir. Aynı olmaları konusundaki ısrar bu çocukların yaşam boyu taşıyacakları psikolojik sorunlar geliştirmelerine neden olabilmektedir. Çift yumurta ikizleri bu konuda daha avantajlı olmaktadırlar. Fiziksel farklılıkları daha belirgin olduğundan; hatta farklı cinsiyette olabildiklerinden, aileleri  onların farklı olabileceğini daha kolay kabul ederler. Bu da onlara farklı iki birey gibi davranmalarını kolaylaştıran bir faktördür.

İkiz doğan çocukların birbirlerine ihtiyaç duydukları, yan yana olmaktan huzur duydukları, birbirlerini taklit etme kolaylığı nedeniyle gelişimlerinin de bundan olumlu etkileneceği gerçeğine rağmen belli dönemlerde ayrılmaları da son derece önemlidir. Özellikle ilk bir yıl bebeklerin bireysel ilgiye özellikle de anne ilgisine ihtiyacının önemi biliniyor. İkisine aynı anda aynı eşit ilgiyi verme çabası yerine, ikisiyle de ayrı ayrı tek zaman geçirilmesi gerekir. Annenin ve babanın bu bebeklerin bakımında eşit miktarda aktif olması anne bir bebeği emzirirken diğer bebeğin de babanın ya da aileden başka birinin kucağında olması, bu sırada annenin sadece kucağındaki bebeğe konsantre olması son derece önemlidir. Her çocuk tek ve özel ilgiye ihtiyaç duyar. Bazı durumlarda bebeklerden biri diğerine göre daha huzursuz olabilir ve dolayısıyla daha çok ilgi alır. Bu durumda ister istemez diğeri fazla talep etmediği için ihmal edilebilir. Bu durumun dikkate alınması ve aynı miktarda ilginin ona da gösterilmesine dikkat edilmelidir.

İki çocuğun birbirinden farklı özellikleri olduğu düşünüldüğünde birinin diğerine göre üstün görünen yönleri olabilir. Bu durumda asla diğerine onu örnek göstermemek gerekir. Bu  her  türlü kardeş ilişkisinde önemli bir prensip olmakla birlikte ikizlerde çok daha önemlidir. Çünkü ikiz çocuklar ikizlerinin becerdikleri, başardıkları şeyleri aynı düzeyde başaramadıklarında diğer kardeşlere göre çok daha kolay hayal kırıklığı ve yetersizlik duyguları yaşarlar. Bu nedenle bu gibi durumlarda her iki çocuğun da başarılı ve iyi olduğu alanlar vurgulanarak, farklılığın normal olduğu ve sizin tarafınızdan kabul gördüğü ifade edilmelidir. Özellikle yaşamın ilk iki yılında bebeğin beslenme biçimi, sağlık özellikleri ve tabi doğumdaki boyu, kilosu; gelişim özellikleri büyümesini ve gelişimini belirleyici olmaktadır. Daha küçük doğan ve bazı sağlık problemleri olan bir bebek yaşamın ilk 2 yılında daha yavaş gelişim gösterebilir. Ancak sonrasında genetik özellikler ön plana çıkmaktadır. Bu nedenle ilk bebeklik dönemindeki gelişim farklılıklarının doğal olabileceği ve ilerleyen yıllarda bu farklılığın ortadan kalkabileceği unutulmamalıdır.

Ailede bir arada vakit geçirmek önemlidir ama zaman zaman her iki çocuğun da anne ile ve baba ile baş başa zaman geçirme, her iki ebeveyninden de tek ilgi alma ihtiyacı unutulmamalıdır. Birlikte geçirilen zamanlar bu şekilde de planlanmalıdır. Bazen anne sürekli çocuklardan biri ile baba da sürekli diğeriyle vakit geçirir ve bunun çocukların kendi tercihi olduğu söylenir. Oysa bu durum çocukların tercihine bırakılmamalıdır.

Anne babaların özellikle ikizleri aynı görme çabasından kurtulmaları gerekir. Onların farklı ihtiyaç, arzu, istek, yetenek ve zevkleri olduğu düşünülerek buna kulak verilmelidir. Bebeklik döneminden itibaren giysi, oyuncak seçiminde, odalarının düzeninde, sunulan aktivitelerde bu farklılık göz önünde bulundurulmalıdır. Okul öncesi dönemden itibaren de farklı sınıflarda eğitim görmeleri, farklı arkadaşlıklar kurarak, farklı sosyal özellikler geliştirmelerine fırsat verilmelidir. Daha iyi oldukları ve daha az iyi oldukları alanlar belirlenmeli ve yine kendi seçimlerine özen gösterilmelidir. Belli bir alan belirleyip o alandaki başarıları karşılaştırıldığında birinin diğerinden daha yetersiz hissetme ve dolayısıyla rekabeti yapıcı değil yıkıcı yaşama olasılığı doğacaktır. Ayrıca bu karşılaştırmadan doğan, çok küçük yaşlardan itibaren beslenen yetersizlik duyguları ileriki yıllarda depresyon, kaygı sorunları gibi çok ciddi ruhsal sorunların oluşumuna da zemin hazırlamaktadır.

Ailece Tatil

• Tatilin anne-babalar ve çocuklar için anlamı nedir?

Tatil ailelerin iş ve okul dışında birlikte keyifli vakit geçirebilmeleri için önemli bir fırsattır. Özellikle kış aylarında okullar açıkken aile içindeki tempolu, sürekli bir program dahilinde hareket etme zorunluluğu ve sürekli zamanla yarışma telaşı ister istemez tüm aile bireylerinin gerilmesine ve olumsuz bir ruh hali içine girilmesine neden oluyor. Bu nedenle de okulların kapanması ile birlikte evin içinde bambaşka bir ruh hali oluyor. Daimi zorunluluklar ve yetişme telaşı yetişkinler için de çocuklar için de stres verici özellikte oluyor. Ama çocuklar doğaları gereği çok daha dürtüsel oldukları için yaşam zorunlulukları dışında kendilerine keyif verecek aktivitelere yetişkinlere göre daha fazla ihtiyaç duyuyorlar. Ve bu ihtiyaçları karşılanamazsa gelişimleri bundan zarar görebiliyor. Bu nedenle tatil dönemi büyük önem taşıyor. Tatil zamanının çocukların keyif alacakları, ilgi duydukları, mutlu oldukları, eğlendikleri aktivitelerle doldurulması ve çocuklara kendi seçimlerini yapabilecekleri serbest zamanlar verilmesi çok önem taşıyor. Ayrıca özellikle okul yaşlarındaki çocukların tatil döneminde sosyal becerilerini geliştirmeleri ve başka çocuklarla bir arada olabilmeleri de önem taşıyor. Çünkü akranlarla bir arada olmak her zaman ruh sağlığı için koruyucu özellik taşıyor. Aynı şey anne babalar için de geçerli elbette. Ailece bir arada mutlu, keyifli, huzurlu zamanlar planlamanın dışında başka sosyal ilişkilere de yer vermek ve arkadaşlarla zaman geçirmek tatili daha verimli kılıyor. Ayrıca günlerin uzaması ile birlikte daha fazla açık havada bulunmak, duvarlar arasında sıkışmış olma psikolojisinden uzaklaşıp ferahlık hissi yaşayabilmek, keyif veren, eğlendiren, huzur veren aktivitelere yer vermek tatilin verimini artıracaktır. Aile bireylerinden birinin bile huzursuzluğu tüm aileyi etkiler. Bu nedenle tatil planlanırken herkesin kendini mutlu hissedeceği aktivitelere yer verilmesi gerekir.
• Ailece tatil yapmanın önemi nedir?

Tatil her şeyden önce birlikte vakit geçirme fırsatıdır. Hem anne babaların çalışıyor olması hem de okul nedeniyle aileler bir arada olma, birlikte keyif yapma fırsatını bulamıyorlar. Hatta bir çok anne baba çocuğunun gelişimiyle ilgili bir çok özel zamana tanıklık edememekten şikayetçi oluyor. Bu nedenle tatil dönemleri herkesin birbirini anlaması, dinlemesi, birbirlerinin ihtiyaçlarını fark etmesi açısından da önem taşır. Çocuklar anne babalarını mutlu görmeye ihtiyaç duyarlar. Anne babanın gerginliği önce çocukları etkiler. Bu nedenle keyifli ve gerginlikten uzak zaman geçirmek ve bu mutluluğa çocuğun da tanık olması aile içi güvenin oluşmasında ve çocuğun ruh sağlığında önemli bir husustur.
• Tatil de aileyle birlikte tatil yapmanın çocuk açısından önemi nedir?

Çocuklar neredeyse ergenlik yaşlarına kadar anne baba ile vakit geçirmekten çok keyif alırlar. Onların ilgilerini, sevgilerini hissetmek için tatil önemli bir fırsattır çünkü. Anne ve babasının her ihtiyaç duyduğu anda yanında olması, kendisinin onların gözünde değerli olduğunu hissetmesi, birlikte eğlenebilmeleri, ortak aktiviteler yapmaları çocuklar için çok önemli deneyimlerdir. Birçok çocuk yıllar sonra bile en çok tatil anılarını hatırlarlar.
• Tatilin eşler arası ilişki için önemi nedir?

Kışın yoğunluğu, sürekli bir şeylerin yetiştirilmesi telaşı eşlerin de birbirlerinden biraz uzak kalmalarına neden olmaktadır. İşten gelinmesi, yemeğin hazırlanması, çocuğun ödev telaşı, banyo, yatma saati telaşı, erken uyanma, servisi yakalama telaşı derken eşler genellikle keyifli bir şey için bir araya gelememekte ve tüm aktiviteler görev gibi yapılmaktadır. Okulların kapanması ile birlikte öncelikle zaman kısıtlaması ortadan kalkar. Havaların geç kararması ve ısınması ile bazen eve daha geç gelinir, açık havada birlikte vakit geçirilebilir ve akşamları ödev ve erken yatma gibi bir zorunluluk olmaz. Anne-babanın çocuğu kontrol etme kaygıları azalacağından hem çocuklar ile anne baba arasındaki hem de eşler arasındaki ilişkiler daha keyifli bir hal alır. Eşler birbirleriyle ve arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirme fırsatı bulurlar. Bu nedenle herkes daha keyiflidir.
• Tatil sırasında anne-babalar ve çocuklar kendilerine vakit ayırmalı mıdır? Aile bireylerinden birinin bile huzursuzluğu tüm aileyi etkiler. Bu nedenle tatil planlanırken herkesin kendini mutlu hissedeceği aktivitelere yer verilmesi gerekir. Anne baba ve çocuğun birlikte zaman geçireceği, eğleneceği programların yanı sıra aile üyelerinin her birinin yalnız başına kalabileceği ya da kendi arkadaşlarıyla farklı bir program yapabileceği şekilde esnek bir programa izin verilmesinde yarar vardır.
• Tatil aile içi dengeleri nasıl değiştirir?

İş ve okul gibi zorunlulukların getirdiği sorumluluklar ve kış döneminde anne babaların ve çocukların sosyal ihtiyaçlarının yeteri kadar karşılanamaması aile üyelerinin huzursuz ve mutsuz olmalarına neden olabilir. Bu tür durumlarda aile üyeleri duygularını paylaşma ortamları bulamadığında bazı psikolojik sıkıntılar yaşayabilirler. Bu noktada aile bireylerinin tümünün birbirini anlaması, kendini rahat ve düzgün ifade edebilmesi, olumlu ve olumsuz tüm duyguların konuşulabilmesi ve dolayısıyla yaşanabilecek çatışmaların en aza indirilip etkin bir şekilde çözülebilmesi için etkili bir aile içi iletişime ihtiyaç vardır. Birçok ailede bu iletişimin yetersiz olduğu ve bu nedenle sıklıkla yaşandığı, sonuçta da huzursuzlukların, mutsuzlukların, ayrılıkların ve ciddi psikolojik problemlerin yaşanabildiği bilinmektedir. Bu nedenle yaz dönemi aileler için bir fırsattır. Aile içinde okul gibi çok önemli bir gündemin ortadan kalkmış olması ciddi bir rahatlama sağlar. Kışın problemlerini yaza da taşıyıp orada da huzursuzluğu devam ettirmek yerine yeni düzenlemelerin yapıldığı, birlikte keyifli zaman geçirilen ve sorunların konuşularak çözüm önerilerinin getirildiği bir tatil dönemi aile içi dengelerin olumlu yönde gelişmesine katkı sağlar.
• Anne-babalara önerileriniz neler?

Yazı aile içindeki iletişiminizi yeniden gözden geçirmek için bir fırsat dönemi olarak değerlendirin
Çocuğunuza biraz daha esnek bir program hazırlayın.
Kış döneminde çok çalıştığını bu nedenle yazın dinlenmeyi, eğlenmeyi ve ilgi duyduğu aktivitelerle ilgilenmeyi hak ettiğini vurgulayın.
Birlikte sosyal programlar planlayın. Sevdiğiniz dostlarınızla, arkadaşlarınızla, mümkünse açık havada bir araya gelin ve çocuğunuzun da sevdiği kişilerle ve arkadaşlarıyla vakit geçirmesi için olanak yaratın. Okul döneminde yaşadığı öğrenme ve ders sorunları varsa bunları hafifletmeye yönelik düzenli bir program hazırlayın. Örneğin her gün kısa da olsa okuma-yazma ve akademik konulara yönelik bir çalışma saati olsun. Ancak bu programı yeniden bir baskıya ve sıkıntıya dönüştürmeyin. Günün kalan diğer kısmının birlikte keyifle geçmesine özen gösterin. Keyifli aktiviteleri çalışmanın sonrasına koyarsanız çalışmak için motive edici bir unsur olabilir.
Çocuğunuzun oyunlarını dikkatle gözlemleyin; oyun ortamı çocukların kendilerini en iyi ifade ettikleri ortamdır. Onların kaygılarını, sevinçlerini, üzüntülerini, korkularını, oyunlarını gözlemleyerek anlayabilirsiniz. fark ettiğiniz duygularını daha rahat ifade etmeleri için ortam hazırlayın. Olumsuz duyguları için onları yargılamayın, eleştirmeyin.
Özellikle kışın çocuklarıyla fazla vakit geçiremeyen babaların yazın bunu telafi etmeleri mümkün olabilir. Çocuğunuzla bol zaman geçirin, onu dinleyin, kendi duygularınızı anlatın. Sizi etkin, problem çözen, gerektiğinde övmeyi bilen, kendisini destekleyen ve zorluklar karşısında yüreklendiren bir baba olarak model alma fırsatı verin.
Esprili olun. Çocuklar problemlerin ele alınış biçimi esprili olduğunda problemin çözümüne daha fazla katılırlar. Ancak esprili olmak çocukla veya içinde bulunduğu durumla dalga geçmek şeklinde olmamalıdır. Bunun yerine durumun kendisinden hoş ve esprili bir yan bulmaya çalışılmalıdır.
Çocukların davranış problemleri karşısında hemen cezalandırıcı ve uyarıcı olmak yerine davranışa neden olan duygunun ne olduğunu anlamaya çalışın ve bu duyguyu çocukla konuşun. Özellikle kış döneminde anne-babadan fazla ayrı kalan çocuklar birden bire yoğun bir şekilde anne-baba ile bir arada olduklarında tam olarak nasıl ilgi alacaklarını bilemedikleri için bazı davranış problemleri gösterebilirler. Bu tür davranışları birer davranış problemi olarak ele almadan önce onu yeterince dinleyip dinlemediğinizden emin olun. Bazen sürekli yönerge vermek çocuğun duygularını gözden kaçırmamıza neden olabilir.

Çocuğunuz Okula Hazır mı ?

Birçok aile çocuğunu yaşı geldiği için herhangi bir değerlendirme yapmadan birinci sınıfa gönderiyor. Hatta hala okul öncesi eğitimi almadan birinci sınıfa başlayan çocuklar var. Bu durumda yeterince okula hazır olmadan başlayan çocuklar hem okula ilk alışma döneminde hem de sonraki yıllarda okula uyumda ve okul başarısında ciddi sorunlar yaşayabiliyorlar. Bu nedenle de okula başlamadan önce her çocuğun yeterli okul olgunluğuna sahip olup olmadığının incelenmesi gerekiyor.
Psikolojik Olgunlaşma Neleri Kapsar?
Okula başlaması düşünülen bir çocuğun öncelikle yeterli özgüvene sahip olması gerekir. Bunun için de anne ile olan bağımlılık probleminin çözülmüş olması gerekir. Yani çocuk kendi başına hareket edebilmeli, kendini rahatça ifade edebilmeli ve sosyal ortamlarda karşılaşacağı olası problemlerle baş etme ve problem çözme becerisine sahip olmalıdır. Özellikle çocuğunuz okul öncesi eğitimi almamışsa psikolojik gelişiminin dikkatle değerlendirilmesi gereklidir. Benmerkezcilik özelliği pekiştirilmiş, sürekli tek olmaya ve ilgi odağı olmaya alışmış bir çocuğun birden bire bir sosyal grubun parçası olması başlangıçta çok zor olabilir. Okul öncesi bir kuruma devam eden, kendine güvenen, duygularını rahat ifade edebilen, tek başına hareket etmeye alışık, kurallara uyabilen, anne ya da baba ile ilişkisinde ciddi sorunlar yaşamayan bir çocuk genellikle ilkokula başlarken ciddi bir uyum sorunu yaşamaz. Anneye bağımlı yetişmiş, anne-babadan ve aile ortamından ilk kez ayrılan çocuklarda ise uyum sorunu yaşama olasılığı daha yüksek olmaktadır. Ayrıca kuralların ve aile içi sorumlulukların net olmadığı ailelerde büyüyen çocuklar da okula uyum sorunu yaşama olasılığı bulunan çocuklardır.
Gelişmesi Gereken Beceriler


Psikolojik Olgunlaşmanın yanı sıra okula başlayacak bir çocuğun sosyal gelişiminin, dil becerilerinin, hareket yeteneğinin ve akademik becerilerinin de gelişmiş olması gerekmektedir. Yeterli kelime bilgisine sahip olma, düzgün cümle kurabilme, olayları bir düzen içinde takip edebilme ve anlatabilme-yorum yapabilme, el becerilerinin gelişmiş olması (kalem hakimiyeti, çizgi becerileri vs) bedenini rahat kullanabilmek, bedensel koordinasyon yeteneği, kavram bilgisinin (sayı-renk-şekil-yer bildiren kavramlar) gelişmiş olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra sorumluluk alabilmesi, yaşıtlarıyla rahat sosyal ilişkiler kurabilmesi ve bu ilişkileri sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi de sosyal uyum için gerekli önkoşullardır.
İlk “Okul” Deneyimi


İlkokul bütün çocuklar için çok önemli bir ilk deneyimdir. Çocuğun öğrenme ve eğitim süreciyle ilk deneyimi neredeyse onun tüm hayatı boyunca “okul” ve “okumak” kavramlarını nasıl algılayacağını belirler. Bu nedenle okula gidecek çocuğumuzun okul ile ilgili ihtiyaçlarını tamamlarken onun psikolojik ve akademik olarak okula ne kadar hazır olduğunu da değerlendirmemiz gerekmektedir.
Okulda İlk Günler


Çocuğun kendi olgunluğu kadar dış koşulların da uyumu etkilediği bilinmektedir. Örneğin kalabalık sınıflar, öğretmenin ve ailenin ilk günlerde çocuğun performansına ait yüksek beklentileri de çocuğun ilk günlerdeki uyumunu olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Hatta yaşanan bu uyum sorunları bazı çocuklarda okul fobisine dönüşebilmekte ve bu durumda tedavi gerektiren daha önemli bir sorun halini almaktadır.
Anne-Babalara Öneriler


Çocuğunuz okula başlamadan önce;


Çocuğunuzun şu becerilere sahip olup olmadığını kontrol etmenizde fayda var:


• Bağımsız olarak hareket edebilme becerisine sahip mi?
• Sorun çözme becerisine sahip mi?
• Kendini ifade edebilecek yeterli kelime bilgisine ve cümle kurma yeteneğine sahip mi?
• Duygularını ifade edebilir mi?
• Kendi ihtiyaçlarını ifade edebilir ve kendi kendine karşılayabilir mi? (Yemek yeme, giyinme-soyunma, temizlik vb)
• El becerileri yeterince gelişmiş mi?
• Genel vücut koordinasyonu yeterli mi?
• İhtiyaçlarını geciktirebiliyor mu? (Belli bir süre beklemeye sabrı var mı?)
• Kurallara uyma becerisi gelişmiş mi?

Şu hususlara dikkat etmenizde fayda var:


• Okul ve öğretmenle işbirliği yapın; çocuğunuzun gelişimini birlikte takip edin ve çocuğunuzu öğretmene iyi tanıtın. (Başlangıçta öğretmenin çocuğu tanıması zaman alacaktır)
• Çok kalabalık sınıflar her zaman çocukların uyumunu olumsuz etkiler. Mümkün olduğunca az mevcutlu sınıflar tercih edin. (30 kişinin üstüne çıkılmaması ideal)
• Okulda rehberlik servisi bulunmasına ve bu servisin fonksiyonel çalışıp çalışmadığını göz önünde bulundurun.
• Çocukların bireysel farklılıklarına özen gösteren bir okul seçmeye gayret edin.
• Çocuğunuzun potansiyeline uygun bir okul seçin. (Çocukları kapasitelerinin üzerinde bir yüke maruz bırakmak her zaman ciddi psikolojik sorunlar için risk faktörüdür.)
• Çocuklardaki bir çok ruhsal ve davranışsal sorunun okulun ilk yılında fark edildiğini aklınızdan çıkarmayın; bu dönemdeki problemleri göz ardı etmeyin.
• Çocuğunuzun okula hazır olup olmadığı ile ilgili endişelerini varsa ya da okula başladığında okula uyumla ilgili problemler yaşıyorsa mutlaka bir uzmana başvurun.
• Eğer profesyonel destek gerektiren bir sorun yaşıyorsanız; bu soruna anne baba olarak sizin de bir katkınız olacağı ihtimali söz konusu olabilir. . Çocuklarla yapılan değerlendirmelerde her durumda anne babanın da işin içinde olması gerektiğini aklınızdan çıkarmayın

Başlıklar :

Savaş Yaşayan Bir Çocuğun Dünyası

Günümüz dünyasında savaş olgusu, teknolojinin ve medeniyetin ilerlemesi ve gelişmesiyle birlikte tüm hayatımıza iyice yerleşmiş durumdadır. Çeşitli bilgisayar oyunları, televizyondaki dizi ve filmler, gazetelerdeki haberler aracılığıyla evimize giren savaş içerikli öğeler, bizler ne kadar çocuklarımızı uzak tutmaya çalışsak ta onlara ulaşmaktadır. Savaş insanların kendi elleriyle oluşturdukları felaketlerin en büyüğüdür. Savaşı sadece dışarıdan izleyen bireyler bile travmatize olurken; savaşı bizzat yaşayan, savaşa asker olarak katılan, savaş ortamında bulunan, savaşta yakınlarını kaybeden herkes savaş mağduru olmakta ve travma yaşayabilmektedir. Savaşlarda yaşananlar çocukların ruhsal dengelerini sürdürmelerini zorlaştırmakta, yaşamın devamı için gerekli olan güvenlik ve korunma duygularını derinden sarsmaktadır. Savaşı yaşayan çocuklar gerçek bir ölüm-kalım süreci yaşarlar.

Piaget’e göre çocukların dünyayı algılamaları, anlamaları ve düşünmeleri için gereken çeşitli yollar vardır. Bu yollara şema denir. Şemaların oluşumu, değişimi, gelişimi ve biçimlenmesi; zihinsel gelişimin temeli olarak düşünülebilir. Organizmalar, içinde yaşadıkları dünyayı kurgular ve zihinlerine kaydederler. Bu kayıtlar organizmaların davranışlarını belirlemektedir. Şemalar, deneyimler sonucu kazanılan, organize edilen ve süreklilik kazanan davranış örüntüleridir. Çocuğun neredeyse her konu ile ilgili şeması vardır ve yeni kişiler tanıdıkça, yeni nesneler ile karşılaştıkça, yeni olaylar yaşadıkça bu şemaların sayıları artmaktadır. Şemaları üç alt grupta incelemekteyiz: 1) davranış şemaları 2) sembolik şemalar 3) düşünce-işlem şemaları.  

1) Davranış Şemaları: Bu şemalar bebeklikten itibaren, bir nesne ile etkileşim ve deneyim sonucunda oluşan en ilkel entelektüel şemalardır. Bu şemalar ilk iki yılda yani Piaget’e göre duyusal-motor evrede oluşmaktadır. Bu dönemde bebek duyarak, hissederek, yaparak dünyayı öğrenir yani beş duyu bebek için çok önemlidir. Bu dönemde oluşturulan şemaların sayısındaki fazlalık, yeni şemaların eklenebilirliğini kolaylaştırmaktadır. Emme ve yakalama refleksleri ile davranış şemaları oluşmaktadır, böylece çocuk ilk önce kendini sonra çevresini anlamaya ve tanımaya başlamaktadır. Savaş döneminde büyüyen çocukların çevrelerinde şema oluşturabilecekleri uyaran sayısı, diğer çocuklara göre daha azdır. Bu dönemde oluşan şemalar sadece yakın çevre ile ilişkili olacaktır. Normal bir fiziksel ve sosyal ortamda büyüyen bir çocuk bu dönemde oyuncaklar, kitaplar, odalardaki değişik malzemeler, çeşitli mamalar, yoğurtlar, vb. gibi birçok uyaran ile karşılaşıp onların özelliklerini öğrenmeye başlayarak şemalarını oluşturma aşamasına gelebilirken; savaş ortamında büyüyen çocuklar bu tarz uyaranlar yerine daha çok savaş ile ilgili ve savaşı anımsatacak obje ve uyarıcılar ile karşılaşacaklardır. Savaş ortamında büyüyen çocuklar sıklıkla kendilerine ait bir yatağa-odaya-eve sahip olamayabilirler. Bu nedenle bu kavramların şemaları bu çocuklarda bizim bildiğimiz anlamda oluşmayacaktır. Onlar kendi yattıkları yeri yatak, kaldıkları sığınağı da ev olarak şema haline getireceklerdir yani bu eşyalara ilişkin şemaları aynı yaş grubunda olup barış ortamında yaşayan çocuklardan daha farklı olacaktır. Bilişsel gelişim, şema oluşumu ve gelişimi ile paralel gitmektedir. Savaş ortamında büyüyen çocukların karşılaştıkları uyaranlar daha az olacağından oluşturacakları şema sayısı da az olacaktır, bu da ileriki dönemlerde bilişsel gelişimi olumsuz yönde etkileyebilir, çünkü şemalar bilişsel gelişimin temelini oluşturmaktadır. Eğer temel sağlam olmazsa, yapı da sağlam olmayacaktır.

Savaş ortamında büyüyen çocukların, bu ortamın temel özelliği olan yüksek sese karşı tepkisiz kalması mümkün değildir. Ortada gezen tankların sesleri, patlayan top ve bomba sesleri, gökyüzünde gezen füze sesleri, askerlerin ayak ve koşma sesleri, acıdan dolayı inleyen ve ağlayan insanların sesleri, savaşan ve kaçışan insanların bağırma ve çığlık sesleri çocuklarda yüksek sese karşı şema gelişimine neden olacaktır. Bu sesleri duyan çocuklar genellikle huzursuz olurlar ve korkarlar. Bunların sonrasında da çocuklar ağlama tepkisi geliştirirler. Bunların yanı sıra bu yaş dönemindeki çocuklar direk olarak annenin ve babanın duygularını kopyalayarak yaşamaktadırlar. Annesi ve babasının yaşadığı duygular çocuğun duygularına rehberlik edecektir. Yani huzursuz, kaygılı, sıkıntılı, mutsuz ebeveynlerin çocukları da aynen bu duyguları yaşayacaktır. Ayrıca bu dönemde çocuklarda taklit seslerin kullanımı gözlenmektedir. Çocuklar sıklıkla çevreden duydukları bom-güm gibi sesleri taklit edebilirler ve bunlara yönelik şemalar geliştirebilirler. Bu çocukların yiyeceklere ve oyuncaklara ilişkin şemaları da diğer yaşıtlarına oranla daha farklı ve sınırlı olacaktır. Ne yerse ve ne ile oynarsa çocuk onun şemasını geliştirecektir.

2) Sembolik Şemalar: Bu şemalar ikinci yılın sonundan itibaren oluşmaya başlar. Bu şemalar yaşanmış bir olayı düşünüp onun sonucuna göre davrandığımız şemalardır, deneyimlerimiz ve geçmişteki olaylar sonucunda sözel veya düşünsel boyutta ortaya çıkarlar. Çocuklar 0-2 yaş döneminde geliştirdikleri şemaların sonrasında, bu dönemde yeni şemalar geliştirebilirler. Örneğin askerlere ilişkin şemalarda; askerlerin silahı vardır, çok korkutucu bir ses çıkarır bom diye, askerler yeşil giyer, şapkaları vardır, insanlara ateş ederler, insanları öldürürler..gibi askerlerin özellikleri doğrultusunda şemalar geliştirilebilir. Savaşa ilişkin gelişen şemalarda: anne-baba gider, herkes bağırır, çok ses çıkar, askerler olur, bombalar patlar, karanlık olur, ışık yakılmaz, vb. gibi özellikler yar alabilir. Bu yaşta çocukların dil kullanımı becerisi gelişmeye başlar. Çocukların kullandığı kelime sayısı arttıkça oluşturdukları şemaların sayısı da artacaktır. Ancak savaş ortamında çevrede kullanılan dil ve kelimeler sınırlı ve az sayıda olacağından çocuk sadece bu kelimeleri öğrenecektir. Bu yaştaki çocuklar için özümleme çok önemlidir. Yani çocuk öğrendiği bir şeyi çok sık tekrar eder. Savaşa ait sorular sıklıkla sorabilir: Nereye gittiler? Neden gittiler? Ne olacak? Bunlar ne işe yarıyor? Biz niye buradayız? Burası neresi? . Burada yetişkinlerin çocuğa nasıl yanıt vereceği ya da yanıt verip veremeyeceği konusu çok önemlidir. Çocuğu en doğru ve güvenilir bilgi ile bilgilendirmek gereklidir ancak savaş ortamında çocuğa bu bilgiyi doğru ve anlayabileceği düzeyde sunabilecek bir yetişkinin varlığının olup olmadığı bilgisi bile çok önemlidir. 

Bu dönemde oyun simgeleşerek gelişmeye başlamaktadır. Savaş ile birlikte büyüyen çocukların oyun materyalleri diğer çocuklara oranla daha sınırlı sayıda olacaktır. Bu dönemde oyunlar genellikle tek başına oynanır. Bu dönemde çocuğu dil ve kavram gelişimi en önemli gelişim özelliklerinden olduğu için çocuğun savaş ile ilgili kavramları çevreden duyarak öğrenecek: savaş, ölüm, kan, silah, kavga, nefret, hüzün, kaygı, ülke gibi kavramların şemalarını oluşturacaktır. Örneğin silahlı bir askerden kaçan bir bireyi gören çocuk; silah ve askerin korkutucu olduğuna ve onları görünce kaçması gerektiğine dair bir şema geliştirebilir. Ayrıca çocuklar bu şemaları oyunlarında da kullanırlar. Öğrendikleri kelime ve kavramlar doğrultusunda çocuklar birbirlerine oyuncaklarını fırlatarak bomba atma oyunu, ellerine aldıkları iki tahta parçası ile savaşçılık oyunu, bu tahtalarla birbirlerini kovalayarak askercilik oyunu oynayabilirler. Ayrıca bu yaşlardaki çocukların genellikle hayali arkadaşları olabilmektedir. Çocuklar savaş ortamı içinde arkadaşlarını ya düşmanların içinden ya da süper kahramanlar içinden seçerler. Böylece ya düşman ile savaşırlar ya da süper kahramanlar gelip onları kurtarır. 

Savaşı yaşayan bu dönem çocukları olup biten olumsuzluklardan, yaşanan felaketlerden kendilerini sorumlu tutabilmektedirler çünkü bu dönemde benmerkezci özellikler sergilemektedirler. Bu tutum çocuklarda ciddi suçluluk duygularının yaşanmasına ve suçluluk şemalarının oluşumuna sebep olabilmektedir.

3) Düşünce-İşlem Şemaları: Bu dönem yedi yaştan itibaren görülmektedir. Bu dönemde şemalar içsel zihinsel aktiviteler ile oluşmaktadır. Çocuklar şemalar aracılığı ile nesne ve olaylara katkı yapmaktadırlar. Gruplama-kıyaslama-serileme becerileri bu dönemde kazanılır. Bu dönemde çocuklar mantıksal düşünme becerisini edinmeye başlarlar. Örneğin 2-6 yaş döneminde çocuk her askere aynı özellikleri atfederken, bu yaş döneminde çocuk her yeşil giyinenin asker olmadığını, aslında iki grup asker olduğunu, bir grubun düşman askeri olduğunu, diğer grubun onu ve çevresini korumak için savaştığını öğrenir ve şemalarını değiştirerek uyma davranışı geliştirir. Bu sayede çocuk ben ve başkalarını da öğrenmektedir. Savaşın sadece kendini ve çevresini etkilediğini düşünen, hatta bu savaşın çıkış nedeni olarak kendini sorumlu hisseden çocuk, bu gelişim döneminde başka bireylerin de savaştan olumsuz yönde etkilendiğini görmeye başlar. Bunun sonucu olarak çocuk bu duruma karşılık ne yapabileceğini düşünmeye başlar çünkü bu dönemde problem çözebilme becerileri de gelişmektedir. Çevresinde hep silahlar, bombalar, tanklar, uçaklar, füzeler gören çocuk bu silahların evleri, ormanları, ağaçları, marketleri, insanları yıprattığını görür ve buna engel olabilmek için insanların hiç bir şey yapamadığını fark eder ve bu olaylar onu çaresizlik duygusunu hissetmeye ve şemalarını oluşturmaya iter. Sonrasında çocuk problem çözme ile ilgili şemalar oluşturmaya başlar. Çaresizliği hakkında neler yapabileceğini düşünür, önce kendisini ve ailesin, sonra akrabalarını ve yakın çevresini, daha sonra da ülkesini korumak adına vatanseverlik şeması geliştirebilir. Bu dönemde çocuklar savaşı daha gerçekçi algılarlar ve bu da özellikle çaresizlik ve öfke duygularının açığa çıkışını tetiklemektedir. Çocukların güvenlik ve korunma duyguları sarsıldığı için geleceğe yönelik kaygıları ortaya çıkmaktadır.
Bu yaştaki çocuklara savaşın iki ülke arasında olduğu, aslında insanlardan çok olayın ülkeler arası olduğu anlatıldığı zaman çocuğun şemaları da ona göre şekillenecektir. Savaşların genellikle toprakları büyütmek ve yer edinmek ile ilgili olduğunu öğrenen çocuk bu doğrultuda savaş şemalarını geliştirecektir.

Vygotsky’e göre çocuğun zihinsel gelişimi Piaget’te olduğu gibi sadece çocuğun kendi başına geçekleştirdiği bir süreç değildir. Başka bireyler de çocuğun gelişiminde çocuğa yol gösterebilir, bilgi verebilir ve bir şeyler öğretebilirler. Vygotsky’e göre çocuğun belli bir gelişim düzeyinde yapabileceği birtakım davranışlar vardır. Ancak öyle davranışlar vardır ki çocuk bunları gerçekleştirebilmek için yetişkininin desteğine ihtiyaç duymaktadır. Buna proximal zone denmektedir. Savaş ortamında büyüyen bir çocuğun çevresinde ona rehberlik edebilecek, ona bilgi sunup onu eğitebilecek yetişkinlerin mevcut olmama ihtimali çok yüksek olduğundan, yetişkin varsa bile bu yetişkinin bu görevi savaş ortamında ne kadar sağlıklı yapabileceğinden emin olmadığımızdan dolayı, çocuğun bu yönlerden gelişimi çok mümkün olmayacaktır. Vygotsky’e göre zihinsel gelişim dış etkilere açıktır. Çevreden bireye doğru bir yol izlemektedir. Çocuklar dış dünya ile etkileşim kurarlar, diğer bireyleri ve onların etkileşimlerini izlerler ve bunları kendi zihinsel gelişimleri için kullanırlar. Bu sürece içselleştirme adı verilir. Çocuk içselleştirme yaparak sosyal çevreden edindiği bilgileri kazanarak özümser. Burada yetişkinlerin asıl görevi çocuğun içsel denetimini destekleyerek onu güdümlemektir. Eğer çocuk savaş ortamında yetişkin desteğinden mahrum kalırsa içsel denetimini kazanamaz ve dıştan denetimli ve yönlendirilen bir birey olur. Eğer savaş ortamında yetişkinden faydalanmak mümkün değilse onu yerine daha başarılı ve eğitimli çocukları rehber olarak kullanılabilinmektedir. Savaş ortamında aynı evde ya da sığınakta yaşamını sürdüren çocuklar birbirlerine rehberlik yaparak eğitsel süreçlerine devam edebilirler.

Vygotsky’e göre kavram gelişimi iki şekilde olmaktadır: biri kendiliğinden öğrenilen kavramlar, diğeri de öğretilen kavramlar. Kendiliğinden öğrenilen kavramlar günlük hayatta öğrenilen kavramlardır. Savaş ortamında çocuğun öğrendiği savaşın sadece kendisini, ailesini, aynı ortamda bulunduğu kişileri etkileyen, şiddet ve vahşet unsurları içeren, korkutucu bir olgu olduğudur. Öğretilen kavramlar ise okulda edindiğimiz kavramlardır. Savaş ortamında çocukların okula devam edebilmek gibi bir şansları olmadığından çocuklar okullarda öğretilen savaşa ait tarihsel bilgileri, savaş yıllarını, hangi ülkelerin savaştığını, kimin kazandığını, kimin kaybettiğini öğrenemezler. Sadece kendi sosyal deneyimleri ile savaşı tanırlar. 

Burada önemli olan bir diğer nokta çocukların dönemlere göre olayları ve olguları nasıl farklı algıladığıdır. 2 yaşındaki bir çocuk için savaş kelimesi bir huzursuzluk ortamını ifade ederken, 5-6 yaşlarında bir çocuk için askerlerin ellerinde silahlarla gezerek insanları öldürdüğü kaotik bir ortamken, 11 yaş çocuğu için iki devletin toprak paylaşımı için yaptığı kavgayı ifade edebilir. Ayrıca dil ve dil kullanımı Vygotsky’e göre çok önemlidir. Kavramları, olgu ve olayları ifade etmek için kullanılan dil, yaşanılan çevreden etkilenir. Savaş ortamında gelişen bir çocuğun sözcük dağarcığı, savaşa ilişkin kelimeler ve çevresindeki yaşıtları ve yetişkinlerin kullandığı kelimeler ile sınırlı kalacaktır. Kullanılan dil, çocuğun bilişsel süreçlerini de etkileyecektir.

Vygotsky’e göre oyun sosyal ortamdan ve sosyal olaylardan etkilenen bir olgudur. Oyun, toplumu ve topluma ait ipuçlarını bize veren sembolik bir etkinliktir. Çocuklar oyunlarında içinde bulundukları topluma ve sosyal ortama göre oyunlarını düzenlerler. Oyun bilişsel gelişime önemli ölçüde katkılar yapmaktadır. Çocuklar oyun aracılığı ile zihinsel imgelemlerini sembolize etmektedirler. Savaş ortamında gelişen oyuna ilişkin zihinsel imgeler daha çok şiddet içerikli olacağından çocukların oyunları da şiddet öğeleri içerecektir. Daha çok savaşçılık gibi kavgalı dövüşlü oyunları tercih edebilirler. Bu tarz oyunların yanı sıra belki de çocuklar savaş esnasında saklanırken sessizce beklemeyi öğrendiklerinden bunu da oyunlarına yansıtıp daha sessiz sakin beklemeli oyunları da tercih edebilirler.

Bronfenbrenner’e göre çocuk ilk önce anne ve babası ile ya da ona bakan kişi ile, sonra kardeşleri, komşuları, arkadaşları ile etkileşime girerek gelişir. Çocuk bu etkileşimin merkezindedir. Ancak savaş ortamında çocuk bunların çok azı hatta belki hiç biri ile sağlıklı bir ilişki kuramayacaktır. Bu etkileşimin eksik kalışı, çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkileyecektir çünkü insanlar sosyal varlıklardır ve sosyal etkileşim olmadıkça gelişim mümkün değildir.

Bağlanma ve Savaş

Bir yaşına kadar çocuk diğer bireyle bağımlıdır. Tek başına bir şeyler yaparak hayatta kalması mümkün değildir çünkü henüz becerileri yeterince gelişmemiştir. İlk yıllarda anne ile kurulan ilişki güven duygusunun ve tüm duygusal ilişkilerin temelini oluşturmaktadır. Anne-çocuk arasındaki başarısız ilişki çocuğun dış dünyayı tanımasını ve kavramasını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bebek için anne her şey demektir. Annenin çocuğun yaşamından herhangi bir nedenle çıkması, çocuğun dış dünya ile ilişkisini olumsuz yönde etkiler ve güven duygusunu sarsar. Bowlby’e göre ilk beş yılda anneden ayrı kalan çocuklarda suçlu kişilik yapısı oluşma olasılığı yüksektir. Savaş nedeniyle annesinden ayrı kalan çocukların ileriki yıllarda suç işleme ve saldırgan kişilik yapısı geliştirme riski vardır. Ericsson’a göre ilk on sekiz ayda temel bağlılık gereksinimleri karşılanan çocuklar kişilik gelişimi açısından sonraki aşamalara devam edebilirler. Eğer gereksinimleri karşılanmamış ise bir sonraki gelişim aşamasına geçemeyebilirler. Savaş döneminde temel ihtiyaçları anneleri tarafından giderilemeyen ve anne yoksunluğu yaşayan çocuklar gelişimin diğer evrelerine atlayamayabilirler.

Ainsworth ve arkadaşlarının geliştirdiği ve Bowlby tarafından tanımlanan bağlanma kuramına göre üç farklı bağlanma stili vardır: Güvenli bağlanma: Çocuk anneyi temel güven kaynağı olarak almakta ve çevre ile ilişkilerini bu bağlamda düzenlemektedir. Güvenli bağlanma geliştirebilmek için çocuğa kesintisiz ve tutarlı tepki veren ve her zaman ulaşılabilir bir bakım verici olması gerekmektedir. Savaş ortamında büyüyen bir çocuğun böyle sağlıklı bir modele sahip olarak güvenli bir bağlanma geliştirmesi mümkün değildir. Çünkü anne ve çocuk ayrı mekanlarda kalmak durumunda olabilirler, birbirlerinden ayrılmak zorunda kalabilirler, hatta bir daha bir araya gelemeyebilirler. Ayrıca anneden başka baba ve ya çocuğa bakan kişi ile de aynı durumların yaşanması, bakım veren kişilerin değişmesi söz konusu olabilir. Bu tarz olumsuz yaşantılar sebebiyle çocuk güven duygusu geliştiremez, ihtiyaçları da karşılanmadığı için güvenli bağlanma gerçekleştiremez. Ayrıca kaotik ve travmatik savaş ortamında olumsuz duygular yaşayan anne-baba-bakıcının çocuğa yaklaşımı da olumsuz olacağından çocuk yine güvenli bir bağlanma gerçekleştiremez. Çocuğun savaş dönemi öncesinde ihtiyaçlarını gideren ve güven duyduğu birisi varsa bu dönemde çocuğun yanında oluşu, çocuğa huzur ve güven verebilir.Bir diğer bağlanma stili güvensiz bağlanmadır. Güvensiz bağlanmada anne çocuktan uzak durmakta, çocuğa duygusuz yaklaşmakta hatta çocuktan kaçınmaktadır. Kaygılı bağlanmada ise anne-baba-bakıcı çocuğun isteklerini gidermekte gecikmektedirler, tutarsız bir tablo sergilemektedirler bu durumda çocukta kaygı yaratmaktadır.

Savaş ortamında büyüyen çocuklar genellikle kaygılı veya güvensiz bağlanma gerçekleştirirler. Bu tarz bağlanma kalıpları geliştiren çocuklar ileride savaşan ve savaşı yaratan yetişkinler olabilirler.

Öğrenme Güçlüğü

ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ YAŞAYAN ÇOCUKLARIN EBEVEYNLERİNDEN SIKLIKLA DUYULAN SÖZLER

* “Günleri, ayları ve mevsimleri öğrenebilecek mi?”
* “Niye okulda iyi değil?”
* “‘dede’ yi neden ‘bebe’ diye okuyor?”
* “b ve d harfleri arasındaki farkı göremiyor mu? Neden okuyamıyor?”
* “Dört farklı çatematik probleminin hepsine birden neden aynı cevabı veriyor?”
* “Çok iyi bir çocuk, çok çalışıyor ama neden yapamıyor?”

Okulda başarısızlık, çocukların ruh sağlığını ve aile içi ilişkileri olumsuz yönde etkileyen bir sorundur. Okul ve uyum sorunları nedeniyle pek çok aile, çocuk ruh sağlığı ile uğraşan uzmanlara başvurmaktadır. Okula başlayan bir çocuktan beklenen, okuma ve yazma becerilerini kazanmasıdır. Çocuğun başarılı olması demek, bu becerileri kazanması demektir. Bu nedenle okul çağı çocuğunun ilk görevi öğrenmedir. Öğrenme, kısaca bilginin kazanılması olarak tanımlanabilir. Öğrenme sorunları da çocuğun bilgiyi kazanırken güçlüğe uğramasıyla ortaya çıkar.

ÖĞRENME SORUNLARI

Öğrenme sorunları genel bir bakış açısı ile bakıldığı zaman temel olarak iki alt grupta incelenebilir. Birinci grup sorunların kaynağı bireyin kendisidir. İkinci grup ise çevreden ve çevresel faktörler nedeniyle ortaya çıkan öğrenme sorunlarıdır.

1)Bireyden kaynaklanan
* Zeka gerilikleri                                                 
* Duyusal özürler
* Duyusal sorunlar
* Nörolojik özürler
* Ortopediler
* Motivasyon eksikliği
ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ

2)Çevreden kaynaklanan 
*Aile içi çatışmalar
*Sosyo-kültürel yetersizlik
*Ekonomik dezavantajlar
*Okul-öğretmen kaynaklı faktörler
*Eğitim programı faktörleri

ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ NEDİR?

“Öğrenme Bozukluğu” ilk kez 1962 yılında Kirk tarafından tanımlanmıştır. Kirk’e göre Öğrenme Bozukluğu; “Serebral, duygusal ya da davranışsal bozukluktan kaynaklanan konuşma, dil, okuma, yazma, aritmetik ve diğer okul becerilerinden birinin ya da birden çoğunun gelişiminde gecikme, bozukluk ya da geriliktir. Bu durum zeka geriliğinin, duyusal kusurun ya da kültürel faktörlerin bir sonucu değildir.”
Bateman’ın 1965 yılındaki tanımına göre; “Öğrenme sürecinde temel bozukluklara bağlı olarak ortaya çıkan ve zihinsel potansiyelinden beklenen başarı ile o andaki okul başarısı arasında anlamlı farklılıklar bulunan çocuklar, öğrenme bozukluğu olan çocuklardır.

1968 yılında ACHC’ nin (Amerika Ulusal Özürlü Çocuklar Danışma Kurulu) yaptığı tanıma göre: “Özel Öğrenme Bozukluğu olan çocukların anlama, yazılı ve sözlü dili kullanma gibi temel psikolojik süreçlerin bir ya da daha çoğunda bozukluk görülmektedir.”

Son yıllarda en çok kabul gören tanım, 1988’de ABD Ulusal Öğrenme Güçlüğü Birleşik Komitesi’nin (NJCLD) yaptığı tanımdır. Bu tanıma göre: “Öğrenme Güçlüğü genel bir terimdir ve dinleme, konuşma, okuma, yazma, akıl yürütme ile matematik yeteneklerinin kazanılmasında ve kullanılmasında önemli güçlüklerle kendini gösteren heterojen bir bozukluk grubudur.” Bu güçlük, bireyin yaradılışı ve merkezi sinir sistemi (MSS) ile ilgilidir. Bu bozukluğun etkileri bireye; kendini idare etme, sosyal algılama, sosyal etkileşim gibi alanlarda sorunlar yaşatabilmektedir.

ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ’NÜN TERMİNOLOJİSİ

1940’lardan önce öğrenme güçlüğü olan çocuklar; zihinsel özürlü, duygusal sorunlu ya da kültür yoksunu olarak adlandırılmaktaydı ve bu rahatsızlığın temeli olarak beyin hasarı gösterilmekteydi. Bu bozukluğa ‘Minimal Beyin Hasarı-Minimal Beyin Disfonksiyonu(MBD)’ adı verilmiştir.

1966’da MBD şöyle tanımlanmıştır: “MSS fonksiyonlarında sapmayla kendini gösteren, normal yada normal üstü zekaya sahip, öğrenme ya da davranış soruları olan çocuklardaki durum.”
Özel eğitimcilerin, pedagogların ve psikologların da konu ile ilgilenmesi ile birlikte okuma sorunlarına disleksi(dyslexia), yazma sorunlarına disgrafi(dysgraphia, matematik sorunlarına diskalküli(dyscalculia) adları verilmeye başlanmıştır. Daha sonraları tüm bu sorunların ortak ismi olarak “Öğrenme Güçlüğü” ortaya atılmıştır. 

Günümüzde öğrenme güçlüğÜ-öğrenme bozukluğu kavramları arasındaki karmaşa halen devam etmektedir. Ancak bu iki kavram arasındaki farklılıklar şu şekilde özetlenebilir. Öğrenme Güçlüğü kavramı, eğitimsel yönü ve bir engeli vurgularken, Öğrenme Bozukluğu kavramı, bir patolojiyi, etyolojiyi ve tedavi yönlerini vurgulamaktadır. 

ÖĞRENME SÜRECİNDE GÜÇLÜK ÇIKABİLECEK ALANLAR

* Dinleme
* Düşünme
* Sözlü dili kullanma
* Algılama
* Bilgiyi organize etme
* Bilgiyi depolama
* Bilgiyi tekrarlama
* Okuma
* Yazma
* Matematik
* İmla
* İletişim kurma
* Mekanı kullanma
* Sosyal beceriler


ÖĞRENME BOZUKLUKLARININ SIKLIĞI

Öğrenme Bozuklukları’nın sıklığı, kullanılan tanımlara ve bilgilenmeye bağlı olarak %2-10 arası değişiklik göstermektedir. Bazı kaynaklarda bu oran %5-10 arası olarak ta gösterilmektedir.
Türkiye’de okula devam eden çocuk nüfusunun %1-30’unda Öğrenme Bozukluğu görülmektedir. Yaklaşık olarak ortalama her sınıfa 2-4 Öğrenme Bozukluğu vakası düşmektedir. Erkeklerde bu bozukluk kızlara oranla 4-6 kat daha fazla görülmektedir. 

ÖĞRENME BOZUKLUKLARININ ETYOLOJİSİ

* Fizyolojik Faktörler:
* genetik özellikler: Öğrenme Bozukluğu tanısı alan çocukların %52-89’unun aile öyküleri pozitif çıkmaktadır. Ayrıca yapılan araştırmalara göre monogot ikizler arasında yüksek konkordans görülmektedir. 
* nörolojik faktörler: Geschwind Varsayımı’na göre beynin sağ hemisferi daha hızlı gelişmektedir. Bu hızlı gelişim, beynin sol hemisferinin gelişimini olumsuz yönde etkilemekte ve engellemektedir. Bu olumsuzluklar öğrenmeyi de olumsuz yönde etkilemektedir. Öğrenme bilgi-işlem-depolama-geri çağırma sıralamasıyla edinilmekte ve kullanılmaktadır (input-entegrasyon-bellek-output). Eğer bu aşamalardan herhangi bir tanesinde problem yaşanırsa bireyin öğrenme süreci olumsuz yönde etkilenmektedir. Eğer input aşamasında sorun varsa; görsel-işitsel-mekansal-dokunsal algıda bozukluklar görülmektedir. Eğer entegrasyon aşamasında sıkıntı varsa; sıralama, önce-sonra’yı ayırt etme, organizasyon becerisi, düzenli olma, soyutlama becerisi gibi alanlarda problem yaşanır. Eğer bellek aşamasında problem varsa; çarpım tablosunu öğrenme, kısa süreli bellek gibi alanlarda sıkıntı yaşanır. Eğer output aşamasında problem varsa; kendini ifade etme, yazı yazma, koordinasyon gibi alanlarda problemler yaşanmaktadır.
* doğum öncesi-doğum sırası-doğum sonrası faktörleri: düşük riski, genç ya da yaşlı anne olma, infeksiyon hastalıkları, annenin ilaç kullanımı, ışına maruz kalma, ameliyat, gebelik kanamaları, 37 haftadan kısa-42 haftadan uzun gebelikler, kötü doğum şartları, yanlış anestezi, göbek kordon anomalileri, zor doğumlar, düşük doğum ağırlığı, annenin sigara-alkol kullanımı, demir eksikliği, toksik etkenler gibi faktörler öğrenmeyi etkilemektedir.

* Çevresel Faktörler:
* ailesel özellikler: anne-baba ve evde yaşayan diğer bireylerin özellikleri ve ev içi düzenlemeler öğrenme için çok önemli faktörlerdir.
* beslenme-sağlık-güvenlik: eğer çocuğun temel ihtiyaçları olan beslenme-sağlık ve güvenlik ihtiyaçları karşılanamıyor ise öğrenme ile ilgili sıkıntılar yaşanabilir.
* duyusal ve sosyal gelişim: eğer çocuğun çevresinde duyusal ve sosyal uyaran azlığı ya da fazlalığı dozunda değilse, bu öğrenmeyi olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

* Psikolojik Faktörler:
* Motivasyon: çocuğun öğrenmeye yönelik istek ve motivasyonu olumlu yönde ise çocuk okula ait becerilere olumlu bir yaklaşım sergiler. Ancak hep olumsuz yönde eleştiri alır ve olumlu yönde geribildirimle karşılaşmazsa bu durum çocuğun öğrenmeye yönelik motivasyonunu olumsuz yönde etkileyebilir. 

* Algısal Faktörler: burada kast edilen çocuğun uyarıcılardan haberdar olması, uyarıcıları ayırt edebilmesi, hatırlaması ve uyarıcılara tepki vermesidir. Çocuk görsel-işitsel- dokunsal-kinestetik-mekansal uyaranları algılama, entegre etme, tanıma, uygun tepki verme gibi alanlarda sıkıntı yaşayabilirler.

ÖĞRENME BOZUKLUKLARININ SINIFLANDIRILMASI

DSM-4’e göre Öğrenme Bozuklukları 4 alt grupta ele alınmaktadır;

1) Okuma Bozukluğu
2) Matematik Bozukluğu
3) Yazılı Anlatım Bozukluğu
4) Başka Türlü Adlandırılmayan Öğrenme Bozukluğu

!!!!! Unutulmaması Gereken Önemli Bir Nokta !!!!!

Bir çocuğa Öğrenme Bozukluğu tanısını koyabilmek için;

* Bireysel olarak uygulanan zeka testiyle belirlenmiş, zihinsel kapasitesinden ve bulunduğu sınıf düzeyinde beklenen performansından düşük okuma-yazma-aritmetik becerisine sahip olmak
* Bu bozukluğun okul başarısını ve günlük hayatta bu becerileri kullanması gereken etkinlikleri olumsuz yönde etkilemesi
* Bu bozukluğun görme-işitme kusuruna ya da nörolojik bir bozukluğa bağlı olmaması gerekmektedir.

OKUMA BOZUKLUKLARI-DİSLEKSİ 
(Dyslexia-Developmental Reading Disorder-Reading Disorder)

DSM-4 Tanı Ölçütleri:
* Bireysel olarak uygulanan standart doğru okuma ya da kavrama testleri ile ölçüldüğü üzere, kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda okuma başarısı beklenenin önemli ölçüde altındadır.
* Bu bozukluk okul başarısını ya da okuma becerilerini gerektiren günlük yaşam etkinliklerini önemli ölçüde bozar.
* Duyusal bir bozukluk varsa bile okuma zorluğu genellikle buna eşlik edenden çok daha fazladır.

Disleksi’de Sıkıntı Yaşanan Bazı Alanlar

* Okurken harf atlama (kara yerine kar okuma)
* Harflerin yerlerini değiştirme (ağır yerine ağrı okuma)
* Yavaş okuma
* Okuduğunu anlamama
* Okurken satır atlama
* Okuduğu satırı kaybetme ve takip etmekte zorlanma
* Kelime atlama
* Kelimeyi ters okuma (men yerine nem okuma)
* Kelimeyi tamamen yanlış okuma
* Okumayı sökememe ya da geç sökme
* Alfabeyi öğrenmede güçlük
*Harf karıştırma(b-d-p, m-n, u-ü, ı-i, s-ş)
* Okurken uydurma

Disleksi okula başlamadan nadiren fark edilen bir sıkıntıdır. Eğer çocuğun zekası parlak ise disleksinin fark edilme yaşı daha da ilerler.

MATEMATİK BOZUKLUĞU-DİSKALKÜLİ 
(Mathematics Disorder-Dyscalculia)

DSM-4 Tanı Ölçütleri:
* Bireysel olarak uygulanan standart testler ile ölçüldüğü üzere, kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda matematiksel becerileri beklenenin önemli ölçüde altındadır.
* Bu bozukluk okul başarısını ya da matematik becerileri gerektiren günlük yaşam etkinliklerini önemli ölçüde bozar.
* Duyusal bir bozukluk varsa bile matematik becerisi sorunları genelde buna eşlik edenden çok daha fazladır. 

Diskalküli’de Sıkıntı Yaşanan Bazı Alanlar

1) Dilbilgisi Becerileri
Matematiksel terimler
Matematiksel kavramlar
Yazılı problemi sembole dönüştürememe

2) Dikkat Becerileri
Şekil kopya edememe
Eldeli sayıları unutma

3) Algısal Beceriler
Sayı ve sembolleri tanıyamama ve-veya karıştırma

4) Matematiksel Beceriler
İşlem sırası
Çarpım tablosu
Obje sayma
Para hesabı

Diskalküli’nin görülme oranı tüm disleksililer içinde 1/5’tir. Ayrıca diskalküli ilkokula başlamadan genellikle fark edilmemektedir.

YAZILI ANLATIM BOZUKLUĞU-DİSGRAFİ 
(Dysgraphia-Disorder Of Written Expression)
DSM-4 Tanı Ölçütleri:
* Bireysel olarak uygulanan standart testler ile ölçüldüğü üzere (ya da yazma becerilerinin işlevsel değerlendirmeleri), kişinin kronolojik yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda yazma becerileri beklenene,n önemli ölçüde altındadır.
* Bu bozukluk okul başarısını ya da yazılı metin derlemeyi gerektiren günlük yaşam etkinliklerini önemli ölçüde bozar.
* Duyusal bir bozukluk varsa bile yazma becerisi sorunları genellikle buna eşlik edenden çok daha fazladır. 

Disgrafi’de Sıkıntı Yaşanan Bazı Alanlar

* Yazı yazmada zorluk
* Kötü el yazısı
* Kötü kopya etme becerisi
* Dilbilgisi hataları
* Noktalama yanlışları
* Yazılı metin düzenleyememe
* Heceleme hataları
* İmla hataları
* Kompozisyonda zayıflık
* Harfleri ters yazma
* Yazarken kelime-harf atlama
* Harflerin yerlerini karıştırma-değiştirme
* Eksik ya da fazla harf yazma
* Kelimelerin yerlerini karıştırma
* Kelimeleri bitişik yazma
* Harfleri karıştırma
* Yavaş yazı hızı
* Gramer hataları
* Yazarken satır atlama-karıştırma-kaybetme
* Ayna görüntüde yazma

“Disleksi ve Disgrafi”lilerde Okuma Yazma Sırasında Sık Karşılaşılan Hata Tiplerine Örnekler

ya-ay
çubuk-çabuk
sahil-salih
dar-bar
anca-amca
bağ-dağ
9-6
36-63

BAŞKA TÜRLÜ ADLANDIRILAMAYAN ÖĞRENME BOZUKLUĞU

DSM-4’e göre; bu kategori herhangi özgül bir Öğrenme Bozukluğu için tanı ölçütlerini karşılamayan öğrenme bozuklukları için kullanılır. Bu kategori, kişinin takvim yaşı, ölçülen zeka düzeyi ve yaşına uygun olarak aldığı eğitim göz önünde bulundurulduğunda her bir bireysel beceriyi ölçen testteki başarı beklenenin önemli derecede altında olmamasına karşın, okul başarısını bir arada önemli ölçüde etkileyen her üç alandaki sorunları kapsayabilir.   

ÖĞRENME GÜÇLÜKLERİNDE KOMORBİDİTE

Öğrenme Güçlüğü’nün motivasyon bozukluğu, düşük benlik saygısı, toplumsal becerilerde eksiklikler, davranım bozukluğu, karşıt olma-karşıt gelme bozukluğu, ADHD, depresif bozukluklar, distimik bozukluk, gelişimsel koordinasyon bozukluğu, dil gelişimi problemleri ile birlikte görünme olasılığı vardır. Öğrenme Güçlüklerinin %25-30’unda DEHB, DEHB’lerin %75-80’inde Öğrenme Güçlüğü görülmektedir.
Yetişkin hayatında Öğrenme Güçlüğü vakalarının %40’ı okulu terk ederken, bir çoğu uyum güçlükleri ve işsizlik sorunu yaşamaktadır. Ayrıca bir genetik yatkınlıkları ve gebelikte travma yaşama olasılıkları yüksektir.

ÖĞRENME GÜÇLÜKLERİNDE GÖRÜLEN SEMPTOMLAR

Hiçbir Öğrenme Bozukluğu vakası aşağıdaki semptomların hepsini taşımamaktadır. Aynı semptomu yaşayan vakalar bile sıkıntıları farklı düzeylerde yaşamaktadırlar. Her öğrenme bozukluğu vakası biriciktir.

* Zeka düzeyi: normal ya da normalin üzerindedir.
* Hareketlilik: elleri ayakları kıpır kıpırdır, yerlerinde oturamazlar veya bazıları çok yavaş hareket etmektedir.
* Dikkat sorunları: dikkatleri kısa sürelidir, kolayca dağılırlar, konsantrasyon güçlüğü yaşarlar.
* Koordinasyon sorunları ve el becerileri: göz-el koordinasyonu ile ilgili zorluklar yaşarlar. Sakar ve beceriksiz olarak etiketlenebilirler, motor koordinasyon becerileri gelişmemiş olabilir.
* Görsel algı sorunları: görsel ayrımlaştırma yetileri zayıftır. Ters yazma görülebilir(ya-ay). B-P-D harflerini karıştırırlar. Görsel hafızaları zayıftır. Görsel bütünlük kurmada zorlanırlar. Figür-zemin ilişkisi kurmada zorluk görülebilir. Harf ve satır atlama, uzaklık ve derinlik algılarında sıkıntı yaşanabilir.
* İşitsel algı sorunları: işitsel ayrımlaştırmada zorluk çekerler. Yönerge almakta zorlanırlar ve uygulayamazlar. V-F/ B-M karıştırırlar. Genelde dinlemiyor görünebilirler. Figür-zemin ilişkisi kurmakta zorlanabilirler (ders çalışırken çalan telefonu duymama gibi).
* Dil problemleri: Kendilerini ifade etmekte zorlanabilirler. Dil gelişimleri gecikebilir.
* Organizasyon bozukluğu: dağınıktırlar. Zamanı kullanmakta zorlanabilirler.
* Oryantasyon sorunları: yönlerle ilgili sıkıntı yaşarlar. Sağ-sol karıştırırlar. Mekanda yönelme becerileri gelişmemiş olabilir. Mesafe-ölçüm becerileri yeterince gelişmemiş olabilir.
* Zaman sorunları: zamanı ve zamana ilişkin kavramları karıştırırlar. Önce-sonra, dün-bugün kavramlarını birbirlerinin yerine kullanabilirler. Saati öğrenmekte zorlanırlar.
* Gecikmiş dominans veya çapraz lateralleşme sık görülür.
* Çalışma alışkanlıkları yetersizdir. Verimsiz ve yavaş çalışırlar. 
* Sosyal ve duygusal davranış sorunları görülebilir. Dürtüsellik, engellenmeye tepki gösterme, değişikliğe uyum sağlamakta zorlanma, rekabetten hoşlanmama, arkadaş ilişkilerinde zorluklar, duygulanım değişiklikleri, beden imajların yönelik olumsuz algılar, benlik algılarına ilişkin negatif düşünceler gibi sıkıntılar yaşanabilir.
* Akademik becerilerde sıkıntılar görülür.

ÖĞRENME GÜÇLÜKLERİNE TANI KOYMA

* Aile ve okuldan alınan bilgiler tanı koyma aşamasında çok değerlidir. 
* Tıbbi değerlendirme: patoloji olup olmadığını tespit etmek için yapılır. Mutlaka bir göz muayenesi ve işitme testi yaptırılması için aile yönlendirilir.
* Psiko-pedagojik değerlendirme: çocuklara zeka testleri(Wisc-r, Stanford-Binet), görsel algı testleri (Bender-Gestalt, Gesell, Frostig), dil gelişimi değerlendirmeleri (Peabody) Good Enough, Haris Latyeralleşme Testi gibi bazı envanterler uygulanır ve elde edilen tüm sonuçlar bir araya getirilerek bir değerlendirme yapılır.

ÖĞRENME BOZUKLUKLARINDA TEDAVİ

Öğrenme Bozukluklarının tedavisi bir ekip işidir. Aile-okul-uzman işbirliği içinde olmalıdır. Ancak bu şekilde sağlıklı bir sağaltım planı ayakta tutulabilir.
* Aile & Okul & Uzman işbirliği…
* Özel eğitim: kesinlikle sıkı bir takip ve desteğe ihtiyaç vardır.
* Eğer ihtiyaç varsa medikal destek de kullanılabilir.

Anne-babalara Öneriler:

* Öğrenme ile ilgili sıkıntılar yaşadığını düşündüğünüz çocuğunuzu gözlemleyin ve bu problem ile ilgili bir uzmana danışın.
* Çocuğunuzun yaşadığı bu sıkıntının onun sosyal ve akademik hayatını olumsuz yönde etkileyebileceğini unutmayın.
* Bu problemin tedavisinde uzman, okul, aile işbirliğinin önemini unutmayın.
* Çocuğunuzu yargılamayın, ona destek olun.

Ergenlik Dönemi
Ergenlik dönemi sadece çevre faktörünün tetiklediği bir süreç midir? 

Ergenlik nedir? Ergenlik her bireyin çocukluk döneminden sonra yaşadığı, bireyselleşme ve kendi ayakları üzerinde durmaya alışmak için alıştırmalar, deneme-yanılmalar yaptığı, gelişimin sağlıklı ve doğru bir yolda ilerlediğini gösteren, tüm olumlu-olumsuz yaşantılarıyla yaşanması gereken bir gelişim dönemi olarak adlandırılabilir. Her birey bu geçiş dönemini mutlaka yaşar. Ancak hangi yaşta hangi evreden geçeceği bireyin tüm alanlardaki gelişimi ile paralel ilerlediğinden, her birey bu evreleri farklı yaş veya ay dönemlerinde yaşayabilir.

Meydana gelen fiziksel ve fizyolojik değişiklikler ile başladığını söyleyebileceğimiz erinlik dönemi, ergenliğin ilk basamağıdır. Bu değişiklikler, hipotalamusun uyardığı  hipofiz bezinin salgıladığı büyüme hormonlarının salınımı ile aktive olmaya başlar. Bu aktivasyon ile birlikte ergenlerde ani başlayan bir büyüme atılımı ortaya çıkar. Bu atılım sürecinde bireylerin boylarında, kol ve bacaklarında uzama, el ve ayaklarında büyüme gözlemlenmeye başlar. Bu hızlı büyüme sürecinde ergenler hayatlarının en çirkin dönemlerini yaşamaktadırlar ve bu çirkinlik dönemine eşlik eden bir “Ne oluyor?” kaygısı ortaya çıkmaktadır. Bu fizyolojik değişikliklerin getirdiği fiziksel farklılıklar sakarlık, beceriksizlik dengeyi kurmakta ve korumakta zaman zaman zorluklar yaşama gibi sıkıntıları da beraberinde getirmektedir. İşte bu noktada çevrenin ve çevresel faktörlerin ergen üzerindeki etkileri devreye girmeye başlıyor. Ergenlik dönemindeki bireyler için çevrenin kendilerine yönelik bakış açıları ve düşünceleri çok önem kazanmaktadır. Bu nedenle çevreden ergene gelen dönüt, ergen için çok değerlidir. Bu geribildirimler, ergenin kendine bakış açısının ve hatta davranış örüntülerinin ve özelliklerinin şekillenmesini sağlayabilmektedir. Olumlu geribildirimler alan ergenler için şekillenen olumlu yaşantılar, olumsuz geribildirimler alan ergenler için hayal kırıklığı yaratan durumlar olabilmektedir. Ergenlerin birbirleriyle dalga geçmeleri, arkadaş grupları tarafından kabul görmeme gibi durumlar, zaten fiziksel olarak birtakım “garip ve tarif edilmesi karmaşık” değişiklikler yaşayan bireylerin kendileriyle ve farklılıklarıyla ilgili farkındalık geliştirmesine ve bu düşüncelerin ergenlerin öz-benlik ve öz-saygı ile ilgili alanlara da olumsuz etki yapmasına sebep olabilmektedir. Hatta, olumsuz geribildirim veren kişiye karşı negatif bir algı ve düşünce geliştirerek, ergenlik döneminde çok önemli olan arkadaşlık ilişkilerini bu eleştiriler doğrultusunda geliştirmek bile yaşanan sonuçlar arasında yer alabiliyor.

Ergenlik döneminde başarı ile üstesinden gelinmesi gereken görevlerden biri hatta ilki, bedenimizi kabul etmektir. Fiziksel açıdan çekici olarak kabul edilen insanların toplum içinde daha çok kabul gördükleri, çekici olmayan insanların ise çevre ile olan etkileşim ve iletişimlerinde güçlükler yaşadıkları araştırma sonuçlarından elde edilen bilimsel verilerdir. 

Hayatın en çirkin dönemi olarak adlandırılan ve fiziksel olarak yaşanan değişimlerle süregelen ergenlik döneminde bireyler birçok çelişki ile baş etmeye çalışmaktadırlar. Bir taraftan kendi ayakları üzerinde durmak için ebeveynleri ile alışılagelmemiş bir güç savaşına girerken, dönem dönem ne yapacaklarını bilemeyip onların çözüm yollarına ihtiyaç duyarak başvurmak zorunda kalabilmektedirler. Kendi bedenlerinde olan gelişmeler, onları ayna karşısına geçerek kendilerini incelemeye yöneltmekte, ancak aynada gördükleri görüntü ile televizyonlarda, gazete ve dergilerde, internet sitelerinde gördükleri bedenler arasındaki farklılıklar onları şaşırtmaktadır. Bu çelişki karşısında da ne yapacaklarını bilememekte ve hayal kırıklığına uğrayarak kendilerini beğenmemek gibi bir durumla karşı karşıya kalabilmektedirler. Bu durum, ergenlik döneminde sıklıkla rastladığımız yeme bozukluklarına sebep olabilmektedir. Ayrıca bu sıkıntı ile baş etmekte zorlanan bireylerin benlik ve kendilik algıları ile ilgili fikirlerinde olumsuz yönde değişmeler görülebilmektedir. Bu olumsuzluklar ergenleri depresif duygudurumlarına doğru götürebilmektedir. 

Beden imgesi ile ilgili yaşanan ve çevre tarafından beslenen bir diğer durum da ergenin erken ya da geç olgunlaşmasıdır. Ergenlerin ayna karşısında kendileri ve beden imgeleri ile ilgili düşünceleri şekillenirken, çevreden gelen geribildirimler de bu şekillenmeye yardımcı olurlar. Bu etkileşimde en önemli faktörlerden biri diğer ergenlere kıyasla olgunlaşmanın erken ya da geç oluşudur.

Erken olgunlaşan ergenler genellikle daha çabuk büyüdükleri için çevre tarafından onlara daha çok sorumluluk yüklenmektedir. Geç olgunlaşan ergenler ise erken olgunlaşanlara oranla çocukluk yıllarını daha uzun yaşar gözükmektedirler. Çevreden onlara giden mesaj hala çocuk oldukları yönündedir. Yaşanan bu iki farklı durum her iki grup içinde taşınması ağır bir yükü işaret etmektedir. Erken olgunlaşan birey çevreden gelen mesajlar doğrultusunda yaşından ve bedensel ve bilişsel düzeyinin karşılayabileceğinden daha zor bir problemi çözme durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Geç olgunlaşan birey ise istifa etmiş olduğunu düşündüğü çocukluk mesleğinin yükümlülüklerini hala yerine getirmek zorunda olduğunun çevreden gelen baskısını üzerinde hissetmektedir.

Artık çocukluk döneminden çıkan ve çevresi tarafından “Artık büyüdün.” mesajını alan ergene yine çevresi ve içinde yaşadığı toplum tarafından bazı sorumluluklar ve roller yüklenmektedir. Bir yandan bedensel gelişimi ve onun yankılarıyla başa çıkmaya çalışan ergenin yaşadığı bir diğer çelişki de bu büyüme meselesi ile ilgilidir. Ev dışındaki sosyal çevresinde, arkadaş ortamında her şeye tek başına karar verebilen ve kendi istekleri doğrultusunda tercih yapabilen birey, ev ortamında belki de hala anne-babasının verdiği kararlara uymak zorunda kalabilmektedir. Bu ikilem, bireylerin rol çatışmaları yaşamasına sebep olabilmektedir. Yani, alışverişe arkadaşları ile çıktığında kendi parasını kendi ödeyen ergen, ebeveynleri ile dışarı çıktığında hala maddi olarak onlara bağımlı olduğunu anımsamaktadır. Bazen çocuk bazen ergen oluyor olmak, birey için güç bir durum ile baş edebilmeyi gerektirmektedir.

Yaşı büyüdükçe ergenin yaşam alanı da genişlemektedir. Çevreden gelen yeni ve farklı beklentiler bireyi dengesizliklere sürükleyebilmektedir. Arkadaş gruplarının ve ebeveynlerinin farklı beklentileri arasında kalan ergen, ne yapacağını bilemez ve çaresizliğe kapılır. Problem çözme ve yeni çevreye ayak uydurma becerilerinde yetersizlik yaşayan, neden-sonuç ilişkilerini kurmakta zorluklar yaşayan ergen, bu geçiş döneminde fırtınanın içinde kalmakta ve oradan nasıl çıkacağını arayarak bulmaya çalışmaktadır.

Yakın çevreden gelen beklentilerin yanı sıra toplumsal bir bakış açısı ile baktığımız zaman yaşadığı toplumun da ergenden bazı beklentileri vardır. Çünkü o toplumu geliştirecek ve yarınlara taşıyacak olan kişiler şu anda büyümekte olan bireylerdir. Örneğin bir otobüse bindiğimiz zaman klasik olarak şöyle bir örnekle karşılaşabiliriz. Yaşlı bir teyze otobüse biner ve oturacak yer yoktur. Etrafına bakınmaya başlar. Bu durum genellikle iki şekilde sonuçlanır. Ya gençlerden biri teyzeye yer verir. Ya da kimse yer vermez. Türk toplumunda genellikle yaşlılara yer verilmektedir. Eğer teyze oturacak yer bulursa gence teşekkür eder ve çevresindekilere “Bu ülke onlara emanet, ne iyi yetişmiş bir çocuk, keşke hepsi böyle olsa!” der. Bu ufak sohbette bile aslında toplumun ergenlere yüklediği bazı rollere ait ipuçları bulunmaktadır. Bu ülkenin emanet edileceği kişiler elbette yetişen bireylerdir ve toplu taşıma araçlarında bile bu sorumluluk onlara fısıldanmaktadır. Eğer hiçbir genç teyzeye yer vermezse o zaman teyze kızar ve “Bu ülke bunlara mı emanet edilecek, vah vah!” diyerek bir serzenişte bulunabilir. Burada da toplumun gençten beklediği bazı şeyler olduğu ancak gencin şu anda bunu kesinlikle yerine getirmiyor olduğu ve kendinden yaşça ve yaşamca tecrübeli kişileri hayal kırıklığına uğrattığı, hatta bu kişilerin gencin davranışından dolayı memleketin geleceği ile ilgili kaygıları olduğu mesajları saklıdır. İşte en ufak bir davranış bile toplumun gençten bekledikleri olduğunu ona hatırlatmaya yetmektedir.

Ergenlik döneminde meydana gelen bütün değişiklilerin altında yatan nedenlerden biri de cinsel dürtülerdeki artıştır. Bu dürtülerin şekillenmesinde çevrenin rolü çok büyüktür. Ancak çevreye sıra gelmeden önce aktive olması gereken bazı hormonlar bulunmaktadır. Şef bez olan hipofiz bezinin tetiklediği büyüme ve cinsellik hormonları, bireysel genetik kodlama ve programlama doğrultusunda harekete geçer. Bu kodlama, her bireyde doğuştan getirilmekte ve birey yeterli olgunluğa ulaştığı zaman harekete geçerek ergenliğe giriş belirtilerine start vermeye hazırlanırlar. Uygun zaman gelince, hormonların aktivasyonu başlar. Düzenleyici genler hipofizi harekete geçirir ve FSH, LH, JCSH ve ESTRAİDOL hormonları genetik kodlanmaları doğrultusunda ergenlerin gelişimine katkıda bulunmaya başlarlar. FSH hormonu erkeklerde sperm hücrelerinin oluşumunu, kızlarda yumurta hücrelerinin olgunlaşmasını sağlar. LH hormonu kızlarda östrojen ve progestron salınımını sağlar. JCSH hormonu erkeklerde testosteron salgılanmasını, bu sayede de cinsel organlarını gelişimini ve ses tonunun değişerek kalınlaşmasını sağlar. ESTRAİDOL hormonu ise kozlarda memelerin ve uterusun gelişimini sağlar. İnsan hayatı boyunca toplam iki kere salınan bu hormonlar ve hormon salınımı sonucu ergenin vücudunda meydana gelen değişikliklere Birincil Cinsiyet Özellikleri adı verilmektedir. Kızlar bedenlerinde başlayan bu gelişmelerden sonra birçok toplumda ergenliğin başı olarak ifade edilen ay hali ile karşı karşıya kalırlar. Erkeklerde ise gece aldatmaları ergenliğin başı olarak adlandırılır. 

Birincil Cinsiyet Özelliklerinden sonra devreye bir de İkincil Cinsiyet Özellikleri girer. Bu özellikler vücutta kıllanma, vücuttaki yağ dokusunun artışı, terleme, erkeklerde adem elmasının ortaya çıkması, vücut hatlarının şekillenmesi olarak özetlenebilir. 

Ortaya çıkan tüm bu cinsiyet özellikleri bireylerin cinsel farkındalıklarını harekete geçirmektedir. Bu farkındalığın harekete geçmesi bu özellikler ile başlamakta ve çevrenin tetikleyici özellikleri ile doruğa çıkabilmektedir. Medyadaki imrenilen modeller, bedeni ile ilgilenmeye ve sadece kendiyle ilgilenirken içe dönmeye başlayan ergenler için uyarıcı bir hale bürünmektedir. Yaşanan içsel çatışmaları çözemeyen ergenler, savunma mekanizmalarını devreye sokarak bu sayede bu durumla baş etmeye çalışırlar.

Tüm bu fiziksel, cinsel ve fizyolojik gelişimlerin yanı sıra ergenlik döneminde görülen en önemli gelişim ve değişim basamaklarından biri de ergenin bilişsel düzeyinde görülen değişimdir. Ergenlik dönemiyle birlikte merkezi sinir sisteminde de bazı hareketlenmeler olmaktadır. Özellikle prefrontal kortekste meydana gelen hızlı değişiklikler zihinsel hareketlenmeleri arttırmaktadır. Aksonların üzeri miyelin kılıfı ile kaplandıkça gri olan beynin rengi parietal-frontal ve pefrontal lobda yoğun olarak beyaza doğru değişmektedir ve beyindeki bilgi akışı hızlanmaktadır. Beyindeki elektriksel dalgalar ve organizmada görülen değişiklikler ve “Nasıl olsa bana hiçbir şey olmaz.” düşüncesi sosyal tecrübe azlığı yaşayan ergenleri risk alma davranışlarına ve hareketin fazla olduğu aktivitelere yönlendirmektedir.

Ergenlik dönemindeki bireyler bilişsel gelişimleri doğrultusunda varsayımsal olarak düşünebilmeye, problem çözmeye, mantık yürüterek muhakeme edebilmeye, sorgulamaya başlarlar. Bu süreçte çevrelerinden gelen uyarıları hepsini koşulsuz olarak kabul etmeden önce kendi mantık süzgeçlerinden geçirir, sorgular ve eğer kendilerine uygun gelirse kabul ederler. Bu yaş grubundaki kişilerde ya siyah- ya beyaz, ya doğru- ya yanlış olduğu için sunulan öneriyi ya kabul ya ret ederler. Belki olabilir gibi bir düşünceleri yoktur. 

Ergenlik döneminde yaşanan tüm bu gelişmeleri ve değişmeleri göz önüne alarak analiz ettiğimiz zaman, ortaya şöyle bir görüntü çıkmaktadır. Ergenlik bireyde birtakım fizyolojik, fiziksel ve bedensel değişikliklerle başlamakta, bu değişikliklere bilişsel değişimler eşlik etmektedir. Yani bireyde ilk başlayan değişim organizmada-bedende başlamaktadır. Bu değişimlerin farkındalığı ise bireye çevreden gelen mesajlar ile ulaşmaktadır. Bir süre sonra çevreden gelen bu mesajlar ergen için önem kazanmakta ve ergenin duygusal ve sosyal gelişimine etki etmektedir. Bu mesajla ile birey bedeninde başlayan değişimleri şekillendirmeye devam etmektedir. Olumlu gele çevresel uyaranlar ve mesajlar bireyin oluşmakta olan kimliğine olumlu katkılar yapmakta, olumsuz gelen mesajlar ise kimlik gelişimine negatif etkide bulunmakta ve benlik algısını olumsuz yönde etkileyerek yetişkin yaşantısına sağlam olmayan yatırımlar yapabilmektedir. 

Yani ergenlerin gelişiminde çevre tek başına olayı başlatan bir faktör değildir. Bireyi bu değişime tetikleyen içsel faktörleri şiddetle destekleyen ve bireyin şekillenmesinde üst düzey rol oynayan bir faktördür. Belki de bu soruyu şu şekilde özetleyebiliriz: ergenlik döneminde bireye eşlik eden başrol oyuncuları; bireyin gelişimlerini tetikleyen hormonlar, genetik kodlamalar, bilişsel ve fiziksel değişimlerdir. En etkili yardımcı rol ise bu değişimlere geribildirim veren çevreye düşmektedir.

Ergenlik döneminde bulunan bireylerin üstlendiği görevlerden biri de duygusal olarak diğer yetişkinlerden bağımsızlığını alarak kendi ayaklarının üzerinde durabilme becerisini kazanmaktır. Daha dünyaya geldiği ilk andan itibaren ilk görevi sağlıklı ve güvenli bir bağlanma ilişkisini gerçekleştirmek olan birey, doğumdan sonraki ilk yıllarda da hep yetişkin kontrolü, desteği ve süpervizyonuna ihtiyaç duymaktadır. Ergenliğe giriş ile birlikte bireyin yavaş yavaş kendi ayakları üzerinde durabilmeye yönelik gelişimi başladığından ergen ve anne-baba arası çatışmalar baş göstermektedir.

Bilişsel gelişimi ergenlik döneminde hızla devam eden birey, muhakeme etme, akıl yürütme ve sorgulama becerilerinin edinimi ile birlikte bu yaşına dek evde konan tüm kurallara itiraz etmeden uyma davranışı gösterirken, bu dönem ile birlikte bu kuralları neden sorgulamadan kabul ettiğini düşünmeye başlar. Neden dışarı çıkarken izin almak zorundadır? Neden saat 6’da evde olmak zorundadır? Neden birlikte dışarı çıkacağı arkadaşlarını ailesi tanımak zorundadır? Neden ailesinin yatmasını söylediği saatte yatmak zorundadır? Neden ödevlerinin annesinin söylediği saatte yapmak zorundadır? Kendi istediği saatte de pekala ödevlerini tamamlayabilir. 

Kuralları sorgulama evresi, ergenin ibresini yavaş yavaş kuralları koyan kişilere doğru çevirmeye başlar. Bugüne dek evde otorite figürü olan ve her dedikleri koşulsuz olarak kabul edilen anne ve baba,  çocuklarının ergenlik dönemi ile birlikte her dediklerini artık itiraz etmeden, nedenini sorgulamadan ve mantık temelli bir açıklama duymadan kabul etmeyen bir birey olduğunu fark etmeye başlarlar. 

Bu dönemde ergenler anne-babaları tarafından anlaşılmadıklarını, yaşadıkları hakkında anne-babasının en ufak bir düşüncesi olmadığını düşünür. Anne-babalar da anlaşılmadıklarını, çocuklarının neden bu kadar değişken olduğunu, neden onların koyduğu kuralları ve değerleri sorguladıklarını ve eden onlara karşı geldiklerini düşünürler. Ergenin gözünde anne-babası artık kusursuz kişiler değildir. Ergen artık ebeveynlerine eleştirel bir bakış açısı ile bakmaya başlar. Aslında tüm bu değişmeler ergenin kimlik mücadelesi içinde olduğunu bize gösteren ipuçlarıdır.

Ergenlik dönemindeki bireyler hayatın birçok anında ve alanında ikilemler ile karşı karşıya kalırlar. O gün canları sinemaya gitmek istemektedir. Hemen arkadaşlarına telefon ederler ve bir film seçerek gitmeye karar verirler. Ancak arkadaşları yanlarında kuzenlerini de getireceğini söyleyince bütün plan suya düşebilir çünkü kuzenler küçüktür ve onlarla geziyor görünmek çevreden pek olumlu geribildirimler almayacak belki de alay konusu olacaktır. Sırf kuzenler geleceği için çok görmek istedikleri filmden bir dakika önce çok gitmek isterken bir anda vazgeçip fikir değiştirebilirler. Bu tarz ikilemleri her an yaşayabilirler. Ya da ergen yeni kıyafetler almak istemektedir ve ebeveynlerini gidip alışveriş yapmaya ikna etmiştir. Sıra evden çıkıp alışveriş merkezindeki dükkanları gezmeye geldiğinde ise ergen evde hevesle alacağını anlattığı kıyafetlerin neredeyse yüzüne bile bakmamaktadır.

Anna Freud’a göre ergenlik dönemi 2,5 yaş döneminin tekrarı gibidir. Bu yaştaki bireyler tıpkı çocukluğun ilk yıllarında olduğu gibi içe dönebilirler. Bedenlerindeki farklılaşma ve gelişim bireyi iç dünyası ile baş başa bırakabilir. Ergenlik dönemi ile birlikte bastırmakta oldukları cinsellik dürtüleri yavaş yavaş karşılarına çıkmaya başlar. Erken çocukluk döneminde yaşanmış olan ödipal karmaşa bu sefer çözümlenmek üzere ergenin karşısındadır. Ancak çocukluk döneminde karşı cinsten olan ebeveynle özdeşleşerek geçici olarak çözülmüş olan bu karmaşa, şimdi nasıl çözülecektir? 

İşte burada devreye ergenin geliştirdiği savunma mekanizmaları girmektedir. Anna Freud’ a göre ergenler bu durumda devreye özdeşleşme mekanizmalarını sokmaktadır. Böylece ergenler hemcinsleri olan ebeveyn ile özdeşleşmeyi bir çözüm olarak kullanırlar. Erkek ergen babası, kız ergen annesi ile özdeşleşir. Ancak yine de anne-babayı beğenmeme, onları eleştirme, sorgulama süreci devam etmektedir. Bu dönemde ergenler hem bu savunma mekanizmalarının hem çevrenin hem de dürtülerinin etkisiyle arkadaşlara doğru bir yönelim içine girerler. Anne-babalarında arayıp bulamadıklarını hatta farkında olmadan anne-babalarında olanları arkadaşlarında ararlar. Ancak bulamazlar. Bu da ergenleri sık sık arkadaş değiştirmeye yöneltir. Ergenin iç dünyasında neler olup bittiğine anlam veremeyen anne-baba, çocuklarının neden bu kadar sık arkadaş değiştirdiğini anlayamaz. Bu da ev içinde arkadaşlar ile ilgili sohbetler açıldığı zaman anne-babanın ergeni bu konuda sorguya çekmek istemesi, ergenin özgürleşmeye çalıştığı bu dönemde neden hala ona karıştıklarını sorgulaması ve sorulara yanıt vermemesi ve genellikle anne-babanın sorunun cevabına ulaşmak için üsteleyerek ergeni sohbet ortamından kaçırtmaları ile son bulmaktadır. Bu olaydan çocuk bazı dersler çıkarmıştır. Bir daha ebeveynlerine arkadaşları ile ilgili bir şey anlatmamaya karar verebilir. Bu da riskli bir yaş grubunda olan ergeni ailesinden uzaklaştırabilir ve ailenin yapmasından hoşlanmayacağı davranışlara (sigara-alkol kullanma, okulu kırma, geç saatlere kadar gezme, ailenin sevmediği tarzda müzik dinleme, vs.) yönlendirebilir. Çünkü ergene göre bu davranışlar belki de ailesini cezalandırmak için keşfettiği bir yöntem olabilmektedir. 

Blos’a göre ise ergen karşına tekrar çıkan bu ödipal karmaşayı geriye dönerek çözebilecektir. Blos burada iki türlü çatışmadan söz etmektedir: a) negatif ödipal çatışma b) pozitif ödipal çatışma. Negatif ödipal çatışmada ergen, karşı cinsten olan ebeveyne sevgisini yönlendirmekte, pozitif ödipal çatışmada ise sevgisini hemcinsi olan ebeveyne yöneltmektedir. Eğer ergen bu çatışmayı sonlandırabilirse, aile dışındaki nesneler yönelmesi daha kolay olacak ve ergen ebeveynlerinden ayrışarak bağımsızlığa doğru yönelecektir.  Bu durum ise ebeveyn-ergen arası izin alma, ev dışında geçirilen saat sayısını ayarlama, izin alabilme ya da almaya gerek duymama gibi sıkıntıları beraberinde getirebilmektedir.

Ergenlerin bu dönemde kullandığı bir diğer savunma mekanizması ise çileciktir. Ergenin bu zamana kadar bastırmış olduğu dürtüleri açığa çıkmaya başlamıştır. İd bu dürtülerin hemen ihtiyaçlarını gidermesini söylemektedir. Ödipal dönem sonucunda gelişmeye başlayan süperego ise bu ihtiyaçları bastırmaktadır. Bu durum ergeni rahatsız etmektedir. Bu nedenle ergen çilecilik savunma mekanizmasını devreye sokar ve haz alma durumunu erteleyerek kendini bu durumdan uzaklaştırır. Burada devreye entelektüelleştirme savunma mekanizması devreye girebilir. Birey yaşadığı bu durumu daha mantıklı bir şekilde açıklar ve konuyu değiştirerek tartışmalara katılmaya başlayabilir. Bu durumda ergeni aile platformunda evin ekonomisinin nasıl planlanacağı gibi konularda fikir beyan ederken bulmak mümkündür. Burada devreye süperego da girmektedir. Gelişmekte olan süperego, ergenin var olan potansiyelini fark etmesinde yol gösterici bir rol oynamaktadır. Kendi gücünün farkına varmaya başlayan ergen daha çok sorumluluk almaya başlayabilir böylece kendini aile platformunda söz sahibi hissederek önerilerde bulunabilir. Bu da çocuklarının büyümeye başladığını ebeveynlere gösteren bir durum olarak kendini göstermektedir ve aslında ergenin önerilerde bulunuyor olması anne-babanın hoşuna gidebilmektedir.

Kendi potansiyellerinin ve iç güçlerinin farkına varmaya başlayan ergenler, Blos’a göre anne-babalarından ayrışarak hayatlarına devam etmek istemektedirler. Blos bu dönemi, çocukluğun 2,5-3 yaş dönemine benzetmektedir. Nasıl ki o dönemdeki çocuk her soruya “Hayır.” yanıtı ile karşılık vermekte, oyuncaklarını kimseye vermeyerek içe dönmekte ve benmerkezci davranmakta, masada duran telefonu alıp fırlatarak gücünü denemekte ve çevreye gücünü göstererek kendini kabul ettirmek istemekte ise; ergenler de anne-baba ile ilişkilerini minimuma indirerek artık onlardan ayrılabileceklerini hem kendilerine hem anne-babalarına hem de çevreye kanıtlayarak güçlerini göstermek istemektedirler. Bu bireyselleşme sürecine Blos, Margaret Mahler’in “Birinci Bireyselleşme Süreci”nin ardından “İkinci Bireyselleşme Süreci” adını vermiştir. Bu süreçte ergenin temel amacı anne-babadan ayrışmak ve kendi yapılarını sağlamlaştırmaktır. Bu dönemde ayrışma çabasında olan ergen, tıpkı çocuklukta kullandığı geçiş nesneleri gibi aracılara ihtiyaç duyar. Bu nesneler çocuklukta bir ayıcık, bir oyuncak köpek olabilirken, ergenlikte ise bu nesnelerin yerini arkadaşlar, yaşanan anıların yazıldığı hatıra defterleri, yaşananların anlatıldığı şiir defterleri, hayran olunan ünlülerin fotoğraflarının toplandığı albümler almaktadır. 

Bu geçiş nesneleri, ergenlerin bireyselleşme sürecinde ailesine daha eleştirel bir gözle bakmasına neden olabilmektedir. Daha önceden hep “doğru” olarak kabul ettiği her şey artık bir sorgudan geçmektedir. Bu dönemde de zıtlıklar ergenin hayatında yer almaktadır. Ergenler bir yandan ebeveynlerini çok severken, bir yandan da onlara eleştirel bir bakış açısıyla bakabilmektedirler. 

Bu dönemde de ergenlerde bazı regresif durumlar söz konusu olabilmektedir. Aslında bu regresyon bir savunma mekanizması olarak da adlandırılabilir. Ancak bu durumlar anne-baba için çocuklarına uyarı yapılması gereken birer durum olarak görülmektedir. Örneğin ergenler kendilerini banyoya kapar ve saatlerce oradan çıkmayabilirler. Haftada bir kere saçlarını yıkamak onlara yeterli gelmektedir. Saçlarına her gün jöle sürerler ama bir önceki gün sürdüklerini yıkamadan…En çok sevdikleri siyah t-shirtleri üç gündür üstlerindedir ama onu çıkarıp yıkanması için makineye atmak akıllarından bile geçmez…İşte bu tür gerilemeler ebeveynleri çıldırtmaktadır. Odalarını toplamamaları, üst-başlarına gereken önemi vermiyor olmaları ergen-ebeveyn etkileşiminde yaşanan tartışmaların bir diğer sebebi olmaktadır.

Blos’a göre ergenlik altı evreden oluşmaktadır. İlk dönem olan latent dönemde ergen çatışma yaşamamaktadır, eğere çocukluk döneminden kalan çatışmaları halen devam ediyor ise onları çözmektedir. İkinci dönem olan ergenlik öncesi dönemde ergen, negatif ödipal çatışma yaşamaktadır ve bu çatışma onu akran grubuna yöneltmektedir. Üçüncü dönem olan erken ergenlikte ergen halen negatif ödipal çatışmayı yaşamaya devam etmekte ve aile dışındaki nesneler ile bu çatışmayı çözmeye çalışmaktadır. Dördüncü dönem olan orta ergenlikte birey pozitif ödipal çatışmayı ortadan kaldırmaya uğraşmakta ve yine çözümünü aile dışı nesnelerde aramaktadır. Geç ergenlik döneminde ise yaşana ödipal çatışma artık son bulur ve bu sayede cinsel kimlik yerleşmeye başlar. Orta ergenlik döneminden itibaren ergenler karşı cinsten bireylere ilgi duymaya başlar ve karşı cinsle olan ilişki ergen için doyurucu ve en önemli ilişki şeklini almaya başlar. Bu sağlıklı bir gelişim sürecinin ilerlediğinin göstergesidir.

Ergenliğin tüm bu evrelerinde aslında birey bağımsızlaşma, kendi ayakları üzerinde durabilme, kendini ifade ederek söz sahibi olma ve karar verebilme yetkisine sahip olabilmeyi istemektedir. Ergenin tüm bu istekleri hem kendisi hem de anne-babası için yeni ve uyum sağlaması güç süreçler olabilmektedir. Burada anne-babalara düşen rol; çocuklarının büyümeye başladığın kabul ederek onlara destek olmak, değerli olduklarını ve ne olursa olsun her koşulda karşılık beklemeksizin sevildiklerini hissettirmektir. Evet, ergenlik hepimizin yaşadığı, zorlukları olan ama yaşanmadan gelişilmesi ve öğrenilmesi mümkün olmayan bir süreçtir. Eğer ebeveynler bu süreci kendilerinin de yaşadığını unutmazlarsa bu değişim süreci herkes adına daha sağlıklı bir şekilde noktalanacaktır.
Ergen ve Akran-Arkadaş İlişkileri
Ergenlik döneminin başlaması ile birlikte ergen anne-babadan ayrışmak dışında başka bir gelişimsel görev ile karşılaşır: arkadaş ilişkileri kurma ve bunları geliştirme. Havighurst’e göre ergenlikteki gelişim görevlerinden bir tanesi, ergenin her iki cinsten yaşıtlarıyla yeni ve daha olgun ilişkiler kurmasıdır. Bu görev Havighurst tarafından şu şekilde tanımlanmıştır: ilk ergenlikte ergen genellikle aynı cinsten arkadaşları ile ilişki kurmaktayken; ergenlik ile birlikte bu ilişkilerin yerini daha olgunlaşmış kadın-erkek ilişkileri almaktadır. Bu ilişkinin gerçekleşebilmesi için ergen hemcinsleri ve karşıt cinsten oluşan karma bir grup içerisinde iken neyi, nasıl söyleyeceğini ve toplumsal etkinliklere nasıl katılacağını öğrenmek durumu ile karşı karşıya kalır. Tüm bu görev ve etkinliklerin gerçekleşmesi sürecine kültürün çok büyük bir etkisi vardır. Bu ilişkiler içinde yaşanılan kültüre uygun bir şekilde gerçekleşmektedir. Bu etkenin yanı sıra içinde bulunulan sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel statü de bu gelişim görevlerinin nasıl şekilleneceğini etkilemektedir. Örneğin Havighurst’ün bulgularına göre: orta sınıf Amerikalıların toplumsal başarıyı çok sayıda arkadaş sahibi olmayı, yüksek statüyü, geç evlenmeyi tercih ettiklerini; buna tam zıt gelen bir tutum olarak alt sınıfın erken cinsel yaşantıya, erken evliliğe, çeteleşmeye, komşuluk ilişkilerine yöneldiği ortaya çıkmıştır. 

Ergenlik, genellikle aileden uzaklaşarak arkadaşlar ile dolu bir dünyaya atılan bir adım olarak görülmektedir. Ergenler, beklenildiği üzere, zamanlarının çoğunu arkadaşları ile, daha azını ise aileleri ile birlikte geçirmektedirler. Bunun nedeni olarak; ergenlerin arkadaşları ile vakit geçirerek kendilerine bir sosyal hayat kurmalarından ve duygusal ve destekleyici güç olarak arkadaşlarını görmelerinden bahsedilebilir. Aslında arkadaşlık ilişkileri her zaman önem verilen bir konu olmuştur ancak şu sonuç bu durumun ciddiyetini bizlere tekrar hatırlatmaktadır ki; ergenler vakitlerinin 1/3’ünü arkadaşları ile geçirmektedirler.

Bu noktada değinilmesi gereken önemli bir kavram farklılığı vardır: akran ve arkadaş. Akran, kişi ile aynı yaşta olan, ortak noktaları olabileceği gibi birbirini hiç tanımamış olan kişileri içerebilmektedir. Ancak arkadaş; bireyin birebir ilişkide olduğu, ortak noktalarda, beğenilerde buluşabildiği, birlikte vakit geçirmekten keyif aldığı yaşıtlara verilen isimdir.

Ergen, çocukluk çağından çıktığı zaman ev ortamı ona dar gelmeye başlar. Anne-baba ile aynı noktalarda buluşamamaya, birçok alanda aynı fikri paylaşmamaya ve bir çok konuda farklı bakış açılarına sahip olarak çatışma yaşamaya başlayan ergen, kendi ile aynı yaşantılara sahip olan, aynı ev içi sıkıntıları yaşayan, bağımsız ve karışılmadan kendi kurallarını koyarak hayatını yaşamak isteyen aynı paydada buluşabildiği arkadaşları ile vakit geçirmeyi tercih etmeye başlar. Çünkü ev ortamında anlaşılmadığını, değerli olmadığını, hala çocuk olarak var olduğunu hisseden ergen, bu yeni ortamda anlaşıldığını birey olarak değer gördüğünü ve “büyük” bir birey-yani yetişkin- olduğunu hissetmektedir. 

GEÇMİŞ YAŞANTILARIN ARKADAŞ İLİŞKİLERİNE ETKİSİ

Bu dinamik sistem içinde var olabilmek için bireyi ergenlik dönemine kadar getiren çocukluk dönemi arkadaşlık ilişkilerine ve sosyal becerilerine göz atmak gereklidir. 

Arkadaşlık kavramı, daha ilk çocukluk yıllarında gelişmeye başlamaktadır. Her birey çocukluktan ergenliğe bir arkadaşlık ilişkisi ve sosyal beceri altyapısı ile gelmektedir. Çocukluk dönemindeki arkadaşlık ilişkileri genellikle ebeveynler tarafından başlatılıp yönlendirilen ve geliştirilen ilişkiler olmaktadır. Ebeveynlerin arkadaşlarının çocukları ile kurulan arkadaşlık ilişkileri buna örnek olarak gösterilebilir. Medyanın, özellikle televizyon showları, filmler ve popüler şarkı ve şarkıcıların ve daha ileri yaşta olan ergenlerin de çocukların arkadaş ilişkilerine ve ilişki kurma becerilerine etkisi olmaktadır. Çocukluk döneminde arkadaşlıklar genellikle yakın yerlerde oturan ya da aynı sınıfta olan kişilerle kurulmaktadır. 

Hatta tüm bunların yanı sıra, Bronfenbrenner’in mezosistem kavramı da arkadaş ilişkilerinin gelişimini etkilemektedir. Distal ve proksimal, yani yakın ve uzak sosyal bağlamlar, arkadaşlık ilişkilerine etki etmektedir. Proksimal yani yakın bağlamlar; arkadaş ilişkilerini direk olarak etkileyen etkenlerdir. Bunlara örnek olarak komşular ve komşuluk ilişkilerini, yaşanılan yeri, okul ve okul ilişkilerini gösterebiliriz. Distal yani uzak bağlamlar; arkadaş ilişkilerini dolaylı olarak etkileyen etkenlerdir. Bunlara örnek olarak adalet sistemi ve iş koşulları gösterilebilir. Bunların yanı sıra, makrosistemin de, yani kültürel normların da arkadaşlık ilişkilerinin kalitesini ve şekillenişini etkilediği görülmektedir. 

Çocukluk döneminde daha sınırlı arkadaşlık ilişkisi kuran ve bunu sürdürmekte sıkıntı yaşayan bireyler, aynı zorlukları hayatlarının ilerleyen dönemlerinde de yaşamaktadırlar. Hodges (1999)’ın araştırma sonuçlarına göre, arkadaşlık ilişkisi kuramayan ve arkadaşı olmayan bireyler, zorbalık ve kabadayılık yapma konusunda daha çabuk hedef yönelen kişiler olabilmektedirler. Yetişkinlik döneminde ise bu kişiler, dışlanma ve grubun dışında kalma gibi durumlar ile sıklıkla karşı karşıya kalmaktadırlar.  

ARKADAŞ İLİŞKİLERİNİN YAPISI

Çocukluk ve ergenlik döneminde arkadaş ilişkileri bazı evrelerden geçmektedir. İlkokulun ilk yıllarındaki evrede ilişkiler çocuklarını birbirlerine verdikleri hediyeler ve ödüller üzerinden yürümektedir. Bu evreye “ödül evresi” adı verilmektedir. Bir sonraki evreye “normatif evre” denmektedir. Bu evrede ise, çocuklar arasında paylaşımlar başlamakta ve bazı normlar oluşmaktadır. Üçüncü evre olan “empatik evre”de karşılıklı anlayış, ortak paydalarda buluşan ortak ilgiler ve kendine ait sırları paylaşma başlamaktadır.

Bireyler ergenlik dönemine geçtikleri zaman arkadaşlık ilişkileri hem daha önemli hem de daha karmaşık bir hal almaktadır. Arkadaşlığın boyutları ve şekli değişmektedir. Arkadaşlık ilişkileri ilerleyen yıllarda karşılaşılacak olan romantik ve seksüel ilişkiler için de zemin hazırlamaktadır.

Çocukluk ve ilk ergenlik dönemindeki arkadaşlıklar genellikle iki kişiden oluşan ilişkilerdir. Bu tarz arkadaşlıklara “çift arkadaşlığı” adı verilmektedir. Genellikle kızlar arasında yaygın olarak görülmektedir.

Arkadaşlık ilişkileri bazen formal şekilde oluşmaktadır. Buna örnek olarak yetişkinler tarafından oluşturulan ve süpervize edilen sosyal faaliyet, spor takımları, dini gruplar veya toplumsal faaliyet gruplarında sürdürülen ilişkileri gösterebiliriz. İnformal olarak sürdürülen ilişkiler ise yetişkin süpervizyonu olmaksızın gençler tarafından oluşturulan ve sürdürülen bir grup arkadaş ilişkisini veya yakın çevrede oturan arkadaşlardan oluşan oyun gruplarını içermektedir. Bu tarz küçük grupların sınırları belirlenmiştir. Bu gruplara “klik” adı verilmektedir. Kliklerde grupta yer alan kişiler her şeyi birlikte yapmaya çalışırlar ve etkileşim kurma temelli bir paylaşımları vardır. Genellikle aynı cinsten üç ya da dört kişiden oluşur ve dostluk, güvende olma, becerilerini değerlendirme olanağı sağlar. Dunphy (1963)’nin bulgularına göre ergenlerin %70-80’i bir klik üyesidir.

Bunun yanı sıra, ergenler bu dönemde birden çok “klik”in üyesi olabilmektedirler. Formal olarak bir spor takımının grubuna ait olan genç, aynı zamanda okul içerisinde ve mahalle içerisinde iki “klik”in daha üyesi olabilmektedir. 

Çift arkadaşlığı ve klik gibi ait olunabilecek bir diğer arkadaş grubu da daha büyük sayıda ergenden oluşan gruplardır. Okullarda ve topluluklarda görülen bu gruba “topluluk”, ”takım” ya da “yığın” adı verilmektedir. Diğer gruplara göre daha geniş, üye sayısı daha fazla olan, ortak ilgileri paylaşan, genellikle 10-20 kişiden oluşan gruplardır. Kliklerin tam tersi bir özellikleri vardır, yani tek cinse ait ergenlerden değil her iki cinse de ait ergenlerden oluşmaktadır. Genellikle sadece hafta içi günlerde değil, hafta sonlarında parti, dans, spor gibi etkinliklerde birlikte vakit geçirirler. Bu tarz gruplarda genellikle etnik ya da sosyo-ekonomik özellikler, oturulan yer ve bireyin özellikleri önem kazanmaktadır. Zenginler-fakirler, kuzeyliler-güneyliler, siyahlar-beyazlar, futbolcular-basketbolcular gibi sınıflamalar bu grupları şekillendirmektedir. Kliklerde ve çift arkadaşlıklarda yer almayan ancak bu gruplarda var olan bir özellik de; gruba ait olmanın iletişim ve etkileşim ile değil daha çok tanınma ile ilgili olmasıdır.

Bu grupların dışında bir de “çete” adı verilen gruplar bulunmaktadır. Çeteler genellikle daha geniş kent alanlarında ortaya çıkmaktadır. Azınlıkların ve alt sosyo-ekonomik sınıflara ait bireylerin oluşturduğu gruplardır.

Ergenler neredeyse tüm enerjilerini bir gruba ait olmak için harcarlar. Grubun dışında kalmamak adına grubun tüm kural ve sınırlılıklarına uyum sağlar ve grup dışında kalmamak için neredeyse “baskı” altında kalabilirler. Bu durum, aslında içinde bulundukları yaş grubuna ve gelişim özelliklerine uygun bir gelişmedir. Bazı anne-babalar ergenlik dönemindeki çocuklarının hep evde oturup ders çalışmasından övgüyle bahsetmektedirler. Aslında bu durum ergenlerin içinde bulunduğu ruhsal, bilişsel ve fiziksel gelişim özellikleri ile çok örtüşmemektedir ve aslında dikkatle takip edilmesi gereken bir noktadır.

Her grubun kendine ait bazı özellikleri vardır. Grubun özelliklerine uygun olan giyinme tarzları, genel davranış biçimleri, konulma şekilleri, kullanılan ifadeler, dinlenilen müzikler, gidilen yerler, “takılınan” mekanlar, boş zaman aktiviteleri aynıdır ve bize grubun özellikleri hakkında bilgi verir.

Ergenlik dönemi boyunca bir gruba ait olma ve popülerlik kavramları önem kazanmaktadır. Coleman(1961)’ın bulgularına göre popüler olma, derslerde ve akademik başarıda üst düzey performans göstermekle değil, herhangi bir spor faaliyetine devam etmeye ve bir gruba ait olmaya bağlıdır. Ayrıca ergenin arkadaşları tarafından aranıyor olması, arkadaşlarının onu beğenmesi ve benimsemesi, ergenin benlik saygısı için önemli bir koşuldur.

Ait olunan arkadaş grubu bireyin sosyal beceri gelişimine, kişilik gelişimine, çevresi ile ilişki kurma biçimine katkılar yapmakta ve bu becerilerin gelişimini etkilemektedir. Akran grubu ergenin kimlik kazanım sürecini hızlandırmaktadır. Grup, ergen için bir ayna görevi yaparak bireyin kendisini tanımasını, dışarıdan nasıl görüldüğünü bilmesini ve kendini değerlendirmesini sağlar. Grup içinde ergenlerin sosyal becerileri ve ilişki kurma paternleri de gelişmektedir. Ayrıca cinsiyete ait model bulma ve cinsiyet davranım kalıplarını öğrenme konusunda da grup ergene örnekler sunabilmektedir. Yaşanılan üzüntüler ve duygusal krizleri ergenler ait oldukları gruplarda çözmektedirler. Parlee (1979) tarafından yapılan araştırma sonuçlarına göre 4.000 deneğin %51’i bir duygusal sıkıntı durumunda bu sıkıntının paylaşımı ve çözümü için ailesine değil arkadaşlarına yönelmektedir. Bu araştırmanın bir diğer sonucuna göre ergenlerin %68’inin 1-5 arasında yakın arkadaşı bulunmaktadır. Arkadaşlarda önemli olan özellikler ise yaşlarının yakınlığı ve fiziksel görünümdür. Arkadaşlarda aranan önemli niteliklere bakıldığında ise güvenli koruma (%89), sadık olma (%88), sıcaklık ve sevecenlik (%82), destek olma (%76), açık sözlülük (%75) ve mizah duygusu (%74) yer almaktadır. 

Arkadaşlığın işlevlerine baktığımız zaman Duck (1973) bu özellikleri şöyle özetlemiştir:
* Bireye ait olma duygusu sağlaması
* Bireyin duygusal bütünlüğünü ve kararlılığını sağlaması
* Bireye iletişim fırsatı sağlaması
* Bireye yardım ve destek sağlaması
* Bireye değerli olduğu duygusunu vermesi
* Bireye başkalarına yardım etme fırsatı sağlaması
* Kişiliğin desteklenmesi. 

ERGENLİKTE ARKADAŞLIK

Sosyal gelişimin becerilere yansımasının yoğun olarak yaşandığı ergenlik döneminde ergenler bu becerilerini arkadaşlık ilişkilerini arttırmak adına yoğun biçimde kullanmaktadırlar. Araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre arkadaşlık kolay gibi gözüken ancak aslında incelenmesi gereken en önemli konulardan biridir. Yapılan araştırmalara göre ergenlerin neredeyse çoğu en az bir yakın arkadaşları olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak bu dönemi takip eden altı ay içinde ergenlerin en yakın arkadaşlarının değişebildiği görülmüştür. Brendgen ve arkadaşlarının (2001) araştırma sonuçlarına göre kız ergenler erkek ergenlere oranla arkadaşlık ilişkilerine daha fazla anlam atfetmektedirler. Ancak Smith ve Schneider (2000)’in araştırmasına göre ise hem kız hem erkek ergenler arkadaşlık ilişkilerine eşit düzeyde değer vermektedirler.

Ergenlik dönemindeki arkadaşlık çocukluk dönemi arkadaşlığından farklıdır. Bu dönemde bireyler için paylaşım çok önemlidir. Fıkra-espri ve şakaların paylaşımı ile başlayan arkadaşlıklar ilerleyen dönemlerde arkadaşlığın anlamı ve güven duygusu geliştikçe sırların ve kişisel problemlerin paylaşımına dönüşmektedir. Hatta arkadaşlar arası hediye paylaşımları ve ev ziyaretlerinde artışlar görülmektedir. Ev ziyaretlerindeki artış zamanla yerini birbirinin evinde kalma ve evde parti düzenlemeye bırakabilmektedir. Erwin (1993)’e göre bilişsel gelişimde ve problem çözme becerilerinde görülen gelişmeler sayesinde ergenlik dönemindeki arkadaşlıkların sayısında daha fazla artış görülmektedir. Çocukluk döneminde olduğu gibi ergenlikte de arkadaşlık için yakın olma kavramı çok önemlidir. Ancak ergenlikte seçilen arkadaşlıklarda sadece aynı mahallede oturuyor olmak bir etken değildir çünkü ergenler çocuklara göre daha serbest hareket edebilmekte ve ebeveynleri olmaksızın mekan değiştirebilmektedirler. Yine de yakın olma kavramı arkadaşlık için çok önemlidir. Dubois ve Hirsch (1990)’in araştırma sonuçlarına göre Afrika kökenli Amerikalı erkek çocukları, Avrupa kökenli Amerikalı erkek çocuklarına göre okullarda ve mahallelerinde daha sıkı ve sağlam ilişkiler kurmaktadırlar.

Arkadaşlık ile ilgili kavramlardan en önemlileri güven duyma, birlikte bir şeyler yapma isteği, birbirine bir şeyler alıp verme, zamanla birbirini tanıma ve duyarlı olma, düşünce ve duyguları paylaşma, empatik olma, karşılıklılık, sadakat, eşitlik, dikkate alma ve bağlılıktır.

Arkadaşlık ile ilgili en önemli kavramlara bakıldığı zaman ilk olarak eşitlik ve karşılıklılık en önemli normatif etkenlerdir. İkinci en önemli etken ise arkadaş olarak seçilen kişilerin genellikle özellik olarak bireye benzeyen kişiler olmasıdır. Ancak bu noktada Clark (1989)’a göre zenci ergenler arkadaş seçiminde beyaz ergenlere oranla benzerlik özelliğine azınlık olmaları sebebiyle daha az önem vermektedirler. Üçüncü en önemli etken olarak bireylerin en yakın arkadaş olarak genellikle kendi cinsiyetlerinden bir kişiyi seçtikleri görülmektedir. Dördüncü olarak ise kız ergenlerin erkeklere oranla mahremiyet kavramına daha çok önem verdikleri görülmektedir. 

Mahremiyet, sadece seksüel bir anlam taşımamakta aynı zamanda bilişsel, duyuşsal ve davranışsal boyutlara da sahip olmaktadır. Bu kavram hem arkadaş hem de romantik ilişkilerde kullanılabilen bir kavramdır. Mahremiyet, olaylara başkalarının bakış açısıyla bakabilmeyi ve başkalarının duygularını hissedebilmeyi de içermektedir. Bunun yanı sıra mahremiyet, paylaşımların paylaşılan kişiler arasında kalması, güvenilir davranış kalıplarına uygun davranma, bağlılık, etkili iletişim ve karşılıklılık kavramlarını da kapsamaktadır. Romantik ilişkilerde cinsellik, mahremiyet kavramının içinde yer alabilir.

Mahremiyet kavramı hakkında Orlofsky ve arkadaşlarının kullandığı üç temel ölçüt bulunmaktadır:

1. bireyin kız ve erkek arkadaşlarının kapsamı
2. bireyin yakın zamanda bağımlı bir aşk ilişkisi yaşayıp yaşamadığı
3. bireyin arkadaşlık ilişkilerinde, flörtte veya aşk ilişkilerindeki derinliği ve kalitesi. (bu kavram olgun mahremiyet olarak tanımlanmaktadır.)

Bu üç ölçüte bağlı olarak Orlofsky’nin beş mahremiyet statüsü şöyle tanımlanmaktadır:

1. mahrem ( derin-bağımlı ilişkilerde)
2. mahremiyet öncesi (farklı duygu durumlarının olduğu derin ilişkilerde)
3. sahte yakınlık (bağlılığın olduğu ancak yakın ve derin olmayan ilişkilerde)
4. kalıplaşmış (yüzeysel ilişkilerde)
5. yalıtılmış (ilişkilerin yokluğunda)

İki birey arasında yakın bir ilişkinin oluşabilmesi için bu ilişkinin geçmesi gereken bir yol vardır. Bu yol 4 basamaktan oluşmaktadır.

1. ilişkisizlik: iki birey arasında hiç ilişki yoktur. Yakın oturan veya aynı ortamda sıklıkla bulunan bireyler arasında bir ilişki başlaması olasıdır.
2. farkında olma: dış görünüm sayesinde bireyler birbirlerini fark ederler. Mekansal olarak yakın bulunan bireyler fiziksel özellikleri doğrultusunda bir ilişkileri olup olamayacağına karar verirler. 
3. yüzeysel ilişki: iki birey arasında etkileşim başlamış, tutumlar belirginleşmiştir.
4. karşılıklı ilişki: tam anlamıyla bir ilişki kurulmuştur.

Tüm bu konuların yanı sıra atlanmaması gereken en önemli nokta, arkadaşların benzer özelliklere sahip kişilerin arasından seçildiği kadar her bireyin birçok özelliğe sahip olduğudur. Bir ergen müzik zevkinin ortak olduğu bir ergenle vakit geçirebilirken, aynı zamanda ortak dini özelliklere sahip olduğu veya aynı sosyal aktiviteye birlikte devam ettiği bir diğer ergenle de keyifli vakit geçirebilir. Yani her arkadaş bireye farklı özellikleri ile yakın olabilmektedir.

Cohen (1977)’e göre arkadaşlık ilişkilerinde üç temel yöntem vardır:

1. seçme: paylaşımlar doğrultusunda arkadaş olma
2. seçmeme: benzer yönlerin değişmesi sonucunda arkadaşlığın sürmemesi
3. etkilenme: daha yakın gelen fikirlere doğru yönelme

Kandel (1978) New York’ta yaşayan ergenler üzerinde yaptığı bir çalışmada seçme ve etkilenme yöntemlerinin madde kullanımı ve davranış kalıpları üzerinde pozitif doğrultuda etkisi olduğu bulgusuna ulaşmıştır. Latane (1981), Ennett ve Bauman (1994)’ın yaptıkları araştırmaların sonuçlarına göre sigara kullanımının olduğu gruplarda bulunan sigara içmeyen ergenler sigara kullanımına başlamaya, sigara içilmeyen gruplara dahil olan ergenlere oranla daha meyillidirler.

ROMANTİK İLİŞKİLER

Ergenliğin birkaç yıl öncesinde sadece hemcinsleri ile etkileşimde bulunan ve diğer cinsin bireyleriyle “dalga” geçen kişiler, birkaç yıl sonra birbirleri için en önemli ilgi alanı haline gelmişlerdir. Biraz daha ileri yıllara gidildiği zaman ergenlikte ve genç yetişkinlikte bu bireylerin birbirleri ile romantik ilişkilere girdikleri görülmektedir.

Amerika’da yapılan bir araştırma sonucuna göre 12-18 yaş arasındaki ergenlerin ½’si son 12 ayda romantik bir ilişki yaşadıklarını söylemişlerdir. 10. sınıftaki yani 15-16 yaşlarındaki ergenler; aileleri, arkadaşları ve kardeşlerinden çok romantik ilişkide oldukları kişi ile etkileşimde bulunmaktadırlar. Lisedeki ergenler günde yaklaşık 5-8 saatlerini olan veya olma ihtimali bulunan romantik ilişkilerin düşünerek ve bu ilişki hakkında hayal kurarak geçirmektedirler.

Romantik ilişkilerde bulunan birey aynı zamanda bir doyum sağlamaktadır. Birey, annesinden sonra ilişkide olduğu kişiye yönelik bir bağlılık geliştirebilmektedir. 19 yaşında, üniversitenin ilk yıllarında erkekler için en önemli destek ilişkisi kızlarla kurdukları romantik ilişkiler olmaktadır. Kızlar için de durum neredeyse aynı denebilir.

Genellikle karşı cins, güçlü duyguların temel kaynağı olmaktadır. Bu duygular genellikle pozitif etki etmekteyken, bazen de negatif etkilerde bulunabilmekte, kişide strese neden olabilmektedir.

Romantik ilişkiler, mahremiyet ve kimlik gelişimine de katkıda bulunmaktadır. Genellikle ilk romantik ilişkiler kısa süreli olmakta, ancak ergenlik dönemindeki bazı romantik ilişkiler evliliğe kadar giden bir süreci etkilemektedir. Romantik ilişkiler yaşayan ergenler aileden koparak tamamen otonom hale gelebilmektedirler ancak flörtün bazı handikapları da bulunmaktadır. Amerika’da cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve istenmeyen hamileliklerin sayısında artış olması, ergenlik dönemindeki flörtler ile ilişkilendirilmektedir.

Ruh sağlığı açısından bakıldığı zaman, ilişkilerin sonucunda yaşanan ayrılıklar depresyon, intihar girişiminde bulunma ve intihar etme gibi sonuçlara neden olabilmektedir. Bu nedenle aslında ilişkinin birey üzerindeki etkisi kişiden kişiye değişmektedir.

Ergenlik döneminde yaşanan en büyük gelişmelerden biri, diğer cins ile birlikte yapılan aktivitelerde artış görülmesidir. İlköğretim yıllarında bireyler hemcinsleri ile vakit geçirmekte ve diğer cins ile vakit geçirmekten kaçınmaktadırlar. Ön ergenlik ile birlikte iki cinsin birlikte vakit geçirme süresinde artış görülmektedir.

Dunphy (1963) bu gelişim sürecine 5 aşamalı bir model ile açıklık getirmiştir:

1. ilk aşamada 4-6 kişilik aynı cinsten oluşan bireyler grupları meydana getirmektedirler.
2. ikinci aşamada kız ve erkek grupları bir büyük grup şeklinde birleşmeye başlarlar.
3. üçüncü aşamada daha büyük ve heteroseksüel bir grup oluşmaya başlar ve grup liderleri flört etmeye başlar.
4. dördüncü aşamada grup iyice sağlamlaşır ve üyeleri netleşir, ancak grup içerisinden klikler ortaya çıkmaya başlar ve bu klikler etkileşime girmeye başlarlar. 
5. son aşamada gruplar dağılır ve çift ilişkileri başlar.

Yani bireyler karşı cinsi ilk önce grup içinde tanımaya başlarlar ve sonra bireysel ilişkiler kurarlar. Erken ergenlikten genç yetişkinliğe doğru ilerledikçe flört etme sayısında artış yaşanmaktadır. Carver (1999)’ın araştırmasına göre 13 yaşındaki ergenlerin %36’sı, 18 yaşındaki ergenlerin %73’ü son 18 ayda bir ilişki yaşamışlardır. Yaş ilerledikçe bireyler bağımsızlaşmakta ve ilişkilerde yakınlık artmaktadır.

Platonik aşk: bireyler bazen medyanın da etkisiyle zihinlerinde bir aşk yaratırlar ve onu yaşarlar. Hiç konuşmadıkları ve hiç tanımadıkları birilerine aşık olma, ergenlikte sıklıkla görülmektedir. 

Aslında ergenlikte bir ilişki yaşamak sadece destek olma ihtiyacını karşılamaz hatta bundan çok daha önemlisi hayatlarında birinin olmasıdır. Aynı zamanda hayatlarındaki kişinin iyi ve doğru kişi olması da çok önemlidir. Popüler ve ilgi çeken biri ile çıkmak saygı görmeyi ve prestij sahibi olmayı beraberinde getirmektedir.

Birlikte olunan kişi bir süre sonra bireyin yakın ilişki kurma, bağlanma, bakım sağlama ve cinsel bazı ihtiyaçlarını giderdiği önemli bir figür haline gelmektedir. Bireyler ilişkide oldukları kişilerle vakit geçirmeyi ve sosyal aktivitelerini onlarla planlamayı tercih etmektedirler. İçinde bulunulan cinsel gelişimin hız kazandığı ergenlik döneminde bireyler partnerleri sayesinde cinsel hayatlarını da şekillendirebilmektedirler. Genç yetişkinlik dönemi ile birlikte bağlanma ve bakım sağlama itemleri bireyler için ilişki içinde daha çok önem kazanmaya başlamaktadır. Bireylerin evlerini terk etmesi de sıklıkla bu tarz bir ilişkinin başlangıcı ve ilerleyişi ile olmaktadır.  

Elbette ki her birey farklı olduğu gibi flört ilişkilerinde de bazı farklılıklar yaşanması olasıdır. Bazı bireyler flört etmeye daha erken yaşta başlarken bazıları yetişkinlik dönemine kadar beklemektedirler. Bazıları için sadece “çıkmak” kavramı önemliyken bazıları için spor aktiviteleri ve okul işleri daha ön planda yer alabilmektedir. Sadece zamanlama açısından değil aynı zamanda ilişkilerin biçimi de kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Bazı ergenler sıcak ve destekleyici ilişkileri tercih ederken bazıları ise sıklıkla çatışmalar yaşadıkları ilişkiler ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu nedenle ilişkinin zamanı, deneyimlerin yoğunluğu ve içeriği ve bireylerin yaşantıları önem kazanmaktadır. Genellikle zorba özelliklere sahip olan ergenler çıkmaya daha erken yaşta başlamaktadırlar ve ilişkilerinde genellikle destek olma faktörü bulunmamakta bunun yanı sıra, sosyal ve fiziksel agresyona rastlanmaktadır. Daha erken yaşta flört etmeye başlayan kişilerde daha yüksek oranda alkol ve sigara kullanımı ve düşük akademik başarı düzeyi ile karşılaşılmaktadır. Yapılan bir araştırma sonucuna göre 16-19 yaşları arasında bulunan 12. sınıf öğrencilerinden daha az flört edenlerin daha çok flört edenlere oranla daha patolojik semptomlar taşıdığı bulgusu elde edilmiştir. Bir başka araştırma sonucuna göre, son altı ayda flörtü olan kişiler ile olmayanlar arasında davranışsal problem yaşama durumu açısından bir farklılık bulunamamıştır.

Bireylerin ilişkideki davranış kalıpları bize onların kişilik özellikleri hakkında da bazı bilgiler verebilmektedir. Örneğin olumsuz yaşantıların yaşandığı ve sürekli kontrol altında tutmaya çalışan bir bireyin patolojik semptom taşıma riski daha fazladır ve özgüven seviyesi düşüktür denebilir.

Tıpkı ebeveyn-çocuk ilişkileri gibi romantik ilişkiler de gruplandırılabilir. Üç kategoride incelenen ilişkilerden 1. grup güvenli, 2. grup kaygılı-kaçınan, 3.grup ise kaygılı-karasızdır. Genellikle 2. ve3. gruba ait bireyler özgüven düzeyleri düşük bireylerdir. Güvenli ilişki grubuna ait bireyler ise daha yüksek özgüven düzeyine sahip olarak tanımlanabilir. Genellikle partnerinin onu aldatacağı ve terk edip gideceği ile ilgili kaygıları olan kızlar, partnerleri onlarsız bir şey yapınca veya partnerlerinin ne yaptığını bilmeyince reddedilme kaygısını daha üst noktada yaşarlar. Bu olayın sonu ise partnere “trip yapma” şeklinde sonlanır. 

Karşı cins ile ilişkide sevgi ve aşkın üç temele dayandığı kabul edilmektedir. Sternberg aşk psikolojisi konusunda çalışmalar yapmış ve aşk-mahremiyet-tutku ve kararlılık bağlamında sekiz ayrı aşk türünden bahsetmiştir. 

Ergenlik yıllarında kız erkek ilişkilerin açıklayan sevgi türü; romantik aşktır. Romantik aşkın içeriğinde tutku ve mahremiyet vardır. Kararlılık örtülü bir şekilde bulunmaktadır. Kız erkek ilişkileri ağırlıklı olarak duygusallık ve psikolojik yakınlıkla tanımlanabilir. İlişkinin başlangıcında cazibe, sonra duygusallık ve aşk oluşumunun temelinde cinsellik vardır.

Sternberg’e göre aşk türleri

aşkın yokluğu
üç bileşenden hiç birinin olmadığı durum, aşkın olmadığı durum
hoşlanma
mahremiyet var ancak tutku ve kararlılık yok
tutkulu aşk
mahremiyet veya kararlılık yok tutku tek başına var
içi boş aşk
tutku veya mahremiyet yok kararlılık var
romantik aşk
tutku ve mahremiyet var kararlılık yok
birliktelik aşkı
mahremiyet ve kararlılık var tutku yok
yakınlıktan uzak aşk
tutku ve kararlılık var mahremiyet yok
bütüncül aşk
tutku mahremiyet kararlılık var

Tüm bunların yanı sıra çıkma eyleminin birey için dört temel işlevi Skipper ve Nass (1966) tarafından şu şekilde vurgulanmıştır: eğlence, sosyalleşme, statü kazanma ve kur yapma. Bunun dışında Mc Cabe ve Rice (1984)’a göre cinsel deneyim yaşamak, dostluk kurmak ve mahrem bir ilişki geliştirmek için de ergenler çıkmaktadırlar.
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu
“Çocuğum çok dalgın, sanki aklı hep başka bir yerlerde, beni hiç dinlemiyor, bir şeyi kaç kere söylüyorum o yine de yapmıyor. Sürekli oyuncaklarını ve okul materyallerini kaybediyor. Sanki sürekli hayal dünyasında dolaşıyor gibi. Çok unutkan. Sınıfta söylediğim hiçbir şeyi zamanında yapmıyor…” gibi şikayetleri aslında dikkat eksikliği ve konsantrasyon bozukluğu yaşayan çocukların öğretmenlerinden ve ebeveynlerinden sıklıkla duymaktayız.

Dikkat ilginin belli bir uyaran üzerine toplanması anlamına gelmektedir. Dikkat eksikliği tanımı ise ilginin yani dikkatin uyaran üzerine toplanamadığı durumlarda kullanılır. Bu tanım, son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de popüler bir kavramdır.

Dikkat problemi yaşayan çocuklar dikkatlerini ayrıntılara vermekte zorlanırlar. Dış uyaranlar nedeniyle dikkatleri çok kolay dağılır. Örneğin; evde ödevini yapmaya başladığı sırada çalan kapı veya telefonun sesi, çocuğun dikkatini dağıtarak ödev başından kalkmasına neden olabilir. Ödevlerini, defterlerini ve yaptıkları çalışmaları incelediğiniz zaman görürsünüz ki bir sürü dikkat hataları ve eksikleri vardır. Bu çocukların dikkat aralıkları çok kısadır ve dikkatlerini kısa süreli olarak yönlendirebildikleri için ders sırasında öğretmenlerine ve anlatılanlara konsantre olup dersi takip etmekte sıkıntı yaşarlar, neyin öğrenilmesi gerektiğini bulmakta zorlanırlar, bir süre sonra dağılır ve dersi takip edemez hale gelirler. Bu da öğrenme kalitelerini düşürür, sınavlarda düşük notu ve akademik başarısızlığı beraberinde getirir. İleriki zamanlarda dikkat alanında yaşanan bu sıkıntı, çocukların kavrama ve öğrenme becerilerinde ciddi kayıplara yol açabilir. Çocuklar sınıfın gerisinde kalmaya ve “tembel” tanımıyla karşılaşmaya başlarlar. Bu da sadece akademik problemler ile sınırlı kalmayıp beraberinde alay edilmeyi ve arkadaş grubu ile problem yaşamayı doğurabilir. 

Bu çocuklar ödevlerini takip etmekte ve tamamlamakta zorlanırlar. Bazen eve ödevlerini almadan gelirler veya evde tamamladıkları ödevlerini okula götürmeyi unuturlar. Defter ve ödev düzenlerine bakıldığı zaman, ilk başlarının düzenli olduğu ancak sonlarına doğru dikkat aralıklarının kısa olması sebebiyle varolan düzenin yerini baştan savmalığa bıraktığı görülebilir. Kalem kutularını, silgi, boya gibi materyallerini okulda unuturlar. Kendilerine verilen yönergeyi hatırlamakta ve gerçekleştirmekte sıkıntı yaşarlar. Sınavlarda basit işlem hataları veya soruları yanlış okuma sebebiyle puan kaybederler. 

Bu problemi yaşayan çocukların sıkıntıları sadece okul ve akademik alanlar ile sınırlı değildir. Bu çocuklar, dikkat aralıkları kısa olduğu için oyunları sürdürmekte de sıkıntı yaşayabilirler. Erken çocukluk dönemde bu sıkıntıyı yaşayan çocuklar diğer akranları ile oyunu sürdürmekte zorlanırlar, normal dikkat süresi olan 7 ila 9 dakika boyunca dikkatlerini sürdüremezler, aynı yerde birkaç dakikadan fazla oturamazlar. Okul öncesi dönemde ise normal dikkat süresi olan 9 ila 15 dakika süresince dikkatlerini sürdürmekte zorlanırlar, dinlemiyor ve sizinle ilgilenmiyor gibi gözükürler, yönergeleri almakta ve takip etmekte zorlanırlar, diğer çocuklar ile birlikte oynamakta ve oyuncaklarını paylaşarak oyunu devam ettirmekte zorlanırlar. Boya ve makas gibi materyalleri kullanmakta sıkıntı ve beceriksizlik yaşarlar. Okul döneminde ise dikkat sıkıntısı yaşayan çocuklar kurallara uymakta ve sıra takip etmekte güçlük yaşayabilirler. Bu da arkadaşlarından olumsuz tepkiler almalarına ve bir süre sonra oyunlara kabul edilmemelerine sebep olabilir.

Dikkat problemi yaşayan çocuklar genellikle ilkokul dönemimin başlaması ile birlikte belirlenirler. Aslında daha önceki dönemlerde de birtakım belirtiler gösteren bu çocukların okulun başlaması ile ortaya çıkma sebepleri; bebeklik, erken çocukluk ve okul öncesi dönemlerde çocuğun dikkatini yönlendiremeyişinin majör bir bozukluk olarak algılanmayışıdır. Okulun başlaması ile birlikte sınıf içi düzende ve akademik başarıda yaşanan sıkıntılar bir dikkat problemi yaşandığının habercisi olurlar. Ayrıca yaşanan dikkat problemi sadece okul yılları ile sınırlı kalmayıp ergenlik ve yetişkinlik dönemlerine de taşınmaktadır. Bu dönemlerde dikkat ile ilgili sıkıntılar, değişik alanlarda kendini gösterebilmektedir.

Dikkat eksikliği problemi yaşayan çocukların sıkıntı yaşadığı bir diğer alan ise planlama becerisidir. Bu çocuklar oyunlar, oyuncakları toplama, ödev yapma süreci, çanta toplama süreci, oda toplama gibi konularda nereden başlayacaklarını ve nasıl devam ederek süreci tamamlayacaklarını planlama ve organize etme becerilerinde sıkıntı yaşarlar. 

Ayrıca bu çocukların yönerge takip etme ile ilgili bazı sıkıntıları vardır. Söyleneni      dinlememeleri ve dikkatlerini yönlendirmekte sıkıntı yaşamaları sebebiyle sınıfta verilen “Matematik kitabını çıkar, 53. sayfayı aç ve 12. problemi defterine çöz.” veya evde verilen “Odana git, dolabındaki kırmızı hırkanı al ve salona gel.” gibi birkaç aşamalı yönergeleri hem takip etmekte hem de söyleneni yerine getirmekte zorlanır, ya sadece bir kısmını gerçekleştirir ya da tamamını uygulayamazlar. 

Yaşanan bu dikkat eksikliği sıkıntısının meydana geliş nedeni, diğer birçok tıbbi bozukluk gibi henüz kesin olarak bilinememektedir. Bugüne dek yapılan çalışmalar bakılırsa bu sıkıntının oluşumunda birçok faktörün etkili olduğu bilinmektedir. Yapılan birtakım araştırmalarda kişinin kendini kontrol edebilmesi, dikkatini yoğunlaştırabilmesi ve sürdürebilmesi, yapmak istediklerini uygun sıraya koyabilmesi ve planlar yapabilmesi gibi becerileri gerçekleştirme ile ilintili olan beynin frontal lobunun, dikkat ile ilgili sıkıntılar yaşanmasında etkili olduğu bulgusu elde edilmiştir. Ayrıca bu alanda yapılan bir diğer araştırma konusu ise kalıtım yani genler ile ilgilidir. Genler, üzerinde en çok durulan araştırma konusudur ve dikkat eksikliğinde en önemli etkenlerden biri olduğu belirlenmiştir. Bir diğer araştırma alanı ise çevresel faktörlerdir. Çevresel faktörlerin dikkat eksikliğinde temel etken olmadığı ancak yaşanan sıkıntının boyutunu etkilediği ve ortaya çıkışını tetikleyebileceği gözlemlenmiştir. Ayrıca uygun ebeveyn tutumlarının da dikkat ile ilgili sıkıntılarla baş edebilmekte etkili olduğu bilinmektedir.    

Dikkat eksikliği sıkıntısı genellikle “Hiperaktivite” ile birlikte görülmektedir. Hiperaktivite, aşırı hareketlilik anlamına gelmektedir. Hiperaktivitesi olan çocuklar çoğu zaman kıpır kıpır olarak tanımlanırlar. Beklemeleri gereken durumlarda beklemekte zorlanırlar. Sınıfta oturmaları gereken durumlarda yerlerinde oturmakta sıkıntı yaşarlar, koşuşturup dururlar. Çok fazla konuşurlar, hareketlerinde bir motor tarafından sürülme görüntüsü vardır. Ayrıca bu çocuklar dürtüseldir. Yani isteklerini erteleyemezler, her taleplerinin anında gerçekleştirilmesini beklerler. Oyun esnasında sıralarını bekleyemezler, konuşma sıralarını takip edemez ve diğer bireylerin sözünü keserler. Bir soru sorulduğu zaman soru tamamlanmadan yanıt vermeye çalışırlar.

Dikkat ile ilgili problemler ile birlikte görülebilecek bir diğer sorun alanı da “Öğrenme Güçlüğü”dür. Öğrenme bozuklukları ile dikkat eksikliği ve hiperaktivitenin birlikte görülme olasılığı %10 ila 25 oranındadır. Öğrenme bozukluğu olan çocuklar genellikle okuma, yazma, matematik, anlama ve bir konuyu kavrayabilme gibi alanlarda sıkıntı yaşarlar.

Depresyon ve kaygı bozuklukları gibi duygusal birtakım problemler de dikkat eksikliğine eşlik eden problemler olabilmektedir. Dikkat problemi yaşayan çocuklar yapamadıkları ve başarılı olamadıkları ile ilgili akademik hayatlarında ve ev ortamında sürekli olumsuz geribildirim aldıkları için kendilerini negatif değerlendirmeye başlarlar ve bu onları olumsuzluklara ve umutsuzluklara sürükler. Bu değerlendirmeler, çocukların özgüvenlerini ve benlik algılarını olumsuz yönde etkileyerek zedelemeye başlar. Tüm bu olumsuz yaşantılar ileriki yıllarda çocuklarda depresyon ve kaygı bozuklukları yaşanma olasılığını arttırır. Özellikle ergenlik döneminde, yaşanan dikkat probleminin semptomları değişkenlik gösterdiği için depresyon ile karıştırılma olasılığı son derece yüksektir.   

Yaşanan bu dikkat ve konsantrasyon ile ilgili sıkıntının tedavisi mümkündür. Ancak tedaviye geçmeden yapılması gereken en önemli şeylerden biri; tanının belirlenebilmesi için ayrıntılı bir değerlendirme yapılmasıdır. Bu ayrıntılı değerlendirme için çocuk psikiyatristi, pedagog, psikolojik danışman, sınıf öğretmeni, rehberlik servisi ve ailenin bulgularına ihtiyaç vardır. Dikkat problemi tedavisinde psiko-pedagojik eğitim terapisi, ilaç ve anne-baba tutumlarının önemi büyüktür. Ancak her çocuk için aynı tedavi yöntemi kullanılmamaktadır çünkü her çocuğun kişilik özellikleri, içinde bulunduğu durum, ailesel ve çevresel faktörleri ile yaşadığı sıkıntının boyutları farklılık göstermektedir. Dikkat eksikliği ile ilgili problem yaşayan çocuklar ile ilgili mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır. Çünkü bu sıkıntı erken dönemde tespit edilir, çocuğa uygun tedavi yöntemleri belirlenir ve tedavi sürecine başlanırsa ilerlemeler daha sağlam ve hızlı olacaktır. 

Dikkat eksikliği ile ilgili sıkıntılar ergenlik ve yetişkinlik dönemlerine de taşınır ancak semptomlar bu dönemlerde farklılık göstermektedir. Ergenlik döneminde dikkat ile ilgili sıkıntılar devam etmektedir. Ayrıca bu sıkıntıyı yaşayan çocuklarda ileriki yıllarda başka psikiyatrik bozuklukların oluşma olasılığı yüksektir. Bu bozukluklara örnek olarak kişilik bozuklukları, alkol ve madde bağımlılığı verilebilir.

Anne-babalara Öneriler:

* Dikkat eksikliği sıkıntısı yaşadığını düşündüğünüz çocuğunuzu gözlemleyin ve bu problem ile ilgili bir uzmana danışın.
* Çocuğunuzun yaşadığı bu sıkıntının onun sosyal ve akademik hayatını olumsuz yönde etkileyebileceğini unutmayın.
* Bu problemin tedavisinde uzman, okul, aile işbirliğinin önemini unutmayın.
* Çocuğunuzun sizi kızdıran bu davranışları kasıtlı olarak yapmadığını unutmayın ve ona karşı sabırlı olun. Onu karşılıksız sevin ve ona anlayışla yaklaşın. 
* Çocuğunuzu olumsuz yönde eleştirmeyin ve başkalarıyla kıyaslamayın. Olumlu davranışları sergilediği zaman onu ödüllendirin. Ödülün maddi olmasından çok manevi değeri daha önemlidir. Doğru bir davranıştan sonra gelen bir öpücük veya teşekkür, bu davranışı pekiştirecek ve içselleştirecektir.
* Çocuğunuzu yargılamayın, ona destek olun.
* Çocuğunuzu dinleyin, yaşadığı sıkıntıları sizinle paylaşmak istediği zaman ona vakit ayırın. Özel sohbet saatleriniz olabilir. Bu hem çocuğunuzun rahatlamasını sağlayacak hem de aile içi ilişkilerinizi olumlu yönde etkileyecektir.
* Evde belli kurallarınız ve sorumluluklarınız olsun. Bu hem çocuğunuza kural ve sınırları öğretecek hem de planlama ve organizasyon becerilerini geliştirecektir. Kendisine ait sorumluluğu gerçekleştiren çocuğunuzun bu davranışını sözel olarak ödüllendirin. Bu hem bir şeyi başarmanın gururunu çocuğunuza yaşatacak hem de kendine olan güveninin artmasını sağlayacaktır.
Çocuğun Sosyal Dünyası
SOSYAL GELİŞİM  
İnsan kültürel ve sosyal bir varlıktır. İnsanların sağlıklı bir hayat sürdürebilmeleri, içinde bulundukları fiziksel ve sosyal çevreye uyum sağlamaları ile ilişkilidir. Bireyin neredeyse tüm yaşamı içinde bulunduğu çevreye uyum sağlam çabası içinde geçer. Bu uyum çabası doğum ile başlar ve gelişim göstererek ömür boyu sürer. Tüm bu nedenlerle sosyal gelişim ve sosyalleşme kavramları büyük önem taşımaktadır. Sosyal beceri; toplumsal beklentilere uygunluk gösteren, kazanılmış davranış yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Kişinin sosyal uyarıcılara özellikle grup yaşamının baskı ve zorunluluklarına karşı duyarlılık geliştirmesi, grubunda ya da kültüründe başkalarıyla geçinebilmesi, onlar gibi davranabilmesidir. Diğer insanları anlamak, onlara uyum göstermek, çevredeki norm ve değerlere uygun davranış kalıpları geliştirmek, grubun kural ve değerlerine uymayı öğrenmek, sosyalleşme demektir. Sosyalleşme, doğumdan ölüme dek yaşam boyunca devam eder. 

çocukluk döneminde Psiko-Sosyal Gelişim (0-12 Yaş)

Psiko-sosyal gelişime ait bu kuram Erik H. Erikson tarafından geliştirilmiştir. Erikson, insanın diğer insanlarla ilişki içinde geliştiğini öne sürmüş ve başkalarıyla ilişkilerin önem kazandığı bir gelişim kuramı ortaya atmıştır (Bacanlı,2000). Erikson insan hayatını ve gelişimini sekiz kritik döneme ayırmaktadır. Her dönemde çözülmesi gereken bazı psiko-sosyal problemler, kritik krizler ve psiko-sosyal bunalımlar yer almaktadır. İnsanların sağlıklı bir şekilde bu krizleri atlatması, sağlıklı bir sosyal gelişim süreci sürdürmelerini sağlayarak sağlıklı bir kişilik oluşturmalarına temel oluşturacaktır. Bir dönemde yaşanan kriz sağlıklı bir şekilde aşılamazsa, bireyin yaşamının sonraki dönemlerinde o krizin etkileri görülür ve çözülene dek kişi için problem oluşturmaya devam eder. Bir dönemin sağlıklı bir şekilde geçilmesi; bir önceki dönemim sağlıklı olarak aşılmasına da bağlıdır. Ancak uygun çevresel şartlar, geçmiş dönemlerdeki yaşantılardan bağımsız olarak herhangi bir gelişim düzeyindeki krizin aşılmasını sağlayabilir. Krizlerin sağlıklı bir şekilde aşılması, bireyin kişiliğinin güçlenmesini sağlar. 

Psiko-sosyal Gelişim Dönemleri: (0-12 yaşa ait dönemler)

1.Evre: Temel Güvene Karşı Güvensizlik: (0-1.5 Yaş):

Bu dönem doğum ile başlar ve 1,5 yaşa kadar sürer. Bu dönemde bebekler çevrelerindeki dünyaya güvenip güvenmeyecekleri konusundaki temel duyguları edinirler. Buradaki güven duygusu, başkalarının tutarlı ve güvenilir olduklarını bilme duygusunu ifade eder. Yaşamın ilk yılında çocuğun ihtiyaçlarının doyurulması, büyük ölçüde anne ya da onun yerine geçen yetişkine bağlıdır. Erikson’a göre bebekler anne ya da bakıcılarının davranışlarında tutarlılık ve güvenilirlik hissettikleri zaman onlara karşı temel güven duygusunu geliştirirler. Hayatın ilk yılında bebeğin görevi güvenmeyi öğrenmektir. Bebekte toplumsal güven duygusunun ilk belirtileri beslenmeuyku ve sindirim gibi işlevlerde düzen ve rahatlığın bulunuşudur. Bebeğin bu dönemdeki alıcı yapısına karşılık annenin verici oluşu, karşılıklı denge ve düzeni sağlamaktadır. Annenin vermeye hazır oluşu ve bunu istemesi onun da bu vericilikten bir şeyler aldığını gösterir. Anne ile bebek arasındaki düzenli alma ve verme ilişkisi bebeğin zihninde annenin sürekliliğini sağlar. Bu iki organizmanın ilişkisinde temel öğeler; sürekliliktutarlılık ve aynılıktır. Yani bu dönemde bebek “Çevremdekiler bana bakıyor, istediğimi veriyor ve varlığımı tanıyorlar. Onlar sürekli, tutarlı ve aynı kişilerdir. Ben verilmeye değer ve güvenilir bir varlığım.” hissini yaşarsa bu dönemi sağlıklı olarak atlatır. Bu döneme ait yaşanabilecek en büyük tehlike çocuğun yeterli güven duygusunu kazanamayışıdır. Çocuğa 
iyi bakım veriliyor olsa da eğer bu bakım aynı kişi tarafından ve çocuk her ihtiyaç duyduğu zaman tutarlı bir şekilde gerçekleştirilmiyorsa çocuk temel güven duygusunu geliştiremez.

Eğer bebek ağladığı, acıktığı ya da altını ıslattığında rahatsızlığı hemen gideriliyorsa, annesine veya kendisine bakan kişiye güvenebileceğini anlar. Buna karşılık bebek ihtiyacı olduğu vakitlerde kendisine bakan kişiyi yanında bulamazsa ona karşı bir güvensizlik duygusu geliştirir. Eğer bir çocuk annesi yanından ayrıldığında gereksiz bir korkuya kapılmaksızın sakin bir vaziyette durabiliyorsa, bu onun annesine karşı temel güven duygusu geliştirdiğinin bir göstergesidir. Aksi halde bebek ihtiyacı olmasa bile annesi yanından ayrılır ayrılmaz ağlamaya başlar. Burada “Sana güvenmiyorum, beni bırakıp gideceksin, daha öncede yapmıştın.” mesajı vardır (Selçuk, 2000). Temel güven duygusundan yoksun olarak yetişmiş çocuklar ilerideki hayatlarında sosyal ilişki kurmaktan çekinen, kendine güvensiz kişiler olabilirler. Ancak kişi daha sonraki dönemlerde bu eksikliğini telafi edebilirse sağlıklı sosyal ilişkiler kurabilen ve kendine güvenen bir insan da olabilir (Selçuk, 2000). Bu dönemde temel güven duygusunu oluşturması için gerekli ihtiyaçları giderilen çocuklar bir sonraki evreye geçmeye hazırdırlar. 

2. Evre: Özerkliğe Karşı Kuşku-Şüphe Ve Utanç: (1.5-3 Yaş)

Bu evre, çocuklar anne bağımlılığından uzaklaşıp kendi ayakları üzerinde durabildikleri zaman başlar. Çocuğun kas ve hareket becerileri iyice geliştiğinden çocuk ayakta durmaya ve yürümeye yani bağımlılıktan özerkliğe doğru geçiş yapmaya başlar. Burada çocuk artık kendi ihtiyacı doğrultusunda tuvalet ihtiyaçlarını giderebilecek kas kontrolü hakimiyetine ulaşmıştır. İsterse tutabilir isterse bırakabilir. Burada iki karşıt istek ve eğilim ortaya çıkmaktadır. Çocuk birbirine tamamen zıt iki eylem arasında seçim yapmak durumundadır. Bu sayede çocuk seçim yapma ve karar verebilme becerisini geliştirerek özerk olmaya başlar. Tuvalet eğitiminde cezalandırıcı ve utandırmaya yönelik bir tutum izleyen anne-babalar çocuğu yaptığından utanma ve şüphe duyma duygularına yöneltmektedirler. Bu dönemde çocuklar birçok olaya “Ben yaparım.” ifadesiyle yaklaşarak özerkliklerini pekiştirmeye çalışırlar. Eğer yapmak istedikleri iş konusunda engellenirlerse hırçınlaşırlar ve öfkelenirler. Aşırı koruyucu, kısıtlayıcı ve cezalandırıcı anne-baba tutumu da özerkliği engelleyen etkenler arasındadır. Bu nedenle ana-babaların bariz tehlikelerin olmadığı ortamlarda çocuklarını serbest bırakmaları ve onlara bir şeyler başarma fırsatı tanımaları gerekmektedir. Kendisine fırsat tanınmayan, bir iş başarmanın heyecanını yaşayamayan çocuklar ileriki yaşlarda çekingen, kendi başına karar veremeyen ve kendine güvenemeyen bir insan haline gelmektedir. Ana baba, çocuk bir işi yapamadığında onu suçlamamalıdır çünkü sürekli olarak beceriksizlikle suçlanan çocuk cesaretini kaybetmekte ve başarısızlığının yüzüne vurulması sonucunda öfkelenmektedir. Bu öfkenin nihayetinde ise utanma duygusu hakim olmaktadır (Selçuk, 2000). Eğer çocuklar bu dönemi sağlıklı bir şekilde atlatamazlarsa, Freud’a göre ileriki yaşlarda koleksiyon yapabilir(tutar) veya müsrif birisi olabilir(bırakır). Anal karakter denilen bir kişilik, bu dönemin olumsuz geçirilmesinin sonucudur. Bu kişiler nesnelerle ilişkilerinde sert ve haşindirler. Kararsızdırlar ve çabuk karar değiştirirler (Bacanlı, 2000).

3.Evre: Girişimciliğe Karşı Suçluluk: (3-6 Yaş)

Bu dönemdeki çocukların motor ve sosyal gelişimleri, çocukların fiziksel ve sosyal çevreleriyle daha fazla etkileşim halinde olmalarına olanak sağlar. Çocuklar cinsiyetlerini keşfederler ve merak duyguları yoğunlaşır. Çocuk çevresindeki her şeyi merakla incelemeye başlar. Bu amaçla çeşitli girişimlerde bulunur. Çocuğun girişimleri desteklenirse merakı giderilir ve çocuk gelişir. Eğer girişimleri nedeniyle eleştirilirse suçluluk duygusu yaşar.

Çocuk bu dönemde merak duygusu ve cinsiyet keşfinin doğal sonucu olarak çocuk cinsellikle ilgili sorular sormaya başlayacaktır. Bu evrede çocuklar Oedipus çatışmasını ve Elektra 
kompleksini yaşamaktadırlar. Çocukların bu dönemdeki sorularına uygun cevaplar verilirse çocuğun girişimciliği desteklenmiş olacaktır. Eğer çocuğa sorduğu soruların ayıp olduğu söylenir ve çocuk engellenirse çocuk bu konuları merak etmesinin suç olduğu hissine kapılır. 
Bu dönemde gelişen girişimcilik duygusu, çocukta özgür düşünme ve geleceğe yönelik planlar yapma ve eyleme geçme becerileri için rahatlık ve güç sağlar. Eğer çocuk bu dönemi sağlıklı olarak atlatamazsa bu becerilerin gelişmesi mümkün değildir. Bu evredeki çocukların çabaları desteklenirse çocuklarda çalışma ve başarılı olma davranışları gelişir. 

4.Evre: Çalışkanlığa Karşı Aşağılık: (6-12 Yaş)

Bu dönemde çocuk okula gittiği için sosyal dünyasında bir genişleme meydana gelir. Anne-babanın çocuk üzerindeki etkisi azalırken, okul arkadaşları ve öğretmenin çocuk üzerindeki etkisi giderek artmaktadır. Bu dönemde anne-baba sadece destek verirken, öğretmen korur ve akranlar kabul ederler. Bu evredeki çocuk sürekli başarılı olmak ve bir şeyler üretmek için çabalar. Çünkü bu dönemde onun için önemli olan başarılı olmanın sunucu olarak kabul görmek ve takdir edilmektir. Bu dönemdeki çocuklar destek görürlerse, öz-saygıları artar, daha fazla çalışmaya ve daha çok başarılı olmaya yönelirler. Tam tersi durumlarda ise çocuklar kendilerini değersiz hisseder ve aşağılık duygusuna kapılırlar. Aşağılık duygusu yaşayan çocuklar çevrelerindeki kişilerle sağlıklı ilişkiler kuramazlar ve uyum güçlüğü yaşarlar. Yapılan uzunlamasına bir araştırmada zeka, aile özgeçmişi ve çalışkanlık değişkenlerinden çalışkanlığın bireyin gelecekteki uyumu, ekonomik başarısı ve kişisel ilişkilerinde en önemli etken olduğu bulunmuştur (Vaillant ve Vaillant, 1981). Çocuk bu dönemde okulda bilgi edinirken kendisi ile aynı yaşlarda olan diğer çocuklarla kendini karşılaştırır ve kendisinin çalışkan olup olmadığına karar verir. Aslında burada önemli olan çocuğun başkaları ile kıyaslanmasından çok kendi başarıları ile değerlendirilmesidir. Önemli olan çocuğun iyi yaptığı işin ortaya çıkarılmasıdır. Eğer bu ortaya çıkmazsa çocuk kendini tembel ve başarısız hissederek aşağılık duygusuna kapılabilir. Öğrenci belirli bir konuda başarılı olduğu zaman okulu ve öğretmeni hakkında olumlu duygular besler. Bunun sonucunda da iyi bir öğrenci olduğunu hisseder. Bazı konularda başarısız olan ve desteklenmeyen öğrenciler ise okula ve bilgi edinmeye karşı olumsuz düşünceler geliştirirler. Çevresinin de bunu pekiştirmesiyle zayıf bir öğrenci kendisinin kötü bir insan olduğunu düşünebilir. Yani olumsuz bir benlik algısı geliştirir (Selçuk, 2000). Bu dönemdeki öğrencilere tek başına iş yapabilme, sorumluluk alabilme, işbirliği kurabilme becerilerini destekleyici faaliyetler sunulmalı, çocukların hataları hoş görülmeli ve çocukların başarıları desteklenmelidir. Bu faaliyetlerde çocukların ilgi ve yetenekleri baz alınmalıdır ve çocukların seviyesine uygun hedefler konulmalıdır.

ÇOCUĞUN SOSYAL DÜNYASINDA ANNE-BABALARIN YERİ

Yeni doğan bir bebeğin sosyal dünya ile ilgili olarak öğrenmesi gereken çok şey vardır. Başlangıçta bebek herkese aynı tepkileri verir. 9 ay sonra bebek tanıdık olan ve olmayan insanları ayırt edebilecek hale gelir ve seçilmiş bir veya daha fazla bağımlılık geliştirir. Herhangi birisi bebeği kucağına alırsa bebek rahatsız olur ve ağlamaya başlayabilir; ama annesi veya babası bebeği kucağına alırsa bebek sakinleşir ve rahatlar. 

Erken Sosyal Beceriler Ve Sosyal Etkileşimler:

Bebek doğduğu andan itibaren yardıma muhtaç bir varlıktır. Beslenme-sıcaklık-korunma ve barınma için ebeveynlerine veya bakıcısına ihtiyacı vardır. Sadece bu nedenlerle, diğer tüm memeliler gibi bebeklerin de bağlanma geliştirmesi normaldir. Ancak burada diğer memelilerden farklı olarak bebekler, bu ilişkiden sosyal sembolleri, sosyal iletişimi ve kültürel anlamlılıkları öğrenirler. Bunların yanı sıra bebeklerin bazı dönüşümlü becerileri vardır. Bu beceriler, bebeğe bakan kişilerin desteğiyle birlikte sosyal etkileşime destek olmaktadır. Bunlar:

1) Sosyal durumlarda ilk olarak harekete geçen davranışlar: Yetişkinlerin özellikle bebekler için hazırladıkları işitsel ve görsel uyaranlar bu gruba girer. Örneğin bebekler kalıp halinde çıkartılan seslere doğru kafalarını çevirerek tepki verirler. Bu sesler özellikle insan sesi düzeyinde ise bebekler daha çok ilgi gösteriler. Ayrıca bebekler etraflarında hareket ettirilen şekilli görsel uyaranlara da ilgi gösterirler. Bebekler, eğer çok yakın veya çok uzak olmayan bir mesafede durulursa insan yüzüne konsantre olabilirler.

2) Sosyal tepkilerin verildiği davranışlar: Yeni doğan bebekler hem gülümser hem ağlarlar. İki tepki de başlangıçta bebek için hiçbir sosyal anlam taşımamaktadır. Bebek dönem dönem aralıklarla gülümsemekte, acıktığı zaman veya rahatsız olduğu zaman ağlamaktadır. Burada bebekle ilgilenen kişiler bebek sosyalmişçesine onun sinyallerine yanıt vermektedirler. Eğer bebek gülümserse onlar da gülümsemekte, eğer bebek ağlarsa onu kucaklarına alıp konuşmaktadırlar. Bir araştırmaya göre ağlayan bebeğin kucağa alınması, ağlamayı %88 oranında azaltmaktadır. Bebeğe bakan kişilerin verdiği sosyal tepkiler sonucunda bebek olgunlaştıkça gülümseme ve ağlamanın sosyal önemini kavrayacaktır.

3) Diğer bireyler tarafından verilen ani-planlanmamış tepkilerin bebeğin hoşuna gitmesi: Bebeğin herhangi bir davranışına hemen davranışının ardından verilen eğlenceli ve hızlı bir tepki, bebeklerin çok hoşuna gitmektedir. Örneğin; bebeklerin ağlama, gülme, cıvıldama ve mırıldanma gibi eylemlerine yetişkinler beklenmeyen tepkilerle ve oyunlarla yanıt verebilirler. Örneğin; cee oyunu gibi…Bir çok çalışma annelik ve bağlılık duygusunun çocukta olumlu yönde gelişen sosyal gelişimin ve bağlılığın temellerini attığını öne sürmektedir.Çocuğun cee tarzı oyunlardan hoşlanması ile birlikte bu tarz oyunlar sıra alarak daha uzun oyunlara dönüştürülebilir. Örneğin bu oyuna yetişkinin yüzünden sonra oyuncak ayıyı katabiliriz ve o da bebeğe cee yapabilir. Veya ağlayan bir çocuğu kucağımıza alıp onunla hoplama oyunu oynarsak bu bebeğin hoşuna gider ve bebek ağlamaktan vazgeçer.

4) Öğrenme becerisi: doğumdan bile daha önce bebek anne sesini tanıyabilirken; doğumdan birkaç gün sonrasından itibaren yeni doğan, annesinin sesini diğer yabancıların sesinden ayırt edebilmektedir. 2. aydan itibaren bebek tanıdığı yüzlerin resimlerini tercih edebilmektedir ve birçok resim içinden tanıdıklarına tepki verebilmektedir. 6. aydan itibaren bebekler tanıdıkları yetişkinler ile tanımadıkları yetişkinler arasındaki ayırımı yapabilmeye başlamaktadırlar. 

Bebeğin bir diğer becerisi de taklittir. Kaye ve Marcus’un (1978,1981) yaptıkları araştırma sonuçlarına göre sosyal uyaranın taklidi 6 ila 12. aylar arasında meydana gelmektedir. Bu araştırmada sonuçlar şu şekilde elde edilmiştir: araştırmacılar bebeklerin dikkatlerini çekmeye ve yakalamaya çalışmışlardır. Yakaladıkları zaman ağızlarını 5 kez açıp kapatmışlardır ve ellerini bebeğin önünde 4 kez çırpmışlardır. Bebek uygulayıcı ile göz kontağı kurduğu zaman uygulayıcının hareketlerini taklit etmeye yönelik girişimlerde bulunmuştur. Bebeklerin yaşları büyüdükçe taklit becerilerinin geliştiği gözlenmiştir. 

İlk başlarda yetişkinin yapması gereken çok şey vardır; bebeği kucağına almak, kafasını dik tutmasını sağlamak, her sinyalinde doğru tepkiyi vermek. Bebek sosyal repertuarını geliştirdikçe, yetişkinin yapması gereken işler azalmakta ve bebek sosyal etkileşimde sıra almaya başlamaktadır. 

Babalar:

Birçok toplumda yapılan çalışmalar göstermekte ki; babalar da en az anneler kadar iyi ebeveynlik yapabilirler ancak babalar çocuk bakımı ve çocuk ile ilgili görev dağılımlarında yeterince yer almamaktalar (Lamb,1987). Bugüne kadar babaların çocuk bakımında en etkin olduğu toplum Aka cüceleridir. Aka cüceleri Afrika’da yaşayan ve avlanarak yaşamlarını sürdüren bir topluluktur. Babalar çocukla birlikte zamanlarının %88’ini geçirmektedirler. %22’lik kısımda çocuklarını taşımaktadırlar. Bu zaman dilimleri de babalar ile çocuklar arasıdaki etkileşimi arttırmaktadır. Kadınlar genellikle avlanmaktadırlar ve erkekler çocukları taşımaktadırlar. Erkekler de dönem dönem avlanırlar ancak çocukları taşıyan yine onlardır. Ama bu toplumda bile anneler çocuk bakımında babalardan daha başarılı olmaktadırlar (Hewlett, 1987). İsveç’te de babaların çocuk bakımına daha fazla zaman ayırmasını cesaretlendirici yönde birtakım reklam çalışmaları yapılmıştır. Bunun temel nedenleri de çalışma olanaklarının artışı ve ebeveyn ayrılıklarıdır. Yine de, yapılan araştırmalar sonucunda elde edilen bulgulara göre İsveç’te anneler genellikle ev işlerini yapıp çocuklara bakarlar ancak şu nokta önemlidir ki her iki ebeveyn de çalışmaktadır (Hwang,1987).

Charlie Lewis’in (1986) İngiltere-Nottingham’da 1 yaşında çocuğu olan 100 baba ile yaptığı araştırmaya göre babaların %65’i çocuğun doğumu ile ilgili tüm aşamalara dahil olmuşlardır. Birçok babanın bu durumla ilgili endişeleri vardı ve onları cesaretlendiren eşleri olmuştu.1950-1960’larda babaların bebekleri eve geldiklerinde ilk kez gördüklerini düşünürsek bunun çok büyük bir gelişme olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu şu demek değildir ki; doğumda bulunan babalar çocuk bakımında daha çok görev almaktadırlar. Lewis’in araştırmasında bu iki değişken arasında bir bağlantı kurulamamıştır. Genellikle çocuk bakımı ile anneler ilgilenmektedir, bebeği beslemek, geceleri ağlayınca uyanmak hep annenin işi olmuştur. Bunun iki nedeni vardır: birincisi; çünkü genellikle babalar çok uzun saatler boyu çalışmaktadırlar. Lewis’in bulgularına göre annenin de çalıştığı durumlarda babalar bebek bakımına daha çok katkı yapmaktadırlar. İkincisi; anneler bebek bakımı işinde çok uzman oldukları için babalar kendilerini bu işten uzak tutmaktadırlar. 

Lewis’in 1980’de ve Newson’un 1960’ta 100 baba ile yaptıkları araştırma sonuçlarını kıyaslarsak: 
* 1960’ta doğum sonrasında annelere 30 baba yardım ederken, 1980’de 77 baba yardım etmiştir.
* 1960’ta geceleri bebeğin ihtiyaçları için uyanan baba sayısı 49 iken, 1980’de 87’ye yükselmiştir.
* Bebeğin altını değiştiren baba sayısı:                                                                       
-Hiç-çok az: 1960’ta 37 iken 1980’de 40’a yükselmiştir.
-Ara sıra: 1960’ta 43 iken 1980’de32’ye düşmüştür.
-Sık sık: 1960’ta 20 iken 1980’de 28’e yükselmiştir
* Bebeği yıkayan baba sayısı:
-Hiç-çok az: 1960’ta 54 iken 1980’de 62’ye yükselmiştir.
-Ara sıra: 1960’ta 26 iken 1980’de 9’a düşmüştür.
-Sık sık: 1960’ta 20 iken 1980’de 29’a yükselmiştir.
* Bebeği uyutan baba sayısı;
Hiç-çok az: 1960’ta 29 iken 1980’de 26’ya düşmüştür.
Ara sıra: 1960’ta 35 iken 1980’de 24’e düşmüştür
Sık sık: 1960’ta 35 iken 1980’de 48’e yükselmiştir. (Lewis,1986)

Ebeveynlik Stilleri

Amerikalı bir psikolog olan Diana Baumbrind, Amerika’daki global çocuk bakımı stillerine ait 3 adet genel başlık belirlemiştir:

  1. Otoriter: disiplin ve davranış kalıpları konusunda katı fikirlere sahiptirler. Tartışmaya açık değildirler.
  2. Güven verici-destekleyici: disiplin ve davranış kalıpları hakkında fikirleri olan ve çocukları ile bu fikirlerini konuşan ve tartışan ebeveynlerdir.
  3. Serbest bırakan: disiplin ve davranış kalıpları hakkında esnek fikirleri olan ebeveynlerdir.
Dekovic ve Janssense(1992)’in 6-11 yaş arası çocuk ile yaptığı çalışmaya göre çocuklar sosyal statülerini okul ortamında kazanmaktadırlar. Ayrıca çocuklar okul öğretmenleri ve sınıf arkadaşlarından sosyal davranışları öğrenirler. Her iki ebeveynin de evde olduğu akşam saatlerinde gözlemeler yapılarak ebeveynlik stilleri hakkında veri toplanan araştırmada güven verici-destekleyici ebeveynlerin çocuklarının popüler oldukları, otoriter ebeveynlerin çocuklarının sosyal olarak reddedilen çocuklar olduğu bulgusu elde edilmiştir. 

Steinberg ve arkadaşları güven verici-destekleyici ebeveynliğin 3 bileşeni olduğundan bahsetmişlerdir: 
*ebeveynsel kabul etme ve sıcaklık
*davranışsal süpervizyon ve hoşgörü
*demokrasi ve bireysel gelişimin kabulü

Ebeveynlik stillerinde en etkili temel üç faktör şunlardır; 1) ebeveynlerin kişisel psikolojik kaynakları: ebeveynin ruh sağlığı ve kendi kişisel gelişim öyküleri kendi çocuklarını yetiştirme becerilerini etkilemektedir. 2) destek kaynakları: ebeveynlere eşlerinden, akrabalarından ve dostlarından gelen sosyal bağlamdaki destek, olumlu bir iş ortamı ve yeterli düzeyde bir maddi kazanç ebeveynlik becerilerine etki etmektedir. 3) çocuğun kişilik özellikleri: çocuğun zor ve ya kolay çocuk olması ebeveynin yetiştirme stilini etkilemektedir.

Yapılan araştırma sonuçlarına göre; hoşgörülü ve demokratik evlerde büyüyen çocuklar arkadaş ilişkilerinde daha etkin, daha girişken, yaratıcı fikirler öne sürebilen, fikirlerini serbestçe ifade edebilen ve karar verebilme becerisine sahip çocuklar olmaktadırlar. Daha sert bir disiplin anlayışıyla yetiştirilen çocuklarda karşı çıkma ve saldırganlık eğilimleri görülmekte ve çocuklar kendilerini bu yollarla kabul ettirmek istemektedirler. Otoriter ailelerde yetişen çocuklar genellikle bağımlı olan, kendi kararlarını alamayan, özgüvenleri olmayan, çevresindeki tüm bireyler tarafından korunmayı bekleyen, başkalarının etkisinde kolaylıkla kalabilen, aşırı hassas, çekingen, dıştan denetimli kişiler olabilmektedirler. Bu çocuklar ileriki yıllarda ya korkutulmuş ve sindirilmiş ya da isyankar yetişkinler olabilmektedirler.  Aşırı hoşgörü ile yetişen ve fazlasıyla serbest kalan çocuklar benmerkezci olurlar, herkesin dikkatinin kendi üzerlerinde olmasını isterler ve bu sebeple sosyal ilişkilerde ve sosyal uyumda sıklıkla problem yaşarlar. Bu çocuklar doyumsuz bireyler olurlar, kurallara alışamaz ve kurallara uymakta sıkıntı yaşarlar.

SOSYAL GELİŞİMDE ARKADAŞLAR 

Arkadaşlar İle İlişkiler:

Çocukların gelişimine tek fayda elbette ki sadece ebeveynlerden gelmemektedir. Çocuklar büyüdükçe ev dışında birçok kişi ile etkileşim kurmaktadırlar. Arkadaş, bizim için bizimle yaklaşık olarak aynı yaşlarda olan kişilerdir. Çocuklar için ise arkadaşlar aynı yaşta ya da aynı sınıfta olarak tanımlanmaktadır. Çocuklar arkadaşları aracılığıyla sosyal hayatta nasıl var olacaklarını ve diğerleri ile nasıl baş edeceklerini öğrenmektedirler. Bunların tümü için eğitim mekanı oyunlar ve sohbet ortamları olmaktadır. Çocuklar evlerde, oyun gruplarında, kreşlerde, anaokullarında, okullarda ve park alanlarında diğer çocuklar ile ilişkiler oluşturmaktadırlar. 

Erken Yaşta Arkadaşlık

Erken yaşlardan itibaren arkadaşlık çocuklara ilginç gelen bir olgu olmaktadır. 12-18 aylık bebekler ile yapılan bir çalışmada bu ay dönemine ait 2 bebek ile anneleri bir oyun odasında birlikte bulunmuşlardır. Gözlemciler bebeklerin kimlere dokunduklarına ve kimlere baktıklarına dikkat etmişlerdir. Elde edilen bulgulara göre bebekler en çok kendi annelerine dokunmuşlardır. Ancak en çok baktıkları kişi onlara ilginç gelen diğer bebek olmuştur (Lewis, 1975). 2 yaş altı bebeklerde video çekimi ile bazı araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalarda video kullanılmasının nedeni bu dönemde akran ilişkilerinin çok kısa süreli oluşu ve bu nedenle gözlemciler tarafından gözden kaçabilmesidir. Bu yaşta kurulan ilişki sadece diğer çocuğa bakmakla bazen gülümsemekle, oyuncağını göstermekle ve birlikte gürültü yapmakla sınırlıdır. Bu da bize bu yaş dönemindeki çocukların yeterince sosyal beceriye sahip olmadıklarını göstermektedir. Yetişkinler çocukların sosyal etkileşimlerinde onlara model olabilirler, ancak yine de çocukların sosyal becerileri edinerek geliştirmeleri 2-3 yıl almaktadır. Ayrıca annelerine güvenli bağlanma geliştiren çocukların sosyal gelişimleri diğerlerine göre daha olumlu yönde gelişmektedir. Bu çocuklar daha rahat ilişki kurarlar, objeleri ve arkadaşlarını inceleyerek keşfetme konusunda daha iyilerdir. Bir yıl sonunda bu çocuklar yeni sosyal ilişkiler kurabilmektedirler. Bunlara rağmen, yine de 2 yaş çocuklarının da bazı sosyal becerileri olabilmektedir. Bunlardan birisi taklit etmedir. Fransa’da Nadel- Brulfert ve Baudonniere(1982) tarafından yapılan araştırmada 2 yaş çocukları oyun odası şeklinde bir laboratuar ortamında birbirinin eşi olan oyuncak ile oynarken gözlemlenmişlerdir. Elde edilen bulgulara göre ne zaman bir çocuk eline bir oyuncağı alsa diğer çocuk ta hemen gidip o oyuncağın aynısı ile oynamaya başlamaktadır. İşte taklit 2 yaş çocuklarında bunu ifade etmektedir. Bu taklit becerisi çocuklar arası iletişimi ve oyunu arttırmaktadır.

Okul Öncesi Dönemde Ve Okul Döneminde Arkadaşlık: 

Çocuklar 3 yaşına geldiklerinde anaokuluna gitmeye genellikle hazır olurlar. 2-4 yaşları arasında yer alan dönemde çocukların birbirleriyle olan iletişim becerilerinde büyük bir artış görülmektedir. 1920lerde yapılan araştırmalara göre çocuklar diğerlerinin oyununa ilgi göstermekte ve onu izlemektedirler. Bazen diğerlerinin oyununa katılmakta bazen de sadece paralel oyunlar oynamaktadırlar. Paralel oyunda çocuklar sadece yan yana otururlar, aynı materyal ile oynarlar ama hiç etkileşime girmezler. Yani yan yana ama bağımsız oyun oynarlar. Bazen de koopere oyunlar oynarlar. Bu oyunlarda çocuklar bir şekilde etkileşime girerler: örneğin bir çocuk bir tahta bloğu diğerine uzatır o da bloklar ile kule yapar. Çocukların yaşı arttıkça birbirleriyle olan etkileşimleri de artmaktadır. Bazı çocuklar gruplar halinde oyunlar oynayabilirler. Bu gruplar 2 ya da 3 çocuğun birlikte oynadığı gruplardır, yaş ilerledikçe grupların kişi sayısı artar. 

İlkokulun ilk yılarında çocukların oyun grupları cinsiyete göre ayrılmaya başlamaktadır. Aslında bu tercih anaokulu döneminde de vardır ancak o dönemde bu tercih özellikle yapılmamaktadır. 6-7 yaşlarında takım oyunları oynanmaya başladıkça cinsiyet tercihleri daha da artmaktadır. Amerika’daki oyun alanlarında 10-11 yaş çocukları ile, Lever (1978) tarafından yapılan araştırmaya göre erkek çocukları daha büyük gruplar halinde oynamayı tercih ederken, kızlar ya eşli ya da daha ufak gruplar halinde oynamayı tercih etmektedirler. Erkekler genellikle rekabete açık takım oyunları oynarken, kızlar için oyunlarda önemli olan gizlilik, özel olma ve samimiyettir. 

Özetle; çocuğun sosyal dünyası doğumuyla birlikte oluşmaya başlar. Annesi, babası ve bakıcısı çocuğun sosyal gelişimi için ilk adımları atarken zaman içinde bu kişilere arkadaşlar da eklendikçe çocuğun sosyal dünyası hızla büyür. Çocuğun her yönden gelişimi birbiriyle paralel şekilde gerçekleştiğinden her alandaki ilerlemeler birbirlerini etkilemektedir. Bu nedenle ebeveynlere düşen görev; çocukları için olumlu bir gelişim ortamı düzenleyerek onları sosyal hayata hazırlamak ve desteklemektir.

KAYNAKÇA

Bacanlı, Hasan. Gelişim Ve Öğrenme. Nobel Yayın Dağıtım, 2000.
Selçuk, Ziya. Gelişim Ve Öğrenme. Nobel Yayın Dağıtım, 2000.
Yavuzer, Haluk. Çocuk Psikolojisi. Remzi Kitabevi, 1999.
Yavuzer, Haluk. Çocuk Eğitimi El Kitabı. Remzi Kitabevi, 1999.
Yavuzer, Haluk. Ana-Baba Ve Çocuk. Remzi Kitabevi, 1999.
Ding, Sharon; Littleton, Karen. Children’s Personal And Social Development.
Smith, Peter; Cowie, Helen; Blackes Mark. Understanding Children’s Develpoment.
Dsiplin
Çocuğumuz doğduğu ilk andan itibaren anne-baba olarak onun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir koşturmaca içine gireriz. Onu doyurmayı, altını değiştirmeyi, uyutmayı, kucağımıza alıp sevmeyi, onu sakinleştirmeyi heyecanlı bir “görev” gibi hızlıca ve severek yerine getirmeye çalışırız. Çünkü bebeğimiz, bunların hiçbirini, bizim görevlerimizin hiçbirini kendi başına halledebilecek kadar gelişmiş beceriye sahip değildir. Hatta bu görevleri sadece anne-babalar değil bebeğin etrafındaki herkes elinden geldiğince yerine getirmeye çalışır. Bebek ağlamaya başladığı an, bize verdiği sinyal bir ihtiyacının olduğudur. Bizler de hemen verilen sinyali değerlendirerek ihtiyacın ne olduğunu anlar ve hızla giderek bebeği memnun etmeye çalışırız. Böylece bebeğimiz ihtiyaçlarının sevdikleri tarafından giderildiğini öğrenmeye başlar. Eğer bebeğimizin tüm isteklerini tutarlı bir şekilde ve tam zamanında yerine getiriyorsak, bebeğimiz güvenmeyi öğrenmeye, koşulsuz olarak sevildiğini ve değer verildiğini hissetmeye başlar. İşte tam bu noktadan itibaren disiplin kavramı hayatımıza girmeye başlar. 

Disiplin Nedir?

Disiplin kelimesini duyunca ilk olarak akla gelen kelime genellikle “ceza”dır. Aslında disiplin, çocuklarımızın istenilen davranışları öğrenmesini sağlayarak, onlara iç denetim kazandırmak, bu sayede hem aile içinde hem de toplum içerisinde çocuklarımızın uyumlu bireyler olarak yaşamasını sağlamak anlamına gelmektedir. Disiplin çocuğun aslında doğumu ile birlikte yaşamaya başladığı bir süreç olarak ele alınabilir. Disiplin çocuk eğitiminin temel taşlarından biridir. Disiplindeki temel amaç; çocuğa istenilen davranışları öğreterek kendini kontrol edebilme becerisini kazandırabilmektir. Çünkü her zaman çocuğumuzun yanında olarak onu “Bu doğru, bunu yapabilirsin.” ya da “Bu yanlış, bunu yapamazsın.” şeklinde yönlendirebilmemiz çok ta mümkün olmayacaktır. Bunu sıklıkla çocuğumuzun henüz bize bağımlı olduğu dönemde yani 0-3 yaş döneminde yapabiliriz. 3 yaşından sonra çocuğumuz bağımsızlığı kazanma yoluna girer, bir birey olma yolunda hızla ilerlemeye başlar, dış dünyayı tanımaya yönelik bir ilgi alanı edinir, yaşıtı çocuklar ile birlikte vakit geçirmek onun için çok önemli olmaya başlar yani sosyal gelişim hızla ilerler. Yaşantılar ve yaşayarak, görerek öğrenmek, davranışlarımızın sonuçları önem kazanmaya başlar. Burada önemli olan çocuğumuza uygun olan davranışları ve kuralları öğretebilmek ve benimsetebilmektir. Bunun için ihtiyacımız olan temel anahtarlar; ‘sevgi ve güven’dir. Eğer çocuğumuza onu koşulsuz olarak sevdiğimizi ve güvendiğimizi hissettirebilirsek, onun disiplini ve kuralları öğrenerek benimsemesi daha kolay olacaktır.

Disiplini öğrenmek okul yıllarında başlamaz. Çocuğun kurallar ile karşılaştığı ilk yer okul değil ev ve aile ortamı olmalıdır. Temel alışkanlıkların kazanıldığı okul öncesi dönem, uyku, yemek, temizlik kadar önemli olan disiplinin de edinilerek içselleştirilmesi adına en uygun dönemdir. Ev ortamında hiçbir kural ile karşılaşmayan, her istediğini istediği anda yapabilen ve her isteği anında yerine getirilen çocuk, okula başlaması ile birlikte büyük sıkıntılar ile karşılaşacaktır. Onun kuralları koyduğu ev ortamının yerini, kuralları “öğretmenim” dediği bir yetişkin; istediği gibi dağıttığı odasının yerini, her zaman düzenli olması gereken bir sınıf; istediği oyunu istediği an oynayabildiği zaman dilimlerinin yerini, sadece zil çaldığı zaman oyun oynayabileceği “teneffüsler” aldığı zaman, çocuğunuzun yaşadığı bocalama zaman içerisinde bir uyum problemine dönüşecektir. Bu sebeple aile olarak bizlere düşen görevler, çocuğumuza evimizin bazı kuralları olduğunu öğretmektir. Bu kuralları evinizin ortamına, sizin ve çocuğunuzun kişilik yapılarınıza, çocuğunuzun gelişim düzeyine ve beklentilerinize göre birlikte belirleyebilirsiniz. Ancak kuralların çocuğunuzun yaşına uygun olması çok önemlidir. Örneğin 3 yaşındaki çocuğunuz için oynadıktan sonra oyuncakları toplamak uygun bir kural olabilir. 5 yaşındaki çocuğunuz yemeğinizi masada hep birlikte yedikten sonra kendi tabağını mutfağa götürmeyi bir kural olarak öğrenebilir.

Peki bu kurallar kimler için geçerlidir? Çocuklar anne-babalarını gözlemleyerek öğrenirler. Anne-baba ne yaparsa çocuk için doğru olan odur. Çünkü çocuklar ebeveynlerini model alarak büyürler. Anne-babanın her davranışı, her yaşantısı, yaşadığı her duygu, verdiği her tepki çocuğun gözlemi altındadır. Yani biz nasıl davranırsak, çocuğumuz da aynen o davranışı sergileyecektir. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarına model olmaları çok önemlidir. Çocuğumuzdan sergilemesini istediğimiz bir davranışı eğer biz sergilemezsek, çocuğumuzun o davranışı sergilemesini beklemek ona yapılmış bir haksızlık olacaktır ve tabii ki çocuğumuz bu davranışı sergilemeyecektir.

Çocuk disiplininde “model olmak” kadar önemli bir diğer nokta da “tutarlı” olmaktır. Tutarlı olmak demek, çocuğu yetiştiren anne ve babanın hemfikir olması demektir. Tutarlı olunduğu takdirde çocuk doğru davranışları daha kolay ve hızlı bir şekilde öğrenecektir. Annesinin onay verdiği fakat babasının desteklemediği davranışlar ile karşılaşan çocuk bocalayacak, şaşıracak ve davranış edinimi gerçekleşemeyecektir. Bazı durumlarda çocuk bunu kendi çıkarları için kullanarak davranışını onaylayan ebeveyn ile aynı safta yer alabilir.

Disiplin Eğitiminde Bazı Hatalar

Disiplini çocuğumuza edindirmeye çalışırken bazı durumlarda hata yapabiliriz. Sıklıkla karşılaşılan hatalar şunlardır:

 Çocuğumuza neyi yapmaması gerektiğini söylemek: Çocuğumuza “Yapmasana!”, “Sana yapma dedim!” demek yerine ona neyi yapmasını istediğimizi, hangi davranışı sergilemesini beklediğimizi söylemek ve göstererek model olmak daha etkili bir yol olacaktır. Örneğin akşam yemeğinde tabağındaki yemeği elleriyle yemeye çalışan oğlunuza “Çatalını kullanarak yemeyi deneyebilirsin.” demek ve ona model olarak bunu nasıl yapacağını göstermek daha kalıcı bir çözüm olacaktır.

 Sadece olumsuz davranışlara geribildirim vermek: Çocuğumuz istenmeyen bir davranış sergilediği zaman, yaptığımız ilk şey ona kızmak ve verdiğimiz ilk tepki ona bağırmak olabilmektedir. Ancak böyle istenmeyen bir durumla karşılaştığımızda kızmak yerine, istenen davranışı sergilediği zaman bu olumlu davranışı ödüllendirerek pekiştirmek, bu davranışın kazanımını hızlandıracaktır. Yemek yeme örneğine dönersek; çocuğumuz elleriyle yediğinde ona bağırmak yerine çatalı ile yediği zaman onu övmek, çocuğumuzun hoşuna gidecek ve çatalı ile yediğinde övgü aldığını görünce bu davranışı sergilemeyi tercih etmeye başlayacaktır.

 Çocuğa karşı şiddet ve dayak kullanmak: Bu yaklaşım tarzının çocuk gelişimi ve eğitimine kesinlikle hiçbir faydası yoktur. Aksine çocuklarda yaraları sarılamayacak kadar geniş yaralar bırakabilmektedir. İstenilen davranışı sergilemeyen bir çocuk dayak ile karşılaşıyorsa, kendi istekleri gerçekleştirilmediği takdirde karşısındaki bireyi dövebileceğini düşünür. Yani dayağı bir sorun çözme, iletişim kurma ve isteğine ulaşma yolu olarak öğrenir. Bütün bu olumsuz düşünceler çocuğun çevresi ile iletişim kurmasını engeller, zaman içinde birey girdiği sosyal ortamlarda kabul görememeye başlar, bu da kişinin özgüven gelişimini olumsuz yönde etkileyerek kişilik gelişimini zarara uğratır. Kişi saldırgan ve zarar verici özellikler sergilemeye başlayabilir. Bu nedenle dayak kesinlikle kullanılmaması gereken bir yöntemdir. 

 Annenin kabul ettiği bir davranışı babanın kabul etmemesi: Anne-babalar kendi aralarında oturup konuşarak ortak kurallar belirlemedikleri ve bunu çocuklarına anlatmadıkları takdirde, çocuğa karşı tutarsız bir yaklaşım sergileyeceklerdir. Neyin uygun olup neyin uygun olmadığı konusunda güvendiği iki kişiden farklı mesajlar alan çocuk, nasıl davranacağı konusunda kararsızlık yaşayacaktır, ne zaman ne yapacağını öğrenemeyecek böylece neyin gerçekten doğru ve neyin gerçekten yanlış olduğunun farkın varamayacaktır. Aslında çocuğun ihtiyacı olan şey, neyin doğru ve yanlış olduğunu ona tek ses halinde söyleyecek olan ebeveynlerdir. Tutarlı ebeveynler, disiplini öğretmekte ihtiyaç duyulan en önemli takım oyuncularıdır. Anne-babasından aynı mesajı alan çocuk neye güveneceğini ve neyi yapması gerektiği öğrenir.

 Torununa kıyamayan büyük ebeveynlerin torunlarının her istediğini yapması: Büyük ebeveynler torun sahibi oldukları andan itibaren, torun bütün evlerin hakimi haline gelir. Her istediği anında yerine getirilir. Ağlaması halinde anne ve babaya kızılır, çocuğu niye ağlattıkları sorulur, istekleri yerine getirilmeyince anne-babaya kızılır ve konulan kurallar bir anda ortadan kaybolur. Burada unutulmaması gereken en önemli nokta: bu çocuğu herkesin çok sevdiği ve bu çocuğun eğitime ihtiyaç duyduğudur. Bu nedenle çocuğun eğitiminde anne-baba ve büyük ebeveynler aynı tutarlılığı sergilemelidirler. Ortak noktalarda aynı davranışları sergilemek konusunda birlikte anne-baba ve büyük ebeveynler, çocuğa kural ve sınırları öğretmekte başarılı olacaklardır.

 “Kuralları sadece anne-baba koyar.” kuralı: Her ev içerisinde uyulması gereken bazı kurallar vardır. Bu kuralları belirlemek o evde birlikte yaşayan kişilerin görevidir. Bu görev sadece ebeveynlerin görevi gibi gözükse de aslında ihtiyaçlarının farkına varan çocuklar da isteklerini ifade ederek kuralların belirlenmesi konusunda ebeveynlerine yardımcı olabilirler. Ancak burada önemli olan nokta; çocuğa söz hakkı vermek kadar, onu kontrol edebiliyor da olmaktır. Çünkü çocukları için neyin doğru, neyin yanlış olduğunu en iyi ebeveynler bilir. Bu nedenle kuralları belirlerken bu noktayı göz ardı etmemek önemlidir.   

 “Bir sürü kuralımız olmalıdır.” kuralı: Her evin kendi düzenine uygun bazı kuralları olması gerekir ancak burada önemli olan birkaç nokta vardır. Bu kuralların sayısı çok fazla olmamalı, kuralların sayısı ev düzeni ve çocuğun yaşına göre belirlenmeli ve çocuğun yaşı arttıkça kurallar da yaşına uygun şekilde düzenlenebilmelidir. Çocuğun uyum sağlayamadığı birçok kural olması yerine, takip edebildiği ve uyum gösterdiği 1-2 kural olması, hem çocuğun gelişimi hem de disiplin edinimi açısından daha doğrudur. 

 “Kurallara sadece kural oldukları için uyulmalıdır. Ödüle gerek yoktur.” kuralı: Bazı ebeveynler kural olarak koydukları her iteme çocuklarının hemen uyum göstermesini beklemektedirler. Burada unutulmaması gereken en önemli nokta: çocukların pekiştirilen davranışları çok daha hızlı bir şeklide öğrendiğidir. İstenilen davranışı sergileyen çocuğu, sözel pekiştireçlerle överek (“Aferin sana, bravo!” gibi) veya tensel temas ile(saçını okşayarak, elini okşayarak vs.) destekleyerek yani ödüllendirerek bu davranışı içselleştirmesini sağlayabilirsiniz. Burada önemli olan bir diğer konu da tutarlılıktır. Başlangıçta çocuk istenen davranışı her sergilediğinde onu ödüllendirmek, öğrenme hızını arttıracaktır.

 Kurallar bu kadar katı olmalı mıdır? konusu: Disiplin eğitiminde en önemli konulardan birisi, esnek olmaktır. Zaman zaman anne-babaların katılık yerine esnekliği kullanmaları da gerekecektir. Elinden gelmediği için kurala uyum sağlayamayan bir çocuk karşısında esnek bir tutum sergilenerek kural üzerinde bazı değişiklikler yapmak, disiplin eğitimi için daha faydalı olacaktır. 

 Davranışlarının sonucunu yaşamalı mı? konusu: Çocuklar kurallara uymadıkları zaman bunun bir yaptırımı olmalıdır. Yani kurala uymayan çocuk bunun sonucunu mutlaka yaşamalıdır. Daha öncede bahsettiğimiz gibi, çocuklar yaşayarak öğrenirler. Kurala uymadıkları zaman ne olduğunu görürlerse yani sonucu yaşarlarsa, daha hızlı bir şekilde öğreneceklerdir. En iyi öğrenme; yaşayarak öğrenmedir. Ancak burada unutulmaması gereken önemli bir nokta; çocuğun kurala uymadığı zaman yaşayacağı sonucu biliyor olmasıdır. Yaşına göre bu davranış sonuçlarını da kurallar ile birlikte belirleyebilirsiniz. 

Anne-Babalara Öneriler:

Kuralları çocuğunuza açıkça, kısa ve net bir şekilde ifade edin. Aklında bir soru işareti kalmasın.
Çocuğunuza, göstermesini beklediğiniz davranışlar konusunda model olun.

Kurallarınız çocuğunuzun yaşına ve gelişim düzeyine uygun olsun.

Gerektiğinde esnek olun.

Kurallara uyduğu zaman onu ödüllendirin. Ödüller maddi olmaktan çok manevi ödüller olmalıdır. Ona sarılın, onu öpün, saçlarını okşayın. Sözel pekiştireçleri de kullanarak onu motive edin.

Davranışlarının sonuçlarını yaşamasına izin verin. Çocuklar en iyi yaşayarak öğrenirler.

Çocuğunuzun disiplini ve kuralları öğreneceği yer evinizdir. Kuralları öğrenmesi için okula gitmesini beklemeyin. 

Çocuğunuzu iyi gözlemleyin, onu iyi tanıyın. Gelişimini takip edin. Böylece ona en y-uygun kuralları belirlemek daha kolay olacaktır.

Çocuğunuzdan ne beklediğinizi açıkça ifade edin. Olumsuz davranışı sergilediği zaman “Yapma” demek yerine yapmasını beklediğiniz davranışı ona anlatın.

Çocuğunuza vakit ayırın. Birlikte eğlenceli şeyler yapın. Ona karşılıksız sevildiğini ve kabul edildiğini hissettirin.
Dokunmanın Sihirli Etkisi

Yaşamın ilk yılları, bireylerin gelişimlerini tüm yönleriyle etkileyecek temel yıllardır. Aslında bu temel gelişim süreci doğum öncesi dönemde yani anne karnında başlamaktadır. Anne karnında fiziksel gelişimini sürdürmekte olan bebek, bizlerin fark edemeyeceğimiz bir şekilde sosyal gelişimini de sürdürmektedir. Dışarıdan duyduğu sesler, bebek ile yapılan konuşmalar, ona dinletilen müzikler, “bebeği” okşamamız, bebeğe dışarıda onu beklediğimizi hissettirir ve sosyal gelişim sürecini bir anlamda başlatır. Anne karnındaki bebek, annesinin sesini diğer seslerden ayırabilmektedir ve yapılan araştırmalara göre anne sesi, anne karnındaki bebeği rahatlatmaktadır. 

Doğum ile birlikte bebek gözlerini hayata açar ve gelişimin temelleri atılmaya başlanır. Bebek doğduğu andan itibaren tüm duyu organları çalışmaya başlar ve bebek dış dünyayı tanımaya başlar. Bebek, hayatı boyunca kullanacağı temel bilgi ve becerileri edinmeye hazır bir şekilde biz yetişkinleri ve çevredeki uyaranları beklemektedir. Bebeğin çevresinde bulunmakta olan her şey onun için uyarıcı ve öğrenilmesi gereken bir nitelik taşımaktadır. Kendisine her yönden uyarıcı nitelikte bir çevre sunulan bebeğin gelişim süreçleri olumlu yönde ilerleyecektir. 

Bebeklik yıllarındaki olumlu yaşantılar, çocukluk ve daha da ileride yetişkinlik yıllarını etkileyecektir. Bu nedenle anne babalara düşen ilk görev, bebeklerini her yönüyle tanımak ve gelişim süreçlerini takip etmektir.

Bebekler doğdukları andan hemen sonra anne kucağına verilirler. Bu an anne için hazzı tarif edilemeyecek kadar mutluluk ve heyecan verici bir andır. Bebek için ise uyaranların fark edilmeye başlandığı bir an olarak tarif edilebilir. Bebek daha önce hiç yaşamadığı dokunma hissini ilk kez tatmaya başlar. Bu his ile birlikte bebek kabul edilme ve sevgi ile ilk kez tanışmış olur.

Bebekler doğum ile birlikte öğrenmeye başlarlar ancak yapabildikleri yani beceriler çok sınırlıdır. Bebekler herhangi bir beceriyi sergilemek veya ihtiyaçlarını gidermek için annelerine ihtiyaç duyarlar. Yani tüm bebekler annelerine bağımlıdırlar. Bebek ve anne, doğum sonrasındaki birkaç gün içinde birbirlerini tanımaya başlar ve uyumlu birlikteliklerinin temellerini atarlar.

İhtiyaçlar ve bunların giderilmesi, yaşantımızın temel noktalarıdır. Bebekler için de bu ihtiyaçların giderilmesi önemli bir gereksinimdir. Her bireyin olduğu gibi bebeklerin de ihtiyaçları vardır. Karnının doyması, altının değiştirilmesi, banyo yapması gibi birtakım ihtiyaçlarında bebek annesine bağımlıdır. Anne ve bebek için bu ihtiyaçları giderildiği anlar, ilişkilerini sağlamlaştıran anlardır. 

Bir bebek için karnının doyurulması, altının değiştirilip temizlenmesi birer ihtiyaç ise dokunulmak, fiziksel temas ve okşanarak sevilmek de birer ihtiyaçtır. Bebeğin diğer ihtiyaçları nasıl gideriliyorsa, bu temel ihtiyacı da anne tarafından giderilmelidir. Bebekler ben-merkezci varlıklardır. Tüm ihtiyaçları onlar istedikleri anda, onların istedikleri kişi tarafından giderilmelidir. Temel güven duygusunun kazanılması adına bu istekler anne tarafından ve doğru zamanda giderilmelidir. İstek ve ihtiyaçları karşılanan bebek rahatlar ve güvenmeye başlar. Bu sayede temel güven duygusu kazanılmaya başlanılır.

Anne-bebek ilişkisinde dokunmanın, yani fiziksel temasın önemi çok büyüktür. Bebek için annesinin tenini hissetmek, annesinin kokusunu duymak, annesinin kucağında olup onun kalp atışlarını hissetmek çok önemlidir. Psikolojik ve fizyolojik anlamda anne-bebek birlikteliği, temel güven duygusunun kazandırılması adına çok gereklidir. Temel güven duygusu, yaşamın ilk yıllarında kazandırılmaktadır. Bu ilk yıllarda bebeğin ilk görevi güvenmeyi öğrenmektir. Bu görevin gerçekleştirilmesindeki başrol oyuncuları anne ve bebektir.

Bebek için ilk yıllarda anne her şey demektir. Anne kendini nasıl hissediyorsa bebek de aynen öyle hissedecektir. Anne üzüntülü ise bebek huzursuz olacak, anne mutlu ise bebek de huzurlu olacaktır. Yapılan araştırmalara göre stres altında çocuğu ile ilgilenen annelerin çocukları daha mutsuz yaşantılar ile karşılaşmaktadır. Bu nedenle annelerin bebekleri ile ilgilenecekleri zamanlarda stresten arınmış, sakin ve huzurlu bir ruh hali içinde olmaları çok önemlidir. Bu tarz bir ruh hali ile çocuk ile ilişki kurulması, çocuğun güven gelişimi açısından doğru ve sağlıklı olacaktır. Bunun tam tersi bir şekilde ilişki kurulur ise, yani eğer çocuğu ile tensel temas kuracak anne stresli, kaygılı, mutsuz, sinirli, keyifsiz ve huzursuz ise, çocuk bu olumsuz hisleri elbette anlayacak ve o da keyifsiz bir ilişki kurmaktan dolayı memnuniyetsizliğini ağlayarak veya huzursuzlanarak belli edecektir.

Annenin tensel temas kurarak bebeğe verdiği sıcaklık, bebeğin yaşama olan bağını ve güvenini geliştirecektir. Bebeklerin anneleri ile kurdukları tensel temas, temel güven duygusunun kazanımında en önemli adımdır. Bebek annesi tarafından anlaşıldığını, bir değeri olduğunu ve sevildiğini anlar ve annesine güvenir. İhtiyacı karşılanan bebek, ileride yine ihtiyaç duyduğu zaman annesinin yanında olacağını bilir yani annesine güvenir. Kazanılan güven duygusu, yaşamın ileriki yıllarında kurulacak olan bütün bireysel ilişkileri olumlu yönde etkileyecektir. İhtiyaçları giderilmeyen bebeklerde ise güven duygusunun yerini güvensizlik duygusu almaktadır. 

Temel güven duygusunun bebek tarafından kazanımında bir diğer önemli nokta, annenin sergilediği tutarlılıktır. Anne çocuğunun dokunma, açlık gibi ihtiyaçlarını doğru zamanlarda gidermez veya sadece zaman zaman giderirse bu tutum güven duygusunu olması gerekenin tersi yönde geliştirir; yani güven duygusunun yerini güvensizlik duygusu alır. Çünkü çocuk her zaman giderilmesini beklediği dokunma, okşanma gibi ihtiyaçlarının ne zamanlarda giderileceğini öğrenememektedir. Bu nedenle annesine, dolayısıyla çevresine sağlıklı bir güven duygusu geliştiremez. 

Dokunmak ve okşamak, sevginin göstergeleridir. Annesi tarafından okşanmayan, kucağa alınmayan, koklanmayan veya dokunulmayan bebekler sevgiden habersiz olarak yetişirler. İleriki yıllarda bu, onların yaşamlarını olumsuz yönde etkiler. Çevrelerindeki kişilere hissettiklerini anlatamaz ve gösteremezler. Çevrelerindeki kişilere sevildiklerini hissettiremezler. Yaşamlarında sıcaklık yoksunluğu yaşanır. En yakınlarındaki kişilere bile bağlılık geliştirmekte güçlükler yaşarlar ve çevrelerindekilere güvenemezler. Zaman içinde güvensiz ve yaşamdan keyif almakta zorlanan bireyler haline gelebilirler.

Yaşamın bu ilk yıllarında sadece annelerin değil babaların da bebeğin gelişimine etkileri büyüktür. Bebeğin temel ihtiyaçları çoğunlukla anne tarafından giderildiği için genellikle babalar “oyun dışı” gibi gözükseler de aslında bir “başrol”de babalara aittir. Tıpkı anneler gibi, babaların dokunuşları da bebeğin temel güven duygusu için çok gerek duyulan bir unsurdur. Babalar, bebek için dış dünyayı temsil ederler. Bebeklerin babaları ile kurdukları olumlu tensel temas ilişkisi, bebeğin ileriki yıllarda çevresi ile kuracağı ilişkiyi olumlu yönde etkileyecektir. Bu nedenle bebeğin doğumu ile birlikte baba da, bebek ile ilgilenmeli ve anneye destek olmalıdır. Bebeği kucağına almalı, ona dokunmalı, okşamalı, öpmeli, temel ihtiyaçların giderilmesinde yani altının değiştirilmesinde, mamasının yedirilmesinde, banyosunun yaptırılmasında anneye yardımcı olmalıdır. Bu tarz olumlu yaşantılar, hem sonraki yıllarda kurulacak sağlıklı baba-çocuk ilişkisinin temellerini hem de diğer bireyler ile kurulacak sağlıklı ilişkilerin kökenlerini hazırlar. Baba desteğinden yoksun bir gelişim süreci geçiren çocukların hem babalarıyla hem de çevre ile ilişkileri olumsuz yönde etkilenmektedir.

Anne-Babalara Öneriler:

 Bebeğiniz ile ilgili sorumlulukları birlikte yerine getirin. Sadece anne veya sadece babanın ilgisi, çocuğunuz için yeterli değildir. Çocuğunuzun her ikinize de ihtiyacı vardır.
 Bebeğinize dokunun. Tensel temas, kişilik ve özgüven gelişiminde ihtiyaç duyulan temel noktalardan biridir. Dokunulan, okşanılan bebek sevildiğini hisseder. Bu sayede, temel güven duygusu gelişmeye başlar.
 Bebeğinizi karşılıksız sevin. Karşılıksız, hiçbir beklenti olmadan sevildiğini bilmek, özgüven gelişimini olumlu yönde etkiler.
 Yaşamın ilk yılları çok önemlidir. Bütün yönlerden gelişimin temelleri bu yıllarda atılır. Anne ve babalar, bu yıllarda bebeklerini dikkatle takip etmeli ve gelişim sürecini gözlemlemelidirler.
 Anne ve babanın bebek ile kurduğu duygusal ilişki çok önemlidir. Bu ilişkinin kurulabilmesi anca tensel temas ile mümkün olacaktır.
Bebeğin duygusal doyuma ulaşabilmesi için onu kucağınıza alın, onu okşayın, onunla oynayın, ona gülümseyin. Onu beslerken, altını değiştirirken, onu yıkarken, öperken aslında onun özgüven gelişimine katkıda bulunduğunuzu unutmayın. 
 Bebeğinizin ihtiyaçlarını giderirken tutarlı bir tutum sergileyin. Süreklilik, kişilik ve özgüven gelişiminde çok önemli bir noktadır.
 Bebeğiniz ile ilgilenirken huzurlu ve stresten uzak olmaya çok dikkat edin. Bebeğiniz ile ilişki kurduğunuz anlar, keyfi tarif edilemez anlardır. Bu anların keyfini çıkarın. Sizi mutlu görmek onu da mutlu edecektir.

Özel Yetenekli Çocuklar
Bir bebeğin dünyaya gelişi….Bebeğin dünyaya gelişiyle ailesine yaşattığı sonsuz mutluluk...Bu duygular her aile için eşsiz yaşantılardır, her aile için benzersizdir, tektir ve tıpkı çocukları gibi sadece onlara “özel”dir. Günler geçtikçe çocuklarının özelliklerini çocukları ile birlikte görerek ve yaşayarak öğrenmek aileler için apayrı bir hazdır. Bütün bu gelişimsel özelliklerin yanı sıra bazı çocuklar diğerlerinden farklı birtakım özellikler sergilerler ve bu onları “özel yetenek”leri olan çocuklar kategorisine dahil etmektedir. ‘Özel yetenekleri olan çocuklar kimlerdir? Tanımları nasıl yapılır?’ sorusunu sadece tek bir cümle ile açıklamak imkansızdır, çünkü nasıl her birey farklı ve kendine has özelliklere sahip ise, özel yetenekli çocuklarımızın her birinin de kendine has özellikleri ve farklılıkları vardır. Bu durumda önemli olan; çocukların özel yeteneklerini fark ederek bu yetenekleri olumlu yönde değerlendirmek, kapasitelerini en üst düzeyde sergilemelerine yardımcı olarak ortadan kaybolmalarını engellemektir. Bunların tümünü yapabilmek için ilk olarak göz önüne almamız gereken konu; özel yetenekli çocukların özelliklerinin neler olduğudur. Özel yetenekli çocukların özelliklerini öğrenirsek; potansiyellerini uygun yönde değerlendirmelerine ve başarıya ulaşmalarına, ülkemize ve tüm dünyaya faydalı birer birey olmalarına yardımcı olabiliriz. Tam tersi bir durumda ise bu çocukların özel yetenekleri değerlendirilemez ve potansiyellerinin yok olup gitmesine, toplum içerisinde ‘problemli’ ve dışlanan bireyler olmalarına neden olabiliriz.  

Özel Yetenekli Çocukların Özellikleri:

Özel yeteneklere sahip olan çocuklar genellikle resim, müzik gibi sanatsal alanlarda, matematik, fen ve sosyal gibi akademik alanlarda, yaratıcılık ve liderlik alanlarında, hafıza ve zihinsel gelişim alanlarında yaşıtlarına oranla daha hızlı gelişim sergileyebilmekte ve daha yüksek seviyede performans gösterebilmektedirler.

Özel yetenekli çocuklar yaşıtlarından beklenen gelişim düzeyinin daha üzerinde bir gelişim sergileyebilmektedirler. Özel yetenekli çocuklar genellikle hızlı öğrenir ve çabuk kavrarlar. Sürekli yeni bilgiler edinme ve yeni bir şeyler öğrenme istekleri olabilmektedir. Bu yeni bilgileri edinebilmek için de sürekli etraflarındaki yetişkinlere sorular sorabilir ve bazı sorularının yanıtlarını alabilmek için çeşitli araştırmalar yapmaya çalışabilirler. Öğrenmeye yönelik motivasyon düzeyleri çok yüksek olabilmektedir. Öğrendikleri bilgileri hemen hafızalarına kaydedebilirler. Bu çocuklar bir alan ile ilgili öğrendikleri bilgileri diğer alanlara transfer edebilme becerisine sahiptirler. Bu çocuklar genellikle erken konuşan, okula başlamadan okuma ve yazmayı öğrenen çocuklardır.

Özel yetenekli çocuklar olayların nedenleri ve sonuçları ile yakından ilgilenebilirler, olaylar arası ilişki kurma becerileri gelişmiş olabilmektedir. Analiz yapabilme ve senteze gidebilme yetenekleri kuvvetlidir. Ayrıntılar dikkatlerini çekebilir. Dikkatlerini yoğunlaştırma becerileri de gelişmiştir. Bu nedenle oyunlara ve çalışmalara daha çabuk konsantre olabilmektedirler. Ayrıca olayları ve çalışmaları hızlı kavrayabildiklerinden; yaşıtları henüz oyunların ayrıntılarını yeni kavramışken, üstün yetenekli çocuklar yeni bir oyunu öğrenmeye hazır hale gelebilirler.

Özel yetenekli çocukların sanatsal alanlara yönelik becerileri yaşıtlarına oranla daha fazla ve hızlı gelişebilmektedir. Örneğin resim alanına çok farklı konular ile ilgili resimler çizmeyi ve farklı renkler ile bir kompozisyon oluşturmayı tercih edebilirler. Ayrıntılara fazla önem verdikleri için resimlerini çizerken de resimlerindeki şekillerin ve renklerin seçimine ve çizimine zaman ayırır ve itinalı çalışırlar. Bu çocukların ritm duyguları da gelişmiştir. Müzik alanına da ilgi duyarlar. Duydukları ritm ve şarkıları, şarkı sözlerini hafızalarında tutabilirler. Herhangi bir müzik aleti çalmaya yönelik ilgileri olabilmekte, o aletle ilgilenmekten ve o aletin özelliklerini keşfetmekten hoşlanabilmektedirler. 

Özel yetenekli çocukların bir diğer özelliği de gelişmiş gözlem yetenekleridir. Dikkat becerileri, ayrıntıya önem verme ve öğrenme becerileri geliştiği için, bu becerilere paralel olarak etraflarındaki olayları gözlemleme becerileri de gelişmektedir. Sıklıkla, görerek ve yaşayarak öğrenirler. 

Bu çocukların yaratıcılık yetenekleri de gelişmiştir. Yeni bir şeyler üretmeye, keşfetmeye ve yeni ürünler ortaya koymaya, gelişmeye ve geliştirmeye yönelik istekleri olabilmektedir. Bu nedenle çevrelerinde sık sık araştırmalar yapmayı isteyebilirler. Bunun yanı sıra bu çocukların hayal güçleri de gelişmiştir. Bunu; ürettikleri sanatsal eserler ve yaratıcı fikirlerinden anlayabiliriz. Çeşitli durumlar ve problemler karşısında ürettikleri fikirler ve çözüm yöntemleri bazen yetişkinleri şaşırtacak düzeyde olabilmektedir.

Özel becerilere sahip olan bu çocukların bir diğer becerisi de dili doğru kullanma becerisidir. Özel yetenekli bu çocuklar kendilerini yaşıtlarından daha gelişmiş bir dil düzeyinde ifade edebilirler. Genellikle öğrendikleri sözcükleri doğru yer ve zamanda kullanabilirler, konuşmaları akıcıdır. Sürekli fikirlerini ifade ederler. Sözcük bilgileri yaşıtlarına oranla daha yüksek düzeydedir. Düşüncelerini ve bir konuya ait fikirlerini çekinmeden ve doğru cümleler kurarak ifade etmeye isteklidirler. Diğerleri tarafından kabul görmek bu çocuklar için çok önemlidir.

Üstün becerilere sahip bu çocuklar matematik, sosyal ve fen gibi akademik alanlarda da gelişmiş yetenekler sergileyebilmektedirler. Bu çocuklar sayılar ile yakından ilgilenir, sayıları erken yaşta öğrenebilirler. Kavramsal bilgileri hızlı bir şekilde öğrenirler. Problem çözme yetenekleri gelişmiştir ayrıca bir problemi farklı birkaç yolu kullanarak çözebilirler. Espriyi anlama ve espri yapma yetenekleri gelişmiştir.

Sosyal gelişim düzeyi olarak bakıldığı zaman bu çocuklar, oyunları çok hızlı öğrenmenin yanı sıra lider olma arzuları nedeniyle genellikle oyun kurucu olmak ve oyunu koydukları kurallara göre yönlendirmek isteyebilmektedirler. Buna ek olarak; taşıdıkları yaratıcılık özelliği oyun ortamında da ortaya çıkmakta, çocuklar oyun materyallerini farklı rollerde kullanabilmektedirler. Örneğin daha önceden içine boncuk atmak için kullandıkları plastik kutuyu evcilik oyununda tencere yerine kullanabilmektedirler. Oyun içinde paylaşımcı ve yardım etmeye hazır bir tutum sergilemektedirler. Bu çocukların kendilerine güven düzeyleri yüksektir ve kendi ayakları üzerinde durabilmeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle genellikle bağımsızlıklarına düşkün olurlar ve bazı çalışmalarını tek başlarına tamamlamak isteyebilirler.

Bu çocuklar için arkadaşlık ilişkileri çok önemlidir. Arkadaşları ile aynı ortamda ve paylaşımda bulunmak, onlarla birlikte vakit geçirmek, oyun oynamak, arkadaşlarına yardımda bulunmak, onların fikirlerine önem vermek özel yetenekli çocukların taşıdığı özelliklerdendir.

Burada atlanmaması gereken en önemli nokta; özel yetenekli bir çocuğun bu yeteneklerin hepsine sahip olma zorunluluğu bulunmadığıdır.  Ayrıca sadece bu özelliklerden bir ya da birkaçını sergiliyor olmak, özel yeteneklere sahip olunduğu anlamına gelmemektedir. Bu özelliklerin yanı sıra çocuğun gelişim öyküsü ve gelişim seyri de çok önemlidir. Tüm bu bulgular birlikte değerlendirildiği zaman bir anlam kazanmaktadır.

Özel Yetenekler Her Koşulda Olumlu Mu?

Özel yeteneklere sahip çocukların birey olma becerileri gelişmiştir, bu nedenle yaşıtları ile oyun kurdukları zaman lider olup oyunu ve oynayanları kendi istekleri ve kuralları doğrultusunda yönlendirmek isteyebilirler. Bu özellik akran grubunda zaman zaman sıkıntılara sebep olabilmekte, diğer çocuklar bu tarz diretmeleri kabul etmediklerinde oyun bozulmakta hatta bu çocuklar yaşıtları tarafından oyunlara dahil edilmek istenmeyebilmektedirler. Bu durumda, çocuk ilerleyen zamanlarda gruptan yani sosyal ortamdan dışlanabilmekte ve izole olabilmektedir.

Bu çocukların zihinsel gelişimleri ve dil gelişimleri yaşıtlarından daha hızlı süregeldiği için sıklıkla okula ait okuma-yazma becerilerini okul öncesi dönemde edinebilmektedirler. Ayrıca okul öncesi eğitim kurumunda edinmesi gereken kavramları da daha kuruma başlamadan da edinmiş olabilirler. Bu hem çocuklar hem de eğitmenler için sıkıntı yaratabilecek bir durumdur. Çünkü çocuk daha önceden öğrendiği bir şeye çok fazla ilgi göstermek istemeyecek, zaten öğrenmeye düşkün olduğu için yeni bilgiler isteyecek, yapılanlardan sıkılacaktır, sıkıldığı için dikkatini yöneltecek başka itemler arayacak, eğer bulamazsa dikkati dağılacak ve bu nedenle etrafındakilerin de dikkatini dağıtacak hareketlerde bulunmaya başlayacaktır. Bütün bu olanlar öğrenme ortamını olumsuz yönde etkileyebilecektir.

Bazı durumlarda ebeveynler özel yeteneklere sahip olan çocuklarına nasıl davranacaklarını bilememektedirler. Çocuklarının sahip olduğu bu yetenekler elbette ebeveynler için övünülecek bir gurur kaynağıdır. Ancak bu gurur kaynağı doğru yönlendirilmediği takdirde körelebilmektedir. Eğer çocuktan, girdiği her ortamda, sahip olduğu bir yeteneğini sergilemesini istersek çocuk bir süre sonra bundan sıkılmaya, bu becerisini sergilememeye başlayacaktır.

Bu tarz durumlarda unutulmaması gereken en önemli nokta, çocuğun yeteneklerinin doğru kanallar aracılığı ile olumlu şekilde yönlendirilmesi gerekliliğidir. Bunun için ailelere önemli görevler düşmektedir. Çünkü çocuklarını en iyi tanıyan kişiler anne ve babalardır.

Ailelere Düşen Görevler:

Özel yeteneklere sahip çocukların ebeveynlerinin yapması gereken en önemli şeylerden birisi; çocuklarının “farklı” olduğunu vurgulamadan farklılıklarını desteklemektir. Her çocuk bir bireydir. Tüm bireyler( özel yetenekleri olsun veya olmasın) birbirlerinden farklıdırlar. Çocuğunuzu değerlendirirken, onun sadece farklı yetenekleri olduğunu değil herkesten farklı bir birey, bir değer olduğunu unutmayın. Ona ve farklı özelliklerine saygı duyun. Diğer çocuklar gibi şefkate, sevilmeye ihtiyaç duyduğunu unutmayın.

Çocuğunuzu girdiği her ortamda, her yönüyle gözlemleyin. Çocuğunuzun gelişimi yaşıtlarına oranla daha önde olabileceği için, çocuğunuz bazı durumlarda yaşıtları yerine yetişkinlerle vakit geçirmeyi tercih edecektir. Ancak çocuğunuzun psikolojik gelişimi açısından hala yaşıtları ile ‘aynı yaşta’ olduğunu unutmayın. Çocuğunuzun birçok sosyal ortama girmesini ve yaşıtları ile birlikte sıklıkla vakit geçirmesini sağlayın. Bu hem akranları ile paylaşımlarda bulunmasını sağlayarak sosyal gelişimini hem de psikolojik gelişimini olumlu yönde etkileyecektir. Unutmayın: “O hala bir çocuk!”

Çocuğunuzun özelliklerini destekleyecek birtakım faaliyetlerde bulunmasını sağlayın. Özel ilgi alanlarına yönelik becerilerini destekleyici bazı faaliyetlerde bulunmak çocuğunuzun becerisini geliştirmesine destek olacak, hem de çok sevdiği başarma hissini yaşamasını sağlayacaktır. Ayrıca bu etkinlikler, ileriki yıllarda sahip olacağı bir hobinin veya sosyal faaliyetin temellerini atmış olacaktır. Ev ortamında da bu faaliyetleri destekleyici materyaller bulundurmak faydalı olacaktır.

Çocuğunuz araştırmaya ve öğrenmeye meraklı olduğundan size sıklıkla sorular yöneltecektir. Burada önemli olan çocuğunuzun sorularına sıkılmadan ve içtenlikle yanıt verebilmenizdir. Çocuğunuzun sorularına her zaman doğru yanıt vermeye çalışın. Eğer sorduğu soruların yanıtlarını bilmiyorsanız: çocuğunuz ile birlikte bunları araştırabilirsiniz. Bu; hem birlikte keyifli vakit geçirmenizi sağlayacak, hem de araştırmayı seven çocuğunuz için motive edici, eğlenceli ve öğretici bir etkinlik olacaktır.

Çocuğunuz her şeyi keşfetmek istediğinden, her şeyi deneyerek ve yaşayarak öğrenmesine izin verin. Bu noktada sizin desteğinize ve model olmanıza ihtiyaç duyabilir. Onun yanında olun ve onu destekleyin.

Çocuğunuz başarılı olma duygusunu yaşamayı çok sevecektir. Ancak onun başarılarını abartmayın ve abartılı tepkilerle değil normal şekilde destekleyin. Bir başarısızlık durumu ile karşılaştığı zaman, motivasyonunu kaybettiği durumlarda duygusunu anladığınızı ona hissettirin ve onu teşvik edici yönde motive etmeye çalışın.

Çocuğunuz ile ilgili beklentilerinizi, çocuğunuza göre ayarlayın. Ancak bu beklentilerin çocuğunuzun becerilerinden çok yüksek veya çok aşağı düzeyde olmasına izin vermeyin. Üst düzey beklentiler her iki tarafı da hayal kırıklığına uğratabilir, aranızdaki ilişkiyi olumsuz yönde etkileyebilir ve motivasyonunuzu kaybetmenize neden olabilir. Beceriler ve beklentiler her zaman paralel olmalıdır, bunu unutmayın. 

Çocuğunuzu hiç kimse ile kıyaslamayın. Özellikle kardeşleri veya yakın çevrelerindeki çocuklar ile kıyaslamamak ve herkese eşit bir tutum sergilemek çok önemli bir noktadır.

Eğer çocuğunuzun özel yetenekleri ile ilgili neler yapılabileceğini bulmakta ve planlamakta sıkıntı yaşıyorsanız, aklınıza takılan bazı soru işaretleri varsa ve bunların yanıtlarını bulamıyorsanız, bir profesyonelin desteğine ihtiyaç duyuyorsanız o zaman bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

Eğer çocuğunuz 6 yaşından küçük ise zeka gelişimini bir test ile değerlendirebilmek mümkün olmayacaktır. Ancak 6 yaş ve sonrasında bir zeka değerlendirmesi yapılabilmektedir. Bu yaşa dek yapılabilecekler, çocuğunuzu genel gelişim özelliklerine göre değerlendirmek ve onu ilgi duyduğu alanlarda destekleyerek motive etmektir. Bu noktada ebeveynlerin gözlemleri çok değerlidir. Çocuğunuzun severek yaptığı faaliyetleri gözlemleyerek keşfedin ve onu bu yönde motive etmeyi unutmayın.

Her çocuk özeldir, farklıdır ve değerlidir. Önemli olan bunu onlara hissettirebilmektir...
Çocuğum Bencil Mi?

Yaşamın ilk üç yılı, çocuk gelişimi ve eğitimi açısından bakıldığı zaman “sihirli” yıllardır. Çocuğun bilişsel, motor, dil ve sosyal gelişiminin yanı sıra kişilik gelişimine ait temeller de bu yıllar içerisinde atılmaktadır. 

İki yaş dönemi çocuğun gelişimi açısından çok renkli geçen bir dönemdir. Bu yaştaki çocuklarda gelişimin birçok basamağında seri ilerlemeler kaydedilmektedir. Çocuklar artık rahatlıkla kendi başlarına yürüyebilmekte hatta koşabilmektedirler. Oyuncaklarını tanıyabilmekte, onları isimlendirebilmekte hatta diğer çocuklar ile aynı ortamda oyun oynama becerisini bile gerçekleştirebilmektedirler. Kendi kaşıkları ile yemeklerini yiyebilmekte, bardaklarını taşıyabilmekte ve sularını içip bardaklarını yerine koyabilmektedirler. Karınları acıktığında veya susadıklarında bu ihtiyaçlarını rahatlıkla ifade edebilmektedirler. Kıyafetlerini çıkarabilmekte, çorabını ve ayakkabısını giyip şapkalarını takabilmektedirler. Önceki yıllarda her türlü ihtiyacını giderebilmek için annesine veya bir yetişkinin desteğine ihtiyaç duyan çocuk, artık birtakım becerileri edinmiştir ve bunları bir yetişkinin desteğine ihtiyaç duymadan kendisinin gerçekleştirebildiğinin farkına varmıştır. İki yaş çocuğu, artık kendisinin farkına varmaktadır, çevredeki diğer bireylerden farklı olduğunu ayırt etmeye başlamıştır.

Bu yaş döneminde gerçekleşen birçok alandaki ilerlemeler, çocukları bağımsızlığa doğru yönlendirmektedir. Her gün yeni bir şeyler öğrenme isteği ile dolu olan iki yaş çocuğu sürekli sorular sormaktadır. Bu soruları sormasının nedeni; onun için yabancı olan dış dünyayı yavaş yavaş tanımaya başlaması ve bilmediği şeylere karşı iç dünyasında geliştirmiş olduğu meraktır. Çocuk sıklıkla sorduğu bu sorular aracılığı ile dış dünyaya ait belirsizlikleri ortadan kaldırarak merakını gidermek ve daha fazla bilgi edinmek istemektedir. Edindiği her bir bilgi ve başarabildiğini gördüğü her bir beceri, çocuğun kendine olan güvenini arttırarak sağlamlaştırmakta ve çocuğu bağımsızlığa doğru yöneltmeye devam etmektedir.

Kendi bağımsızlığını ve becerilerini kanıtlamak isteyen iki yaş çocuğu artık her şeyi ebeveynlerinin desteği olmadan kendi başına yapmak istemekte ve bu konuda yapılacak herhangi bir desteği reddetmektedir. Bu durum daha önceleri çocuklarına her alanda yardım etmiş olan ebeveynleri şaşırtmaktadır. Bu yaş döneminde çocuklar için önemli olan şey “kendi”leridir. Çocukların gerçekleştirdiği her etkinliğin temel amacı kendileridir. Bu dönemdeki çocukların taşıdığı temel özelliklerden bir tanesi de “egosantrizm” yani benmerkezciliktir. Benmerkezcilik, çocuğun kendini dünyanın merkezinde gibi hissetmesidir. Her ihtiyaçları anında karşılığını bulmalıdır, her dedikleri vakit kaybetmeden yerine getirilmelidir, istek ve talepleri kesinlikle reddedilemez, engellenmeye tahammülleri yoktur, başka bir kişinin istekleri olduğundan haberdar değillerdir, diğer bireylerin ihtiyaçlarının farkında değillerdir, her zaman ve her yerde her istediklerini yapabileceklerini düşünmektedirler, her şeyi kontrol etmek istemekte yani bir anlamda evin yeni patronu olduklarını düşünmektedirler. Bu tarz bir tablo ile karşı karşıya kalan anne ve babalar genellikle çok şaşırmaktadırlar. Bu “her şeyden önce ben ve ihtiyaçlarım” mantığı aslında çocuk gelişimi açısından doğal bir gelişim basamağıdır.

Dış dünyada gördüğü her şeye merak duyan iki yaş çocuğunun etrafındaki her uyarana yönelik bir ilgisi vardır. Çocuk bu uyaranları tüm duyu organları ile tanımak istemekte, onları ellemekte, koklamakta, onlar ile oynayarak onlar ile ilgili merakını gidermek istemektedir. Çocuklar etrafta gördükleri her şeyin kendilerine ait olduğunu düşünürler ve her şeyi almak istemektedirler. Her şeyi istediği anda yapabileceğini düşünen çocuk, bu istekleri engellenir veya ertelenirse, herhangi bir talebi karşısında “Hayır!” sözünü duyarsa buna tahammül edememekte, tepkisini ağlayarak, bağırarak, tepinerek, bir şeyleri fırlatarak, etrafındakilere vurarak, tekme atarak göstermektedir. Aslında bu yaş grubunda bu tarz tepkiler sıklıkla görülmektedir. Dünya çocuklar için çok büyük, belirsizlikler ile dolu ve korkutucu bir yerdir. Böyle bir yerdeki çocuk eğer güçlü ve sert tepkiler ile kendini ifade ederse, annesi, babası ve diğer yetişkinler tarafından “güçlü” olarak algılanacağını düşünmekte ve bu yönde bir “sorun çözme ve baş etme yöntemi” geliştirmektedir. Bu güçlü ve sert tepkileri sergileyen çocuk, bu sayede karşılaştığı tüm engellemeleri ortadan kaldırabileceğini düşünür.  

Bu yaş dönemindeki çocuklarda görülen bir diğer özellik; çocukların her şeye sahip olmayı istemeleri ve sahibi oldukları şeyleri diğerleri ile paylaşmamalarıdır. Kendilerine ait bir oyuncak bebeği, askerlerini, arabalarını, topaçlarını kimseye vermezler. O sadece onlarındır, onlara aittir ve o oyuncağı yöneten sadece kendileridir. Kendini her konunun tek hakimi gibi hisseden çocuk, tabii ki bu oyuncağın da patronudur, onun üzerinde bir güce sahiptir. Bu dönemdeki çocukların kendilerine ait hiçbir şeyi paylaşmamalarının temel sebebi; yeterli bilişsel gelişim düzeyine sahip olmayışlarıdır. Bu yaş grubundaki bir çocuk eğer ona ait nesne ortadan kaybolur ise o nesnenin bir daha geri dönmeyeceğini düşünmektedir, paylaşmanın ne demek olduğunu bilmemektedir. Yani eğer çocuk ona ait olan oyuncak arabasını başka birisine verirse artık o oyuncak arabanın onun olmadığını ve bir daha geri gelmeyeceğini düşünmekte ve bu konu onu kaygılandırmaktadır. Bu nedenle çocuk kendisine ait hiçbir şeyi kimse ile paylaşmaz. Böylece hem oyuncağı onda kalmaya, onun olmaya devam etmiş olur, çocuk bir şeylerin sahibi ve tek patronu olma duygusunu yaşamaya devam eder olur, hem de patron olmanın verdiği güçlü olma duygusunu yaşamayı sürdürür.

Bu yaş döneminde karşılaşılan bir diğer özellik ise çocukların, sorulan sorulara genellikle ‘Hayır!’ diyerek yanıt vermeleridir. Tıpkı bazı becerileri kazandıktan sonra destek almayı reddetmeleri gibi, sorulara yanıt vermeyi reddetmeleri de güçlerini çevreye ispat etmeye yönelik bir tepkidir. Karşısındaki bireyin sorusunu yanıtlamayı reddeden veya o kişinin bir talebini karşılamayı kabul etmeyen çocuk kendinin de diğer bireyler arasında güçlü bir şekilde var olduğunu ve diğer bireylerin de onun gücünü hissettiklerini düşünmektedir.

Eğer bu tarz bir sıkıntı yaşıyorsanız unutmayın:

 Unutulmaması gereken en önemli nokta, bu yaş dönemindeki çocukların benmerkezci özelliklere sahip olduklarıdır. Bu dönem geçici bir dönemdir ve çocukların bu özellikleri hep böyle devam etmeyecektir. Bu nedenle anne ve babaların yapmaları gereken en önemli şey; bu özelliğin yaş dönemine ait olduğunu unutmamaktır. Anne ve babalar çocuklarına karşı sabırlı olmalıdırlar. Çocuklar dünya ile daha yeni tanışmaktadır ve aslında nasıl davranmaları gerektiğini bilmemektedirler. Bu nedenle kendilerini korumak için güçlü olmaya ihtiyaçları vardır ve güç duygusunu ancak istedikleri anında gerçekleşirse hissedebilmektedirler.

 Unutulmaması gereken bir diğer önemli nokta, iki yaş çocuğunun henüz paylaşma kavramına ait bir bilgisinin olmadığıdır. Çünkü iki yaş çocuğu henüz verdiği nesnenin geri geleceğini tahmin edebilecek yeterli bilişsel gelişim düzeyine sahip değildir. Oyuncağını verdiği anda onu bir daha hiç göremeyeceğini düşünmektedir. Bu nedenle oyuncağını vermemekte, onunla sadece kendisi oynamaktadır.

 Bu yaş çocuğu için güç kavramı çok önemlidir. Yeni yeni bağımsızlaşmaya başlayan çocuğun temel güven duygusunu kazanabilmesi için bir şeylere sahip olduğunu ve onlar üzerinde bir hakimiyeti olduğunu hissetmesi çok önemlidir.

 Çocuğunuz size bencil gibi görünse de, aslında bunun tek nedeni bu yaşa ait özellikleri taşıyor olmasıdır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, sizin bu tarz durumlarda nasıl tepki verdiğinizdir. Çocuklar bu dönemde henüz disiplin kavramını edinmemişlerdir ve davranışlarının sonuçlarını deneyerek görmekte ve öğrenmektedirler. Neye nasıl tepki verdiğinize çok dikkat ederler ve aynı durum ile tekrar karşılaştıklarında nasıl tepki verecekleri aslında o tarz bir durum ile ilk defa karşılaştıklarında şekillenmektedir.

 Eğer çocuğunuz istediği bir şey gerçekleşmediği zaman ağlıyor, bağırıyor, tepiniyor ise; anne-babalar olarak sakin kalmalı, çocuğun bu sert tepkilerine sert ve inatçı tepkiler vermemeli, onun yerine çocuğunuzun dikkatini başka bir şeye yönelterek bu sıkıntıyı gidermeyi denemelisiniz. Eğer çocuğunuz ile inatlaşır, onu cezalandırırsanız; bu hem ebeveyn-çocuk ilişkisinin bozulmasına hem de çocuğun sizin ile ilişki kurma biçimi olarak bu yolu öğrenmesine ve hep bu yolu uygulamasına neden olabilir. Ayrıca öğrendiği bu davranış kalıbı ileriki yıllara taşınabilir ve çocuğunuzun çevresindeki bireyler ile kuracağı ilişkinin şeklini belirleyebilir. Yani çocuğunuz başka bireyler ile de inatlaşarak, karşılaştığı sorunları çözmeye çalışabilir ve bu, ilişkilerini olumsuz yönde etkileyebilir. 

Anne-Babalara Öneriler:

 İki yaş dönemindeki çocuğunuzun sorduğu sorulara onun anlayacağı basit bir dille yanıt verin.

 Çocuğunuza yavaş yavaş disiplini öğretmeye başlayın. Yani yaş dönemine uygun olarak kural ve sınırları koymaya başlayabilirsiniz. Ev ortamında her isteğine “Evet” yanıtı alan bir çocuk girdiği bir sosyal ortamda “Hayır” yanıtı ile karşılaşırsa ve bu duyduğu ilk “Hayır”ı olursa çocuk şaşırmakta, ne yapacağını bilememekte ve huzursuz olmaktadır. Bu sıkıntılar beraberinde uyum problemlerini getirebilmektedir. Bu nedenle ev ortamında uyması gereken bazı kuralları olması sosyal gelişimi ve kişilik gelişimi açısından olumlu olacaktır.

 Ebeveyn olarak anne-babalar yaşanan sıkıntılar karşısında ne kadar sakin kalabilirler ise, sorunu çözmek o kadar rahat ve kolay olacaktır. 

 Bir çocuğa bir davranışı öğretmenin en uygun yolu o davranışı pekiştirmektir. Eğer çocuğunuz oyuncağını paylaşmıyor, isteyen bir arkadaşına oyuncağını vermiyor ve bu durum sizi üzüyor ise yapmanız gereken şey; bu olumsuz davranışı sertçe cezalandırmak yerine davranışını görmezden gelmek ve   oyuncağını arkadaşı ile paylaşarak olumlu davranışı sergilediği anda onu hemen ödüllendirerek geribildirim vermektir. Çocuğunuz oyuncağını bir başkası ile paylaşınca, bu davranışını anında ödüllendirin. Bu ödül, sözel olarak onu tebrik etmek gibi manevi bir ödül olabileceği gibi yaşına uygun küçük bir maddi ödül de olabilir. Bu ödülü çocuğunuzun sevdiği şeyler içinden belirleyebilirsiniz.

 Çocuğunuz ne kadar sık yaşıtları ile bir araya gelirse, paylaşma becerisini o kadar hızlı bir şeklide edinecektir. Çocuklar birbirlerini gözlemleyerek birbirleri ile etkileşime geçmeye başlarlar. Birlikte geçirdikleri zaman dilimi attıkça birbirlerine alışacaklar böylece paylaşımlarda bulunmaya başlayacaklar ve sosyal gelişimleri olumlu yönde gelişecektir.


 Çocuklar görerek öğrenirler. Dünyaya gözlerini ilk açtıkları anda karşılarında annelerini ve babalarını görürler. Öğrendikleri ilk bilgiler, aile içi yaşantılar ile elde edilmektedir. Bu nedenle çocuklar evlerinde ne yaşanırsa onu görür, kalıp olarak öğrenir ve uygularlar. Yani çocuklar ebeveynlerini model alırlar. Bu nedenle anne ve babanın çocuklarına verdikleri mesajlar çok önemlidir. Anne ve babasını bir şeyleri paylaşırken gören çocuk, aslında paylaşılanların geri geldiğini görünce rahatlayacaktır. Burada önemli olan paylaşım konusunda çocuğa beklediğimiz davranışı gösteren bir model olabilmektir. Bunun yanı sıra çocuğa anne ve babadan giden mesajlar tutarlı olmalı ve birbiriyle çelişmemelidir. Ayrı iki kanaldan aynı mesajı alan çocuğun güven duygusu artacaktır. 

 Çocuklar yaşayarak öğrenirler. Bu nedenle yaşıtları ile vakit geçirebileceği bir oyun grubu ortamı, paylaşma becerisini geliştirici ve pekiştirici bir ortam olabilir.

Çocuğu Ne Kadar Şımartmalı
Çocuklar dünyaya gelişleri ile birlikte tüm aileye yepyeni heyecanlar ve mutluluklar yaşatırlar. Anne-baba hatta tüm aile bireyleri, bu yeni meleğin gözlerini açışı ile birlikte ev ve iş ortamında üstlendikleri görevlerin yanına yeni bir görev tanımı daha eklemiş olurlar. Bebeğin bakımı ve onun hayata hazırlanışı…Bebek ağlayınca hemen neden ağlıyor olabileceği ile ilgili düşünceler ve ağlamasını sonlandırabilmek için çözüm önerileri atılır ortaya. “Acıkmıştır, bezinin değişmesi gerekiyordur, uykusu gelmiştir,...” Gerçek neden bulunup ona yönelik çözüm yolları uygulamaya geçirilir ve bebeğin istekleri yerine getirilmiş olduğundan bebek tekrar huzura kavuşur ve görevini başarıyla yerine getirmiş anne-babanın mutluluğu gözlerinden okunmaktadır. 

Bebek biraz büyüyüp yürümeye başlar ve sorduğu sorulara alacağı yanıtlarla dünyayı keşfetme çalışmalarına gelmiştir sıra…Uzanamadığı oyuncağı istemek için ağlayan bebek önceden oyuncağına kavuşmak için bir yetişkinin desteğine ihtiyaç duyarken, artık oturduğu yerden kalkıp minik adımlarıyla oyuncağa yönelen, oyuncağı alıp oynamaya başlayan böylece yetişkin desteği olmadan kendi sorununu çözebilmiş bir çocuk haline gelmiştir göz açıp kapayıncaya dek. Sözel ifade becerisinin kazanımı ve gelişimi ile birlikte ailenin yeni bireyi, tüm isteklerini artık ağlayarak değil kelime ve cümleleri kullanarak ifade etmeye başlar. “Bu ne, bunu al bana, ben bunu istiyorum, bundan da istiyorum, oraya gitmek istiyorum, hemen gitmek istiyorum, hayır beklemek istemiyorum…” Tüm bu isteklerin ifade edilmesinden sonra sıra bu isteklerin karşılanıp karşılanmayacağına gelir. İşte burada anne-babanın disiplin anlayışları devreye girecek ve kural-sınır mekanizmasının temelleri atılacaktır. Anne-babalar çocuklarını okullarda, iş yerlerinde, alışveriş merkezlerinde yani hayatın tüm alanlarında karşılaşacakları kurallar ile erken yaş dönemlerinde tanıştırmalıdırlar. Çocuklar gördükleri, dokundukları, beğendikleri, zararlı ya da zararsız, gerekli ya da gereksiz her şeyi isteyebilirler. Bu olay sıklıkla marketlerde, alışveriş merkezlerinde ve oyuncakçılarda hepimizin şahit olduğu bir durumdur. Çocukların her şeye sahip olmak istemesi, çok doğal bir durumdur. Daha yeni ayakları üzerinde durmaya başlayan ve bu dünya üzerindeki varlığını kanıtlamaya çalışan çocuk, gücünü kanıtlayabilmek ve yeni tanıştığı yaşam alanı üzerindeki her şeyi merakla keşfedebilmek için isteklerini sınırlandırmaz ve her şeye sahip olmak ister. 

İstekleri Bitmeyen Çocuklar

Bu yaştaki çocuklar benmerkezci özelliklere sahip olmaları nedeniyle her şeyin kendilerinin istediği şekilde olmasını isterler, başkalarının da istekleri olduğunu anlama becerisine henüz sahip değildirler. Bu nedenle ellerinde çikolatalı bir dondurma varken, bir tane de çilekli dondurma almayı isteyebilirler. Ya da daha az önce istediği kırmızı yarış arabasını almışken, başka bir çocuğun elinde aynı arabanın mavisini görünce bir tane de mavi arabadan almanızı talep edebilir. Anne-baba çocuğun bu talebini “Hayır.” yanıtı vererek karşılarsa, çocuk ağlamaya ve yere yatıp tepinmeye başlayabilir. İşte burada çocuğun yaptığı tek şey, sınırları test etmektir. Eğer bu ağlamalar, anne-babanın mavi arabayı alması ile sonuçlanırsa çocuğun bu olaydan öğrendiği bilgi; “Eğer annemle babam istediğim bir şeyi almaz ya da yapmazsa, tek yapmama gereken şey onlar bunu yapana kadar tepinerek ağlamaktır.” olacaktır. Eğer çocuğun isteği kabul edilmezse yani daha az önce kırmızı arabayı istediği için kırmızı arabanın alındığı, aynı arabadan iki tane alınmasının mümkün olmadığı çocuğun anlayabileceği şekilde uygun bir dille anlatılırsa ve çocuk tekrar ağlasa bile araba alınmazsa çocuğun bu olaydan çıkardığı ders şu olacaktır: “Ne kadar çok ağlarsam ağlayayım, annemle babam bu arabayı alma kararlarını değiştirmiyorlar.”. Bu tarz durumlarda iki ebeveynin de kararlı olması yani aldıkları kararın hiçbir şekilde değişmeyeceği mesajını çocuğa verebiliyor olması, bu sorunun çözülmesi için en önemli noktalardan biridir. Bunun yanı sıra, ebeveynler arası tutarlılık ta en önemli anahtarlardan biridir. Evde aynısının sarı saçlısından bulunan bebeğinin bir de siyah saçlı olanından almak isteyen kızınız şansını ilk önce annesinden yana deneyebilir ve annesinden bebeği almasını ister. Eğer anneden olumsuz yanıt alırsa bu sefer sıra babaya gelmiştir. Babasının yanına gidip şansını bir kere de babasından isteyerek dener. İşte burada en büyük görev yine ebeveynlere düşmektedir. Çocukların istekleri sınırsızdır ve çocuklar sınırsız isteklerini kimin karşılayacağını deneme-yanılma yoluyla öğrenirler. Eğer baba kızının istediği bebeği alır ise çocuğun burada öğrendiği sonuç:”Annem istediğim bebeği almadı ama babama gidip isteyince o aldı. Demek ki bundan sonra direk babamdan isteyebilirim, böylece engellenmeden hedefe ulaşırım.” olacaktır. 

Yoksa Çocuğum Şımarık mı?

Doğumuyla birlikte eve tarif edilemez bir mutluluk getiren bebek beslenme, temizlik, giyinme gibi tüm ihtiyaçlarının giderilmesi için yetişkinlere muhtaçken ve yetişkinler bu ihtiyaçların tümünü karşılarken; bebeğiniz büyüdükçe sizin sözünüzü dinlememeye, her söylediğinizi reddetmeye yani isteklerinizi karşılamamaya başlayabilir. Bu noktada anne-babalar içten içe bir kaygı yaşamaya başlayabilirler: “Yoksa çocuğum şımarık mı?”. 

Çocuklar kendilerini için neyin doğru neyin yanlış, neyin gerekli neyin gereksiz olduğunu henüz ayırt edemeyecek yaştadırlar. Bu nedenle ebeveynlerinin koyacağı kurallara, ebeveynlerinin çizeceği sınırlara ihtiyaç duymaktadırlar. Bu kurallar sayesinde çocuk kendini tehlikelerden korur, uygun ve doğru alışkanlıklar geliştirerek çevreye uyum sağlar. Son yıllarda popüler olan “özgür çocuk yetiştirme” kavramı bazı ebeveynlerin çocuklarını yetiştirirken bu kural ve sınırları koymaması durumunu ortaya çıkarmıştır. Ancak çocuğunuzu özgür yetiştirmek demek, onun her talebini yerine getirmek, her istediğini almak, her anınızı onun istekleri doğrultusunda planlamak, tüm kararları onun vermesine olanak sağlamak anlamına gelmemektedir. Elbette çocuğunuza oyuncak ve dondurma alacak, onun giymek istediği pembe eteği giymesine izin verecek, parka gitme saati gelince onunla parka gidecek ve onu salıncakta sallayacaksınız. Ancak yatma saati geldiğinde hala televizyon karşısında oturan ve “Ben daha yatmak istemiyorum dizim yeni başladı ve bitmesine iki saat var, dizi bitince yatacağım.” diyerek daha önceden belirlemiş olduğunuz kuralları kendi istekleri doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışan çocuğunuzun isteğini yerine getirmeniz; onun ertesi gün uykusuz kalmasına, yatış-kalkış saatlerinin düzeninin bozulmasına, okula geç kalmasına, ilk derste uyuyakalarak dersi dinleyememesine, gününün verimsiz ve keyifsiz geçmesine ve aile tarafından konulan kuralların istediği her zaman değişebileceği mesajını almasına neden olabilir. 

Belli bir disiplin anlayışı ile yetişen, uyması gereken kurallar olduğunu ve kurallara uymadığı zaman belli yaptırımlar ile karşılaşacağını bilen, uygun isteklerinin ebeveynleri tarafından gerçekleştirileceğini bilen, isteklerini ertelemesi gerektiği durumlarda bunu yapması gerektiğini kabul edip beklemeyi öğrenen çocuklar kendine güvenen, ayakları üzerinde duran, sorumluluk sahibi olan, girdiği ortama ve ortamın kurallarına uyum sağlayabilen, doyum sağlayan tatminkar çocuklar olacaklardır. Kuralsız-sınırsız yetişen, her isteği ertelenmeden anında gerçekleştirilen çocuklar ise doyum sağlayamayan, hep elindekinin daha fazlasını isteyen, her istediğine anında sahip olmak isteyen ve bu gerçekleşmediğinde huzursuz ve mutsuz olan, başkalarının isteklerine saygı göstermeyen, beklemeyi bilmeyen, sabırsız çocuklar olacaklardır. 

İstekleri Uygun Şekilde İfade Etmek

Anne-babaların en çok yakındığı durumlardan bir tanesi de sözlerinin dinlenmemesidir. 
Çocuğun söz dinlemeyi öğrenmesi, yaşamın ilk yılarında öğrenilmeye başlanılır. Anne-baba isteklerini çocuğun zihinsel ve dil gelişimi düzeyine uygun bir şekilde ifade ederek çocuklarını isteklerini gerçekleştirme yönünde motive edebiliyorsa ve çocukları isteklerini gerçekleştirdiği zaman çocuklarını sözel olarak ödüllendirerek memnuniyetlerini ifade ediyorlarsa, çocuk anne-babasının taleplerini yerine getirmekle mutlu olacak ve onları mutlu ettiği için bu durumdan olumlu yaşantılar edinecektir. Eğer anne-baba isteğini çocukları ile paylaşırken, çocuklarını tehdit ederek ve davranışın sonucunda karşılaşacağı olumsuz durumları ifade ederek çocuğu isteklerini yerine getirme yoluyla motive etmeye çalışırlarsa çocuklar anne-babalarını dinlemeyi ve isteklerini gerçekleştirmeyi pek tercih etmeyecekler ve motive olmayacaklardır. Yani bu tarz durumlarda ebeveynlere düşen en önemli görev, isteklerini olumlu mesajlar vererek ifade etmeleridir. Bu sayede iki taraf ta olumsuz duygular yaşamayacak ve iletişimleri olumsuz yönde etkilenmeyerek ilişkileri bozulmayacaktır. 

Anne-Babalara Öneriler:

 Öncelikle çocuğunuzu karşılıksız olarak, bir beklentiniz olmaksızın sevdiğinizi ona hem sözel olarak hem de sözel olmayan daha farklı mesajlarla, örneğin saçını okşayarak, onu öperek ve ona sarılarak belli etmelisiniz. Karşılıksız ve beklentisiz olarak sevildiğini bilme hissi, özgüven gelişimini olumlu yönde etkileyecektir. 
 Çocuğunuz ile iletişim kurun. Her zaman onunla konuşun, onu dinleyin ve onu da sizinle konuşmaya ve sizi dinlemeye teşvik edin. Böylece hem paylaşımlarınız artar hem de olumlu yaşantılar ilişkilerinizi daha sıcak hale getirir. 
 Yaşamın ilk yıllarından itibaren çocuğunuza kural-sınır kavramını öğretin ve yaşamında kurallara ve sınırlara yer olmasını sağlayan bir disiplin anlayışı belirleyin. Belli bir kural-sınır anlayışı ile yetişen çocuklar, kendilerini güvende hissedeceklerdir. Bu kurallar, çocukların ilerleyen yıllarda kuralları olan ortamlarda örneğin parkta-markette-alışveriş merkezinde-okulda sıkıntı yaşamasına engel olacaktır. 
 Becerileri geliştikçe çocuğunuzu destekleyin ve becerisini sergilemesine izin verin. Örneğin çatal-kaşık kullanmayı öğrenen çocuğunuzun dökerek te olsa kendi yemeğini kendisinin yemesine izin verin. Böylece bir süre sonra dökmeden yemeyi öğrenecek ve kendi başına bir şeyi başarmanın ona hissettirdiği gururu yaşayacak ve bu duygu özgüven gelişimini olumlu yönde etkileyecektir. 
  Sorumluluk sahibi olmasına olanak verin. Örneğin oyun oynadıktan sonra oyuncaklarını toplamak, yemek yedikten sonra tabağını mutfağa götürmek, kedinin mamasının bittiğini fark edip bunu size haber vererek mama almanızı hatırlatma gibi görevleri, uygun yaş dönemlerinde çocuğunuza verebilirsiniz. Böylece bir görevin sorumluluğunu almayı ve onu takip etmeyi öğrenecek, bir görevi başarıyla tamamlamanın verdiği mutluluğu tadarak benlik saygısını arttıracaktır. 
  Evdeki kuralları çocuğunuzun yaşına, becerilerine ve bilişsel gelişim düzeyine uygun olarak belirlediğinizden emin olun. Ayrıca bu kuralları uygun bir dile çocuğunuza açıklayın. 
  Anne ve baba olarak tutarlı olun. Tutarlı bir disiplin anlayışı çocuk gelişimi ve eğitimi için en önemli noktalardan biridir. Annenin “Evet.” dediğine baba da aynı yanıtı veriyor olmalıdır. Aynı zamanda bir gün koyulan kural ertesi gün değiştirilmemeli, bir gün “Hayır.” denen duruma ertesi gün “Evet.” yanıtı verilmemelidir. 
 Çocuğunuzu ödüllendirin. Beklenen olumlu davranışların şekillenmesi için sözel ödüllendirme, maddi ödüllerden çok daha etkilidir. “Bu davranışını çok beğendim, seninle gurur duyuyorum.” gibi ifadeler çocuğunuzu bu davranışı sergileme yolunda olumlu yönde motive edecektir. 
 İstenen davranışları sergileme konusunda çocuğunuza model olun. Anne-baba olarak sizlerin davranışlarını gözlemleyerek öğrenen çocuğunuz, sizi model alarak bu davranışları daha çabuk içselleştirecektir.
Çocuklarda Korkular

Çocuklarda Korkular 

Günlük hayatımızda yaşadığımız mutluluk, üzüntü gibi duygular kadar korku da yaşanması normal olan bir duygudur. Durumlara verdiğimiz tepkilerin belirleyicileri genellikle duygularımızdır. Örneğin, çocuğumuza oyuncak bir bebek ya da oyuncak bir araba aldığımızda sevinmesi kadar; yüksek sesle bağıran ya da ona kızgın gözlerle bakan birisinden korkması normal olarak karşılanması gereken bir durumdur.  Korku, çocukların hoşlanmadıkları, tedirgin oldukları kişiler, durumlar ve olaylar karşısında yaşadıkları doğal bir duygudur ve çocuklar bu duygunun tepkisi olarak huzursuzlanmak, ağlamak, bağırmak gibi tepkiler verebilirler. Her yaşın kendi dönemine özgü gelişimsel korkuları vardır. Küçük yaşlarda en sık rastladığımız korkular; anneden ayrılma ve yalnız kalma, annenin geri gelmeyeceğini düşünme, yüksek ses, büyük nesneler, hayvanlar ve karanlıktır. 3-4 yaşlarında en çok karşımıza çıkan korkular karanlık korkusu ve anne-babadan ayrılma korkusudur.

Çocuklarda Gece Korkuları              

Çocuklarda en sık ortaya çıkan korkuların başında karanlık ve gece korkuları gelmektedir. 3-4 yaş döneminde gelişim sürecinin bir özelliği olarak bu korkuların ortaya çıkıyor olması normal karşılanmaktadır. Ancak bu korkuların çocukların uyku düzenini bozması, anne-babaya bağımlılık düzeyini arttırması, yalnız yatmalarına engel olması gibi durumlarda, bu korkular artık normal gelişim süreci seyrinin dışına çıkmış olarak düşünülmelidir. Gece korkuları, ebeveynler ve çevre tarafından en çok pekiştirilen korkulardır. Eğer ebeveynlerde de karanlık ve gece yalnız uyuyamama ve ışıksız uyuyamama gibi korkular var ise, bu korkular daha çok pekişmektedir. Anne-babasının gece korkuları ile ilgili yoğun kaygılar yaşadığını gören çocuk, bu durumda daha da kaygılı bir yaklaşım sergileyecektir. Anne-babanın korkuları olduğunu gören çocuğun düşüneceği: “Demek ki korkacak bir şey var.” olacaktır ve bu durumda çocuğun korku düzeyi daha da artabilecektir. Eğer anne-babalar bu korkuyu pekiştirmezlerse ve uygun yaklaşımları sergileyerek çocuklarını rahatlatırlarsa, olması beklenen bu korkunun ortadan kalkmasıdır. 

Çocuklarda gece korkularının ortaya çıkışını tetikleyen en önemli etken, karanlıktan çekinmek ve ne olduğunu görememektir. Karanlıkta karşısına neyin çıkacağını bilmeyen çocuk, nasıl davranacağını ve kendini nasıl koruyacağını ve savunacağını bilemediğinden, bu korkusunu geceye genellemekte ve uyku düzeni bozulabilmektedir.  Karanlıkta gelebileceği düşünülen herhangi bir saldırı ya da baş edilmesi güç bir durum karşısında nasıl tepki vereceğini bilememek ve anne-babası gibi ondan daha güçlü ve olaylar karşısında nasıl davranacağını bilen yetişkin bireylerin yanında olmayışı, çocukların korkularını daha da arttırabilmektedir.  Bu tarz durumlarda çocuklar ev içerisinde karanlık odalara yalnız girememeye ve yalnız gezememeye, tuvalete yalnız gidememeye, gece uykusuna yalnız geçememeye ve yatarken yanlarına anne ya da babalarını istemeye başlayabilirler.

Uyku saatinin yaklaşması ile birlikte çocuk hırçınlaşmaya, keyifsizleşmeye başlarsa, odasına gitmemek için türlü oyunlar ve yollar uygulamayı seçiyorsa, odasına gittiğiniz zaman odadan çıkmamanız için sohbetleri uzatıyorsa, odadan çıktığınız zaman arkanızdan sesleniyor ve hemen yatağından kalkıp yanınıza geliyorsa, uykuya dalma sürecinde sizi yanında istiyorsa, geceleri uyanıp sizin yatağınıza geliyor ve kendi yatağında uyumayı reddediyorsa, uyku saatlerinde azalma ve uyku kalitesinde bozulma görülüyorsa çocuğunuzun gece korkuları onu olumsuz yönde etkiliyor olabilir.             

Çocuğun duygusal durumu, uyku düzeni ve kalitesini etkileyen bir faktördür. Gündüz yaşadığı yaşantılar, çocuğun gece uykusunu, huzurunu ve korku düzeyini azaltabilir veya arttırabilir. Örneğin yuva ortamında yaşanan bir sıkıntı, aile içinde yaşanan bir tartışma veya huzursuzluk, taşınma, ebeveynlerden birinin ya da ikisinin seyahate giderek çocuktan uzaklaşması, aileye yeni bir bebeğin katılımı, boşanma, aile içi kayıp ve yas gibi durumlar, aile içindeki tüm bireylerde huzursuzluk ve kaygı durumlarını tetikleyeceği gibi çocukların da kaygısını arttırabilir ve gün boyu yaşanan kaygı, geceleri çocukların karşısına gece korkusu olarak çıkabilir ve uyku kalitesini bozabilir.             

Gece korkularını tetikleyebilecek faktörlerden bir tanesi de yatmadan önce ya da gün boyunca izlenen şiddet içerikli çizgi filmler olabilmektedir. Fazlasıyla hareket öğesi ve agresyon dolu içeriğe sahip olan animasyonlar, çocukların zihinlerini meşgul ederek onların korkmasına ve bu korkunun geceleri ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Çizgi filmlerin ve filmlerin yanı sıra, yine aynı tarz içerikli resimleri olan öykü kitapları da çocukları ürkütebilmektedir.Özellikle çocukluk döneminde yerleşerek gelişen temel güven duygusu, çocukların geliştirdikleri kaygı ve korku durumlarının oluşumunda çok önemli bir yer tutmaktadır. Annesinden henüz ayrışamamış ve annesine bağımlılığı henüz süren, anne-babadan ayrılamayan, ebeveynlerini kaybetme ve yalnız kalma korkusunu yaşayan çocuklarda, gece korkularının görülme olasılığı yüksektir. Çocuklar uyandıkları zaman ebeveynlerinin gitmiş olacağı ve onları göremeyeceğinin endişesini yaşayarak, uykuya dalmak istememekte veya uykuya dalınca kabuslar görebilmektedirler.  

Kabuslar            

Çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi uyku sırasında kabuslar görebilmektedirler. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, kabusların görülme sıklığıdır. Eğer çocuğunuz haftada bir-iki kere ve daha fazla sıklıkla kabus görüyor ise, burada bir problem olduğu düşünülebilir. Eğer çocuğunuz sıklıkla aynı tarz kabuslar görüyorsa, bu durum bir stres faktörünün ve endişe bozukluğunun belirleyicisi olabilir.                        

Çocukların kabusları genellikle gün boyu karşılaştıkları yaşantıları ile bağlantılı olmaktadır. Çocukların yuvada, aile ortamında veya sosyal ortamlarda yaşadıkları olumsuz durumlar, keyiflerini kaçıran olaylar, üzüntüler ve çatışma durumları, gece korkularına ve çocukların rüya ve kabuslarına taşınabilmektedir. Çocuklar bazen kabuslarını hatırlarlar bazen ise hatırlamayabilirler.             

Kabuslardan farklı olarak gece korkuları ile ilgili yaşanabilecek bir diğer durum “gece terörü” adı verilen bozukluktur. Gece teröründe çocuklar, korkarak ve çığlık atarak uyanır, yaptıklarını bilinçli olarak yapmaz ve sabah kalktığında bu yaptıklarını hatırlamaz. Gece terörüne sıklıkla okul öncesi dönemde rastlamaktayız.              Gece korkuları yaşayan, kabuslar gören ve gece terörü yaşayan çocuklar, genellikle yalnız değil ebeveynleri ile uyumak istemekte ve gece uykuları bölündüğü zaman kendi yataklarını terk ederek anne-babalarının yanına gitmeyi tercih etmektedirler.  

Anne-babalara Öneriler: 

ü  Anne-baba olarak ilk yapılması gereken, çocuğunuzu çok iyi tanımaktır. Çocuğunuzun nelerden hoşlandığını, neleri sevdiğini, nelerden ürktüğünü ve çekindiğini, nelerden korktuğunu bilmeniz çok önemlidir. Bu sayede çocuğunuzun korkularının ne zaman ortaya çıktığını bilebilirsiniz.

ü  Çocukların genel gelişim düzeyleri ve bu düzeylerin genel özellikleri hakkında bilgi sahibi olmak, çocukları tanımak ve anlamak adına çok belirleyicidir. Çocukların korkuları, gelişimsel sürecin bir parçası olarak ortaya çıkabildiğinden, hangi dönemde hangi korkunun baş gösterebileceğini bilmek, ebeveynleri yönlendirmek adına çok önemlidir. 

 ü  Çocuğunuzun korkusunun herhangi bir olaydan sonra, bir olayın tetiklemesi ile ortaya çıkıp çıkmadığını tespit ederek, bu durumu elimine etmeye çalışmak, korkunun ortadan kaldırılması adına önemlidir.  

ü  Çocuğunuzun korkuları hakkında onunla konuşabilirsiniz. Korkuları yokmuş gibi davranarak görmezden gelmek, çocuğunuzun kendini kötü hissetmesine sebep olabilecektir. Bu nedenle yaşadığı duygulara saygı duymak, onu anlamaya çalışmak, onu anladığınızı ve yanında olduğunuzu hissettirmek, çocuğunuzun rahatlamasına ve kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olacaktır.  

ü  Korkular ile ilgili dalga geçmek, alay etmek, çocuğu yargılamak, onu utandırmak, herkese korkusunu anlatarak onu küçük düşürmek, onu korktuğu şeyleri yapmaya zorlamak gibi durumlar, çocuğun özgüven duygusunu ve size olan güvenini olumsuz yönde etkileyecek ve ilişkinizi bozabilecek tutumlardır. Ayrıca bu tarz olumsuz yaklaşımlar çocuğun korkularını tetikleyerek daha da artmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle, bu tip yaklaşımları kullanmamak gerekmektedir. 

 ü  Gün boyunca çocuğunuz ile kaliteli zaman geçirmek, birbirinize vakit ayırmak, oyunlar oynamak, sohbet etmek hem ebeveyn-çocuk ilişkinizi geliştirecek, hem de çocuğunuzun rahatlamasını sağlayacaktır. Gün içindeki olumlu yaşantılar, çocuğunuzun gece uykusunu olumlu yönde etkileyebilmekte ve gece korkusunu azaltabilmektedir.

 ü  Uykuya dalma zamanının yaklaşması ile birlikte çocuğunuzu rahatlatacak, kaygısını azaltacak etkinlikler yapabilirsiniz. Örneğin birlikte hikaye okumak, resim yapmak, sohbet etmek gibi faaliyetler hem çocuğunuzun uykuya keyifle geçmesini sağlayacak hem de ilişkinizi geliştirecektir.  

ü  Çocuğunuz mutlaka kendi odasında ve kendi yatağında uykuya dalmalıdır. Uykuya dalana kadar onun odasında kalabilirsiniz ancak onun yatağına yatmadan, yatağın yanında yerde ya da bir minderin üstünde oturarak, saçlarını okşayabilir, elinden tutarak onu rahatlatabilirsiniz 

ü  Eğer çocuğunuz gece uyanıp yanınıza gelir ve sizin yatağınızda kalmak isterse, onu kendi odasına götürmeli ve orada tekrar uykuya geçmesini sağlamalısınız. İlk önce onu rahatlatmalı, daha sonrasında kendi yatağında uykuya dalması için ona destek olmalısınız. Sizin yatağınızda kalmasına izin vermemelisiniz.  

ü  Eğer çocuğunuz sizin de onunla birlikte yatakta yatmanız için ısrar ederse, onula yatmamalı ancak odada kalarak yanında olduğunuzu ona hissettirmeli ve onu rahatlatmalısınız. 

ü  Tüm bu önerileri yerine getirmenize rağmen hala korkular sürüyor ise, bu durum profesyonel bir müdahaleye ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Bu konu ile ilgili bir uzmana başvurabilir ve ondan yardım alabilirsiniz.   

Çocuklarda Stres ve Çocukların Stresle Başa Çıkabilmesi İçin 7 Yol

ÇOCUKLARDA STRES 

Günümüzde her yaştan bireyler, her gün yeni bir koşturmacanın, yeni bir etkileşimin içinde yer almakta, sürekli değişen yaşam koşullarına uyum sağlamak ve hayatını sürdürebilmek için maksimum düzeyde çaba sarf ederek ayakta durmaya çalışmaktadır. Bu çabayı sarf eden sadece biz yetişkinler değiliz. Çocuklar da zorlu hayat şartlarından etkilenmekte ve bu durum ile başa çıkabilmeye çalışmaktadırlar. Bu şartlar, hem yetişkinlerde hem çocuklarda stresin ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Stres, yaşam kalitesini başlı başına düşürebilen, bireylerin hem zihinsel hem de duygusal olarak negatif yönde etkilenmesine ve huzursuzluk yaşarak demoralize olmasına, zaman zaman bu demoralizasyonun öfkelenmeye ve agresyona dönüşebilmesine sebep olan bir faktördür. Aile içinde yaşanan olumsuz durumlar, anne ve babanın çocuğa yaklaşım stilleri, ailenin çocuklarına yönelik beklenti düzeyi, gelişim basamakları boyunca çocukların gerçekleştirmesini beklediğimiz görevler, çocukların aldığı sorumluluklar ve bu sorumlulukları gerçekleştirerek başarma düzeyleri çocukların duygularını etkilemekte ve bu durumlar onları huzursuz ve mutsuz bir düzeye getirerek stresi tetikleyebilmektedir. Çocukların yaş düzeyine uygun olmayan görevler vermek ve onlardan bu görevleri başarmalarını beklemek, başaramadıkları zaman onları olumsuz yönde eleştirmek, çocukların motivasyonunu kırmakta ve keyiflerini kaçırmaktadır. Anne-baba arasında gerçekleşebilecek tartışmalar; her ne kadar “Çocuğun yanında tartışmadık.” dense bile çocuklar ebeveynlerinin duygularını ve içinde bulundukları ruhsal durumu hemen analiz ederek algılayabildikleri için, çocukların stres düzeyini arttırabilmektedir. Ebeveynlerin iş ortamında yaşadıkları sıkıntıları ev ortamına taşımaları, çocukları ile geçirdikleri zaman miktarında azalma olması, yeni bir kardeşin aileye katılması, bir kayıp yaşanması, boşanma, taşınma gibi yaşamsal etkenler çocukların stres düzeylerini etkileyebilen faktörlerdir. Huzursuz, keyifsiz, sürekli tartışmaların olduğu, ses tonunun yüksek düzeyde kullanıldığı, her aile bireyinin birbirinden kopuk vakit geçirdiği, belli kural ve sınırların olmadığı, sorumlulukların yerine getirilmediği aile ortamları çocukların gelişimini ve stres düzeylerini olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

Bedensel rahatsızlıklar ve hastalık durumları da çocukların stres yaşamasına neden olabilmektedir. Bedensel problemler yaşayan veya bedensel engelleri olan çocuklar, çevreden aldıkları negatif geribildirimler sebebi ile olumsuz yaşantılar ile baş etmek zorunda kalmakta ve bu alanda zorlanmalar yaşayabilmektedirler. Ayrıca bu rahatsızlıkları ve hastalıklar nedeniyle sosyal ortamlarda geçirdikleri zaman miktarı azalan çocuklarda içe çekilme, paylaşımlarda azalma, yeni bir sosyal ortama girme konusunda çekinme gibi durumlar ile karşılaşılabilir ve bu durum çocukların stres düzeylerini tetikleyerek arttırabilir. Çünkü her birey kendi yaşıtları ile sosyal ortamlarda vakit geçirebilmeyi ister ancak o ortamda ortaya çıkabilecek sıkıntılar ile baş edebilecek beceri düzeyine sahip olabilmek çok önemlidir. Eğer çocuklar bu beceri düzeyine sahip değillerse, stresli olmaları karşılaşılabilecek bir durumdur.            

Çocukların sahip oldukları kişilik özellikleri de stres ile baş etme ve stres düzeyini ayarlayabilme becerilerini etkileyebilmektedir. Daha sessiz, sakin, içe dönük, kendi halinde olan çocuklar, stres tetikleyici faktörler ile karşılaştıkları zaman; daha dışadönük, kendini ve duygularını daha rahat ifade eden, sıkıntıları ile daha kolay baş edebilen, problem çözme becerileri gelişmiş çocuklara oranla daha kolay ve daha yoğun düzeyde problem yaşayabilmektedirler. Çocuklarda stres, tıpkı yetişkinlerde olduğu gibi tüm sosyal yaşantıları, okul becerilerini, aile içi ilişkileri olumsuz yönde etkileyen bir faktördür. Çocuklar stres durumu içinde bulundukları zaman davranışlarında, kurdukları ilişki biçimlerinde, kullandıkları dil becerilerinde, ders başarılarında, arkadaş ilişkilerinde, sosyal aktivitelerinde olumsuz gelişmeler görülebilmektedir. Stres ile başa çıkabilmekte zorlanan çocukların davranışlarında aşırı hareketlilik ya da tam tersi olarak içe çekilme ve hareketsizlik görülebilir. Yaşadığı stres durumu ile başa çıkabilme düzeyi ile bağlantılı olarak çocukların dikkat düzeylerinde de değişiklikler olabilmektedir. Stresin getirdiği zihinsel yorgunluk nedeniyle çocuklar okul derslerine konsantre olmakta, öğretmenlerinin verdiği yönergeleri takip etmekte, ödevlerini yapmakta sıkıntı yaşayabilmektedirler. Bu alanlardaki sıkıntılar nedeniyle çocukların ders başarısı düşmekte ve bu başarısızlık sınavlara da yansımaktadır. Stres yaşayan çocuklar, dönem dönem bu streslerini sınav anına da taşımakta, bu nedenle sınava konsantre olmakta ve soruları algılayarak yanıtlamakta güçlük çekebilmektedirler. Bu ders başarısızlığı durumu dönem sonlarında karnelere de yansıyabilmekte ve durum zaten stresli olan çocuğu daha da stres altına sokabilmektedir. Ailesinin bu duruma nasıl tepki vereceği, ona kızıp kızmayacakları çocuğun kaygısını arttırarak kendine olan güven düzeyini de olumsuz yönde etkileyebilmektedir.Akademik alanda yaşanan bu sıkıntılar ilerleyen dönemlerde daha da genellenerek, okula karşı olumsuz bir tepki geliştirme şekline de dönüşebilir. Okula gitmeyi reddetme, okul fobisi geliştirme gibi durumlar ve bu durumlara eşlik eden psiko-somatik bazı belirtiler ile karşılaşılabilir. Bu belirtiler; karın ağrısı, mide bulantısı, baş ağrısı, baş dönmesi gibi belirtiler olabilir.Stres yaşayan çocuklar arkadaş ilişkilerinde de dönem dönem problemler yaşayabilmektedirler. Okul öncesi dönem çocuklarında oyunlar sırasında oyuncak paylaşımında sıkıntılar görülebilir. Çocuklar kendi oyuncaklarını diğer arkadaşları ile paylaşmayarak oyunu bozmaya ve huzursuzluk çıkarmaya yönelik tutumlar sergileyebilmektedirler. Oyuncakları fırlatma ve oyuncaklara zarar verme, arkadaşlarına zarar vermeye yönelik eylemlerde bulunma (vurma, canını acıtma, vb.) gibi davranışlar, stres sonucu ortaya çıkabilmektedir. Okul çağı çocuklarında oyunlar sırasında sıra beklemekte, oyun kurallarına uymakta, oyun oynayacağı arkadaşlarını seçmekte ve oyuna dahil olmakta sıkıntı yaşanabilir. Çocuklar istemedikleri, hoşlarına gitmeyen bir kural olduğu zaman itiraz edebilmekte ve oyundan çıkmak isteyebilmekte ya da kendi kurallarının uygulanması konusunda inatçı ve zorla kabul ettirici bir tutum gösterebilmektedirler.  Hoşlarına gitmeyen bir tutum ve tavır ile karşılaştıkları zaman duruma itiraz etme, duruma uyum sağlamakta zorlanma, reddedici bir hal sergileme, öfke nöbetleri ve ağlama krizleri ile karşılaşılması olasıdır.

Çocuklar stresli oldukları ve bu stres düzeyi ile başa çıkmakta zorlandıkları zaman, uyku ve yemek düzenlerinde de bazı değişiklikler görülebilir. Uykuya dalmakta zorlanma, uyku saatlerinde azalma ya da stresle baş etmekte zorlanıldığı için uyuyarak bu durumdan kaçınma gibi düzen değişiklikleri görülebileceği gibi; yiyecek tüketim miktarında artış veya azalmaların olması, yemek yemeyi tamamen reddetme gibi durumlar ile karşı karşıya kalınabilir. Bu uyku ve yemek problemleri çocukların bedensel sağlıklarında zayıflamalara yol açabilir.Tüm bu faktörlerin ve tetikleyicilerin yoğunlaşarak artması ve çocukların bu durumla ile baş edememesi, ilerleyen dönemlerde kaygı bozuklukları, özgüven problemleri, olumsuz benlik algısı geliştirme, depresyon, yeme bozuklukları, tik problemleri, alt ıslatma problemleri, davranış bozuklukları gibi psikolojik ve psikiyatrik sıkıntılara yol açabilir. 

 Stres ile başa çıkabilmek için neler yapabiliriz?

·          Anne-babalara düşen ilk görev, çocuklarını tüm yönleriyle tanımaktır. Hem bedensel, sosyal, ruhsal, duygusal, zihinsel hem de kişilik ve kimlik gelişimi alanlarında çocukların gelişim basamaklarını dikkatli bir şekilde gözlemleyerek takip etmek çök önemlidir. Bu alanlarda yaşanabilecek aksama ve gecikmeler, tüm yaşamı etkileyeceğinden, ebeveynler iyi birer gözlemci olarak çocuklarını tanımalıdırlar.

·          Ebeveynler çocukları ile her gün “kaliteli zaman” geçirmeye önem vermelidirler. Her gün çocukları ile baş başa, keyif alacakları bir aktivite içinde olmak ve birlikte vakit geçirmek, hem birbirlerini önemsediklerini ve değerli olduklarını birbirlerine hissettirmelerini hem de eğlenceli vakit geçirmelerini sağlayacaktır. Kaliteli zaman uygulamasında önemli olan, 15 dakika ya da yarım saat bile olsa, baş başa vakit geçirmektir.

·          Çocuklar ne olursa olsun karşılıksız ve bedelsiz olarak sevildiklerini ve kabul gördüklerini bilmeye ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle anne-babalara düşen en önemli görevlerden birisi, çocuklarına onun koşulsuz olarak sevildiği söylemek ve hissettirmektir. Bu tarz olumlu mesajlar ve yaşantılar, çocukların özgüven duygularını olumlu yönde geliştirecektir.

·          Çocuklara, kendilerini ve duygularını ifade etmelerine fırsat verecek ortamlar yaratmak ve onları ifade etmelerini geliştirecek yönde desteklemek çok önemlidir. Çocuklar iyi hissettikleri olaylar kadar, olumsuz yaşantıları ve mutsuzlukları hakkında konuşmayı da öğrenmelidirler ve ebeveynlere bu noktada düşen görev, çocukları desteleyerek etkin bir şekilde dinlemek ve anlaşıldıklarını hissettirmektir. Böylece çocuklar kendilerini rahatlamış ve daha huzurlu hissedeceklerdir.

·          Çocukların problem çözme becerilerinin geliştirilmesi adına fırsatlar yaratarak bu becerilerini desteklemek, hem çocukların stres durumları karşısında ne yapabileceklerini öğrenmelerine, hem de hayat ile baş etme becerilerini geliştirmelerine yardımcı olacaktır. Yaşanılan sorun alanları ve durumlarında, bu sorunun nasıl çözüleceğini çocuğunuza sormak ve bu çözüm yolunu uygulamasına fırsat vermek, destekleyici bir tutum olacaktır.

·          Çocukların keyif alacakları ortamlar yaratarak rahatlamalarına fırsat vermek, stres ile baş edebilmek adına izlenecek temel adımlardan birisidir. Gergin, huzursuz ve mutsuz çocukların stres durumları ile başa çıkması daha zordur. Bu nedenle spor aktivitelerine katılmak, sosyal faaliyetlere dahil olmak, sanatsal çalışmalarda bulunmak, çocukların hem bu alanlardaki becerilerini geliştirecek hem de rahatlayarak kendilerini daha iyi hissetmelerine fırsat sağlayacaktır.

·          Stres faktörlerinin çocukları olumsuz yönde etkilediği, anne-babaların ve çocukların bu durumla ile başa çıkmakta güçlük yaşadığı durumlarda yapılması gereken, konunun profesyoneli olan bir uzmandan yardım almaktır. 

Çocuğunuz Neden Utanıyor?

ÇOCUKLARDA UTANGAÇLIK 

Hepimiz farklı bireysel özelliklerimizle dünyaya geliriz ve bireysel özelliklerimiz; biz büyüdükçe, farklı ortamlara girdikçe, değişik kişiler ve olaylar ile karşılaştıkça gelişir ve değişir. Tıpkı yetişkinler gibi çocuklar da farklı yaşantılar ile karşılaştıkça dünyayı öğrenir ve uygun yaklaşım biçimlerini geliştirirler. Çocuklar büyüdükçe daha sık sayıda sosyal ortama girmeye başlarlar. Bebekken sadece aile, ev ve yakın çevre ile sınırlı olan sosyal çevre; yaş büyüdükçe park, oyun grubu, kreş, yuva gibi ortamların da eklenmesi ile bir artış göstermektedir. Sosyal ortamların artışı ile birlikte çocukların etkileşim içine girdiği kişi sayısında da artış görülmektedir. Bu durum, çocukların sosyalleşmesine, ortama uygun davranış kalıplarını öğrenmesine, çevresini gözlemleyerek ortama uyum sağlamasına fırsat tanıyacaktır.

 Yeni ortamlara giren çocukların tepkileri; ortama, ortamda bulunan kişilere, çocuğun doğuştan getirdiği mizaç özelliklerine ve daha önceki yaşantılarına göre şekillenmektedir. Bazı çocuklar yeni ortamlara girdiklerinde hiç yabancılık çekmeden anne ve babalarının yanından ayrılarak hiçbir sıkıntı yaşamadan ortama adapte olabilirken; bazı çocuklar anne-babalarının yanında kalmayı tercih etmekte, ortamı ve kişileri tanıdıkça ebeveynlerinin yanından ayrılabilmektedirler. Bazı çocuklar ise anne-babalarının yanından ayrılmayı tercih etmemekte, hatta annelerinin veya babalarının ellerini daha sıkı sıkı tutarak onlara iyice yaklaşmakta, huzursuzlanmakta, kaygıları iyice artmakta ve o ortamı terk etmek isteyecek bir durumda olabilirler. Çevreden gelen soruları yanıtlamamakta, iyice sessizleşmekte ve sadece önlerine bakarak zaman geçirmekte olabilirler. Bu tarz davranan çocuklar genellikle çevredeki yetişkinler tarafından “utangaç” olarak nitelendirilmektedirler.

Utangaçlık olarak isimlendirilen bu tutum, aslında sadece çocukların değil yeni bir ortama giren yetişkinlerin de yaşayabileceği bir durumdur. Ancak utangaçlığın boyutu kişiden kişiye, çocuktan çocuğa değişebilmektedir. Yaşanan bu utangaçlık durumu, çeşitli sebeplerden dolayı ortaya çıkabilmektedir. Utangaçlık, yabancı kişilerle karşılaşma durumlarda artış gösterebilecek bir durumdur. Bu durum, çocukların büyüme ve gelişme dönemleri açısından bakıldığı zaman yaşanması beklenen ancak içinde bulunulan ortama ve ortamda buluna yetişkinlere alıştıkça azalması ve yavaş yavaş ortadan kaybolması beklenen bir durumdur.  Yeni bir yuvaya başlandığı zaman ilk günlerde çocukların okula adaptasyon sürecinde annelerinin ya da babalarının da kendileriyle birlikte kalmalarını istediklerine sıklıkla şahit oluruz. Bu durum çocukların çekingenliğinden, çok sık farklı sosyal ortamlara girmemiş olmalarından, anne-babalarına fazla bağlı olmalarından, kendilerine olan güven düzeylerinin beklenen düzeyde gelişmemiş olmasından, birey olma yolunda yeterince adım atmamış ve desteklenememiş olmalarından kaynaklanıyor olabilmektedir. Çocuklar bu yeni ortamda vakit geçirdikçe, öğretmenlerini ve arkadaşlarını tanıdıkça, ortama ayak uydurmaya başlar ve çekingenlik durumu azaldıkça çocukların sosyalleşme düzeyinde artış görülerek utangaçlık durumunun yerini dışadönüklüğe bırakması beklenir.Yeni bir ortam, yeni kişiler, yeni bir yaşantı her zaman kaygı düzeyini arttırabilecek durumlardır. Bu tarz durumlarda çocuklar ne ile karşılaşacaklarını, kimden nasıl bir tepki göreceklerini, neye nasıl tepki vereceklerini tam olarak kestiremeyecekleri için nasıl davranmaları gerektiğine dair bir kaygı yaşayabilirler. Bu durumdan kurtulmanın en kolay yolu ya o ortamı terk etmek ya da içe dönerek tepkisiz kalmaktır. Genellikle ortamın terk edilmesinin mümkün olmadığı durumlarda çocuklar utangaç tutumlar sergileyerek ortama alışmaya çalışmakta ve etrafı keşfetmektedirler. Bu alışma ve keşfetme sürecinden sonra kaygıları azalmakta ve rahatlayarak ortama ayak uydurmaya yavaş yavaş başlayabilmektedirler.  Ancak, ortama ayak uydurma durumu çocuktan çocuğa farklılık gösterebilmektedir. Örneğin; bazı çocuklar yuvaya ilk başladıkları gün uyum sağlayabilirken, bazı çocuklar ise ilk bir hafta annelerini yanlarında isterler, sonraki hafta ise tek başlarına devam edebilmektedirler. Bazı çocukların ise ortama uyum sağlamaları daha uzun sürebilmektedir. Eğer çocukların alışma süresi bir veya birkaç aydan fazla sürerse, çocuk hala utangaç tutumla sergiliyor, konuşmuyor, arkadaşları ve öğretmeni ile etkileşimde bulunmuyor, oyun oynamıyor, oyunlara katılmıyor ya da sürekli bireysel oyunlar kurmayı tercih ediyor, anne-baba ya da ona bakan kişiyi yanında istiyor ise burada müdahale edilmesi gereken bir durum olabilir. Çocuklar, her durumda anne-babalarını model aldıkları ve onların davranış kalıplarını örnek alarak uyguladıkları gibi, utangaçlık ve çekingenlik durumlarında da anne-babalarını örnek aldıklarını sıklıkla görebilmekteyiz. Anne-babaları daha içedönük, sosyal ortamlarda bulunmayı çok tercih etmeyen, sınırlı sayıda kişi ile görüşmeyi ve ev ortamında zaman geçirmeyi sosyal ortamlara tercih eden ebeveynlerin çocukları, hem anne-babalarının bu özelliklerini kalıtsal olarak taşıyabilecekleri gibi aynı zamanda onların yaklaşımlarını model alabilmekte ve onlara benzer davranışlar sergileyebilmektedirler. Daha az sosyal ortama giren ebeveynlerin çocukları da tıpkı anne-babaları gibi daha az sosyal ortamda bulunarak sosyalleşme yönünden yeterince zenginleşemeyebilir. Bu nedenle nerede, nasıl davranacaklarına dair uygun davranış kalıplarını öğrenip geliştiremeyerek sınırlı davranışlar ile ortamlara uyum sağlamaya çalışmakta ve yeterince sosyalleşemeyerek içinde bulundukları yaş düzeyinde sergilenmesi beklenen uygun sosyal gelişim düzeyini yakalayamayabilmektedirler.Özgüveni yeterince gelişmemiş olan, ailesi ve çevresinden sürekli negatif geribildirim alan,  yeni ortamlara girildiği zaman konuşması ve oyuna katılması için zorlanan, yapamadığı şeyleri yapması gerektiği konusunda diretilen çocuklar genellikle dışadönük olma özelliklerini kaybederek içedönük çocuklar haline gelmekte, özgüvenleri olumsuz yönde gelişmekte, iletişim kurma alanında sıklıkla sıkıntılar yaşamakta ve psikolojik büyümeleri olumsuz yönde etkilenmektedir.  

Anne-Babalar Neler Yapabilir?

Ø  Ebeveynlere düşen en önemli görev; çocuklarını tüm yönleriyle tanımaktır. Çocukların içinde bulundukları yaş dönemlerine göre hangi becerilere sahip olmaları gerektiğini bilerek çocukları gözlemlemek, tüm gelişim alanlarına uygun bir gelişim sergileyip sergileyemediğini bilmek ve uygun yaklaşımları sergileyerek çocuğun gelişimine katkı yapmak çok önemlidir.

Ø  Çocuğunuza model olmak ve uygun davranışlar sergilemek, çocuğunuzun gelişimi açısından çok önemli bir noktadır. Çocuklar birçok konuda olduğu gibi, nasıl davranacakları ve ortamlara nasıl uyum sağlayacaklarına dair de anne-babalarını model alabilmektedirler.  

Ø  Çocuğunuzu utangaç durduğu ve ortama girerek uyum sağlamakta zorlandığı durumlarda zorlamayın. Zorlamak, çocuğun daha çok içe dönerek daha çok utanmasına ve huzursuzlanarak, bu yaşantıyı olumsuz bir şekilde hafızasına kaydetmesine neden olacaktır. Bu olumsuz yaşantı, çocuğun bir sonraki yaşantısına transfer olacak ve diğer yaşantıları da olumsuz yönde etkileyebilecektir. Bu tarz durumlarda yapılması gereken; çocuğunuza empatik bir anlayışla yaklaşarak onu anladığınızı ve duygularına saygı duyduğunuzu ona hem söylemek hem de hissettirmektir. Böylece çocuğunuz hem kendini anlaşılmış hissedecek hem de ortama yavaş yavaş ısınarak daha rahat bir şekilde alışacaktır.

Ø  Çocuğunuzun duygularını ifade etmesine ve yaşamasına fırsat verin. Tıpkı mutluluk ve üzüntü duygularını yaşamak gibi, bazı durumlar karşısında huzursuzlanmak ve kaygılanmak normal karşılanması gereken bir duygu durumudur. Bu nedenle çocuğunuzun duygularını açığa çıkartmasına ve sizinle paylaşmasına izin verin. Ayrıca ebeveyn olarak sizler de duygularınızı ifade ederek çocuğunuza model olun. Duygularını paylaşmak, çocukların hem rahatlamasına hem de ifade etme ve paylaşım becerilerinin gelişmesine faydalı olacaktır.

Ø  Daha çok sosyal ortama girmek, çocuğun dışadönük özellikler kazanmasına ve daha çok kişi tanıyarak paylaşımlarının artmasına ve bu tarz durumlara alışarak yeni ortamlara girerken kendini daha rahat hissetmesine ve daha kolay uyum sağlamasına fırsat yaratacaktır. Burada ebeveynlere düşen görev; çocukların daha çok sosyal ortama girmesini sağlayacak etkinlikler ve organizasyonlar planlamak ve çocuklara bu tarz ortamlarda destekleyici bir yaklaşım sergileyerek her koşulda onların yanında olduğunuzu hissettirmektir. Daha çok sosyal ortama girmek, çocukların sosyal beceri gelişim düzeylerini de olumlu yönde etkileyecektir.

Ø  Çocuğunuzu kendine güvenmesi yönünde destekleyin. Kendisi ve yaşantıları hakkında olumsuz duygu ve düşüncelere sahip çocukların özgüven düzeyleri, negatif düzeyde bir gelişim göstereceğinden, çocuğunuzun özgüven gelişimini olumlu yönde desteklemek çok önemlidir. Olumlu yaşantı ve özellikleri desteklemek ve pekiştirmek, çocuğunuzun kendini iyi hissetmesini sağlayacak ve başarma hissi, özgüven gelişimini destekleyecektir. Çocuğunuza yaşına ve beceri gelişim düzeyine uygun bir sorumluluk vermek, çocuğunuzun özgüven gelişimine olumlu yönde etki ederek bir görevi başarma hissi, kendini başarılı hissetmesini sağlayarak onu psikolojik olarak besleyerek büyütecektir.

Ø  Eğer bu utangaçlık durumu sizi ve çocuğunuzu olumsuz yönde etkilemeye devam ediyor ve içinden çıkılamaz bir sıkıntı haline geliyor, tüm yaşantınızın kalitesini etkiliyor ise bu konuda bir uzmandan destek alabilirsiniz. 

Çocuklarda Görülen "İzinsiz Alma" Davranışı

ÇOCUKLARDA GÖRÜLEN İZİNSİZ ALMA DAVRANIŞI 

Bazen ailece gidilen bir misafirlik gezisi dönüşü, bazen anaokulundan eve dönüşte, bazen de markette yapılan alışverişten dönerken çocuğunuzun elinde, cebinde veya çantasında kime ait olduğunu bilmediğiniz, kesinlikle sizin almadığınız ve çocuğunuza ait olmadığınıza emin olduğunuz çeşitli objeler, oyuncaklar, şeker ve çikolata gibi yiyecekler bulabilirsiniz. 

Çocuğunuza bu eşyaları veya yiyecekleri nereden bulduğunu sorduğunuzda “Aldım, bu benim.” gibi yanıtlar alabilirsiniz. Okul öncesi dönemdeki çocuklarda bu tarz davranışlara sıklıkla rastlayabilmekteyiz. Bu yaştaki çocukların en önemli özelliklerinden biri; “benmerkezci” olmalarıdır. Benmerkezcilik, dünya üzerinde yaşayan tek ve en değerli varlığın kendi olduğunu düşünme, dünyanın kendi çevresinde döndüğünü düşünme ve bu nedenle her isteğinin, her talebinin anında yerine getirilmesini isteme anlamına gelmektedir. Bu nedenle okul öncesi dönem çocukları uygun koşulların oluşmasını beklemeden tüm hedeflerini o anda gerçekleştirerek amaçlarına ulaşmayı istemektedirler.  Eğer çocukların ulaşmak istediği amaç o an bir arkadaşının evinde gördüğü ve çok beğendiği pembe etekli bebek veya kırmızı yarış arabası ise; o oyuncağın kime ait olduğu, izin alınarak o oyuncağı istemek gerektiği, eğer oyuncağın sahibi izin verirse o oyuncağın alınabileceği ancak izin vermediği takdirde oyuncağın alınamayacağı gibi faktörler çocuklar için çok önemli kriterler ve dikkat edilmesi gereken noktalar olmamaktadır. Çünkü okul öncesi dönem çocuğu, benmerkezci özelliğinin yanı sıra henüz ”mülkiyet” kavramını da tam olarak öğrenmiş ve benimsemiş değildir. Mülkiyet kavramı, çocuğun bir nesnenin kendisine ya da bir başka kişiye ait olduğunu, kendisinin ya da diğer kişinin o nesnenin sahibi olduğunu ve onun izni olmadan başkalarının ya da diğer kişinin izni olmadan onun o nesneyi alamayacağının çocuk tarafından bilinmesidir. Ancak hem mülkiyet kavramının tam olarak gelişmediği hem de benmerkezcilik özelliğinin üst düzeyde yaşandığı okul öncesi dönem çocukları, diğer çocukların ellerinden oyuncaklarını alabilmekte ve izin almadan bu eylemi gerçekleştirmekte hiçbir sakınca-ayıp-uygun olmayan bir yön görmemektedir. Buradaki alma davranışı, bir çalma eylemi olarak nitelendirilmemelidir. Çünkü okul öncesi dönem çocuklarının yaş dönemi özelliklerine bakıldığı zaman; benmerkezci tutum, mülkiyet kavramının gelişmemiş olması, ait olma yani “benim” ve “onun” kavramlarının anlamının tam olarak yerleşmemiş olması gibi özellikler ön planda olduğundan, çocuk bu alma davranışını yanlış olduğunu, bir başkasının eşyasının izinsiz almanın toplumun kurallarına uygun olmadığını ve bu tip davranışların toplumca kabul görmeyen davranışlar olduğunun henüz ayırt edememektedir. Bu davranışın yanlış olduğunu öğrenebilmesi için çocuğun sıklıkla sosyal ortamlarda bulunması ve bu davranış ile karşılaştığı zaman çevreden gelen uyarılar ve toplumsal kurallardan bu durumun uygunsuz, beğenilmeyen ve kabul edilmeyen bir davranış olduğunu fark etmesi gerekmektedir.  

Çocuklar Neden Bunu Yapar? 

Çocukların bu izinsiz alma olarak adlandırabileceğimiz davranışının temel nedenleri; içinde bulundukları yaş döneminin en önemli özelliklerinden benmerkezcilik ve mülkiyet kavramını gelişmemiş olması, bazı anne-baba tutumları, isteklerini erteleyememe, arkadaşları gibi olma ve onlarda olan eşyalara sahip olma isteği, ilgi çekme çabası, kendini değersiz, yetersiz ve güvensiz hissetme, kendisini mutsuz eden kişilere yanıt vermek için onların eşyalarını izinsiz alma ve bu sayede onları mutsuz etme düşüncesi gibi sebepler olabilmektedir. Bazen anne-babalar aşırı kuralcı ve disiplinli bir tutum sergileyerek çocuklarını katı bir yaklaşım ile yetiştirmektedirler. Bu tarz yetiştirme tutumları, çocukların anne-babalarından yeterince ilgi ve sevgi alamamalarına ve duygusal gelişim yönünden gerektiği düzeyde beslenememelerine ve bu durum da çocukların dış dünyadan aldıkları nesneler ile beslenebilmelerine neden olabilmektedir. Bu sayede çocuklar, olumsuz da olsa anne-babalarının ilgisini üzerlerine çekebilmektedirler. Aile içerisindeki keyifsizlikler, huzursuzluklar, anne-baba arası uyum problemleri ve tartışmalar, olumsuz duygular da çocukların izinsiz alma davranışına yönelme nedenlerinden bazıları olabilmektedir. Ayrıca kardeşlerin birbirleri ile kıyaslanmaları, sürekli olumsuz özelliklerin vurgulanarak olumlu yönlerin göz ardı edilmesi gibi olumsuz durumlar da çocukların olumsuz şekillerde ilgi çekme yollarına yönelmesine sebep olmaktadır. Çocuklarda izinsiz alma davranışına; ev içinde para konusunun sıklıkla gündeme getirilmesi, koşullarda yaşanan olumsuz yönde değişiklikler, çocukların maddi cezalar ile karşı karşıya bırakılması gibi durumlar da neden olabilmektedir. Tüm bu gerekçeler, bize çocuğun bu izinsiz alma olayına neden yöneldiği hakkında bilgi vererek ışık tutabilmektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan biri de; çocuğun bu hareketi yaparak vermek istediği mesajdır. Bu nedenle bu davranışı, çocuğu olumsuz yönde yargılayarak, suçlayarak ve eleştirerek, diğer kişilerin önünde çocukla konuşarak veya onu cezalandırarak, yaptığı hareketi ayıplayarak sonuçlandırmamalıyız. Bu tarz olumsuz yaklaşımlar ileride daha olumsuz yaşantılar yaşamamıza ve varolan sorunun çözülmesi yerine giderek daha da büyümesine ve çeşitlenmesine neden olabilmektedir. 

Anne-Baba Olarak Neler Yapabilirsiniz? 

·          Öncelikle ebeveynlerin dikkat etmesi gereken en önemli nokta; çocuklarını tüm yönleriyle tanımaktır. Çocuklarının gelişen ve gelişmesi gereken tüm yönlerini tanıyan ebeveynler, gerekli dönemlerde çocuklarına uygun yaklaşımları sergilemek ve gerekli müdahaleleri yapmak konusunda daha dikkatli davranmaktadırlar.

·          Çocuklar ile yakın bir ilişki kurmak ve onları sevgi ile beslemek çok önemlidir. Ebeveynler çocukları ile kaliteli zaman geçirmeli, birlikte eğlenceli etkinliklerde bulunarak beraber harcadıkları zamanlardan keyif almalıdırlar.

·          Ebeveynler, çocuklarının özellikleri olumlu yönde pekiştirmelidirler. Olumsuz pekiştireçler, çocukların olumsuz davranışı terk etmesi yerine daha da olumsuzlaştırmasına neden olabilmektedir.

·          Çocuklarınıza, küçük yaşlardan itibaren “ben-sen-o” “benim-senin-onun” gibi kavramları öğreterek bu ayırımı yapması yönünde çocuğunuzu yönlendirin ve ona model olun.

·          Eğer almak istediği bir şey olursa, bunu önce size söylemesi ve almak istediği nesnenin sahibinden izin istemesi gerektiği konusunu vurgulamak ve bu yönde çocuğa model olmak çok önemlidir.

·          Yaptığı davranışlar üzerine çocuk ile konuşmak ve neden-sonuç ilişkisini kurabilmesini sağlama yönünde çocuğa model olmak, hem çocuğun olayı anlamasına hem de empati yeteneğini geliştirmek adına çok önemli bir noktadır.

·          Çocukların eğer imkan olabilirse, kendilerine ait bir odaları olması ve kendi eşyalarına sahip olmaları; çocuklarda mülkiyet kavramının yerleşmesine ve gelişmesine fırsat verecektir. Çocukların eşyalarını onlardan izinsiz almamak, onun izni olmadan odasında vakit geçirmemek gibi davranışlar çocuğun mülkiyet kavramını öğrenerek içselleştirmesine yardımcı olacaktır.

·          Eğer çocuklar uygun olmayan bir şekilde başkalarının eşyalarını izinsiz olarak alırlarsa, anne-baba olarak ilk yapmanız gereken; konuya sakince eğilebilmektir. Olay anında çocuğa bağırmak, onu suçlamak, yargılamak, olumsuz yönde eleştirmek, başka kişilerin tarafını tutarak yaptığının yanlış olduğunu herkesin önünde vurgulamak gibi yaklaşımlar kesinlikle uygun ve önerilen çözümler değildir.

·          Çocuğun davranışı görmezden gelmek ya da hiç olmamış gibi davranmak gibi yaklaşımlar da sorunu çözebilmek adına uygun çözümler değildir. Çocuğunuz ile sohbet ederek bu konu üzerinde konuşmak, yaptığı davranışın uygun olmadığını anlatmak ve bu davranış yerine yapabileceği uygun davranışları anlatarak öğretmek ve çocuğa model olmak, hem çocuğun yaptığı yanlışı fark etmesine hem de bu yanlış davranışı nasıl doğru hale getirebileceğini öğrenmesine yol gösterici olacaktır. İzinsiz almak yerine istemenin, satın almak istediği bir şey olursa bunu size söylemesinin, izinsiz aldığım şeyi geri vermesi gerektiğinin doğru olduğunu vurgulayın ve bu doğrultuda çocuğunuza örnek olun.

·          Çocukların ilköğretim yaşına gelmeleri ile birlikte artık mülkiyet ve aidiyet kavramlarının iyice yerleşmiş olmasını beklemekteyiz. Bu yaş dönemi itibariyle izinsiz alma davranışı, bir uyum ve davranış probleminin işaretçisi olabilir. Bu nedenle, eğer bu davranış sıklıkla gerçekleşiyorsa ve anne-baba olarak çabalarınız yetersiz kalıyor ise; yapılması gereken bir uzmandan destek almaktır.    

"Yaramaz" Çocukla Baş Etme Yolları

"YARAMAZ" ÇOCUKLA BAŞ ETME YOLLARI

Herhangi bir sosyal ortama girip çevremize baktığımız zaman genellikle ilk fark ettiğimiz; fazlasıyla hareketli olan, durmak nedir bilmeyen, annesi ve babasının sözünü dinlemeyen, istediği şeye ulaşmak ve onu elde etmek için türlü yola başvuran çocuklar olmaktadır. Bu çocuklar çevre tarafından “yaramaz” çocuklar olarak isimlendirilir ve etiketlenirler.

“Yaramaz” çocuklar, sosyal ortamlarda kendilerini hemen fark ettirmelerinin yanı sıra, çevre tarafından baş edilmesi zor, laf dinlemeyen, kural tanımayan, yetişkin otoritesini hiçe sayan ve kendi isteklerini her şeyden önde tutan, isteklerini ertelemeyi ve sınırlandırmayı bilmeyen, istekleri yerine getirilmeyince hırçınlaşan çocuklar olarak nitelendirilmektedirler. Genellikle yaşıtları ile aynı ortamda bulundukları zaman; oyun kurallarına uymayan ve kuralları kendi istediği şeklide değiştirmeye çalışan, kurulan oyunları bozan, genellikle hareketli oyunları tercih eden, oyun arkadaşlarına ve oyun malzemelerine zarar verebilen bir görüntü sergileyebilmektedirler. Bu çocuklar ev ortamında genellikle kural tanımayan, konulan kurallara uymayan ve kuralları kendi talep, istek ve ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmeye çalışan, ortalığı dağıtan, oyuncaklarını her yerde bırakan ve toplamayan, kontrol etmesi zor ve kendini kontrol etmekte zorlanan, sınırlara uymakta sıkıntı yaşayan, kıpır kıpır, “düz duvara tırmanmak” tabirine uyan çocuklar olabilmektedirler. Ebeveynler özellikle eve gelen misafirler karşısında çok zor durumlara düşebilmektedirler çünkü bu çocuklar için ev, kendi ortamlarıdır ve kendi düzenlerini başka bireyler için değiştirmezler. Bu düzensizlik ve karmaşa, ebeveynlerin kendilerini kötü hissetmesine ve hatta bazen utanmalarına neden olabilmektedir. 

Bu Çocuklar Neden Böyle?

Çevrelerindeki bireyler tarafından “yaramaz” olarak nitelendirilen çocuklar, genellikle daha az kontrolle büyütülen ve her istekleri yüksek oranda yerine getirilen çocuklar olmakta, ev içerisinde kuralların ve sınırlamaların olmadığı veya kural ve sınırlamaların olduğu ancak çocuğun istekleri doğrultusunda esnetildiği veya ortadan kaldırıldığı, hatta bazen kural ve sınırların çocuğun talepleri doğrultusunda şekillendirildiği, temel bir disiplin anlayışının hakim olmadığı, anne-baba arası tutarsızlığın görüldüğü, annenin “Evet.” diyerek onay verdiği ve kabul ettiği bir davranışı babanın “Hayır.” diyerek onaylamadığı ve kabul etmediği, bu nedenle çocuğun nerede-nasıl davranması gerektiğini tam olarak öğrenemediği bir ortamda yetiştikleri sıklıkla görülmektedir.Bu çocuklara “yaramaz” ismi genellikle çevre tarafından bir etiket şeklinde yapıştırılmaktadır. Aslında yaramazlık olarak nitelendirilen bu durum, genellikle çocuğun hareketliliği, söz dinlemeyişi, kurallara uymayışı ile açıklanabilmektedir. Üzerine bu etiketin yapıştırıldığı çocuklar genellikle çevrelerinde hep olumsuz geribildirimler almakta, olumlu özellikleri hakkında daha az yorum duyarken sıklıkla hakkında şikayet edilen ve olumsuz yorumlar yapılan bireyler olarak yetişmektedirler. Olumlu özellikleri ile ilgili çevreden ilgi alamadıkları ve olumsuz olarak nitelendirilen “yaramazlık” davranışları ile çevreden sürekli uyarı aldıkları için, yaramazlık yapmak bu çocuklar için zaman geçtikçe ilgi çekme yöntemi haline bile gelebilmektedir. Çocukların “yaramaz” olarak etiketlenmesinin bir diğer nedeni de, anne-babaların sergiledikleri çocuk yetiştirme tutumları olabilmektedir. Çocukların evin merkezi haline getirildikleri, evin prens ve prensesiyken tüm yönetimi ellerine geçirdikleri, ebeveynlerin de bu durum karşısında kabul edici ve hatta destekleyici bir tutum sergileyerek çocuğun her isteğini yerine getirdikleri ortamlar, çocuk gelişimi adına tercih edilen ortamlar değillerdir. Çünkü bu tarz kuralsız ve sınırsız ortamlarda yetişen çocuklar kuralları tanımayan ve kurala uyması gerektiğini bilmeyen, kurala uymazsa karşılığında nasıl bir yaptırım ile karşılaşacağını bilmeyen, sadece kendi koyduğu kuralları tanıyan ve çevrelerindeki herkesin bu kurallara uymasını isteyen, eğer uymazlarsa huysuzlaşan ve keyfi kaçan, bu nedenle sosyal ilişkilerinde problem yaşayan ve hatta ilerleyen dönemlerde çevre tarafından tercih edilmeyen ve kabul görmeyen bireyler olabilmektedirler. Bazı aileler çocuklarının bireyselleşmesi ve özgür yetişmesi adına çocuklarına hiç kural koymaz ve onları tamamen serbest bırakırlar. Ancak çocuk gelişimi için kurallar, mutlaka olmalıdır. Her evin kendi düzenine göre ve çocuğun yaş ve gelişim düzeyine uygun olarak  aile tarafından belirlenen ve sadece çocuğun değil tüm aile bireylerinin uyması gereken kuralların olması, hem aile içi ilişkileri olumlu ve sağlıklı yönde geliştirecek hem de çocuğun sosyal ortamlarda hem bireylerin sınırları olduğunu öğrenmesine ve ortamın kuralları olduğunu öğrenerek uygun davranış kalıplarını sergilemesine temel oluşturacaktır. Kurallı ve belli sınırları olan ortamlarda büyüyen çocuklar, her taleplerinin yerine getirilmeyeceğini, her ihtiyacın uygun bir yer ve zamanda giderileceğini öğrenerek, doyumsuzluk yaşamayacaklardır. Çocuk gelişiminde temel taşlardan bir tanesi de uygun disiplin yaklaşımının sergilenmesidir. Kuralları koyduktan sonra ebeveynler kuralların uygulamaya konulması ve kurala uyumun takibinin sağlanması konularında çok dikkatli davranmalıdırlar. Çocuklar kurallara uydukları zaman, olumlu geribildirimler almalı ve bu sayede kurala uyumları pekiştirilmelidir. Kurallara uyulmadığı durumlarda ise, bu durumun çocuğun yaş ve gelişim düzeyine uygun belli bir yaptırımı olmalı, çocuk bu yaptırımı bilmeli ve çocuk kurala uymadığı takdirde bu bedeli ödeyerek bu kural ve kurala uyum konusunda belli bir farkındalık geliştirmelidir. Bu sayede çocuklar kurala uymanın ve sonucunda yaşadıkları olumlu durumun keyfini fark edecek ve kurala uyma davranışı zaman içerisinde içselleştirilecektir. Kurala uymama sonucu yaşanacak olumsuz durum, çocuğun hoşuna gitmeyecek ve bu olumsuz durumun tekrar yaşanmaması için çocuk olumlu yaklaşıma doğru bir ilerleme sergileyecektir. Burada teşvik edici ve pekiştirici rol ebeveyne düşmektedir. Bunun yanı sıra, kural ve sınırlara uyumun içselleştirilmesinde anne-babanın çocuğa model olması da çok önemlidir. Eğer ebeveynler kurallara uymuyor ve çocuktan uymasını bekliyorlarsa; gelişim süreci içerisinde anne-babasını gözlemleyerek onların davranış kalıplarını kaydeden çocuk, kurala uymayabilir ve uymamasına neden olarak anne-babasının davranışlarını gösterebilir. Bu nedenle ev için konulan kurallara tüm aile bireylerinin uyuyor olması çok önemli bir noktadır. Uygun disiplin yaklaşımlarını sergilerken anne-babaların karşılaşabilecekleri en büyük sıkıntılardan biri de çocuğun bakımını sağlayan kişi ve büyük ebeveynlerin çocuğa yönelik sergiledikleri tutumlardır. Özellikle anneanne-babaanne ve dedelerin torunlarının gelişiminde daha esnek olmaları ve tüm isteklerini ellerinden geldiğince yerine getirme çabaları, çocukların ebeveynlerince oturtulan temel disiplin anlayışını sarsabilmekte ve çocukların her isteklerini büyük ebeveynlerini kullanarak yerine getirmeye çalışmalarına neden olabilmektedir. Bu durum ise hem aile içi ilişkileri olumsuz yönde etkilemekte hem de çocuğun tüm isteklerinin yerine getirilerek doyumsuzluğa doğru yol almasına ve girdiği her yeni ortamda bu davranış kalıbını uygulamaya çalışmasına ve bu kalıbı sergilediği ve istekleri yerine getirilmediği zaman olumsuz ve uygunsuz davranışlar sergilemesine neden olabilmektedir. 

Anne-Babalara Düşen Görevler:

ü  Çocuk eğitimde anne-babalar düşen en önemli görev, çocuklarını tüm yönleriyle çok iyi tanımalarıdır. Gelişimin tüm alanlarına göre çocuklarını takip etmeli ve çocuklarının özellikleri ile ilgili bir farkındalık düzeyi geliştirmelidirler. Çocukların hangi yaşta hangi beceri düzeyinde olması gerektiğini bilmeli ve çocuklarının gelişimine uygun bir beklenti düzeyinde olmalıdırlar.  

ü  Anne ve baba, çocuk yetiştirme konusunda uygun yaklaşımlar hakkında bilgi sahibi olmalı ve bu yaklaşımları sergilerken tutarlı olmalı ve uygun tutumları sergilerken işbirliği içerisinde hareket etmelidir. Çocuk yetiştirme konusunda en önemli noktalardan biri; iki ebeveynin de çocuğun talepleri karşısında aynı yanıtı veriyor olmasıdır. Bu sayede çocuk “Evet” ve “ Hayır”ı öğrenecektir.  

ü  Her evin mutlaka kural ve sınırları olmalıdır. Bu kurallar aile bireyleri tarafından birlikte belirlenmeli ve bu kurallara sadece çocukların değil ebeveynlerin de uyması gerekmektedir. Bu noktada anne-babalar çocuklarına model olarak doğru ve yanlışı öğretebilirler. Kurallar, çocukların gelişim ve yaş düzeylerine uygun olmalıdır. Çocuğun düzeyinin ve yapabileceğinin üzerinde bir performans beklemek, çocuğun başarısızlık yaşamasına ve kendine güveninin olumsuz yönde etkilenmesine neden olacaktır. Bu nedenle uyulması gereken kuralları belirlerken çocuklar ve gelişimleri temel alınmalıdır. 

ü  Kuralların öğretilmesi ve içselleştirilmesi aşamasında, çocuğunuzu kurala her uyduğu ve olumlu davranışı sergilediği zamanlarda ödüllendirin. Ödül olarak sözel pekiştireçleri kullanabilirsiniz. “Aferin sana, süpersin, çok güzel başardın…” gibi sözel ödüller, hem çocukları motive edecek hem de bir görev ve sorumluluğu başarmış olmanın verdiği memnuniyet ile kendilerine olan güvenleri ve benlik algıları olumlu yönde gelişecektir.  

ü  Çocukları “yaramaz” olarak etiketlendirmek, çocuğun kendi ile ilgili algısını olumsuz yönde etkileyeceğinden, bu etiketi çocuğunuza yapıştırmayın. Çocukların sadece olumsuz yönlerini vurgulamak, kendileri ile ilgili olumsuz yargılar geliştirmelerine neden olacaktır. Çocuğunuzun olumlu ve beğendiğiniz, başarılı olduğu yönlerini vurgulamak ve pekiştirmek, kendini iyi hissederek hakkında olumlu yargılar geliştirmesine yardımcı olacaktır. 

ü  Çocuğunuzun sıklıkla sosyal ortamlarda bulunabilmesi için fırsat yaratın. Çocuğunuzun yaş grubuna uygun ortamlarda bulunması, kabul göremeyen ve uygun olmayan davranışlarını fark etmesine ve zamanla bu davranışların ortadan kalkarak sönmesine fırsat olacaktır. Örneğin okul öncesi dönemde oyun grupları, kreşler ve yuvalar, okul çağı çocuklarında çeşitli sportif ve sosyal faaliyetler ve doğum günü partileri, çocukların sosyal yönlerinin zenginleşmesi adına çok faydalıdır. 

ü  Eğer çocuğunuz ile baş etmek sizin için mümkün olmayan bir hal aldıysa, asla söz dinlemiyor ve uyum sağlamakta zorlanıyor ise; altta yatan farklı psiko-pedagojik nedenler olabilir. Burada yapılması gereken, bir uzmandan desteğine başvurmaktır. 

Ergenlik Dönemi
Ergenlik dönemi sadece çevre faktörünün tetiklediği bir süreç midir? 
 
Ergenlik nedir? Ergenlik her bireyin çocukluk döneminden sonra yaşadığı, bireyselleşme ve kendi ayakları üzerinde durmaya alışmak için alıştırmalar, deneme-yanılmalar yaptığı, gelişimin sağlıklı ve doğru bir yolda ilerlediğini gösteren, tüm olumlu-olumsuz yaşantılarıyla yaşanması gereken bir gelişim dönemi olarak adlandırılabilir. Her birey bu geçiş dönemini mutlaka yaşar. Ancak hangi yaşta hangi evreden geçeceği bireyin tüm alanlardaki gelişimi ile paralel ilerlediğinden, her birey bu evreleri farklı yaş veya ay dönemlerinde yaşayabilir.

Meydana gelen fiziksel ve fizyolojik değişiklikler ile başladığını söyleyebileceğimiz erinlik dönemi, ergenliğin ilk basamağıdır. Bu değişiklikler, hipotalamusun uyardığı  hipofiz bezinin salgıladığı büyüme hormonlarının salınımı ile aktive olmaya başlar. Bu aktivasyon ile birlikte ergenlerde ani başlayan bir büyüme atılımı ortaya çıkar. Bu atılım sürecinde bireylerin boylarında, kol ve bacaklarında uzama, el ve ayaklarında büyüme gözlemlenmeye başlar. Bu hızlı büyüme sürecinde ergenler hayatlarının en çirkin dönemlerini yaşamaktadırlar ve bu çirkinlik dönemine eşlik eden bir “Ne oluyor?” kaygısı ortaya çıkmaktadır. Bu fizyolojik değişikliklerin getirdiği fiziksel farklılıklar sakarlık, beceriksizlik dengeyi kurmakta ve korumakta zaman zaman zorluklar yaşama gibi sıkıntıları da beraberinde getirmektedir. İşte bu noktada çevrenin ve çevresel faktörlerin ergen üzerindeki etkileri devreye girmeye başlıyor. Ergenlik dönemindeki bireyler için çevrenin kendilerine yönelik bakış açıları ve düşünceleri çok önem kazanmaktadır. Bu nedenle çevreden ergene gelen dönüt, ergen için çok değerlidir. Bu geribildirimler, ergenin kendine bakış açısının ve hatta davranış örüntülerinin ve özelliklerinin şekillenmesini sağlayabilmektedir. Olumlu geribildirimler alan ergenler için şekillenen olumlu yaşantılar, olumsuz geribildirimler alan ergenler için hayal kırıklığı yaratan durumlar olabilmektedir. Ergenlerin birbirleriyle dalga geçmeleri, arkadaş grupları tarafından kabul görmeme gibi durumlar, zaten fiziksel olarak birtakım “garip ve tarif edilmesi karmaşık” değişiklikler yaşayan bireylerin kendileriyle ve farklılıklarıyla ilgili farkındalık geliştirmesine ve bu düşüncelerin ergenlerin öz-benlik ve öz-saygı ile ilgili alanlara da olumsuz etki yapmasına sebep olabilmektedir. Hatta, olumsuz geribildirim veren kişiye karşı negatif bir algı ve düşünce geliştirerek, ergenlik döneminde çok önemli olan arkadaşlık ilişkilerini bu eleştiriler doğrultusunda geliştirmek bile yaşanan sonuçlar arasında yer alabiliyor.

Ergenlik döneminde başarı ile üstesinden gelinmesi gereken görevlerden biri hatta ilki, bedenimizi kabul etmektir. Fiziksel açıdan çekici olarak kabul edilen insanların toplum içinde daha çok kabul gördükleri, çekici olmayan insanların ise çevre ile olan etkileşim ve iletişimlerinde güçlükler yaşadıkları araştırma sonuçlarından elde edilen bilimsel verilerdir. 

Hayatın en çirkin dönemi olarak adlandırılan ve fiziksel olarak yaşanan değişimlerle süregelen ergenlik döneminde bireyler birçok çelişki ile baş etmeye çalışmaktadırlar. Bir taraftan kendi ayakları üzerinde durmak için ebeveynleri ile alışılagelmemiş bir güç savaşına girerken, dönem dönem ne yapacaklarını bilemeyip onların çözüm yollarına ihtiyaç duyarak başvurmak zorunda kalabilmektedirler. Kendi bedenlerinde olan gelişmeler, onları ayna karşısına geçerek kendilerini incelemeye yöneltmekte, ancak aynada gördükleri görüntü ile televizyonlarda, gazete ve dergilerde, internet sitelerinde gördükleri bedenler arasındaki farklılıklar onları şaşırtmaktadır. Bu çelişki karşısında da ne yapacaklarını bilememekte ve hayal kırıklığına uğrayarak kendilerini beğenmemek gibi bir durumla karşı karşıya kalabilmektedirler. Bu durum, ergenlik döneminde sıklıkla rastladığımız yeme bozukluklarına sebep olabilmektedir. Ayrıca bu sıkıntı ile baş etmekte zorlanan bireylerin benlik ve kendilik algıları ile ilgili fikirlerinde olumsuz yönde değişmeler görülebilmektedir. Bu olumsuzluklar ergenleri depresif duygudurumlarına doğru götürebilmektedir. 

Beden imgesi ile ilgili yaşanan ve çevre tarafından beslenen bir diğer durum da ergenin erken ya da geç olgunlaşmasıdır. Ergenlerin ayna karşısında kendileri ve beden imgeleri ile ilgili düşünceleri şekillenirken, çevreden gelen geribildirimler de bu şekillenmeye yardımcı olurlar. Bu etkileşimde en önemli faktörlerden biri diğer ergenlere kıyasla olgunlaşmanın erken ya da geç oluşudur.

Erken olgunlaşan ergenler genellikle daha çabuk büyüdükleri için çevre tarafından onlara daha çok sorumluluk yüklenmektedir. Geç olgunlaşan ergenler ise erken olgunlaşanlara oranla çocukluk yıllarını daha uzun yaşar gözükmektedirler. Çevreden onlara giden mesaj hala çocuk oldukları yönündedir. Yaşanan bu iki farklı durum her iki grup içinde taşınması ağır bir yükü işaret etmektedir. Erken olgunlaşan birey çevreden gelen mesajlar doğrultusunda yaşından ve bedensel ve bilişsel düzeyinin karşılayabileceğinden daha zor bir problemi çözme durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Geç olgunlaşan birey ise istifa etmiş olduğunu düşündüğü çocukluk mesleğinin yükümlülüklerini hala yerine getirmek zorunda olduğunun çevreden gelen baskısını üzerinde hissetmektedir.

Artık çocukluk döneminden çıkan ve çevresi tarafından “Artık büyüdün.” mesajını alan ergene yine çevresi ve içinde yaşadığı toplum tarafından bazı sorumluluklar ve roller yüklenmektedir. Bir yandan bedensel gelişimi ve onun yankılarıyla başa çıkmaya çalışan ergenin yaşadığı bir diğer çelişki de bu büyüme meselesi ile ilgilidir. Ev dışındaki sosyal çevresinde, arkadaş ortamında her şeye tek başına karar verebilen ve kendi istekleri doğrultusunda tercih yapabilen birey, ev ortamında belki de hala anne-babasının verdiği kararlara uymak zorunda kalabilmektedir. Bu ikilem, bireylerin rol çatışmaları yaşamasına sebep olabilmektedir. Yani, alışverişe arkadaşları ile çıktığında kendi parasını kendi ödeyen ergen, ebeveynleri ile dışarı çıktığında hala maddi olarak onlara bağımlı olduğunu anımsamaktadır. Bazen çocuk bazen ergen oluyor olmak, birey için güç bir durum ile baş edebilmeyi gerektirmektedir.

Yaşı büyüdükçe ergenin yaşam alanı da genişlemektedir. Çevreden gelen yeni ve farklı beklentiler bireyi dengesizliklere sürükleyebilmektedir. Arkadaş gruplarının ve ebeveynlerinin farklı beklentileri arasında kalan ergen, ne yapacağını bilemez ve çaresizliğe kapılır. Problem çözme ve yeni çevreye ayak uydurma becerilerinde yetersizlik yaşayan, neden-sonuç ilişkilerini kurmakta zorluklar yaşayan ergen, bu geçiş döneminde fırtınanın içinde kalmakta ve oradan nasıl çıkacağını arayarak bulmaya çalışmaktadır.

Yakın çevreden gelen beklentilerin yanı sıra toplumsal bir bakış açısı ile baktığımız zaman yaşadığı toplumun da ergenden bazı beklentileri vardır. Çünkü o toplumu geliştirecek ve yarınlara taşıyacak olan kişiler şu anda büyümekte olan bireylerdir. Örneğin bir otobüse bindiğimiz zaman klasik olarak şöyle bir örnekle karşılaşabiliriz. Yaşlı bir teyze otobüse biner ve oturacak yer yoktur. Etrafına bakınmaya başlar. Bu durum genellikle iki şekilde sonuçlanır. Ya gençlerden biri teyzeye yer verir. Ya da kimse yer vermez. Türk toplumunda genellikle yaşlılara yer verilmektedir. Eğer teyze oturacak yer bulursa gence teşekkür eder ve çevresindekilere “Bu ülke onlara emanet, ne iyi yetişmiş bir çocuk, keşke hepsi böyle olsa!” der. Bu ufak sohbette bile aslında toplumun ergenlere yüklediği bazı rollere ait ipuçları bulunmaktadır. Bu ülkenin emanet edileceği kişiler elbette yetişen bireylerdir ve toplu taşıma araçlarında bile bu sorumluluk onlara fısıldanmaktadır. Eğer hiçbir genç teyzeye yer vermezse o zaman teyze kızar ve “Bu ülke bunlara mı emanet edilecek, vah vah!” diyerek bir serzenişte bulunabilir. Burada da toplumun gençten beklediği bazı şeyler olduğu ancak gencin şu anda bunu kesinlikle yerine getirmiyor olduğu ve kendinden yaşça ve yaşamca tecrübeli kişileri hayal kırıklığına uğrattığı, hatta bu kişilerin gencin davranışından dolayı memleketin geleceği ile ilgili kaygıları olduğu mesajları saklıdır. İşte en ufak bir davranış bile toplumun gençten bekledikleri olduğunu ona hatırlatmaya yetmektedir.

Ergenlik döneminde meydana gelen bütün değişiklilerin altında yatan nedenlerden biri de cinsel dürtülerdeki artıştır. Bu dürtülerin şekillenmesinde çevrenin rolü çok büyüktür. Ancak çevreye sıra gelmeden önce aktive olması gereken bazı hormonlar bulunmaktadır. Şef bez olan hipofiz bezinin tetiklediği büyüme ve cinsellik hormonları, bireysel genetik kodlama ve programlama doğrultusunda harekete geçer. Bu kodlama, her bireyde doğuştan getirilmekte ve birey yeterli olgunluğa ulaştığı zaman harekete geçerek ergenliğe giriş belirtilerine start vermeye hazırlanırlar. Uygun zaman gelince, hormonların aktivasyonu başlar. Düzenleyici genler hipofizi harekete geçirir ve FSH, LH, JCSH ve ESTRAİDOL hormonları genetik kodlanmaları doğrultusunda ergenlerin gelişimine katkıda bulunmaya başlarlar. FSH hormonu erkeklerde sperm hücrelerinin oluşumunu, kızlarda yumurta hücrelerinin olgunlaşmasını sağlar. LH hormonu kızlarda östrojen ve progestron salınımını sağlar. JCSH hormonu erkeklerde testosteron salgılanmasını, bu sayede de cinsel organlarını gelişimini ve ses tonunun değişerek kalınlaşmasını sağlar. ESTRAİDOL hormonu ise kozlarda memelerin ve uterusun gelişimini sağlar. İnsan hayatı boyunca toplam iki kere salınan bu hormonlar ve hormon salınımı sonucu ergenin vücudunda meydana gelen değişikliklere Birincil Cinsiyet Özellikleri adı verilmektedir. Kızlar bedenlerinde başlayan bu gelişmelerden sonra birçok toplumda ergenliğin başı olarak ifade edilen ay hali ile karşı karşıya kalırlar. Erkeklerde ise gece aldatmaları ergenliğin başı olarak adlandırılır. 

Birincil Cinsiyet Özelliklerinden sonra devreye bir de İkincil Cinsiyet Özellikleri girer. Bu özellikler vücutta kıllanma, vücuttaki yağ dokusunun artışı, terleme, erkeklerde adem elmasının ortaya çıkması, vücut hatlarının şekillenmesi olarak özetlenebilir. 

Ortaya çıkan tüm bu cinsiyet özellikleri bireylerin cinsel farkındalıklarını harekete geçirmektedir. Bu farkındalığın harekete geçmesi bu özellikler ile başlamakta ve çevrenin tetikleyici özellikleri ile doruğa çıkabilmektedir. Medyadaki imrenilen modeller, bedeni ile ilgilenmeye ve sadece kendiyle ilgilenirken içe dönmeye başlayan ergenler için uyarıcı bir hale bürünmektedir. Yaşanan içsel çatışmaları çözemeyen ergenler, savunma mekanizmalarını devreye sokarak bu sayede bu durumla baş etmeye çalışırlar.

Tüm bu fiziksel, cinsel ve fizyolojik gelişimlerin yanı sıra ergenlik döneminde görülen en önemli gelişim ve değişim basamaklarından biri de ergenin bilişsel düzeyinde görülen değişimdir. Ergenlik dönemiyle birlikte merkezi sinir sisteminde de bazı hareketlenmeler olmaktadır. Özellikle prefrontal kortekste meydana gelen hızlı değişiklikler zihinsel hareketlenmeleri arttırmaktadır. Aksonların üzeri miyelin kılıfı ile kaplandıkça gri olan beynin rengi parietal-frontal ve pefrontal lobda yoğun olarak beyaza doğru değişmektedir ve beyindeki bilgi akışı hızlanmaktadır. Beyindeki elektriksel dalgalar ve organizmada görülen değişiklikler ve “Nasıl olsa bana hiçbir şey olmaz.” düşüncesi sosyal tecrübe azlığı yaşayan ergenleri risk alma davranışlarına ve hareketin fazla olduğu aktivitelere yönlendirmektedir.

Ergenlik dönemindeki bireyler bilişsel gelişimleri doğrultusunda varsayımsal olarak düşünebilmeye, problem çözmeye, mantık yürüterek muhakeme edebilmeye, sorgulamaya başlarlar. Bu süreçte çevrelerinden gelen uyarıları hepsini koşulsuz olarak kabul etmeden önce kendi mantık süzgeçlerinden geçirir, sorgular ve eğer kendilerine uygun gelirse kabul ederler. Bu yaş grubundaki kişilerde ya siyah- ya beyaz, ya doğru- ya yanlış olduğu için sunulan öneriyi ya kabul ya ret ederler. Belki olabilir gibi bir düşünceleri yoktur. 

Ergenlik döneminde yaşanan tüm bu gelişmeleri ve değişmeleri göz önüne alarak analiz ettiğimiz zaman, ortaya şöyle bir görüntü çıkmaktadır. Ergenlik bireyde birtakım fizyolojik, fiziksel ve bedensel değişikliklerle başlamakta, bu değişikliklere bilişsel değişimler eşlik etmektedir. Yani bireyde ilk başlayan değişim organizmada-bedende başlamaktadır. Bu değişimlerin farkındalığı ise bireye çevreden gelen mesajlar ile ulaşmaktadır. Bir süre sonra çevreden gelen bu mesajlar ergen için önem kazanmakta ve ergenin duygusal ve sosyal gelişimine etki etmektedir. Bu mesajla ile birey bedeninde başlayan değişimleri şekillendirmeye devam etmektedir. Olumlu gele çevresel uyaranlar ve mesajlar bireyin oluşmakta olan kimliğine olumlu katkılar yapmakta, olumsuz gelen mesajlar ise kimlik gelişimine negatif etkide bulunmakta ve benlik algısını olumsuz yönde etkileyerek yetişkin yaşantısına sağlam olmayan yatırımlar yapabilmektedir. 

Yani ergenlerin gelişiminde çevre tek başına olayı başlatan bir faktör değildir. Bireyi bu değişime tetikleyen içsel faktörleri şiddetle destekleyen ve bireyin şekillenmesinde üst düzey rol oynayan bir faktördür. Belki de bu soruyu şu şekilde özetleyebiliriz: ergenlik döneminde bireye eşlik eden başrol oyuncuları; bireyin gelişimlerini tetikleyen hormonlar, genetik kodlamalar, bilişsel ve fiziksel değişimlerdir. En etkili yardımcı rol ise bu değişimlere geribildirim veren çevreye düşmektedir.

Ergenlik döneminde bulunan bireylerin üstlendiği görevlerden biri de duygusal olarak diğer yetişkinlerden bağımsızlığını alarak kendi ayaklarının üzerinde durabilme becerisini kazanmaktır. Daha dünyaya geldiği ilk andan itibaren ilk görevi sağlıklı ve güvenli bir bağlanma ilişkisini gerçekleştirmek olan birey, doğumdan sonraki ilk yıllarda da hep yetişkin kontrolü, desteği ve süpervizyonuna ihtiyaç duymaktadır. Ergenliğe giriş ile birlikte bireyin yavaş yavaş kendi ayakları üzerinde durabilmeye yönelik gelişimi başladığından ergen ve anne-baba arası çatışmalar baş göstermektedir.

Bilişsel gelişimi ergenlik döneminde hızla devam eden birey, muhakeme etme, akıl yürütme ve sorgulama becerilerinin edinimi ile birlikte bu yaşına dek evde konan tüm kurallara itiraz etmeden uyma davranışı gösterirken, bu dönem ile birlikte bu kuralları neden sorgulamadan kabul ettiğini düşünmeye başlar. Neden dışarı çıkarken izin almak zorundadır? Neden saat 6’da evde olmak zorundadır? Neden birlikte dışarı çıkacağı arkadaşlarını ailesi tanımak zorundadır? Neden ailesinin yatmasını söylediği saatte yatmak zorundadır? Neden ödevlerinin annesinin söylediği saatte yapmak zorundadır? Kendi istediği saatte de pekala ödevlerini tamamlayabilir. 

Kuralları sorgulama evresi, ergenin ibresini yavaş yavaş kuralları koyan kişilere doğru çevirmeye başlar. Bugüne dek evde otorite figürü olan ve her dedikleri koşulsuz olarak kabul edilen anne ve baba,  çocuklarının ergenlik dönemi ile birlikte her dediklerini artık itiraz etmeden, nedenini sorgulamadan ve mantık temelli bir açıklama duymadan kabul etmeyen bir birey olduğunu fark etmeye başlarlar. 

Bu dönemde ergenler anne-babaları tarafından anlaşılmadıklarını, yaşadıkları hakkında anne-babasının en ufak bir düşüncesi olmadığını düşünür. Anne-babalar da anlaşılmadıklarını, çocuklarının neden bu kadar değişken olduğunu, neden onların koyduğu kuralları ve değerleri sorguladıklarını ve eden onlara karşı geldiklerini düşünürler. Ergenin gözünde anne-babası artık kusursuz kişiler değildir. Ergen artık ebeveynlerine eleştirel bir bakış açısı ile bakmaya başlar. Aslında tüm bu değişmeler ergenin kimlik mücadelesi içinde olduğunu bize gösteren ipuçlarıdır.

Ergenlik dönemindeki bireyler hayatın birçok anında ve alanında ikilemler ile karşı karşıya kalırlar. O gün canları sinemaya gitmek istemektedir. Hemen arkadaşlarına telefon ederler ve bir film seçerek gitmeye karar verirler. Ancak arkadaşları yanlarında kuzenlerini de getireceğini söyleyince bütün plan suya düşebilir çünkü kuzenler küçüktür ve onlarla geziyor görünmek çevreden pek olumlu geribildirimler almayacak belki de alay konusu olacaktır. Sırf kuzenler geleceği için çok görmek istedikleri filmden bir dakika önce çok gitmek isterken bir anda vazgeçip fikir değiştirebilirler. Bu tarz ikilemleri her an yaşayabilirler. Ya da ergen yeni kıyafetler almak istemektedir ve ebeveynlerini gidip alışveriş yapmaya ikna etmiştir. Sıra evden çıkıp alışveriş merkezindeki dükkanları gezmeye geldiğinde ise ergen evde hevesle alacağını anlattığı kıyafetlerin neredeyse yüzüne bile bakmamaktadır.

Anna Freud’a göre ergenlik dönemi 2,5 yaş döneminin tekrarı gibidir. Bu yaştaki bireyler tıpkı çocukluğun ilk yıllarında olduğu gibi içe dönebilirler. Bedenlerindeki farklılaşma ve gelişim bireyi iç dünyası ile baş başa bırakabilir. Ergenlik dönemi ile birlikte bastırmakta oldukları cinsellik dürtüleri yavaş yavaş karşılarına çıkmaya başlar. Erken çocukluk döneminde yaşanmış olan ödipal karmaşa bu sefer çözümlenmek üzere ergenin karşısındadır. Ancak çocukluk döneminde karşı cinsten olan ebeveynle özdeşleşerek geçici olarak çözülmüş olan bu karmaşa, şimdi nasıl çözülecektir? 

İşte burada devreye ergenin geliştirdiği savunma mekanizmaları girmektedir. Anna Freud’ a göre ergenler bu durumda devreye özdeşleşme mekanizmalarını sokmaktadır. Böylece ergenler hemcinsleri olan ebeveyn ile özdeşleşmeyi bir çözüm olarak kullanırlar. Erkek ergen babası, kız ergen annesi ile özdeşleşir. Ancak yine de anne-babayı beğenmeme, onları eleştirme, sorgulama süreci devam etmektedir. Bu dönemde ergenler hem bu savunma mekanizmalarının hem çevrenin hem de dürtülerinin etkisiyle arkadaşlara doğru bir yönelim içine girerler. Anne-babalarında arayıp bulamadıklarını hatta farkında olmadan anne-babalarında olanları arkadaşlarında ararlar. Ancak bulamazlar. Bu da ergenleri sık sık arkadaş değiştirmeye yöneltir. Ergenin iç dünyasında neler olup bittiğine anlam veremeyen anne-baba, çocuklarının neden bu kadar sık arkadaş değiştirdiğini anlayamaz. Bu da ev içinde arkadaşlar ile ilgili sohbetler açıldığı zaman anne-babanın ergeni bu konuda sorguya çekmek istemesi, ergenin özgürleşmeye çalıştığı bu dönemde neden hala ona karıştıklarını sorgulaması ve sorulara yanıt vermemesi ve genellikle anne-babanın sorunun cevabına ulaşmak için üsteleyerek ergeni sohbet ortamından kaçırtmaları ile son bulmaktadır. Bu olaydan çocuk bazı dersler çıkarmıştır. Bir daha ebeveynlerine arkadaşları ile ilgili bir şey anlatmamaya karar verebilir. Bu da riskli bir yaş grubunda olan ergeni ailesinden uzaklaştırabilir ve ailenin yapmasından hoşlanmayacağı davranışlara (sigara-alkol kullanma, okulu kırma, geç saatlere kadar gezme, ailenin sevmediği tarzda müzik dinleme, vs.) yönlendirebilir. Çünkü ergene göre bu davranışlar belki de ailesini cezalandırmak için keşfettiği bir yöntem olabilmektedir. 

Blos’a göre ise ergen karşına tekrar çıkan bu ödipal karmaşayı geriye dönerek çözebilecektir. Blos burada iki türlü çatışmadan söz etmektedir: a) negatif ödipal çatışma b) pozitif ödipal çatışma. Negatif ödipal çatışmada ergen, karşı cinsten olan ebeveyne sevgisini yönlendirmekte, pozitif ödipal çatışmada ise sevgisini hemcinsi olan ebeveyne yöneltmektedir. Eğer ergen bu çatışmayı sonlandırabilirse, aile dışındaki nesneler yönelmesi daha kolay olacak ve ergen ebeveynlerinden ayrışarak bağımsızlığa doğru yönelecektir.  Bu durum ise ebeveyn-ergen arası izin alma, ev dışında geçirilen saat sayısını ayarlama, izin alabilme ya da almaya gerek duymama gibi sıkıntıları beraberinde getirebilmektedir.

Ergenlerin bu dönemde kullandığı bir diğer savunma mekanizması ise çileciktir. Ergenin bu zamana kadar bastırmış olduğu dürtüleri açığa çıkmaya başlamıştır. İd bu dürtülerin hemen ihtiyaçlarını gidermesini söylemektedir. Ödipal dönem sonucunda gelişmeye başlayan süperego ise bu ihtiyaçları bastırmaktadır. Bu durum ergeni rahatsız etmektedir. Bu nedenle ergen çilecilik savunma mekanizmasını devreye sokar ve haz alma durumunu erteleyerek kendini bu durumdan uzaklaştırır. Burada devreye entelektüelleştirme savunma mekanizması devreye girebilir. Birey yaşadığı bu durumu daha mantıklı bir şekilde açıklar ve konuyu değiştirerek tartışmalara katılmaya başlayabilir. Bu durumda ergeni aile platformunda evin ekonomisinin nasıl planlanacağı gibi konularda fikir beyan ederken bulmak mümkündür. Burada devreye süperego da girmektedir. Gelişmekte olan süperego, ergenin var olan potansiyelini fark etmesinde yol gösterici bir rol oynamaktadır. Kendi gücünün farkına varmaya başlayan ergen daha çok sorumluluk almaya başlayabilir böylece kendini aile platformunda söz sahibi hissederek önerilerde bulunabilir. Bu da çocuklarının büyümeye başladığını ebeveynlere gösteren bir durum olarak kendini göstermektedir ve aslında ergenin önerilerde bulunuyor olması anne-babanın hoşuna gidebilmektedir.

Kendi potansiyellerinin ve iç güçlerinin farkına varmaya başlayan ergenler, Blos’a göre anne-babalarından ayrışarak hayatlarına devam etmek istemektedirler. Blos bu dönemi, çocukluğun 2,5-3 yaş dönemine benzetmektedir. Nasıl ki o dönemdeki çocuk her soruya “Hayır.” yanıtı ile karşılık vermekte, oyuncaklarını kimseye vermeyerek içe dönmekte ve benmerkezci davranmakta, masada duran telefonu alıp fırlatarak gücünü denemekte ve çevreye gücünü göstererek kendini kabul ettirmek istemekte ise; ergenler de anne-baba ile ilişkilerini minimuma indirerek artık onlardan ayrılabileceklerini hem kendilerine hem anne-babalarına hem de çevreye kanıtlayarak güçlerini göstermek istemektedirler. Bu bireyselleşme sürecine Blos, Margaret Mahler’in “Birinci Bireyselleşme Süreci”nin ardından “İkinci Bireyselleşme Süreci” adını vermiştir. Bu süreçte ergenin temel amacı anne-babadan ayrışmak ve kendi yapılarını sağlamlaştırmaktır. Bu dönemde ayrışma çabasında olan ergen, tıpkı çocuklukta kullandığı geçiş nesneleri gibi aracılara ihtiyaç duyar. Bu nesneler çocuklukta bir ayıcık, bir oyuncak köpek olabilirken, ergenlikte ise bu nesnelerin yerini arkadaşlar, yaşanan anıların yazıldığı hatıra defterleri, yaşananların anlatıldığı şiir defterleri, hayran olunan ünlülerin fotoğraflarının toplandığı albümler almaktadır. 

Bu geçiş nesneleri, ergenlerin bireyselleşme sürecinde ailesine daha eleştirel bir gözle bakmasına neden olabilmektedir. Daha önceden hep “doğru” olarak kabul ettiği her şey artık bir sorgudan geçmektedir. Bu dönemde de zıtlıklar ergenin hayatında yer almaktadır. Ergenler bir yandan ebeveynlerini çok severken, bir yandan da onlara eleştirel bir bakış açısıyla bakabilmektedirler. 

Bu dönemde de ergenlerde bazı regresif durumlar söz konusu olabilmektedir. Aslında bu regresyon bir savunma mekanizması olarak da adlandırılabilir. Ancak bu durumlar anne-baba için çocuklarına uyarı yapılması gereken birer durum olarak görülmektedir. Örneğin ergenler kendilerini banyoya kapar ve saatlerce oradan çıkmayabilirler. Haftada bir kere saçlarını yıkamak onlara yeterli gelmektedir. Saçlarına her gün jöle sürerler ama bir önceki gün sürdüklerini yıkamadan…En çok sevdikleri siyah t-shirtleri üç gündür üstlerindedir ama onu çıkarıp yıkanması için makineye atmak akıllarından bile geçmez…İşte bu tür gerilemeler ebeveynleri çıldırtmaktadır. Odalarını toplamamaları, üst-başlarına gereken önemi vermiyor olmaları ergen-ebeveyn etkileşiminde yaşanan tartışmaların bir diğer sebebi olmaktadır.

Blos’a göre ergenlik altı evreden oluşmaktadır. İlk dönem olan latent dönemde ergen çatışma yaşamamaktadır, eğere çocukluk döneminden kalan çatışmaları halen devam ediyor ise onları çözmektedir. İkinci dönem olan ergenlik öncesi dönemde ergen, negatif ödipal çatışma yaşamaktadır ve bu çatışma onu akran grubuna yöneltmektedir. Üçüncü dönem olan erken ergenlikte ergen halen negatif ödipal çatışmayı yaşamaya devam etmekte ve aile dışındaki nesneler ile bu çatışmayı çözmeye çalışmaktadır. Dördüncü dönem olan orta ergenlikte birey pozitif ödipal çatışmayı ortadan kaldırmaya uğraşmakta ve yine çözümünü aile dışı nesnelerde aramaktadır. Geç ergenlik döneminde ise yaşana ödipal çatışma artık son bulur ve bu sayede cinsel kimlik yerleşmeye başlar. Orta ergenlik döneminden itibaren ergenler karşı cinsten bireylere ilgi duymaya başlar ve karşı cinsle olan ilişki ergen için doyurucu ve en önemli ilişki şeklini almaya başlar. Bu sağlıklı bir gelişim sürecinin ilerlediğinin göstergesidir.

Ergenliğin tüm bu evrelerinde aslında birey bağımsızlaşma, kendi ayakları üzerinde durabilme, kendini ifade ederek söz sahibi olma ve karar verebilme yetkisine sahip olabilmeyi istemektedir. Ergenin tüm bu istekleri hem kendisi hem de anne-babası için yeni ve uyum sağlaması güç süreçler olabilmektedir. Burada anne-babalara düşen rol; çocuklarının büyümeye başladığın kabul ederek onlara destek olmak, değerli olduklarını ve ne olursa olsun her koşulda karşılık beklemeksizin sevildiklerini hissettirmektir. Evet, ergenlik hepimizin yaşadığı, zorlukları olan ama yaşanmadan gelişilmesi ve öğrenilmesi mümkün olmayan bir süreçtir. Eğer ebeveynler bu süreci kendilerinin de yaşadığını unutmazlarsa bu değişim süreci herkes adına daha sağlıklı bir şekilde noktalanacaktır.
"Biraz Benimle de İlgilenin"

Çocuğunuz Dikkat Çekmeye Çalışıyorsa…

Anne ve baba olmaya karar vermek; çok keyifli, paha biçilemez bir değeri olan ancak bir o kadar da zor ve sorumlulukları arttıran bir durumdur. Artık plan yaparken belki de kendimizden önce düşünmemiz gereken bir birey katılacaktır hayatımıza…Belki de kendi isteklerimizi erteleyeceğiz ve önceliğimiz hayatımıza katılacak minik yürek olacak…Neredeyse tüm ilgimizi ve dikkatimizi ona ve onunla ilgili konulara yönlendireceğiz. Doğumuna kadar ev içi düzenlemeleri halledeceğiz, doğum sonrasında iş hayatımıza ara vererek vaktimizin neredeyse tümünü bebeğimize ayıracağız. Doğumunun ilk yılında tüm ihtiyaçlarının giderilmesi için ebeveynlerine ve etrafındaki kişilere bağımlı olan bebeğimiz, büyüdükçe ve becerilerini kazanmaya başladıkça yavaş yavaş bireyselleşmeye başlayacak ve kendi eksik ve ihtiyaçlarını giderebilecek bir olgunluğa erişecektir. Yine de ebeveynlerin ve çevredeki yetişkinlerin gözleri; güvenliği, sağlığı ve mutluluğu sağlayabilmek için sürekli evdeki ufaklığın üzerindedir.

Çocuklar büyüdükçe ve kendi ihtiyaçlarını giderebilecek beceri düzeyini kazanmaya başladıkça, ebeveynler yavaş yavaş kendilerine daha fazla zaman ayırmaya başlarlar. İşine ara veren anne, çocuğunun büyümesiyle işine dönme zamanının geldiğine karar verecek, anne ve baba artık çocuklarını anneanne&dede veya babaanne&büyükbabalarına bırakarak kısa süreli tatillere gitme planları yapacak, çocuklarının doğumuyla birlikte ara verdikleri spor ve sanat faaliyetlerine tekrar devam etmeye başlayacaklardır. Elbette ki gelişim basamaklarında hızla tırmanan çocukların bireyselleşerek ebeveynlerinden ayrışmaya ve kendi ayakları üzerinde durarak bazı görevleri yerine getirmeye ve görevleri yerine getirmenin gururunu yaşayarak özgüven düzeylerini yükseltmeye ihtiyaçları vardır. Ancak bazı çocuklar bazı durumlarda kendileri ile yeterince ilgilenilmediğini ve dikkatin kendilerinden alınarak başka alanlara yönlendirildiğini düşünebilmektedirler ve bu durum pek de hoşlarına giden bir durum olmayabilmektedir.

Hangi durumlar?

     Özellikle annelerin çocuklarının büyümesiyle birlikte eski iş tempolarına geri dönmeleri, anne&babaların iş seyahatlerine çıkmaları ve çocukların bakımı için aile yakınlarını görev başına davet etmeleri, iş sonrası eve geliş saatlerinin her zamankinden geç olmaya başlaması ve bu durumun sıklığının artması, aileye yeni bir bireyin katılması ve evin prens ve prensesinin yanına bir tane daha prens veya prenses eklenmesi, geniş aileye bir kuzenin veya yeğenin katılması ve bebek ile yetişkinlerin geçirdiği zamanın artması, çeşitli sebeplerle çocuk ile geçirilen vaktin azalması, çocuklar ile oynanan oyunların ve oyun zamanlarının azalması gibi durumlarda çocuklar kendilerine yönlendirilen ilginin azaldığını düşünürler ve dikkat çekmeye çalışmak için uğraşmaya başlayabilirler. Çocuklar “orada” olduklarını hatırlatmak ve ebeveynlerinin kendileri ile ilgili farkındalık düzeyini arttırarak önceden sahip oldukları ilgi düzeyine ve ebeveynleri ile geçirdikleri kaliteli zamanın arttırılmasına ön ayak olabilmek için ilgi çekmeye yönelik bazı davranışlar sergileyebilirler.

Hangi Davranışlar?

     İlgi çekmeye çalışan çocuklarda sıklıkla görülen davranışlara örnek olarak; isteklerini yüksek ses ile ifade etme, bağırarak konuşma, anne ve babanın isteklerini yerine getirmeme ya da istenen davranışı geç sergileme, topluluk ve grup içinde anne ve babaya karşı gelme, ağlama, kasıtlı olarak oyuncakları veya evdeki eşyaları fırlatma, eşyalara zarar verme, arkadaşlarına vurma, kötü sözler söyleme, isteklerinde ısrarcı olma ve istediği olmayınca isteğini talep ettiği kişiler ile inatlaşma, kardeşini kıskanma ve ona zarar vermek isteme, kardeşin doğumu ile birlikte bebeklik dönemi davranışlarını tekrar sergilemeye başlama, emzik-biberon kullanmak isteme, altına kaçırma, yalnız uyumak istememe, anne ve baba ile uyumak isteme, yemek yememe, yemeğini anne veya babanın yedirmesini isteme, bebeksi konuşmalar sergileme, itiraz etme, kuralları kabul etmeme ve kendi kurallarını koymak isteme gibi davranışlar verilebilir. Ancak burada yetişkinlerin dikkat etmesi gereken en önemli nokta; bu davranışların sıklığı ve yoğunluğudur. Bu davranışlar sadece ilgi çekmeye yönelik davranışlar olabileceği gibi, bazıları ise daha ciddi sıkıntıların habercisi olabilirler. Bu nedenle ebeveynler bu davranışların görülme zamanına ve tekrar edilme sayısına dikkat etmeli ve çocuklarını çok dikkatli bir şekilde gözlemlemelidirler. 

1-3 yaş döneminde çocukların ilgi görme isteği çok yoğundur. 3-5 yaş arasında ise; özellikle hayal dünyalarının geniş olması nedeniyle farklı yöntemler düşünerek, farklı hikayeler yaratarak ilgi çekme çabasını gözlemlemek mümkündür. Çocukların buradaki amacı; çevrelerindeki kişilerin kendileriyle ilgilenme sıklığını ve kalitesini arttırmaktır. Bu gibi durumlarda yapılacak en önemli müdahale; gerçekten çocuklarımız ile ilgilenme sıklığımız ve birlikte geçirdiğimiz kaliteli zamanlarda bir azalma olup olmadığını fark etmemizdir. Yaşamın zorlu koşulları ile baş etmeye çalışırken bazen gerçekten de çocuklarımıza ayırdığımız zaman diliminde azalmalar görülebilmektedir. Bunu fark ettiğimiz noktadan itibaren gerekli düzenlemeleri yapmamız çok daha kolay olacaktır.

Neler Yapmalıyız?

• Çocuğumuzun davranışlarındaki değişimi fark ettikten sonra yapmamız gereken ilk müdahale; onunla geçirdiğimiz zaman diliminin arttırılması ve bu zaman diliminin içeriğinin düzenlenmesidir. Çocuğumuzla vakit geçirirken hepinizin keyif alması ve eğlenmesi çok önemlidir. Bu zaman diliminde birlikte oyun oynayabilir, şarkı söyleyebilir, dans edebilir, maç yapabilir, kurabiye pişirebilir ve hoşunuza giden birçok etkinliği birlikte gerçekleştirebilirsiniz.

• Çocuklar dikkat çekmek için ilk başta genellikle olumlu yönlerini ve olumlu davranışları sergilerler. Eğer bu davranışlar ile ilgi çekmeyi başaramazlar ise uygun olmayan yolları denemeyi tercih ederler. Burada ebeveynlerin dikkat etmesi gereken önemli nokta; çocuklarının olumlu davranışlarına geribildirim vermeyi unutmamaktır. Olumlu davranışları ile olumlu geribildirimler alan çocuklar, olumsuz davranışları ile ilgi çekme yöntemine ihtiyaç duymayacaklardır.

• Çocuklara sadece ilgi çekmek istedikleri zamanlarda değil, gün içerisinde karşılaştığımız olumlu davranışlardan hemen sonra geribildirim vermek çok önemli bir noktadır. Bu sayede çocuklar hem olumlu davranışlarda bulunduklarını fark ederek aldıkları geribildirimlerle mutlu olacak hem de olumlu davranışlarının yerleşme ve sergilenme sıklığı ve hızı artacaktır.

• Anne-babalara düşen bir diğer önemli görev ise; çocuklarına duygularını ifade etme konusunda model olmaktır. Örneğin; anne&babasının onunla ilgilenmemesi nedeniyle onların eşyalarına zarar veren bir çocuk, aslında anne&babasından daha çok ilgi istediğinin ve onları özlediğinin sinyallerini veriyordur. Burada anne&babalar “Son zamanlarda iş yoğunluğu nedeniyle seninle çok sık vakit geçiremiyoruz. Bu durum galiba seni biraz üzüyor ve kızdırıyor. Aslında biz de bunu fark ettik, bu durum bizi de üzüyor ve seni çok özlüyoruz.” gibi sözel açıklamalarda bulunarak ve çocuklarını da duygularını ifade etmesi konusunda teşvik ederek, hem rahatlamasına fırsat verebilir hem de kendini ifade etmesini sağlayarak anlaşıldığını fark etmesi için uygun ortamı yaratabilirler.

• Ebeveynler, çocuklarının bu davranışlarını görmezden gelerek ya da ceza vererek çözmeyi deneyebilmektedirler. Görmezden gelme tutumu, bazı durumlarda işe yarayabilmektedir ancak konu ilgi çekmek olunca ebeveynlerin dikkat etmesi gereken nokta, olumsuz davranışların görmezden gelinmesi ancak olumlu davranışların olumlu geribildirimler ile ödüllendirilmesinin atlanmaması ve sergilenmesi istenen davranışın bu şekilde çocuğa öğretilmesidir. Ceza vermek ise genellikle etkisiz olmakta; bazen sadece kısa bir süreliğine etkili olmakta; ancak sonrasında çocuğun kızgınlığı yoğunlaşmakta, olumsuz davranışın görülme sıklığı artabilmekte ve olumsuz davranışlar şekil değiştirerek fazlalaşabilmektedir. Bu noktada da önemli olan; olumlu ve uygun davranış kalıplarının çocuklara öğretilmesi ve geribildirimler ile sıklıklarının arttırılarak bu davranışların içselleştirilmesinin sağlanmasıdır.

• Ebeveynlere düşen bir diğer görev de olumsuz davranışlarını görülme sıklığı ve yoğunluğunun gözlemlenmesidir. Eğer bütün müdahalelerinize rağmen çocuğunuzun davranışlarında bir değişiklik olmuyorsa, olumsuz davranışlar şekil değiştiriyor ve sergilenme sıklıkları artıyorsa; bu noktada bir uzman desteğine başvurabilirsiniz.

• Anne&baba olarak çocuklarınızdaki bir farklılığı veya değişimi anlayabilmenin en iyi yolu; çocuklarımızı tüm özellikleri ile çok iyi tanımak ve gözlemlemektir. Bu sayede tüm alanlarındaki değişim ve gelişimleri fark etmek mümkün olabilecektir.

Her Yaşa Dsiplin

Disiplin, aslında çocukların doğumuyla birlikte hayatlarında yer etmeye başlayan bir kavramdır. Daha doğdukları anlardan itibaren beslenme, uyuma gibi temel gereksinimleri tutarlı olarak yetişkinler tarafından giderilen bebekler, yavaş yavaş disiplin kavramını öğrenmeye başlamaktadırlar. Peki ne demektir “Disiplin”?

Disiplin denince akla ilk gelen kelime genellikle “ceza”dır. Halbuki, disiplin kelimesi ile ceza kelimesi arasında aslında sanıldığı kadar güçlü bir bağlantı bulunmamaktadır. Disiplin, çocuklarımızın kuralları ve istenilen davranışları öğrenmesini sağlayarak, onlara iç denetim kazandırmak, bu sayede hem aile içinde hem de toplum içerisinde çocuklarımızın uyumlu bireyler olarak yaşamasını sağlamak anlamına gelmektedir. Disiplin çocuğun aslında doğumu ile birlikte yaşamaya başladığı bir süreç olarak ele alınabilir. Disiplin çocuk eğitiminin temel taşlarından biridir. Disiplindeki temel amaç; çocuğa istenilen davranışları öğreterek kendini kontrol edebilme ve kurallara uyma becerisini kazandırabilmektir. Çünkü her zaman çocuğumuzun yanında olarak onu “Bu doğru, bunu yapabilirsin.” ya da “Bu yanlış, bunu yapamazsın.” şeklinde yönlendirebilmemiz çok ta mümkün olmayacaktır. Bunu sıklıkla çocuğumuzun henüz bize bağımlı olduğu dönemde yani 0-3 yaş döneminde yapabiliriz. 3 yaşından sonra çocuğumuz bağımsızlığı kazanma yoluna girer, bir birey olma yolunda hızla ilerlemeye başlar, dış dünyayı tanımaya yönelir, yaşıtı çocuklar ile birlikte vakit geçirmek onun için çok önemli olmaya başlar yani sosyal gelişim hızla ilerler. Yaşayarak ve görerek öğrenmek ile davranışlarımızın sonuçları önem kazanmaya başlar. Burada önemli olan, çocuğumuza uygun olan davranışları ve kuralları öğretebilmek ve benimsetebilmektir. Bunun için ihtiyacımız olan temel anahtarlar; ‘sevgi ve güven’dir. Eğer çocuğumuza onu koşulsuz olarak sevdiğimizi ve güvendiğimizi hissettirebilirsek, onun disiplini ve kuralları öğrenerek benimsemesi daha kolay olacaktır.

Disiplini öğrenmek okul yıllarında başlamaz. Çocuğun kurallar ile karşılaştığı ilk yer okul değil ev ve aile ortamı olmalıdır. Temel alışkanlıkların kazanıldığı okul öncesi dönem, uyku, yemek, temizlik alışkanlıklarının yanı sıra temel disiplinin de edinilerek içselleştirilmesi adına en uygun dönemdir. Ev ortamında hiçbir kural ile karşılaşmayan, her istediğini istediği anda yapabilen ve her isteği anında yerine getirilen çocuk, okula başlaması ile birlikte büyük sıkıntılar ile karşılaşacaktır. Onun ve ebeveynlerinin kuralları koyduğu ev ortamının yerini, kuralları öğretmenlerin koyduğu bir okul ortamı; istediği gibi dağıttığı odasının yerini, her zaman düzenli olması gereken bir sınıf; istediği oyunu istediği an oynayabildiği zaman dilimlerinin yerini, sadece zil çaldığı zaman oyun oynayabileceği “teneffüsler” aldığı zaman, çocuğunuzun yaşadığı bocalama zaman içerisinde bir uyum problemine dönüşecektir. Bu sebeple aile olarak bizlere düşen görevler, çocuğumuza evimizin bazı kuralları olduğunu öğretmektir. Bu kuralları evinizin ortamına, sizin ve çocuğunuzun kişilik yapılarınıza, çocuğunuzun gelişim düzeyine ve beklentilerinize göre birlikte belirleyebilirsiniz. Ancak kuralların çocuğunuzun yaşına uygun olması çok önemlidir. Örneğin 3 yaşındaki çocuğunuz için oynadıktan sonra oyuncakları toplamak uygun bir kural olabilir. 5 yaşındaki çocuğunuz yemeğinizi masada hep birlikte yedikten sonra kendi tabağını mutfağa götürmeyi bir kural olarak öğrenebilir.

Peki bu kurallar kimler için geçerlidir? Çocuklar anne-babalarını gözlemleyerek öğrenirler. Anne-baba ne yaparsa çocuk için doğru olan odur. Çünkü çocuklar ebeveynlerini model alarak büyürler. Anne-babanın her davranışı, her yaşantısı, yaşadığı her duygu, verdiği her tepki çocuğun gözlemi altındadır. Yani biz nasıl davranırsak, çocuğumuz da aynen o davranışı sergileyecektir. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarına “model” olmaları çok önemlidir. Çocuğumuzdan sergilemesini istediğimiz bir davranışı eğer biz sergilemezsek, çocuğumuzun o davranışı sergilemesini beklemek ona yapılmış bir haksızlık olacaktır ve tabii ki çocuğumuz bu davranışı sergilemeyecektir. Bu nedenle kurallar sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de geçerli olmalıdır. 

Çocuk disiplininde “model olmak” kadar önemli bir diğer nokta da “tutarlı” olmaktır. Tutarlı olmak demek, çocuğu yetiştiren anne ve babanın hemfikir olması ve uygulamalarda aynı şekilde davranması anlamına gelmektedir. Tutarlı olunduğu takdirde çocuk, doğru davranışları daha kolay ve hızlı bir şekilde öğrenecektir. Annesinin onay verdiği fakat babasının desteklemediği davranışlar ile karşılaşan çocuk bocalayacak, şaşıracak ve davranış edinimi gerçekleşemeyecektir. Bazı durumlarda çocuk bunu kendi çıkarları için kullanarak davranışını onaylayan ebeveyn ile aynı safta yer alabilir. Burada anne-babalara düşen görev, hem sözlü hem de davranışsal yaklaşımlarda tutarlı olup hem de kendi aralarında tutarlı olmalarıdır.

Yaşlara Göre Disiplin:

0-3 Yaş: Yaşamın ilk 3 yılında çocukların sahip olduklar temel psikolojik özellikler; anneye bağımlılık ve benmerkezcilik özellikleridir. Bu yaş grubundaki çocuklar, temel ihtiyaçlarının giderilmesi için onlara bakım veren kişilere, yani genellikle annelerine bağımlıdırlar. Bu bağımlılık özelliği nedeniyle annelerini hep yanlarında isterler ve neredeyse tüm ihtiyaçların giderilmesinde anneler başrolü oynamaktadır. Benmerkezcilik ise; isteklerin ertelenememesi, anında yerine getirilmesinin istenmesi, başkalarının da isteklerinin olabileceğinin fark edilememesi ve istenen her şeye ne şekilde olursa olsun anında sahip olabilme isteğidir. İşte tam bu noktada disiplinin önemi başlamaktadır. Eğer bebeğiniz o anda yerde duran oyuncağını alıp ağzına atmak istiyorsa, ancak bunu yapması tehlikeli ve yanlış ise, bu noktada ebeveynlere düşen görev; bu davranışın yapılamaz olduğunu bebeğe anlatmaktır. Bu tip davranışlar ve yaklaşımlar ile birlikte çocuklar bazı isteklerinin kabul edilmeyeceğini anlamaya başlarlar ve bu sayede disiplin anlayışı hayatlarına yerleşmeye başlar. Çocuklara disiplini öğretirken bir taraftan da kendine ve çevreye olan güvenini geliştirmek, koşulsuz olarak sevildiğini göstermek ve olumlu bir benlik algısı şekillendirmesine yardımcı olmak çok önemlidir. İlk 3 yaş için çocukların becerilerini geliştirmelerine fırsat vermek ve bu sayede hem çevre ile kontak kurmalarını sağlamak hem de deneyim kazanmalarına olanak yaratmak gerekmektedir. Çocukların yemeklerini döke saça da olsa yemelerine, yavaş da olsa kıyafetlerini giymelerine fırsat vermek; hem bu becerilerin gelişimine hem de temel alışkanlıkların oluşmasına yardımcı olacaktır. Becerilerin gelişimi ile birlikte yavaş yavaş ihtiyaçları giderme konusunda anneye olan bağımlılık azalmaya başlayacak ve çocuklar birey olma yolunda adımlar atarak ihtiyaçlarını kendi kendilerine giderebildiklerini gördükçe kendilerine olan güvenleri de artacaktır. Ebeveynler bu noktada çocuklarını pozitif yönde destekleyerek beceri geliştirme konusunda destekleyici olmalıdırlar. Bunun tam tersi durumlarda; yani anne-baba çocuğa hiç fırsat vermeden tüm ihtiyaçları kendileri giderdiklerinde, çocuk beceriyi tam olarak sergileyemediğinde kızdıklarında; çocuklar ebeveynlerine bağımlı olarak kalmayı sürdürürler ve bir görevi tamamlama, sorumluluk alma gibi durumlar ile karşılaşamadıklarından ilerleyen yıllarda aldıkları görevleri başaramayabilir, sorumluluklarını yerine getiremeyebilir ve konulan kurallara uymakta güçlük yaşayabilirler. Bu tarz durumlar 3 yaş civarında yuvaya başlayacak çocuklar için disiplin ve kurallara uyum ile ilgili problemlere sebep olabilmektedir. Bu nedenle aileler çocuklarına basit kurallara uymayı, paylaşımı ve yaşıtlar ile ilişki kurmayı; olumlu geribildirimler ile pekiştirmelidirler.

3-6 Yaş: 3 yaşını dolduran çocuklar artık birçok ihtiyaçlarını kendi başlarına gerçekleştirebilecek düzeyde beceri kazanımını sağlamışlardır. Benmerkezcilik özellikleri ve anneye bağımlılıkları artık azalmıştır. 3 yaş çocukları artık ev ortamının yanı sıra yaşıtları ile vakit geçirmeyi de çok önemserler. Bu yaş grubunda özellikle anne-babanın ve arkadaşların, çocuklar tarafından sürekli olarak gözlemlendiğini unutmamak gerekir. Bu yaşın disiplin açısından en önemli kavramı “model almak”tır. Burada yetişkinlere düşen en önemli görev; çocuktan sergilemesini bekledikleri davranışları, ona model olarak kendilerinin de sergilemesi ve çocuk bu davranışı sergilediğinde, ona olumlu geribildirim vererek bu davranışın pekişmesini sağlamaktır. 4 yaş civarında, sosyalleşme yuva ile birlikte daha da önem kazanmaktadır. Çocukların sosyal uyumlarını arttırmak ve kurala uyum becerisini geliştirmek, bu dönemde de çok önemlidir. Ancak bu yaş döneminde zorluk yaratabilecek bir nokta; çocukların artık daha da hareketli olmasından dolayı karşılaşılabilecek kazaların sayısında artış olabilmesidir. Bu kazaları engelleyebilmek için kurallara mutlak ihtiyaç duyulmaktadır. Kurallar sayesinde çocuklar hem nerede durmaları gerektiğini öğrenecek, hem otokontrol becerilerini geliştirecek hem de neyin yararlı, neyin kendileri için zararlı olduğunu tespit ederek disiplin uygulamalarına uyum sağlayabileceklerdir. 5 yaş çocukları artık iyice bağımsızlaşmış, neredeyse tüm ihtiyaçlarını yetişkin düzeyinde giderebilecek beceriye sahip hale gelmişlerdir. Çocuklara yaşlarına ve becerilerine uygun sorumluluklar vermek ve sorumluluklarını yerine getirdiklerinde onları ödüllendirmek önemlidir. 5 yaş çocukları sofranın kurulması, odalarının toplanması gibi konularda aktif sorumluluk alabilirler. Bunların yanı sıra; dişleri fırçalamak, belli bir saatte yatakta olmak gibi kurallar da temel disiplin anlayışının yerleşmesi için kullanılabilecek temel alışkanlıklara örnek olarak verilebilir. Bu yaşta çocukların yetenekli oldukları alanlar belirlenmeye başlar. Bu yeteneklere göre aktivitelere katılmak, bu aktivitelerin kurallarına, saat planlamalarına uymak, malzemelerini edinmek ve takip ederek sahip çıkmak, temel disiplin anlayışının yerleşmesinde işe yaramaktadır. 6 yaş çocukları, artık yavaş yavaş okula hazırlık çağına gelmektedirler. Psikolojik olarak iyice olgunlaşan 6 yaş çocuğu, hem anne-babası ile sohbet yürütebilecek hem de fikir alışverişinde bulunabilecek kadar olgundur; bir taraftan da anne-babasının sürdürmekte olduğu disiplin anlayışına ihtiyaç duymaktadır. Bu kurallar sayesinde çocuklar okul ortamında karşılaştıkları kurallara uyum sağlamakta güçlük çekmeyeceklerdir.

Anne-babalara Disiplin Önerileri:

*Kuralları çocuğunuza açıkça, kısa ve net bir şekilde ifade edin. Aklında bir soru işareti kalmasın.

*Çocuğunuza, göstermesini beklediğiniz davranışlar konusunda model olun.

*Kurallarınız çocuğunuzun yaşına ve gelişim düzeyine uygun olsun.

*Gerektiğinde esnek olun.

*Kurallara uyduğu zaman onu ödüllendirin. Ödüller maddi olmaktan çok manevi ödüller olmalıdır. Ona sarılın, onu öpün, saçlarını okşayın. Sözel pekiştireçleri de kullanarak onu motive edin.

*Davranışlarının sonuçlarını yaşamasına izin verin. Çocuklar en iyi yaşayarak öğrenirler.

*Çocuğunuzun disiplini ve kuralları öğreneceği yer evinizdir. Kuralları öğrenmesi için okula gitmesini beklemeyin. 

*Çocuğunuzu iyi gözlemleyin, onu iyi tanıyın. Gelişimini takip edin. Böylece ona en y-uygun kuralları belirlemek daha kolay olacaktır.

*Çocuğunuzdan ne beklediğinizi açıkça ifade edin. Olumsuz davranışı sergilediği zaman “Yapma” demek yerine yapmasını beklediğiniz davranışı ona anlatın.

*Çocuğunuza vakit ayırın. Birlikte eğlenceli şeyler yapın. Ona karşılıksız sevildiğini ve kabul edildiğini hissettirin.

Kendini İfade Etmeyi Öğrensin


4-5 Yaş Çocuğu Genel Gelişim Özellikleri

Anne babaların çocuklarını yetiştirirken sıklıkla sorguladıkları konuların başında;  çocuklarının içinde bulundukları yaş dönemine uygun bir gelişim seyri izleyip izlemedikleri gelmektedir. Okul öncesi dönem çocuklarına baktığımız zaman 2 yaş dönemi sorgulama çağı ve benmerkezcilik dönemi olarak geçmekteyken, 3 yaşa gelindiğinde biraz daha sakin, daha uyumlu ancak sorgulamaların devam ettiği bir dönem görülmektedir. 4 yaş dönemi özelliklerine bakıldığında; en belirgin özelliklerden birinin karşı gelme özelliği olduğunu görürüz. 4 yaş çocukları istekleri yerine getirilmediği zaman sert tutum ve tavırlar sergileyerek çevresindeki yetişkinleri öfkesiyle şaşırtabilir. Hatta bu öfkesini sadece sözel olarak değil fiziksel olarak sergilemeye de başlayarak ebeveynlerine, arkadaşlarına veya çevresindeki diğer kişilere vurabilir, tekme ve yumruk atabilirler. Bu dönemde çocukların duyguları yoğun ve uçlarda yaşanabilir. Özellikle bu yaş döneminde ebeveynlerin sıklıkla yakındıkları konulardan biri; çocuklarının arkadaşlarından, çevredeki kişilerden ya da televizyondan duydukları “kötü söz”leri öğrenmeleri ve kullanmaya başlamaları hatta çevreden ilgi gördüklerini fark edince bu sözcüklerin kullanımını arttırmalarıdır. Bu yaş grubundaki çocukların önemli özelliklerinden bir diğeri de hayal dünyalarının zenginliğidir. 4 yaş çocuğu, hayaller kurmayı, masallar anlatmayı ve fantezi dünyasını çok sever. Tüm bunların yanı sıra 4 yaş; sosyalleşmenin arttığı, arkadaş ilişkilerinin yoğunlaştığı bir dönemdir. 5 yaş çocuğunun genel gelişim özelliklerine bakıldığı zaman; 4 yaş döneminde yaşanan sıkıntıların azalarak ortadan kalktığı görülmektedir. 5 yaş çocuğu; uyumsuzluk ve hırçınlık dönemini artık geride bırakmıştır. Kendi kendine yetebilen, kendinden emin, kararlı, sosyal, uyumlu bir çocuktur. Arkadaş ilişkilerinde yaşanan sürtüşmeler azalır, topluma ve toplumsal kurallara uyum artış gösterir. Otonomi yani kendini yönetebilme becerisi gün geçtikçe daha da gelişmektedir. Bedensel gelişim ve kas gelişiminin artışı ile denge ve bedene hakimiyet becerileri de yoğunlaşarak gelişmektedir. 4 yaş çocukları bitirilmemiş görevleri fazla önemsemezken, 5 yaş çocukları görevlerini tam anlamıyla sonlandırmayı tercih ederler. Aldıkları sorumlulukları yerine getirmeyi ve bunun sonucu olarak ödüllendirilmeyi çok severler. 

Tüm bu özelliklerin yanında 4-5 yaş çocuklarının en önemli gelişim alanlarından biri de dil gelişimi alanıdır.

4-5 Yaş Çocuklarının Dil Gelişimi

Sözel iletişim, anlamlı sözcükleri bir araya getirerek cümleler halinde kullanabilme ve diğer kişilerin bu şekilde ifade ettiklerini anlayabilme becerisidir. Kendini ifade etme becerisi; kişinin içinde bulunduğu durumu, isteklerini ya da istemediklerini, bildiklerini ve düşündüklerini, hissettiği duyguları sözcük dağarcığını kullanarak anlamlı hale getirmesi ve diğerleri ile paylaşması için sözel olarak ifade etmesi için kullanılan beceridir. 

4 yaş çocuğunu dil gelişimi ve kendini ifade etme becerisine baktığımız zaman; “Ne, nerede, nasıl, niçin?” gibi soruları sıklıkla sordukları ancak zaman zaman bu sorulara yanıt vermekte zorlandıkları görülmektedir. Bu yaş çocukları sözel ifade açısından çok rahatlardır,  isteklerini veya istemediklerini kolayca dile getirebilirler. 4 yaş çocuğunun kelime dağarcığında yaklaşık 1500 adet kelime bulunabilmektedir. Bu yaş çocukları, 7-8 kelimeli cümleler kurarak kendilerini ifade edebilirler. Kurdukları cümleler detayları içerebildiği gibi, başlarına gelen veya hayal dünyalarında yaşadıkları olayları da içerebilmektedir. Kurulan cümleler anlaşılır, akıcı, sıklıkla dilbilgisi kurallarına uygun cümlelerdir. 

5 yaş çocuğun dil gelişimi ve kendini ifade etme becerisine baktığımız zaman; kelime dağarcıklarındaki sayının yaklaşık 2000-2500 civarında bir sayıya ulaşabildiği görülmektedir. Bu yaş çocuğu, yetişkin cümleleri ile kendini ifade etmeye uğraşır, artık cümlelerinde dilbilgisi kurallarına ait hatalar neredeyse yok denecek kadar azalmıştır, arka arkaya birkaç tane uzun ve karmaşık cümle kurabilir ve kurduğu cümlelerin sırasını karıştırmaz. Zamanı cümlelerinde uygun olarak kullanabilir. 5 yaş çocuğunun konuşması çok net ve anlaşılır bir hale gelmiştir. Rahatlıkla 3-4 mısralık şiirleri ezberleyip söyleyebilir ve şarkıları söyleyebilir. 

Çevrenin Dil Gelişimi ve Kendini İfade Becerisine Etkisi

4-5 yaş grubundaki çocuklar artık kendilerini neredeyse bir yetişkin gibi ifade etmeye başlayabilmektedirler. Tabii ki bu duruma etki eden birçok faktör bulunmaktadır. Genetik faktörler, fizyolojik faktörler, aile içi iletişim ve etkileşim, çocuğun bilişsel ve nörolojik gelişimi, cinsiyet farklılıkları, sağlık problemleri gibi birçok etken çocukların dil gelişimini etkileyebilmektedir. Bu faktörlerin yanı sıra çevresel faktörlerin dil gelişimi üzerindeki etkisi çok önemlidir. Çocuklar sadece dil gelişimi alanında değil, diğer tüm gelişim alanlarında da çevre tarafından olumlu yönde desteklendikleri takdirde gelişmeler daha verimli ve daha kalıcı hale gelebilmektedir. Bir görevi başarı ile yerine getiren, zor ve uzun bir cümleyi kuran, ayakkabı bağcıklarını bağlamayı öğrenen, arkadaşı ile oyuncağını paylaşabilen, garsondan su istemeyi başaran tüm çocuklar çevrelerindeki yetişkinler tarafından beğenilmeyi ve ödüllendirilmeyi beklerler ve hak ederler. Bir becerinin pekişebilmesi için o becerinin mutlaka doğru zamanda ve uygun yollarla pekiştirilmesi çok önemlidir. Çocuklar konuşma ve kendini ifade etme becerilerini kullanmaya başladıkları andan itibaren, çevrelerindeki yetişkinlerin onları olumlu yönde motive etmeleri ve becerilerini sergilemeye devam etmeleri konusunda yüreklendirmeleri çok önemlidir. Çocuklar bazen harfleri hatalı söyleyebilir ya da bazı harfleri söylemekte zorlanabilirler, kelimeleri yanlış anlamlarda ve yanlış yerlerde kullanabilirler, yetişkin dünyasında anlamı olmayan ancak çocuk dünyasında çok önemli olan bazı kelimeler ve cümleler kullanabilirler. Bu tarz durumlarda yetişkinlere düşen görev; çocukları olumsuz yönde eleştirmeden ve motivasyonlarını kaybetmelerine sebep olmadan, kendilerini kötü hissetmelerine fırsat vermeden ve kendilerini ifade etme konusundaki güvenlerini kırmadan çocuklarını düzeltmek ve kendilerini ifade etme yönünde çocuklarını desteklemeye devam etmektir. Bu sayede çocuklar hem hatalarını fark eder hem de bu hatalarını güven duyguları zedelenmeden düzeltme şansına erişirler. Çocukların kendini ifade becerisini geliştirmeleri konusunda yetişkinlere düşen en önemli görevlerden biri de; çocukların bu becerilerini kullanabilecekleri ortamlar sağlamak ve fırsatlar yaratmaktır. Çocuklar ne kadar fazla sosyal ortama girerler ve ne kadar çok kişiyle iletişim kurma fırsatı edinir ve kendilerini ifade etme olasılığı bulurlarsa, sözel ifade becerileri o kadar çok gelişecektir. Kreşe ve yuvaya gitmek, parklarda yaşıtları ile vakit geçirmek, yaşıtlarının bulunduğu doğum günü kutlamalarına katılmak, yaş ve dil gelişim özelliklerine uygun olarak tiyatro oyunlarını izlemek gibi etkinlikler çocukların sözel iletişim becerilerinin gelişimine katkıda bulunacaktır. 

Tıpkı sosyal ortamlara girmek gibi, uyaran fazlalığı da çocukların kendini ifade edebilme becerisini olumlu yönde geliştirecek bir etkendir. Bu uyaranlara örnek olarak kitaplar, müzik ve müzik aletleri, televizyon, tiyatro, sinema, oyunlar ve oyuncaklar verilebilir. Kitap okuma ve dinleme, hikaye dinleme ve anlatma gibi aktiviteleri gerçekleştiren çocukların hem sözcük dağarcıkları artmakta hem de kendini ifade becerileri ilerlemektedir. Müzik dinleyen ve müzik aletleri ile ilgilenen, şarkıları öğrenen ve söyleyen çocukların da dil becerilerinin olumlu yönde geliştiği ve ritm duygusunu kazandıkları bilinmektedir. Televizyon ise; eğer belirli limitler dahilinde kullanılan bir iletişim aracı olursa; çocukların hem öğrenme süreçlerini hem dil gelişimlerini olumlu yönde etkiler ancak burada atlanmaması gereken nokta; çocukların saatlerce televizyon başında kalmamasıdır. Sadece tek tarafları bir iletişim aracı olan televizyonun etkilerini olumlu yönde kullanmak için ebeveynler hem televizyon izleme zamanına sınır koymalıdırlar hem de televizyonda izlenen çizgi film, film, belgeseller hakkında çocukları ile sohbet edip, soru-cevap çalışması şeklinde bir aktivite düzenleyebilirler. Tıpkı televizyon gibi sinema ve tiyatro izlemek ve sonrasında izlenenler hakkında sohbet ve soru-cevap aktivitesi düzenlemek de, sözel ifade becerisini geliştirici ve eğitici bir faaliyet olacaktır. Çocuklarımız ile oyunlar oynamak, oyunlar sırasında rol canlandırmak, oyun içerisinde soru-cevap ilişkisini geliştirmek, duygu ifadesini arttırmak, mimik kullanımını geliştirmek gibi aktiviteler de dil gelişimini uyararak olumlu ilerlemelere destek olacaktır.

Bazı çocuklar kendilerini ifade etme becerilerini yaşıtlarından beklenen düzeye göre daha az miktarda kullanmaktadırlar. Özellikle daha fazla bireyin bulunduğu kalabalık sosyal ortamlarda kendilerini ifade etmekten çekinmekte ve bu nedenle “Adın ne?” gibi basit soruları bile yanıtlamaktan kaçınmaktadırlar. Bu tarz durumlarda çocukları yanıt vermeleri konusunda zorlamak yerine onları anlamaya çalışmak, kendilerini daha rahat hissettikleri ortamlarda kendilerini ifade ettikleri zamanlarda olumlu yönde pekiştireçler kullanarak onları yüreklendirmek, sadece 1 kelime kullanarak sorulara yanıt verseler bile bunu beğendiğimizi söyleyerek kendilerini iyi hissetmelerini sağlayarak özgüven duygularını arttırmak, zaman içerisinde konuşmaktan çekinen çocukların hem iletişim becerilerini geliştirecek hem de kullandıkları kelime sayısının yavaş yavaş artmasına destek olacaktır. Bazı durumlarda ise çocukların konuşma becerilerini kullanmakta çok zorlandıkları, hatta bu becerilerini hiç kullanamadıkları, kendilerini ifade edemedikleri için karşı tarafın onları anlayamadığı ve bu durumun çocukların agresifleşmesine neden olduğu görülmektedir. Bu tarz durumlarda konuşma becerilerinin gelişim seyri de göz önüne alınmalı ve 4-5 yaş çocuklarının artık kendilerini neredeyse bir yetişkin kadar ifade edebilmeleri gerektiği de düşünülerek, kendini ifade etmekte zorlanan çocuklar için profesyonel bir destek alma konusunu gündeme getirilmelidir. 

Dil Gelişimini Destelemek İçin Ailelere Düşen Görevler 

• Çocuklar ile dramatizasyon oyunları oynayarak hem rol canlandırma becerisini geliştirebilir hem de dil gelişimine destek olabilirsiniz. Dramatizasyon oyunlarına örnek olarak; evcilik, doktorculuk, tamircilik gibi oyunlar verilebilir. 

• Çocuklarınızla çevrenizde olan olaylar, çekilmiş olan fotoğraflar, çizilmiş olan resimler yani neredeyse her şey hakkımda sohbet edebilir, onu görüşlerini sorarak sözel ifade gelişimine destek olabilirsiniz.

• “Nesi var?” gibi kelime dağarcığın geliştirecek oyunları çocuğunuza öğretebilir ve onunla birlikte oynayabilirsiniz.

• Kuklalar ile oynayarak hem rol canlandırma, hem ses tonu kullanımı hem de sözel ifade becerisinin gelişimini destekleyebilirsiniz.

• Tüm bu etkinliklerde ailelere düşen en önemli görev çocuklarımızı olumlu yönde desteklemektir. Çocuklarımızı kendilerini, duygu ve düşüncelerini, isteklerini ifade etmeleri konusunda yüreklendirmek ve bu konuda onlara fırsatlar yaratmak, hata yaptıklarında onları eleştirmek yerine doğruyu gösterip tekrar denemeleri konusunda cesaretlendirmek çok önemlidir. Bu sayede hem özgüven düzeyi yüksek hem de sosyal ve kendini ifade edebilen, hakkını arayabilen çocuklar yetiştirebiliriz.

Arkadaşlarda Yatıya Kalma


Çocuklar için arkadaşları ile kurdukları ilişkiler çok önemlidir. Günümüz çocukları daha 2-3 yaşlarından itibaren ebeveynleri ile birlikte katılmaya başladıkları oyun grupları ile ilk arkadaşlık ilişkilerini deneyimlemektedirler. Oyun grupları sonrasında yuvalarda, kreşlerde, anasınıflarında ve sonrasında ilköğretim ile birlikte arkadaşlar ve onlar ile kurulan ilişkiler, çocuklar için aileler ile kurulan ilişkilerden sonraki en önemli değerli ilişkilerdir. Bu formal ortamların yanı sıra, parklarda, doğum günü partilerinde, sosyal ve sportif faaliyet ortamlarında arkadaşlar ile kurulan ilişkiler de çocuklar için çok önemlidir.

Çocuklar arkadaşları ile eğlenceli vakit geçirmek, her yaş döneminde çok kıymetlidir ve her yaş döneminde çocukların birlikte yaptıkları etkinlikler, oynadıkları oyunlar, keyif aldıkları şeyler değişmektedir. 2-3 grubundaki çocuklar yavaş yavaş birlikte oyun oynamayı, oyuncaklarını paylaşmayı öğrenirken, 4-5 yaş grubundaki çocuklar daha çok gerçek hayata dair rolleri üstlenerek rol canlandırma gibi oyunları tercih etmektedirler. Ayrıca artık oyunları daha zengin içerikli hale gelmekte ve kullandıkları materyal sayısında artış görülmektedir. Bu yaş grubu çocuklarının dikkat süreleri de daha uzun olduğu için oyunları önceki yaş dönemlerine göre daha uzun sürebilmektedir. 6 yaş ile birlikte anasınıfının başlaması, hem arkadaş ilişkileri için hem de akademik gelişim için önemli bir noktadır. İlköğretimin başlaması, çocukların günlerinin en büyük kısmını geçirdikleri ortamın okul olması ve en sık vakit geçirdikleri kişilerin de artık aileleri değil arkadaşları olması anlamına da gelebilmektedir. Hatta dönem dönem okulda teneffüslerde ve okul sonrasında parklarda veya bir arkadaşın evinde oynanan oyunlar çocuklara yeterli gelmemekte ve çocuklar, anne-babalarından arkadaşları ile daha fazla vakit geçirebilmek, daha çok oyun oynamak, parti yapmak, çizgi film izlemek gibi amaçlarla onların evinde kalma veya arkadaşlarının kendilerinde kalması konusunda izin isteyebilmektedirler.   

Ebeveynler için çocuklarının gelişimi ve güvenliği, en önemli konulardan biridir. İşte tam bu noktada çocuklar ev dışında bir yerde ebeveynlerinin desteği ve gözlemi olmadan vakit geçirmek istediklerinde anne-babalar ne yapmaları gerektiği konusunda bir kararsızlık yaşamaktadırlar. Çocukların bu isteklerinin altında yatan sebepler genellikle arkadaşları ile paylaşımlarını arttırmak istemek, daha fazla oyun oynamak istemek ve arkadaşlık ilişkilerini daha da geliştirmek olmaktadır. Anne-babaların ise bu noktada aklına birçok soru gelmektedir: “Acaba yanında biz olmadan neler yapacak? Kendi yatağından farklı bir yerde uyuyabilecek mi? Yapılan yemekleri beğenip yiyecek mi? Gece ya korkarsa? Bizi yanında isterse? Ya ağlarsa? Ya hastalanırsa?”. Bu sorular aslında ebeveynlerin çocuklarını merak etmeleri ve onların başına gelebilme olasılığı olan negatif durumlar karşında kaygı duymaları nedeniyle sordukları sorulardır. Bu sorular sebebiyle ebeveynlerin ilk tercihi çocuklarının başka bir yerde kalması yerine çocuklarının arkadaşlarının kendilerinde kalması olabilmektedir. Bu sayede çocukları ev ortamında, gözlerinin önünde ve kontrol altında olabilecektir. Ancak ilerleyen dönemlerde çocuklar tekrar aynı istekle ebeveynlerinin karşısına gelebilirler. Burada verilecek karar, ailelerin çocuk yetiştirme stilleri ve disiplin anlayışları ile de ilgili olabilmektedir. Bazı aileler çocuklarının ev ortamından farklı bir ortamda kalmasına kesinlikle karşı çıkmaktayken, bazı aileler ise buna daha rahat izin verebilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta; çocuğun kimin evinde kalacağıdır. Çocuğumuzun evinde kalmak istediği arkadaşını ve ailesini tanımıyorsak, izin vermemiz zorlaşacaktır. Bunun için çocuğu ve aileyi tanımak, ev ortamlarını bilmek, ailenin çocukları ile iletişim kurma biçimini gözlemleme şansı bulmak; ebeveynlerin kendilerini daha rahat hissetmeleri ve kaygı düzeylerini azaltmaları için uygun bir yol olabilmektedir. Ayrıca çocuğumuzun genel özellikleri hakkında aileyi bilgilendirmek, herhangi bir rahatsızlığı varsa bunu aile ile paylaşmak, sürekli kullanmakta olduğu ilaçları varsa aileye bunu söylemek çok önemlidir. 

Tüm bunların yanı sıra çocuğumuzun ev dışında kalması için aklınızda soru işaretleri varsa, çocuğunuzun bu deneyimi ilk önce kendini daha güvende hissedeceği ve tanıdığı bir ortamda yaşamasını deneyebilirsiniz. Bu ortam, sık sık görüştüğünüz akrabalarınızın evleri olabileceği gibi aynı apartmanda yaşamakta olduğunuz komşularınızın evleri de olabilir. Başlangıç için çocukların kendilerini daha rahat hissedecekleri ortamlar ve evlerine yakın yerleri tercih etmek, yaşanabilecek olası negatif durumlara (korkmak, eve geri dönmek istemek gibi) ebeveynlerin hızlıca müdahale etmesini sağlamak adına önemlidir. Ayrıca bütün gece dışarıda kalmak yerine saat dilimlerini yavaş yavaş arttırarak çocukların ev dışındaki ortamlarda vakit geçirmelerine fırsat vermek de denenebilecek uygun yollardan bir tanesidir.

Baba Olmak

Her yıl Haziran ayının üçüncü Pazar gününü “Babalar Günü” olarak kutluyoruz. Peki nasıl bir şeydir baba olmak? Babaların sorumlulukları nelerdir? Çoğumuz için otoriteyi temsil eden figür olan babalar, hayattaki rollerini nasıl ediniyorlar ve nasıl geliştiriyorlar?

Baba olmak, bir erkeğin hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biridir. Belki de hayatımız boyunca vazgeçmeyeceğimiz tek sorumluluğumuz; anne ve baba olmaktır. Ayrıca sadece sorumluluğumuzun farkında olmanın yanı sıra kendimizi sürekli geliştirmemiz ve yetiştirmemiz gereken bir görevdir ebeveyn olmak. Anne-baba olmak; bebek sahibi olma kararı ile gündemimizin merkezinde yer almaya başlar. Anneler, büyüyen karınları ve hormonel değişiklileri ile uğraşırken, babalar bu bedensel değişiklikleri dışarıdan izleyebilmektedirler. Anneler, babalara oranla ebeveynlik rolü açısından daha şanslıdırlar çünkü anne olmak, toplum tarafından sık vurgulanmakta ve içgüdüsel olarak getirilmekte ve pekiştirilmektedir. Ancak baba olmak, bedensel olarak yaşanan bir süreç olmaması sebebiyle babalar belki de ebeveynliğe 1-0 geride başlamaktadır. Bu nedenle babalar hamileliğin ilk aylarından itibaren eşlerinin en büyük destekçisi olmalı, hamilelik süreci ile ilgili yazılmış kaynak kitap ve makaleleri okumalı, doktor kontrollerine eşleri ile birlikte gitmeli, hissettikleri duyguları fark etmelidirler. Bazen babalar, bu süreçlerin dışında kalabilmektedirler; babaların psikolojik olarak rollerine hazır olması için mutlaka bu süreçte yer almaları, yaşadıkları kaygılarını yakınları ile paylaşarak dindirmeye çalışmaları, daha önce baba olmuş arkadaşlarının tecrübelerinden faydalanmaları, kendi babaları ile yaşadıklarını ve paylaştıklarını hatırlamaları, çocuklarına yaşatmak istediklerini hayal etmeleri ve planlamaları işe yarayacaktır.

Bebeğin doğumu, hem anne hem baba için kelimeler ile tarif edilemeyecek kadar mükemmel bir andır. Bebeğimizi ilk kucağımıza aldığımız an, bizi mutlu ettiği kadar kaygılandırabilir de…Bu minik bebeğin geleceğini hazırlamak ve ona güzel bir hayat sunabilmek birçok ebeveynin en çok endişe duyduğu noktalardan biridir. Bu endişelerimizi gidermek adına; bebeğimiz ile süreli temas halinde olmak, onu kucağımıza almak, sevgimizi göstermek, onun ihtiyaçlarını gidermek, yaşanacak problemlerde pratik çözüm yolları bularak hayatı ailemiz için kolaylaştırıcı hale getirmek; hem baba olarak kendimizi daha iyi ve verimli hissetmemizi sağlayacak hem de endişelerimizi yavaş yavaş dindirmemiz noktasında bize yardımcı olacaktır.

Bebeğimiz ile iletişimimiz arttıkça; gülümsemeler, sesimizi tanımalar ve sesimize yönelmeler yoğunlaştıkça, ebeveyn olmanın keyfini iyice çıkarmaya başlarız. Hatta bebeğimiz konuşmaya başlayıp ilk kelimesi “baba” olunca, neredeyse tüm babalar bu yaşantılarını herkese anlatır ve mutluluklarını paylaşırlar.

Çocukluk dönemi ile birlikte, hem babaların baba olma becerileri hem de çocukların yaş dönemlerine uygun becerileri geliştikçe, oyunlar oynanmaya başlanır ve karşılıklı iletişim zenginleşerek artar. Çocuklar ile parka gitmek, onları sosyal aktivitelerine götürmek, okul çağı ile birlikte ders çalışmak, ödev yapmak, proje ve dönem ödevlerinde destekleyici olmak, ergenlik dönemi ile birlikte dönemsel gelişim özelliklerini paylaşmak, arkadaş ilişkileri konusunda paylaşımcı olmak, yaşam tecrübelerimizi paylaşmak; baba-çocuk ilişkisini mutlaka zenginleştirecektir.

Özetle;
Baba olmak nedir?

*Baba olmak, vazgeçemeyeceğimiz bir sorumluluktur.
*Baba olmak, minicik bir bebeğin dayanağı olmaktır.
*Baba olmak, bir çocuğun hayatta ilk güvendiği kişi olmaktır.
*Baba olmak, büyümek isteyen bir ergenin özgürlüğünü ilan etmesini desteklemek ama üzülüp kırıldığı an onu sımsıkı sararak yanında olmaktır.
*Baba olmak, koşulsuz sevmektir.
*Baba olmak, koşulsuz sevilmektir.  
*Baba olmak, gerçek bir aile olmak demektir. 
*Baba olmak, çocuklarımıza her yönümüzle model olmaktır.
*Baba olmak, çocuklarımızın geleceğe kaygıyla baktıkları noktada onlara güven vermektir. 
*Baba olmak, daha kontrollü ve planlı bir geleceği yaşamaya başlamak demektir. 
*Baba olmak, yetişkinlerin de oyun oynaması demektir. 
*Baba olmak, yeniden çocuk olmak, çocuk olmayı hatırlamaktır.

Çocuklara Ödev Yapma Alışkanlığını Kazandırma

Ödev, çocuklarımızın okul çağına gelmesi ile birlikte sıklıkla karşılaştığımız bir kavramdır. Bazı aileler ve çocuklar için yapılması çok kolay ve keyifli olan ödevler, bazı aileler ve çocuklar için zorlanılan ve can sıkıcı bir “görev” olarak tanımlanabilmektedir.

Ödev, basit anlamıyla öğretmenlerin öğrencilere okul dışında yapmaları için verdiği çalışma demektir. Bütün anne-babalar çocuklarının ödevlerini kaliteli bir şekilde ve zamanında tamamlamalarını istemekte ve beklemektedirler. Aslında ödevler çocukların en önemli sorumluluklarından biridir. Bu bağlamda biz yetişkinlerin unutmaması gereken en önemli nokta; çocuklarımıza sorumluluk kazandırmak için okul ve ödevlerin başlamasını beklememek ve küçük yaşlardan itibaren çocuklarımızın yaş ve beceri düzeylerine uygun sorumlulukları çocuklarımıza vererek hem bu sorumlulukları hayata geçirmeleri için teşvik etmek hem de başarıları ve çabayı takdir ederek çocuklarımızın motivasyon düzeyini arttırma noktasında destekleyici olmaktır. Oyuncakları toplama, kendi yemeğini yeme, yemek masasını toplarken tabağını kaldırma gibi sorumluluklar, okul döneminde karşılaşılacak ödev yapma sorumluluğunun temellerinin atılmasına ve sisteminin oturtulmasına katkıda bulunacaktır.

Ev ödevlerinin veriliş amacı; çocukların sorumluluk kazanmasının yanı sıra çocukların ders sırasında öğrendiklerinin ev ortamında tekrar edilerek pekiştirilmesi ve bu bilgilerin uzun süreli belleğe kaydedilmesi, daha sonra öğrenilecek bilgiler için zemin hazırlanması, araştırma yapma ve kaynak kullanma becerilerinin geliştirilmesi ve bireysel çalışma becerilerinin gelişiminin sağlanmasıdır. Burada önemli olan nokta; ödevlerin çocukların akademik gelişim ve beceri düzeyine uygun olması ve derste öğrenilen bilgilerin içeriği ile ödevlerin içeriğinin birbiri ile örtüşüyor olmasıdır.

Özellikle eğitim-öğretim hayatına yeni başlayan çocuklar, ödev yapma konusunda sıkıntı yaşayabilmektedirler. Ödevin ne anlama geldiğini, ne zaman ve nasıl yapılacağını bilmeyen çocuklar için bu yeni “görev” biraz kafa karıştırıcı ve sıkıcı olabilir. Zaten bütün gün okul ortamında ders dinlemiş ve bilgi depolamış olan çocuklar için eve gelince de yine kitap ve defterlerle uğraşmak pek de eğlenceli olmayabilir. Bu nedenle anne-baba ve öğretmenlerin ödevler konusunda yapabilecekleri ilk şey; ödevin ne olduğunu, ne işe yaradığını ve ödev yapmanın faydalarını çocuklara anlatmak olmalıdır. 
Ödevin anlamını ve önem düzeyini özümseyen çocuklar yine de ödev yapma konusunda istekli olmayabilirler. “Ödevi nasıl yapacaklar, nereden başlayacaklar, ne kadar sürecek, nerede yapacaklar, eğer yapamazlarsa ne olacak?” gibi birçok soru, çocukların aklını kurcalayabilir. Özellikle öğrenme ve dikkat alanında zorlanma yaşayan çocuklar için okul sonrası bir de ödevlerle uğraşmak bir kabus halini alabilmektedir. Bu noktada ebeveynlerin çocuklarına ödevlerini nasıl yapacaklarını öğrenmek konusunda yardımcı olmaları ancak yardımcı olmanın destekleyici olmak olduğunu unutmamaları, çocuklarının yerine ödev yapmamaları, çocuklar ödev yaparken yanlarında olmaları ancak çocuklar zorlandığında tüm sorumluluğu almak yerine yol gösterici olmaları ve çocukları devam etmeleri ve denemeleri yönünde teşvik etmeleri çok önemlidir.

Ödev yapma ve verimli ders çalışma tekniklerinin uygulanarak hayata geçirilmesi konusundaki en önemli noktalar; günlük programın hazırlanması, uygun çalışma mekanının belirlenmesi, gereken materyallerin hazırlanması ve çalışma zaman dilimleri ile uygun çalışma programının hazırlanmasıdır.

Günlük programın hazırlanması: Günlük program kabaca ne zaman ne yapılacağının belirlenerek uygulanması anlamına gelmektedir. Çocuğun okuldan geliş saati ile birlikte dinlenme, yemek yeme, ödev yapma, oyun oynama, televizyon-bilgisayar, kitap okuma gibi her gün yaptığı etkinliklerin belirlenmesi ve neyin hangi saat diliminde yapılacağının belirlenerek uygulanması, hem çocuk hem aile için hayatın akışını düzenleyici bir planlamadır hem de çocukların zamanı kullanmayı öğrenme, planlama ve organizasyon ile sorumluluk alma ve uygulama becerilerinin gelişimini destekleyecektir. Günlük programı hazırlarken hangi maddelerin kullanılacağını ve hangi saat dilimine neyin yapılacağını belirleme işinde çocuğun da mutlaka söz sahibi olması gerekir çünkü bu program onun programı . Burada en önemli nokta; çocuğun dikkat süresi ve kalitesinin yüksek olduğu bir zaman dilimine “ödev yapma” maddesini yerleştirmektir. Çocuğun okul sonrası dinlenmesi ve bir şeyler yemesi sonrası ödev zamanını programa yerleştirmek uygun olabilir. Günlük programı hazırladıktan sonra çocukların rahatlıkla görebileceği bir yere asmak, çocuklar için uyarıcı ve hatırlatıcı olacaktır. Günlük programı uygulama noktasında anne-babalar çocukları teşvik edici bir rol sergilemelidir. Program hayata geçtikçe çocukları tebrik etmek, bu durumu beğendirdiğimizi onlara fark ettirmek, yapamadıkları veya yapmaya zorlandıkları durumlarda bunu açıkça konuşmak ve belki programı revize etmek işe yarayabilir.

Uygun çalışma mekanının belirlenmesi: Günlük program belirlendikten sonra sıra ders çalışma mekanının belirlenmesine gelir. Ders çalışma için en uygun mekan, eğer varsa çocuğun kendi odasıdır. Çocuğun dikkat ve konsantrasyonunu sağlayabileceği, görsel ve işitsel uyaranlardan etkilenmeden bölünmeden çalışabileceği, kendi malzemelerinin olduğu, ışık düzeyinin çalışmaya uygun olduğu, çalışma masasının sade ve belli bir düzende durduğu bir ortam ders çalışmak için elverişlidir. Eğer çocuğun kendi odası yoksa veya ders çalışmak için uygun değilse, çocuğun rahatça çalışabileceği bir mekan organize edilmelidir. Bu mekan örneğin mutfak masası, salondaki yemek masası veya herhangi bir odada çocuğumuz için düzenlenmiş bir masa olabilir. Tüm bu mekanlar için önemli olan; çocuğun ses ve dikkat dağıtıcı uyaranlardan uzak olması (televizyon, telefon, kapı, yüksek sesler, bilgisayar vb), çalışma masasının sade ve uyaranlardan arındırılmış olması ve mekanda ders çalışma sırasında kullanılacak materyallerin ve uygun ışık düzeyinin bulunmasıdır.  Çocuğun ders çalışması için uygun mekanı belirlerken çocuğun da fikrini alabilirsiniz ve uygun yeri birkaç deneme ile bulabilirsiniz.

Gereken materyallerin hazırlanması: Çocukların ödev yaparken ihtiyaç duyacağı defterler ve kitapların yanı sıra kurşun kalem, kırmızı kalem, silgi, kalemtraş, yapıştırıcı, makas, renkli kağıtlar, dosya kağıdı, şeffaf dosya, karton gibi malzemelerin belli bir düzende saklanması, ödev yaparken çalışmanın bölünmesini ve çocuğun bu malzemeleri ararken hem dikkatinin dağılmasını hem de zaman kaybetmesini engelleyecektir. Bu malzemeler eğer çocuğun odasında duruyorsa çocuk mutlaka yerlerini bilmeli, eğer kendi odasında çalışmıyorsa bu malzemeler bir sepette-kutuda durmalı ve ders çalışma mekanına taşınabilmelidir. Çocuklar ödeve başlarken neye ihtiyaçları olduğunu belirleyerek malzemelerini hazırlayabilir ve eksiklerini giderebilirler, böylece çalışma düzeni sekteye uğramadan devam eder.

Çalışma zaman dilimleri ile uygun çalışma programının hazırlanması: Günlük programı hazırlarken ders çalışmaya ayrılan zaman dilimini doğru bir şekilde planlamak çok önemlidir. Ders çalışma zamanını planlarken ilk ihtiyacımız olan; hangi derslerden ve kaç ödevimiz olduğudur. Ayrıca ertesi gün sınav olup olmadığı da ders çalışma sıralamasının belirlenmesi için önemli bir noktadır. Eğer sınav varsa önce ödevleri tamamlayıp sonra mı sınava çalışılacak, bunun sıraya konulması gerekir. Ödeve başlarken de hangi ödevlerin önce hangilerinin sonra yapılacağını planlayarak sıraya dizmek, hangi ödevin ne kadar süreceğini tahmini olarak belirleyerek ödevlere ayrılacak süreleri planlamak, eğer ödevler çok ve uzun ise mola zamanlarını belirlemek, ödevlerde gerekli materyalleri tekrar kontrol edip eksikleri tamamlamak gereklidir. Ödev yaparken, zor ödevlerden veya çocuğun zorlandığı derslerden başlamak yerine, çocuğun yapmayı daha çok sevdiği ve daha kolayca yaptığı derslerin ödevlerinden başlamak ve sonra zor veya uzun bir ödeve geçmek; çocuğun ödeve başlama ve ödev yapma istek ve motivasyonunu arttıracaktır. Zor veya yapmakta zorlandığı bir dersin ödevinden başlamak, çocuğun motivasyon düzeyini düşürebilir, çocuk ödevlere isteksiz yaklaşabilir, yapmayı reddedebilir, ödeve başlamayı sürekli erteleyebilir. Bazı çocuklar ise zor ve uzun ödevlerle başlayıp onları hemen bitirmeyi isteyebilmektedir. O nedenle hangi ödevden başlamak istediği ve ödevleri sıralama konularında çocuklara öncelikleri belirleme noktasında destek olmalı ve onlara da söz hakkı vermeliyiz. Ödevleri sıralama ve zaman dilimlerini planlama becerisinin gelişimi, zamanı kullanma becerisinin gelişimi için çok önemlidir. Küçük yaşlarda planlama becerilerini geliştirmek, ilerleyen zamanlarda daha da yoğun olarak kullanılacak bu becerinin temellerini atacaktır.

Ödev yapma konusunda anne-babalara öneriler:

• Ödevin ne olduğunu ve aslında amacının ne olduğunu çocuğumuza anlatmalıyız. Burada en önemli görev; anne, baba ve öğretmenlere düşmektedir. Ödevin pekiştirici ve eğitici önemini kavrayan çocuklar için ödev yapmak keyifli hale gelecektir.

• Günlük program ile çalışma programlarının hazırlanması noktasında çocuğunuza destek olmalısınız. Önceliklerin ve ihtiyaçların belirlenerek çocuğunuz için en uygun planın belirlenmesi noktasında çocuğunuza ışık tutarak yönlendirici ve destekleyici bir yol izlemeniz uygun olacaktır. Sizin desteğinizle kendi planını hazırlayan çocuğunuzun çalışma motivasyonu artacaktır.

• Çocuğunuzun yerine ödev yapmayın. Ödev yapma noktasında sadece destek olmanız, çocuğunuzun talebi doğrultusuna çalışma ortamında bulunmanız, sorduğu sorulara yönlendirici yanıtlar vermeniz ve çocuğunuzu düşünmeye teşvik etmeniz önemlidir. Unutmayın; ödevler çocukların iç disiplin kazanması ve kendi başına çalışabilme becerisinin gelişimi için verilmektedir.

• Aileler ödevlerini kontrolünü yapıp yapmama ve yanlışları düzeltip düzeltmeme noktalarında kararsızlıklar yaşayabilmektedirler. Bu noktada çocuğumuzun öğretmeni ile iletişim halinde olmak önemlidir. Ödevler günlük bilgilerin pekiştirilmesi için verilir, eğer çocuğumuz günlük bilgileri hatırlayamıyor ve ödevini yapamıyorsa bu konuyu öğretmeniniz ile paylaşmamız gereklidir. Anne-babalar ödevleri kontrol etme noktasında çocuklarını yönlendirici bir rol izleyebilirler, “Ödevini kontrol ettin mi? Bakalım gözümüzden kaçan bir şey olmuş mu?” gibi yönlendirmelerle çocukların ödevlerini kontrol etmeleri ve eğer varsa hatalarını düzeltmeleri sağlanabilir. Anne-babalar asla ödevlerdeki hataları düzeltmemelidir.

• Çocuklar ödevlerini yaptıkça bu durumu pekiştirerek beğenimizi dile getirmeliyiz. Aferin, süpersin, ödevini tamamladın, çok çaba sarf ettin.” gibi cümlelerle çocuğumuzun performansını olumlu cümlelerle pekiştirmeliyiz.

• Eğer çocuklarımız ödev yapmak istemiyorsa, bunun sebeplerini açıkça konuşmalıyız. Bazen çocukların ödev yapmak istememe sebebinin altında öğrenme ve dikkat alanında yaşadıkları zorlanmalar yatıyor olabilir. Bu sebeple bu isteksizlik noktasını hem çocuğumuzla hem de öğretmeni ile konuşarak sınıf içi durumu, derse katılımı ve ders süresindeki dinleme ve konsantrasyon becerileri ile ilgili bilgi sahibi olmalıyız.

• Ödevini yapamayan veya yanlış yapan çocuklara asla kızmamalı ve onları azarlamamalıyız. Elbette anne-baba olarak çocuklarımızın başarılı olmasını isteriz. Bu noktada ödevi niye yapamadığını veya niye yanlış yaptığını araştırıcı bir yol izleyerek çözmeye çalışmak, ilerleyen yıllarda karşılaşılabilecek sıkıntıları önleyecektir.

• Eğer çocuğumuz ödev ve ders konularında çok zorlanıyor, direnç gösteriyor, tüm çabalara rağmen yapmayı reddediyorsa, altta yatan farklı psikolojik etkenler olabilir. Bu noktada psikolojik ve akademik bir destek ve yönlendirme için bir uzman görüşü faydalı olacaktır.

• Ödev yapma ve okul başarısı elbette önemlidir. Ancak unutulmaması gereken en önemli nokta; ödev ve ders başarısı, hayat başarısı için tek başına yeterli değil, destekleyicidir. O nedenle çocuklarımız ders ve ödev noktalarında çaba sarf ederken, iç disiplin kazanmaya çalıştıklarını, kendi başına bir görevi tamamlama becerisini geliştirmeye çabaladıklarını, sorumluluk alma ve uygulama becerilerini gelişerek bireyselleştiklerini unutmayalım ve onları teşvik ederek destekleyelim.

Çocuklarda Gece Korkuları

Günlük hayatımızda yaşadığımız mutluluk, üzüntü gibi duygular kadar korku da yaşanması normal olan bir duygudur. Durumlara verdiğimiz tepkilerin belirleyicileri genellikle duygularımızdır. Örneğin, çocuğumuza oyuncak bir bebek ya da oyuncak bir araba aldığımızda sevinmesi kadar; yüksek sesle bağıran ya da ona kızgın gözlerle bakan birisinden korkması normal olarak karşılanması gereken bir durumdur.  Korku, çocukların hoşlanmadıkları, tedirgin oldukları kişiler, durumlar ve olaylar karşısında yaşadıkları doğal bir duygudur ve çocuklar bu duygunun tepkisi olarak huzursuzlanmak, ağlamak, bağırmak gibi tepkiler verebilirler. Her yaşın kendi dönemine özgü gelişimsel korkuları vardır. Küçük yaşlarda en sık rastladığımız korkular; anneden ayrılma ve yalnız kalma, annenin geri gelmeyeceğini düşünme, yüksek ses, büyük nesneler, hayvanlar ve karanlıktır. 3-4 yaşlarında en çok karşımıza çıkan korkular; gece korkuları, karanlık korkusu ve anne-babadan ayrılma korkusudur. 

Gece Korkuları
              
Çocuklarda en sık ortaya çıkan korkuların başında karanlık ve gece korkuları gelmektedir. 3-4 yaş döneminde gelişim sürecinin bir özelliği olarak bu korkuların ortaya çıkıyor olması normal karşılanmaktadır. Ancak bu korkuların çocukların uyku düzenini bozması, anne-babaya bağımlılık düzeyini arttırması, yalnız yatmalarına engel olması gibi durumlarda, bu korkular artık normal gelişim süreci seyrinin dışına çıkmış olarak düşünülmelidir. Gece korkuları, ebeveynler ve çevre tarafından en çok pekiştirilen korkulardır. Eğer ebeveynlerde de karanlık ve gece yalnız uyuyamama ve ışıksız uyuyamama gibi korkular var ise, bu korkular daha çok pekişmektedir. Anne-babasının gece korkuları ile ilgili yoğun kaygılar yaşadığını gören çocuk, bu durumda daha da kaygılı bir yaklaşım sergileyecektir. Anne-babanın korkuları olduğunu gören çocuğun düşüneceği: “Demek ki korkacak bir şey var.” olacaktır ve bu durumda çocuğun korku düzeyi daha da artabilecektir. Eğer anne-babalar bu korkuyu pekiştirmezlerse ve uygun yaklaşımları sergileyerek çocuklarını rahatlatırlarsa, olması beklenen bu korkunun ortadan kalkmasıdır. 

Çocuklarda gece korkularının ortaya çıkışını tetikleyen en önemli etken, karanlıktan çekinmek ve ne olduğunu görememektir. Karanlıkta karşısına neyin çıkacağını bilmeyen çocuk, nasıl davranacağını ve kendini nasıl koruyacağını ve savunacağını bilemediğinden, bu korkusunu geceye genellemekte ve uyku düzeni bozulabilmektedir.  Karanlıkta gelebileceği düşünülen herhangi bir saldırı ya da baş edilmesi güç bir durum karşısında nasıl tepki vereceğini bilememek ve anne-babası gibi ondan daha güçlü ve olaylar karşısında nasıl davranacağını bilen yetişkin bireylerin yanında olmayışı, çocukların korkularını daha da arttırabilmektedir.  Bu tarz durumlarda çocuklar ev içerisinde karanlık odalara yalnız girememeye ve yalnız gezememeye, tuvalete yalnız gidememeye, gece uykusuna yalnız geçememeye ve yatarken yanlarına anne ya da babalarını istemeye başlayabilirler.

Uyku saatinin yaklaşması ile birlikte çocuk hırçınlaşmaya, keyifsizleşmeye başlarsa, odasına gitmemek için türlü oyunlar ve yollar uygulamayı seçiyorsa, odasına gittiğiniz zaman odadan çıkmamanız için sohbetleri uzatıyorsa, odadan çıktığınız zaman arkanızdan sesleniyor ve hemen yatağından kalkıp yanınıza geliyorsa, uykuya dalma sürecinde sizi yanında istiyorsa, geceleri uyanıp sizin yatağınıza geliyor ve kendi yatağında uyumayı reddediyorsa, uyku saatlerinde azalma ve uyku kalitesinde bozulma görülüyorsa çocuğunuzun gece korkuları onu olumsuz yönde etkiliyor olabilir.     

Çocuğun duygusal durumu, uyku düzeni ve kalitesini etkileyen bir faktördür. Gündüz yaşadığı yaşantılar; çocuğun gece uykusunu, huzurunu ve korku düzeyini azaltabilir veya arttırabilir. Örneğin yuva ortamında yaşanan bir sıkıntı, aile içinde yaşanan bir tartışma veya huzursuzluk, taşınma, ebeveynlerden birinin ya da ikisinin seyahate giderek çocuktan uzaklaşması, aileye yeni bir bebeğin katılımı, boşanma, aile içi kayıp ve yas gibi durumlar, aile içindeki tüm bireylerde huzursuzluk ve kaygı durumlarını tetikleyeceği gibi çocukların da kaygısını arttırabilir ve gün boyu yaşanan kaygı, geceleri çocukların karşısına gece korkusu olarak çıkabilir ve uyku kalitesini bozabilir.

Gece korkularını tetikleyebilecek faktörlerden bir tanesi de yatmadan önce ya da gün boyunca izlenen şiddet içerikli çizgi filmler olabilmektedir. Fazlasıyla hareket öğesi ve agresyon dolu içeriğe sahip olan animasyonlar, çocukların zihinlerini meşgul ederek onların korkmasına ve bu korkunun geceleri ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Çizgi filmlerin ve filmlerin yanı sıra, yine aynı tarz içerikli resimleri olan öykü kitapları da çocukları ürkütebilmektedir. Özellikle çocukluk döneminde yerleşerek gelişen temel güven duygusu, çocukların geliştirdikleri kaygı ve korku durumlarının oluşumunda çok önemli bir yer tutmaktadır. Annesinden henüz ayrışamamış ve annesine bağımlılığı henüz süren, anne-babadan ayrılamayan, ebeveynlerini kaybetme ve yalnız kalma korkusunu yaşayan çocuklarda, gece korkularının görülme olasılığı yüksektir. Çocuklar uyandıkları zaman ebeveynlerinin gitmiş olacağı ve onları göremeyeceğinin endişesini yaşayarak, uykuya dalmak istememekte veya uykuya dalınca kabuslar görebilmektedirler.

Kabuslar             

Çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi uyku sırasında kabuslar görebilmektedirler. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, kabusların görülme sıklığıdır. Eğer çocuğunuz haftada bir-iki kere ve daha fazla sıklıkla kabus görüyor ise, burada bir problem olduğu düşünülebilir. Eğer çocuğunuz sıklıkla aynı tarz kabuslar görüyorsa, bu durum bir stres faktörünün ve endişe bozukluğunun belirleyicisi olabilir. 

Çocukların kabusları genellikle gün boyu karşılaştıkları yaşantıları ile bağlantılı olmaktadır. Çocukların yuvada, aile ortamında veya sosyal ortamlarda yaşadıkları olumsuz durumlar, keyiflerini kaçıran olaylar, üzüntüler ve çatışma durumları, gece korkularına ve çocukların rüya ve kabuslarına taşınabilmektedir. Çocuklar bazen kabuslarını hatırlarlar bazen ise hatırlamayabilirler.    

Kabuslardan farklı olarak gece korkuları ile ilgili yaşanabilecek bir diğer durum “gece terörü” adı verilen yaşantıdır. Gece teröründe çocuklar, korkarak ve çığlık atarak uyanır, yaptıklarını bilinçli olarak yapmaz ve sabah kalktığında bu yaptıklarını hatırlamazlar. Gece terörüne sıklıkla okul öncesi dönemde rastlanmaktadır. Gece korkuları yaşayan, kabuslar gören ve gece terörü yaşayan çocuklar, genellikle yalnız değil ebeveynleri ile uyumak istemekte ve gece uykuları bölündüğü zaman kendi yataklarını terk ederek anne-babalarının yanına gitmeyi tercih etmektedirler. 

Anne-Babalara Öneriler: 

• Anne-baba olarak ilk yapılması gereken, çocuğunuzu çok iyi tanımaktır. Çocuğunuzun nelerden hoşlandığını, neleri sevdiğini, nelerden ürktüğünü ve çekindiğini, nelerden korktuğunu bilmeniz çok önemlidir. Bu sayede çocuğunuzun korkularının ne zaman ortaya çıktığını bilebilirsiniz.

• Çocukların genel gelişim düzeyleri ve bu düzeylerin genel özellikleri hakkında bilgi sahibi olmak, çocukları tanımak ve anlamak adına çok belirleyicidir. Çocukların korkuları, gelişimsel sürecin bir parçası olarak ortaya çıkabildiğinden, hangi dönemde hangi korkunun baş gösterebileceğini bilmek, ebeveynleri yönlendirmek adına çok önemlidir.

• Çocuğunuzun korkusunun herhangi bir olaydan sonra, bir olayın tetiklemesi ile ortaya çıkıp çıkmadığını tespit ederek, bu durumu elimine etmeye çalışmak, korkunun ortadan kaldırılması adına önemlidir.

• Çocuğunuzun korkuları hakkında onunla konuşabilirsiniz. Korkuları yokmuş gibi davranarak görmezden gelmek, çocuğunuzun kendini kötü hissetmesine sebep olabilecektir. Bu nedenle yaşadığı duygulara saygı duymak, onu anlamaya çalışmak, onu anladığınızı ve yanında olduğunuzu hissettirmek, çocuğunuzun rahatlamasına ve kendini daha iyi hissetmesine yardımcı olacaktır.

• Korkular ile ilgili dalga geçmek, alay etmek, çocuğu yargılamak, onu utandırmak, herkese korkusunu anlatarak onu küçük düşürmek, onu korktuğu şeyleri yapmaya zorlamak gibi durumlar, çocuğun özgüven duygusunu ve size olan güvenini olumsuz yönde etkileyecek ve ilişkinizi bozabilecek tutumlardır. Ayrıca bu tarz olumsuz yaklaşımlar çocuğun korkularını tetikleyerek daha da artmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle, bu tip yaklaşımları kullanmamak gerekmektedir.

• Gün boyunca çocuğunuz ile kaliteli zaman geçirmek, birbirinize vakit ayırmak, oyunlar oynamak, sohbet etmek hem ebeveyn-çocuk ilişkinizi geliştirecek, hem de çocuğunuzun rahatlamasını sağlayacaktır. Gün içindeki olumlu yaşantılar, çocuğunuzun gece uykusunu olumlu yönde etkileyebilmekte ve gece korkusunu azaltabilmektedir.

• Uykuya dalma zamanının yaklaşması ile birlikte çocuğunuzu rahatlatacak, kaygısını azaltacak etkinlikler yapabilirsiniz. Örneğin birlikte hikaye okumak, resim yapmak, sohbet etmek gibi faaliyetler hem çocuğunuzun uykuya keyifle geçmesini sağlayacak hem de ilişkinizi geliştirecektir.

• Çocuğunuz mutlaka kendi odasında ve kendi yatağında uykuya dalmalıdır. Uykuya dalana kadar onun odasında kalabilirsiniz ancak onun yatağına yatmadan, yatağın yanında yerde ya da bir minderin üstünde oturarak, saçlarını okşayabilir, elinden tutarak onu rahatlatabilirsiniz. 

• Eğer çocuğunuz gece uyanıp yanınıza gelir ve sizin yatağınızda kalmak isterse, onu kendi odasına götürmeli ve orada tekrar uykuya geçmesini sağlamalısınız. İlk önce onu rahatlatmalı, daha sonrasında kendi yatağında uykuya dalması için ona destek olmalısınız. Sizin yatağınızda kalmasına izin vermemelisiniz. 

• Eğer çocuğunuz sizin de onunla birlikte yatakta yatmanız için ısrar ederse, onunla yatmamalı ancak odada kalarak yanında olduğunuzu ona hissettirmeli ve onu rahatlatmalısınız.

• Tüm bu önerileri yerine getirmenize rağmen hala korkular sürüyor ise, bu durum profesyonel bir müdahaleye ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Bu konu ile ilgili bir uzmana başvurabilir ve ondan yardım alabilirsiniz.  

Hayali Arkadaşlar

Bazen çocuklarımızın kendi kendilerine konuştuklarını sanıp şaşırırız. Bazen çocuklarımızın keyifle, sohbet ederek, eğlenerek ama yalnız başlarına odalarında oyunlar oynadıklarına şahit oluruz. Aslında yalnız mıdırlar? Onlara sorarsanız alacağınız cevap “Hayır anne, baba.” olacaktır. Çünkü yanlarında bizim göremediğimiz, seslerini duyamadığımız ancak çocuklarımız için orada olan minik hayali arkadaşları vardır. Bu arkadaşlar, çocuklarımızın sıklıkla yanlarındadır, sadece oyun oynarken değil, yemek yerken, uykuya dalarken, televizyon izlerken arkadaşlar da yanımızdadır. Bu arkadaşların bir ismi de olabilmekte, bazen bu isimler değişebilmekte hatta bazen arkadaşlıklar sona ererken yerini yeni arkadaşlar alabilmektedir. Bazı çocuklar kendilerine arkadaş olarak bebekleri, kuklaları, arabaları seçerken bazıları bunların yanı sıra hayallerinde canlandırdıkları figürleri de oyunlarına katabilmektedirler. 

Hayali arkadaşlar, genellikle çocukların soyut olan hayal ile somut olan gerçeğin farkına henüz net olarak varamadıkları okul öncesi dönemde, yani 3-5 yaş arasında sıklıkla rastlanılan bir kavramdır. Çocuk gelişimi açısından bakıldığında; hayali arkadaşlar ilk karşılaşıldığında anne-babaları endişelendiren ancak aslında normal gelişim seyrinde çokça karşımıza çıkan bir durumdur. 

Hayali arkadaşlar genellikle çocukların baş etmekte zorlandıkları sıkıntıları çözmek, zorlandıkları durumlar ile baş etmek, iç dünyalarında huzursuzluk yaratan durumların açığa çıkmasına ve çözülebilmesine yardımcı olmak, günlük stres faktörleri ile uğraşmak gibi konularda çocuklara yardımcı olabilmektedirler. Bazen çocuklar sahip olmak istedikleri özellikleri hayali arkadaşlarına yükleyerek farklı roller deneme fırsatını da elde edebilmektedirler. Oyunlar sırasında bazen hayali arkadaşlarına bağırabilir, bazen onları eve davet edip misafircilik oynayabilir, bazen onlara yardım edebilir ve bu sayede farklı rollere bürünebilirler. Bazen çocuklar hayali arkadaşlarının anne-baba-öğretmeni olarak, tıpkı kendi anne-baba-öğretmenlerinin onlara davrandığı şekilde oynayarak bir oyun sürdürebilirler. Burada çocuklar kendi anne-baba ve öğretmenleri ile olan ilişkilerine dair ipuçları verebilmektedirler. Bu tarz oyunlarda çocuklar çok memnun oldukları, hoşlarına giden durumları canlandırabilirken; bazen de canlarını sıkan, hoşlarına gitmeyen ve değiştirilmesini istedikleri bazı durumları canlandırarak yetişkinlere önemli mesajlar veriyor olabilirler.  Özellikle aile içinde yaşanan sıkıntılı dönemlerde, anne-baba ayrılığı, yeni bir kardeşin aileye katılımı, ailede yaşanan ölüm ve yas durumları, sağlık problemleri, taşınma, iş değişikliği, yuvaya başlama, yuva değiştirme gibi yaşam olaylarının ortaya çıktığı zaman dilimlerinde hayali arkadaşlar ile oynanan oyunların sıklığında artış görülebilmektedir. Bu sayede çocuklar, iç dünyalarında yaşadıklarını oyunlar sayesinde dış dünyaya transfer ederek bu zor dönemler ile daha rahat baş edebilmektedirler. Hayali arkadaşlar ile oynanan oyunlarda genellikle çocuklar otorite figürünü canlandırmayı tercih edebilirler. Bu sayede hem kontrolü ele geçirirler, hem de karar verme becerilerini geliştirebilirler. Böylece özgüvenlerini de geliştirme şansını elde ederler. Korkular ile baş etmek konusunda da hayali arkadaşlar ile oynanan oyunlar iyi bir yansıtma yolu olarak kullanılabilir. Hayali oyunlar çocukların güç, otorite, ilişki kurma şekilleri gibi kavramları öğrenmesine fırsat tanır. Hayali oyunlar sırasında çocuklar sözel ifadeyi kullanma, mimiklerini kullanma, kendini ve isteklerini ifade etme, istemediklerini ifade etme, hakkını koruma, rol yapabilme gibi becerilerini kullanarak geliştirirler.

Anne-babalar hayali arkadaşlar ile ilk kez karşılaştıklarında bir şaşkınlık yaşayabilirler. Bu tarz durumlarda bu arkadaşlar ile oyunlara yasak koymak yerine izin verici olmak daha uygun bir tutumdur. Çocuklar dahil ettiklerinde oyunlara katılmak, çocuğumuza empatik yaklaşarak onu ve arkadaşını anladığımızı ve kabul ettiğimizi fark ettirmek ancak oyunda ve rollerde bazı sınırlar olduğunu çocuğumuza hatırlatmak ve gerektiği zamanlarda çocuğumuzu kırmadan ve ona kızmadan gerçek dünyaya döndürmek, unutulmaması gereken önemli noktalardır. Hayali oyunların sıklığı, gerçek arkadaşlar ile oynanan oyunların sıklığından çok daha fazla ve hayali arkadaşların sayısı gerçek arkadaşların sayısından çok daha fazla ise, burada bir müdahale gerekiyor olabilir. Gerçek arkadaşları ile iletişim kurmakta zorlanan çocuklar genellikle hayali arkadaşları ile oyun oynamayı tercih ederler. Burada ebeveynlere düşen en önemli görev; çocuklarının gelişim özelliklerini takip etmek, onları gözlemleyerek tanımak, arkadaşları ile ilişkileri ve iletişim kurma kaliteleri ve oyunları ile oyunlarının içerikleri hakkında bilgi sahibi olmaktır. Bu noktada bilgi ve destek alınabilecek en önemli kişiler; eğer anne çalışıyor ise çocuğun bakımını sağlayan kişiler ve eğer çocuk bir okul öncesi kuruma devam ediyor ise yuvadaki öğretmeni ve yuva pedagogudur. Tüm bu kişiler ile iletişim ve işbirliği halinde olmak ve çocuğumuz hakkında bilgi alışverişinde bulunmak, çocuğumuzdaki gelişimi ve farklılıkları birlikte konuşmak, gereken durumlarda uygun müdahaleleri yapmak için çok önemlidir.

Anne-babalar, çocuklarını yaşıtlarının bulunduğu ortamlara girmek konusunda olumlu yönde motive ederek yüreklendirmeli ve bunun için fırsatlar yaratmalıdırlar. Doğum günü partileri, parklar, oyun grupları ve yuvalar, sosyal ve sportif faaliyetler, çocuk tiyatroları aynı yaş grubundan çocukların birlikte vakit geçirebilecekleri eğlenceli ortamlara örnek olabilir. Bu tarz ortamlarda bulunarak yaşıtları ile vakit geçiren ve bundan keyif alan çocuklar, hayali arkadaşlarının yerine gerçek arkadaşlarını koymayı tercih edebilmektedirler. Eğer çocuğunuz 5 yaşını geçtiyse ve hala sıklıkla gerçek arkadaşları yerine hayali arkadaşları ile oynamayı ve vakit geçirmeyi tercih ediyor ve sosyal ortamlarda bulunmayı çok tercih etmiyor veya reddediyor ise, bu durum çocuğunuzun iç dünyasında yaşanmakta olan duygusal bir sıkıntının habercisi olabilir. Bu noktada bir uzman desteğine başvurmak, bu sıkıntının çözümü için izlenmesi gereken en uygun yoldur.

Çocuklarda Paylaşma

“Benim, alamazsın.” “Oyuncağımı geri ver.” “O benim annem, anne onu öpme.” Çocukların kimi zaman en sevdiği kırmızı oyuncak arabası için, kimi zaman annesinin aldığı çikolata için, kimi zaman da babası için bu gibi cümleleri kullandığına hepimiz şahit olmuşuzdur.

Bebeklik döneminden çocukluk dönemine geçmeye başlayan çocukların yaşarak öğrenmesi gereken çok fazla şey ve atlaması gereken birçok gelişim basamağı vardır. Bu gelişim sadece boyun uzaması veya kilo almak gibi fiziksel gelişimi içermemektedir. Çocuklar her dönemde psikolojik olarak da büyümektedirler. Özellikle çocukların, annelerinden ayrışarak bireyselleşmeye başladıkları dönem; psikolojik olarak büyüme konusunun en güzel örneklerinden biridir. Bu dönemde annesinden ayrı bir birey olduğunu fark eden çocuk, kendi başına yapabildiklerini de yavaş yavaş fark etmeye başlar. Önce emekleyen, sonra ayakları üzerinde durmayı becerirken yetişkinlerin elinden tutarak yürümeye başlayan ve en sonunda kendi ayakları üzerinde durarak desteksiz yürümeyi başarabilen çocuk, tek başına bir şeyleri başarabildiğini yaşayarak öğrenmiş olur. Farklı bir kişiliği olduğunu ve kendi başına bir şeyleri başarabildiğini anlayan çocuğun bir sonraki görevi de kendisine ait olan şeyleri fark etmektir. Kendine ait odasında kendi yatağında uyuyan çocuk, yine kendi odasında kendi oyuncakları ile oynayabilmektedir. Kendi seçtiği kıyafetleri giymek isteyen çocuk büyüdükçe kendi istediği kıyafetlerin alınmasını talep etmeye başlayacaktır. İşte bu dönem 2-3 yaşlarına denk gelmektedir. Bu dönemin en belirgin özelliği çocukların “benmerkezcilik” özelliklerinin doruk noktasına çıkmasıdır. Bu dönemdeki çocuklar sadece kendi isteklerinin gerçekleştirilmesi konusunda talepkardırlar. Çevrelerindeki diğer kişilerin de bir şeyler isteyeceği, onların da bazı beklentileri olabileceği konusunda bir farkındalığa sahip değillerdir. Onlar için varsa yoksa kendileri ve kendi istekleridir önemli olan.

İşte tam bu noktada özellikle anne-babaların yaşamakta ve çözmekte çok zorlandıkları bir durum ortaya çıkar: “paylaşmak”. Bu yaş dönemindeki çocuklar sahip oldukları hiçbir nesneyi diğerleri ile paylaşmak istemezler. Çünkü “ben ve benim” kelimeleri bu yaş grubundaki çocukların en sık kullandığı kelimedir. Bir taraftan kendini, anne ve babasını, çevresini kendi istekleri doğrultusunda kontrol etmeyi ve yönetmeyi öğrenen çocuk, kendinin olan her şeyin kendi kontrolü altında olduğunu fark eder. Bu nedenle de hiçbir eşyasını kimseyle paylaşmak istemez. Çünkü o çikolata, o oyuncak onundur. Eğer verirse geri gelip gelmeyeceklerini bilmiyordur çikolatasının ve oyuncaklarının.  Tam da kontrolü yeni yeni eline almaya başlamışken kaybedebilme kaygısını yaşayan çocuk, hiçbir şeyini paylaşmayı tercih etmeyecektir. Bu sayede kendi kontrolü ve otoritesi devam etmiş olabilecektir.

Kişiliklerin temellerinin atıldığı ve gelişim açısından temel taşlardan biri olan bu yaş dönemi, ebeveynler için çocuklarına nasıl yaklaşacaklarını belirlemek adına zor bir dönem olabilmektedir. Misafir olarak gidilen bir arkadaşlarının evinde, çocuklarının orada beğendiği bir bebeği alıp kendi oyuncağı gibi davranması ve kendi evine götürmek istemesi veya oradaki diğer çocuklar ile kendi oyuncak arabalarını paylaşmayıp hepsini kucağında taşıması ve arabalarını çocuklardan kaçırması gibi yaşantılar, ebeveynleri zor durumda bırakabilmekte ve ebeveynler ne yapacaklarını şaşırabilmektedirler.

Burada ebeveynlerin izlemesi gereken en önemli yol; çocuklarına model olmaktır. Tıpkı çocuklarımızın sergilemelerini beklediğimiz her davranışta olduğu gibi, paylaşmayı öğrenmeleri için de onlara model olmak biz yetişkinlerin görevidir. Kendimizin yapmadığı bir davranışı çocuklarımızın sergilemesini beklememeliyiz. O nedenle ilk önce çocuklarımıza görsel olarak model olmalıyız. Anne-baba olarak kendi eşyalarımızı paylaşmakla bu işe başlayabiliriz. Ancak aldığımız eşyaları mutlaka geri vermeliyiz ki çocuğumuz vereceği oyuncaklarının geri geleceğini öğrenebilsin. Buna ilk olarak çocuğunuzla oynayacağınız nesne saklama oyunlarını verebiliriz. Saklanan bir nesneyi bulan çocuk, o nesnenin gittiğini ve geri geldiğini yaşayarak öğrenecektir. Bunu öğrenen çocuk oyun oynarken arkadaşına verdiği oyuncak ayısını geri alacağını da yavaş yavaş öğrenecektir.

Bazı çocuklar, anne ve babalarını özellikle kendi yaşıtları ile paylaşmayı pek tercih etmezler. Anne-babalarının başka çocuklar ile ilgilenmesini, onlarla oyun oynamasını hiç sevmeyen çocuklar vardır. Annesi arkadaşı ile sohbet ederken birden sohbetin ortasına giren, annesi ve arkadaşının ortasına oturup